4 Temmuz 2017 Salı

"Araplar ve Türkler":1910 yılında Le Temps ve Tanin arasında bir tartışma/Dr.Selim Sezer*

İttihatçılar ve Araplar arasındaki ilişkiler hakkındaki literatür gelişmeye devam etmektedir.Biz bu makalede,zamanla uluslararası bir boyut da kazanacak olan "Arap sorunu"nu ve bu soruna ilişkin tartışmaları bir mikro örnek üzerinden inceleyeceğiz.Ele alacağımız örnek,Nisan 1910'da Paris'te yayımlanan Le Temps gazetesi ile İstanbul'da yayımlanan ve İttihat-Terakki Cemiyeti'nin kamuoyundaki baş sözcüsü konumunda olan Tanin gazetesi arasında yaşanmış bir polemiktir.

1908 yılının Temmuz ayında Meşrutiyet'in yeniden ilân edildiği haberi Osmanlı İmparatorluğu'nun her yerine ulaştığında,uzun zamandır beklenen bu haberi sevinç gösterileri ve kutlamalarla karşılayan yerler arasında İmparatorluğun Arap vilayetleri de vardı.Başta Beyrut olmak üzere Arap nüfus çoğunluklu pek çok şehirde kutlamalar günlerce devam ederken,aralarında Reşid Rıza,Curci Zeydan,Cemaleddin el-Kasımi,Ruhi el-Halidi gibi isimlerin de olduğu pek çok Arap aydın,gazeteci ve âlim de,devrimi takip eden haftalar ve aylar boyunca,istibdadın son bulmasını ve hürriyetin gelişini öven yazılar kaleme alacaktı.(1)

Arap siyasetçilerin ve aydınların yeni rejime verdiği destek uzun denilebilecek bir süre boyunca devam edecek olsa da,İstanbul'daki hükümetin 1908 Devrimi'ni takip eden süreçlerde Arap vilayetlerine yerel dili bilmeyen Türk memurlar tayin etme ve mahkemeler de dâhil olmak üzere kamu işlerinde tek geçerli dil olarak Türkçe kullanımını zorunlu tutma gibi uygulamalara gitmesi,tedrici bir şekilde,özellikle Suriyeliler arasında güçlü bir adem-i merkeziyetçi reform hareketinin gelişmesine yol açacak ve İstanbul'la muhalif Araplar arasındaki gerilim,1913 yazında İttihat ve Terakki'nin kapsamlı bir siyaset değişikliğine giderek Araplarla uzlaşma yolunu seçmesine kadar büyüyerek devam edecekti.

İttihatçılar ve Araplar arasındaki -değişken,karmaşık ve çetrefil- ilişkiler hakkındaki literatür,özellikle yirminci yüzyılın son çeyreğinde önemli oranda gelişmiştir ve hâlen gelişmeye devam etmektedir.Biz bu makalede,bu ilişkilere dair kapsamlı bir resim ortaya koymak yerine,zamanla uluslararası bir boyut da kazanacak olan "Arap sorunu"nu ve bu soruna ilişkin tartışmaları bir mikro örnek üzerinden inceleyeceğiz.Ele alacağımız örnek,1910 yılının Nisan ayında,Paris'te yayımlanan Le Temps gazetesi ile İstanbul'da yayımlanan ve İttihat-Terakki Cemiyeti'nin kamuoyundaki baş sözcüsü konumunda olan Tanin gazetesi arasında yaşanmış bir polemiktir.

Tartışmanın birinci safhası

İki gazete arasındaki tartışma,o tarihte Paris'teki Osmanlı Ticaret Odası'nın başkanlığını yapan ve kendisi de ilk dönemlerde İttihatçıları desteklemiş olan Suriyeli Şükrü Ganem'in Le Temps gazetesine bir mektup yazmasıyla başladı.Le Temps,4 Nisan 1910 tarihli nüshasının başyazısını bu mektuba ayırdı."Araplar ve Türkler" başlığını taşıyan imzasız başyazı,mektuptan bazı kısa alıntılar da yapmakla birlikte,kendi sözlerini ve argümanlarını da ortaya koyuyordu.

Sözkonusu yazıda,Jön Türklerin çözmesi gereken bütün zorluklar arasında en ağırının "ırk sorunu" olduğunu,Osmanlı İmparatorluğu'nun "modern bir devlet olmak için İslâm'ın yapamadığı şeyi yaparak ırklar arasında eşitliğin sağlanması için her şeyi yapmak zorunda olduğunu" söyleyen gazete,o günlerde Araplar ve Türkler arasında anlaşmazlıklar yaşandığını belirterek,Ganem'in mektubunun da bu huzursuzluğun kanıtlarından biri olduğunu savunuyordu.Gazete,Şükrü Ganem'in mektubunu yayımlayarak bu tartışmada taraf olmadığını ifade ediyor,ancak arkasından ekliyordu:"Türkiye"de artık bir meşruti rejim olduğuna göre,çözümler,serbest tartışmalar yoluyla geliştirilmeliydi.Bir başka deyişle Le Temps gazetesi,"Araplar" ve "Türkler" arasındaki tartışmanın tarafı olmaksızın,bu tartışmanın gelişmesinde bir rol oynayarak çözümün de geliştirilmesine aracı olmayı umduğunu ileri sürüyordu.

Şükrü Ganem'in mektubunda hem Arap soyundan geldiğini,hem de Osmanlı Devleti'ne bağlılığını vurguladığını ifade eden Le Temps gazetesinin aktardığına göre Ganem,1908 Devrimi sürecinde bütün unsurlar gibi Arapların da hürriyeti coşkuyla kutladığını,ancak devrimin "ertesi gününde" huzursuzlukların baş gösterdiğini ve Türklerin kendilerini diğer unsurlara ısındırmak için hiçbir şey yapmadığını yazmıştı.Arapların Meclis'te ve devlet görevlerinde yeterli ve hakkaniyetli şekilde temsil edilmediğini söyleyen Ganem,ülkede nüfusun yaklaşık yarısına denk gelecek şekilde 12 milyon Arabın yaşamasına karşın Meclis-i Mebusan'ın 240 üyesinden 65'inin,Meclis-i Âyân'ın 40 üyesinden ise sadece 4'ünün Arap olduğunu,askerî ve diplomatik yapılar içinde Arapların yok denecek kadar az olduğunu söylüyordu.Ganem,mektubun gazete tarafından alıntılanan bir kısmında ise şu ifadeleri kullanmıştı:

"Türkler neden bizden,bağımsızlık ruhumuzdan,sayımızdan korkuyor?Ayrılıkçı projeleri ciddiyetle besleyen Araplar hangileridir?Eğer Yemen isyan ediyorsa,bu,İmparatorluk'tan çıkmak için değil,çürümüş ve tiranca bir yönetimden kurtulmak içindir...Jön Türkler,hepimizin,Türklerin ve Arapların dininin temeli olan,kanunlarımızın,dualarımızın,hepimizin Yasa'sının,Kur'an'ın ve hilafetin dili olan dilimizden haklı olarak çok gurur duyan bizlere,Türkçe'yi dayattı.Mebuslarımıza gelince,kendilerini Türkçe ifade etmeyi beceremedikleri için,Meclis içinde zor durumdalar."(2)

Le Temps gazetesinde yer alan yazının son paragrafı,"İşte tez bu" cümlesiyle başlıyordu."Antitez",yahut cevap ise birkaç gün sonra,Tanin gazetesi başyazarı Hüseyin Cahid (Yalçın) Bey'den geldi.Şükrü Ganem'in mektubundan hareketle yayınlanan Le Temps başyazısının içeriği karşısında "hayretlere düştüklerini" söyleyen Hüseyin Cahid'e göre Türkler de dâhil olmak üzere bütün unsurların içinde mevcut durumdan memnun olmayan kişilerin olması son derece doğaldı,ancak Türklerle Araplar arasında kesinlikle bu yazıda tarif edilen türden ilişkiler yoktu.Ganem'in iddialarının içinde doğru olan tek şeyin,Türklerin kendilerini diğer unsurlara ısındırmak için başlangıçta hiçbir şey yapmaması olduğunu söyleyen Hüseyin Cahid bunun Türk milletinin suçu olmadığını savunuyordu:

"Çünkü Türk milleti kendi mukadderatına ancak 10 Temmuz'dan sonra sahib olmuşlardır.10 Temmuz'dan sonra Araplara daha fena muamele edildiği iddiası ise sırf yalandır.Ve yine Araplara karşı bir iftiradır.Çünkü bu tarz ifadeden Arapların eski devre mütehassir oldukları gibi bir mana çıkar ki,bunu Araplar hesabına kemal-i nefretle reddederiz."

Memurluklar ve Meclis-i Mebusan'daki temsille ilgili söylenenlerin tamamen keyfi olduğunu savunan,orduda Arapların olmadığı iddiasına ise "gülmekten başka verilecek cevap olmadığını" söyleyen Hüseyin Cahid'e göre ordudaki Arapları görmemek için kişinin gözlerinin garezle örtülmüş olması gerekirdi.Ayrıca ordudaki Arapların sayıları azsa,bunun sebebi de kendi çabalarının azlığıydı.Memurların unsurlar arasındaki dağılımında ise nüfusa göre oran aramamak gerekiyordu:"Umum Osmanlı'nın işleri umum Osmanlılar tarafından" yapılıyordu.(3)

Hüseyin Cahid'in bu ilk yanıtını,iki gün sonra aynı yerde verdiği ikinci yanıt izledi.Tanin başyazarı,10 Nisan 1910 tarihli yazısında,Le Temps gazetesinin iddialarını dört başlık altında topladı.Bu iddialardan dille ilgili olan dışındakilere ayrıntılı yanıtlar vermeye koyulan Hüseyin Cahid,Araplara Türkçe'nin dayatıldığı iddiasına cevaben ise "Türkler Araplara cebren hiçbir yerde Türkçe'yi kabul ettirmediler,böyle bir teşebbüse de kalkmadılar.Buna da asılsız demeyelim mi?" demekle yetinmişti.(4) Diğer yandan,Arapların kendi aralarındaki ideolojik farklılaşmanın -ve içlerinden bir kısmının hâlen hükümeti destekliyor olmasının- bir göstergesi olarak,gazetenin aynı tarihli yazısında tartışmaya Havran mebusu Halil Bey de katıldı.Şükrü Ganem'e gönderme yaparak "Araplar nâmına,kendi fikirleri hilafına söz söyleyen bu adam kim oluyor,bu salahiyeti nefsinde nasıl buldu bilmiyoruz" diyen Halil Bey,Arapların,Türklerin ve Osmanlılığı teşkil eden diğer kavimlerin bir ailenin fertleri olduğunu,aralarında herhangi bir yanlış anlaşılma veya ihtilaf olmadığını savunmuştu.Havran mebusu,Arap mebusların Meclis'te Türkçe konuşmak zorunda kaldığı ve bu yüzden kendilerini ifade edemediği iddiasına da itiraz etmiş ve Arap mebusların tamamının Türkçe konuşmayı ve yazmayı mükemmel şekilde bildiğini ileri sürmüştü.(5)

İkinci safha

Böylelikle,4 Nisan 1910'da Le Temps gazetesinde yayınlanan yazıya Tanin gazetesi sütunlarından üç ayrı yanıt gelmiş oldu.Ancak tartışma burada bitmemişti.Bu itirazların gelmesi üzerine 15 Nisan günü Paris gazetesinde aynı başlığı taşıyan bir yazıya daha yer verildi."Araplarla Türkler arasındaki" tartışmanın devam ettiğini söyleyen Le Temps gazetesi,bu tartışmaların yeni olmadığını,bütün Arap basınının uzun zamandır bu meselelerle meşgul olduğunu savunuyordu."Türklerle Araplar arasında tartışmasız bir şekilde bir ihtilaf olduğunu" ileri süren başyazı,bu ihtilafın en fazla yoğunlaştığı noktanın da dil sorununun ele alınma biçimi olduğunu söylüyor ve "Türkler" ile "Araplar"ın bu konudaki bakış açılarını,kendi yorumuna göre özetliyordu.Gazeteye göre hükümetin tezi,"Tek bir resmî dilin olması gerekir.Farklı ırklara Osmanlılık fikrinin empoze edilmesi gerekir.Türkçe bu zamana kadar hükümetin dili olduğu için,Osmanlı İmparatorluğu'nun resmî dili olması da doğaldır.Bu yüzden Araplar Türkçe öğrensinler,biz de onlara yönetici görevlerinin kapılarını daha fazla açmaktan memnuniyet duyarız" şeklindeydi.Arapların yanıtı ise şuydu:"Siz bize,yönettiklerinin dilini bilmeyen memurlar,yargıladıklarının dilini anlamayan hâkimler gönderiyorsunuz.Oysa Türkiye,dil sorununun bulunduğu tek ülke değildir.Avusturya-Macaristan'da altı,İsviçre'de üç,Belçika'da iki dile izin verilmektedir.İlâve olarak Arapça,İslâm'ın din dilidir.Türkler Kur'an'ı anlamak için Arapça okumalıdır.Nihayet,Türkçe bilmeyi nasıl tanımlayacağız?Ve bunun sınırları nereye kadar gitmelidir?" Bu tartışmaya ilâve olarak "Arapların" İmparatorluk'ta sayılarına ve değerlerine orantılı bir rol oynamayı isteme hakları olduğunu,"Türklerin" ise yöneticisi oldukları siyasî rejimde bir birlik olmasını istemeye hakkı olduğunu söyleyen gazeteye göre bu iki eğilim çelişkili olsa da,uzlaşmaları mümkündü.(6)

Bu ikinci yazıya da yanıt gecikmedi.Hüseyin Cahid Bey,Tanin'in 19 Nisan 1910 tarihli nüshasındaki başyazısında Le Temps gazetesinin "Türklerin Araplara cebren Türkçe'yi kabul ettirdikleri" iddiasından vazgeçip,bunu başka biçimlere soktuğunu ileri sürdü.Hüseyin Cahid'in gazetede diğer ülkelerden verilen örneklere verdiği yanıt ise,tartışmayı başka bir bağlama taşıyordu:

"Avusturya ve Macaristan'da altı lisana müsaade edilirmiş demek,bizim memleketimizde de altı lisana müsaade etmek,yani altı lisan-ı resmî kabul etmek için bir sebep teşkil etmez.Avusturya ve Macaristan'da muhtelif lisanlar kullanılıyorsa orada bir nevi muhtariyet idaresine malik eyaletler de vardır.Bu muhtelif lisanlar oralarda kullanılır.Bir hükümet içinde isteyen altı lisandan birini kullanabilir demek,hükümet yerine Babil Kulesi dikmek demek olur.
Binaenaleyh fikrimizce Türkiye'de hükümetin birkaç lisan-ı resmîsi olsun denilmesi Türkiye'yi adem-i merkeziyet esasına göre birkaç parçaya taksim arzusundan başka bir şey değildir."

Öte yandan yazıda Hüseyin Cahid'in bir düzeyde "uzlaşmacı" bir tutum aldığı da görülüyordu.Öncelikle,Tanin başyazarı,mahkemelerde tek dil olarak Türkçe'nin zorunlu kılınmasını yanlış bulduğunun altını çiziyordu.Bundan daha ilginci,Arap vilayetlerine ve diğer vilayetlere giden memurların bulundukları bölgede konuşulan yerel dili bilmesi gerektiğini söylemesiydi;bunu ilginç kılan ise,o tarihten yaklaşık bir buçuk yıl önce,memurların yerel dili bilmek zorunda olmadığı şeklindeki resmî argümanın en ateşli savunucularından birinin kendisi olmasıydı.(7) Ancak Hüseyin Cahid şimdi bu yeni yaklaşımını ortaya koyarken önemli bir şerh de düşüyordu:Memurlarda öncelikli olarak aranması gereken şey,görevinin ehli olmalarıydı ve bölgede Arapça bilmeyen çok sayıda memurun hepsinin bir anda ve sırf bu nedenle görevden alınması hâlinde,yerlerine kimin getirilebileceği sorusunun yanıtı yoktu.Hüseyin Cahid Bey yazısını şu sözlerle bitirmişti:

"Bugün şüphesiz ki elsine-i mahalliyeye vâkıf memurlar ve hâkimler tamamen bulunamıyor.Fakat yavaş yavaş elbette bu noksan da telafi edilecek,memurlar lisan-ı mahalliyi öğrenmeye mecbur tutulacak,yalnız Arapların değil,her unsurun ihtiyacı te'min edilecektir.Bu hakikat bu kadar aşikâr iken,kimse bunun esas itibariyle haklı olduğunu inkâr etmezken,bunu bir 'mesele' addetmek bizce doğru bir şey değildir.'Mesele' denilebilecek başka bir şey varsa,o başka.İzah edilirse onu da tedkik ve tenkid eyleriz."(8)

Sonuç yerine bazı değerlendirmeler

Kuşkusuz,iki gazete arasında yaşanan bu polemik,İkinci Meşrutiyet döneminde bu konularda yürütülen tartışmaların yalnızca çok küçük bir parçasıdır.Ancak bu tartışma kendi başına da,dönemin ruhuna ve eğilimlerine dair bazı göstergeleri içinde barındırmaktadır.Öncelikle,İstanbul ile Araplar arasında Meşrutiyet'in ilânının hemen arkasından yaşanan "balayı" süreci bitmiş görünmektedir.Araplar arasında hükümet karşıtı sesler yükselmekte,bu sesler aynı zamanda uluslararası platformlarda dillendirilir hâle gelmektedir.İttihatçılar ise Araplara karşı bir farklılık söylemi geliştirmemekle ve Osmanlıcı iddialarını korumakla birlikte,ifade edilen rahatsızlıkların önemli bir kısmını kabul etmemekte ve bir "parçalanma korkusunu" dışavurmaktadır.Diğer yandan bu süreçte İttihatçılara destek veren Araplar da bulunmaktadır;bu sebeple tartışmanın "Türkler" ile "Araplar" arasında vuku bulduğu tam anlamıyla doğru değildir.Ancak politize Araplar arasındaki meşru rahatsızlıklar sonraki dönemlerde de devam edecek,adem-i merkeziyetçi reform hareketi önce 1913 başında Beyrut'ta,arkasından aynı yılın Haziran ayında Paris'te düzenleyeceği kongrelerle tepe noktasına varacak ve İttihatçıları somut tavizler vermeye zorlayacaktır...

Not:Bu makale,yazarın bu yılın Ocak ayında sunduğu doktora tezinin üçüncü bölümündeki bir pasaj temelinde hazırlanmıştır.Bkz.Selim Sezer,"Osmanlı Suriye'sinde Islahat Tartışmaları ve Birinci Dünya Savaşı Öncesinde İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin Suriye Siyaseti",Galatasaray Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Siyaset Bilimi Ana Bilim Dalı,yayınlanmamış doktora tezi (Tez Danışmanı:Doç.Dr.Ahmet Kuyaş),Ocak 2017,308 sayfa.

***

1-Bunların içinde belki de en canlı ve dikkat çekici örnek olarak Reşid Rıza,kendisinin çıkardığı el-Menar dergisinde,"Geçmiş ile şimdi arasındaki fark,gece ve gündüz,karanlık ve aydınlık,gölge ve güneş,hakikat ve yalan,bilim ve cehalet,güç ve güçsüzlük arasındaki fark gibidir" ifadelerine yer vermişti.Bkz.Anne-Laure Dupont,"Réforme et révolution dans la pensée arabe aprés 1908";François Georgeon (haz.),"L'ivresse de la Liberté";La Révolution de 1908 dans l'Empire Ottoman (Paris-Louvain-Walpole,MA:Peeters,2012) içinde,s.424.
2-"Bulletin de l'étranger:Arabes et turcs",Le Temps,5 Nisan 1910.
3-Hüseyin Cahid,"Araplar ve Türkler",Tanin,26 Mart 1326/8 Nisan 1910.
4-Hüseyin Cahid,"Milliyet meselesi",Tanin,28 Mart 1326/10 Nisan 1910.
5-Halil Emirizade,"Araplar ve Türkler",Tanin,28 Mart 1326/10 Nisan 1910.
6-"Bulletin de l'étranger:Arabes et turcs",Le Temps,15 Nisan 1910.
7-Örneğin 1908 yılının sonbahar aylarında yine Tanin gazetesinde yer alan bir başyazıda,Hüseyin Cahid'in kaleminden şu kelimeler çıkmıştı:"Bu hükümet Türk ve Müslüman hükümettir.Binaenaleyh devletin lisan-ı resmîsi Türkçe'dir.Her unsura mensub olabilen memur Rumca,Bulgarca,Ermenice öğrenecek değil.Hükümetle alışverişi olacak Rum,Bulgar,Ermeni Türkçe öğrenecektir." Bkz.Hüseyin Cahid,"Anâsır-ı Osmaniyye'nin birleşmesi",Tanin,2 Teşrinisani 1324/15 Teşrinisani [Kasım] 1908.
8-Hüseyin Cahid,"Araplar ve Türkler",Tanin,6 Nisan 1326/19 Nisan 1910.

*Dr.Selim Sezer,"Araplar ve Türkler":1910 yılında Le Temps ve Tanin arasında bir tartışma,Toplumsal Tarih,Sayı:282,Haziran 2017,s.50-53.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder