Türklerin hafızasının çok zayıf olduğu epeyce yaygın bir kanı.Üstelik bu kanıyı taşıyanlar "yabancılar" değil,bizzat Türkler.Doğal olarak bu unutmaya yatkınlık halinin genetik bir sorun olduğunu söylemek mümkün olmadığı gibi,kişisel dünyalarımızda yaşadıklarımızı unutmamaya yönelik özel bir itina gösterdiğimiz ve bunda hiç de zorlanmadığımız bile söylenebilir.Ancak iş toplumsal yaşanmışlıklara,paylaşılmış tarihsel deneyime geldiğinde,kolaylıkla unutan ve hatırlama gereği ya da kaygısı taşımayan bir ruh hali ile karşı karşıya kalıyoruz.Sanki toplumsal ve siyasal olaylar bizim dışımızda gerçekleşmiş,uzaktan seyretmekle yetindiğimiz,bize ait olmayan bir gerçekliğin parçası.Diğer bir deyişle Türk toplumu kendi sosyal gerçekliği karşısında derin bir yabancılaşma yaşıyor ve bu durumun yarattığı şizofreniyi de hiçbir biçimde garipsemiyor.Hatta zaman zaman unutmanın erdemini hatırlamak zorunda bırakılıyor,yaşanmışlığı unutmanın maliyetini unutmayı yücelterek telafi etmeye çalışıyoruz...
Bu durumun muhakkak ki temel nedenlerinden biri Osmanlı'daki parçalanmış ve hiyerarşik kamusal alanın izdüşümünün,bugün halen iç dünyamızda hükmünü sürdürmesidir.Evimizin ve ailemizin dışına çıktığımız anda hükmünü icra eden "devlet alanı" nihayette bize ait olmayan,yaptırımlarına tabi olsak da etkileyemeyeceğimiz bir "başka dünya"yı ifade ediyor.Kişisel olarak müdahil olmadığımız toplumsal olayların belleğimizde yer almasının pek bir gerekçesi de kalmıyor...Dolayısıyla Türk toplumu kendi vicdanını hızla temizleyip rahatlayabilen,devletin cürümlerini paylaşma konusunda hiçbir sorumluluk hissetmeyen bir algılamaya sahip.Sanki devleti yöneten veya devlet adına hareket eden insanlar,bizim içimizden çıkmış değil de,bize dışarıdan gönderilmiş gibi...
Bu durum başarılı gördüğümüz devlet adamlarının insanüstü niteliklerle bezendirilip yüceltilmesini de mümkün kılıyor.Çünkü onların bizlerden niteliksel olarak farklı olduklarını kabul ettiğimiz andan itibaren,etraflarında gerçekdışı bir yaşanmışlık örmek hiç de zor değil.Diğer taraftan bazı tarihsel figürlerin yüceltilmesi,kendimizi kendi isteğimizle aşağılamanın da ifadesi.Bu insanları "insanüstü" kılmanın anlaşılır zorlukları karşısında,onları yüceltmenin yolu kendimizi bir miktar "insanaltı" kılmakla olabiliyor.Böylece devletin ve milletin kurucu önderleri ile aramızdaki mesafe açılabiliyor ve ortaya otoriter zihniyeti yaşanabilir ve anlamlı kılan bir algılama çıkıyor.
Böyle bir psikolojik dünya içinde toplumsal hatırlama ve unutma işlevlerinin nesnesi de farklılaşıyor:Artık başarılı insanüstü rehberlerimizi sürekli hatırlar,onları hatırlamayı sistemleştirir ve kurumsallaştırırken,diğerlerini tamamen unutup yok sayabiliyoruz.Diğer bir deyişle tarihe yönelik en önemli toplumsal paylaşma alanlarından biri olan "ortak belleğimizi",birkaç sıradışı tarihsel şahsiyetin tekel alanı haline getiriyoruz.Bunun görünürdeki en önemli işlevi muhakkak ki Türkiye'deki devlet tahakkümünün devam etmesine yönelik resmi ideolojinin desteklenmesi.Ancak arka planda ikinci bir işlev daha var:Bu sayede istenmeyen her şeyin unutulduğu bir tarih üretilebiliyor...Buradan hareketle örneğin Atatürk mitosunun devletle toplum arasında zımni bir anlaşmayı ima edip etmediği sorulabilir:Belki de devletin topluma Atatürk'ü sürekli hatırlattığı bu ortamda,toplumun istemediği geçmişi unutması daha kolay oluyor...
Toplumun hatırlamak istemediği geçmiş ise,kendi payının olduğu geçmiştir.Bu tür olaylar daima travmatik bir nitelik taşır,çünkü toplum ortak yaşanmışlığa dayalı geçmişi unutmaya ne denli hazırsa,kendisinin veya ailesinin dahil olduğu "somut" geçmişi unutmakta da o denli zorlanır.Bu gerilimin sonucu,sorumluları kendi dışında arayan makro söylemlere sarılınması,ama yeri geldiğinde bireysel itiraflarla rahatlamaya çalışılmasıdır.Bugün 1915 olaylarına ilişkin olarak,neredeyse saçma denebilecek resmi Türk tezinin hala geniş toplumsal kitlelerce tekrarlanması,buna karşılık neredeyse herkesin sesini alçaltarak kendi köyündeki cinayetleri anlatmasının nedeni de budur.
Gelinen nokta salt toplumsal psikoloji ile açıklanamaz.Çünkü toplumlar yaşanmışlığı bir anda değil,ancak zaman içinde unutabilir kılarlar ve bu unutmanın devlet desteğiyle,ortak bir "proje" bağlamında ortaya çıkması işi kolaylaştırır.Çünkü birlikte unutmak,ortak eylem niteliği kazandığı ölçüde,bir tür suç ortaklığıdır ve suç ortaklığının resmi ya da milli bir görünüm alması,bireyin vicdanını hafifletir.Ermeni tehciri ve beraberinde gelen eski deyimle "kıtal",yani katliamın ise öyle kolayca unutulabilir olduğu söylenemez.Her şeyden önce bütün bir yıl süren ve ülkenin her yöresini kapsayan bir uygulamadan söz ediyoruz.Dahası herkesin olayın ilk gününden itibaren olan biteni kendi gözleriyle görüp anladığı,en azından seyretmekle yetinerek suça iştirak ettiği bir süreci tanımlıyoruz.Gene ilk günden itibaren bazı Müslümanların uygulamayı durdurma gayretlerini ve birçok kamu görevlisinin verilen emirlere uymak istemediğini biliyoruz.Bu olaylar da nispeten küçük,herkesin birbirini tanıdığı,yaşananların sürekli konuşulup değerlendirildiği yörelerde ortaya çıkıyor.Evlerinde Ermenileri saklayan ailelerin,ağır devlet ve bazen cemaat baskısına karşın gösterdikleri insani kahramanlığın,bir noktadan sonra benzer aileler tarafından nasıl paylaşıldığını ve birçok yerde çevreleri tarafından nasıl gizlice desteklendiğini ise,Ermenilerin bu cömertliği yücelttikleri yüzlerce hatırattan ötürü biliyoruz.Buna karşılık evlerini,topraklarını ve altınlarını terkeden Ermenilerin geride bıraktığı servetin bir bölümünün Müslümanlar tarafından talan edilmesinin hikayelerini de aynı yoğunlukta...
Dolayısıyla Ermeni Kıtalı bu toplumun "tarih okuyarak" değil,sadece konuşarak ve geçmişini hatırlamaktan kaçınmayacak bir dürüstlük sergileyerek hesaplaşabileceği bir olgu...Ancak bu hesaplaşma geçmişle bugün ya da Türklerle Ermeniler arasında olduğundan çok daha fazla,o olaylarda farklı davranmış Müslüman/Türklerin kendi arasında olacak.1915'te Ermeni mallarını gaspederek zenginleşmiş olan Türklerin,Ermenileri saklayarak komşuluğa ve insanlığa sahip çıkmış olan Türklere olan borçlarını ödeme vakti de belki böylece gelmiş olacak.Bugünün Türkiye'sinin sosyo ekonomik hiyerarşisinin temelinin el değiştiren bu büyük servet olduğu,ardından gelen siyasi tahakküm yapılanmasının da sözkonusu altyapı üzerinde yükseldiği belki nihayet tartışmaya açılacak...
Böylece bugün "Ermeni meselesi" dediğimiz konunun hiç de "Ermeni" meselesi olmayıp,epeyce "Türk" meselesi olduğunu da kavrayacağız.Yaşandığı dönemde Ermeni Kıtalı olarak adlandırılması son derece doğal olan bu ortak suçun,zaman içinde nasıl topluma mesafeli konumda,ondan uzak ve dışsal bir "mesele"ye indirgendiğinin de ipuçlarını yakalayacağız.
Çünkü Ermeni Kıtalı'nın neredeyse Türk toplumuna dışarıdan empoze edilmiş "yabancı" bir sorun odağı olarak sunulması,toplumun kendisiyle konuşamamasının,bu toplumun esas kendisine "yabancı" hale gelmiş olmasının sonucudur.Sözkonusu yabancılaşmanın yaşanmış tarihi hayaletlerle doldurması karşısında ise toplum devlete sığınmış ve kendisine verilen hayali Türk kimliğinin ardındaki hayali ve temiz geçmişi istekle sahiplenmiştir.Dolayısıyla Ermeni Kıtalı'nın Ermeni meselesi haline gelmesi süreci,Türk kimliğinin de hayali bir nitelik kazanmasının tarihidir ve bugün Ermeni konusunun ima ettiği asıl tehdit,Türk kimliğinin bizatihi bir "hayalet" olduğunun anlaşılma ihtimali karşısında duyulan korkudur...
*Etyen Mahçupyan,İçimizdeki Öteki,1. bs.,İstanbul,İletişim Yayınları,2005,s.231-234.
4 Aralık 2011 Pazar
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder