5 Mart 2017 Pazar

Osmanlı Ermenileriyle günümüz Türkiye'sinde "kazaen" karşılaşmalar:Tarih,doğa,hakikat/Eray Çaylı*

Deprem ve sel gibi doğanın başrolde olduğu olayların,geçmişte yaşanmış toplumsal ve politik şiddetin bugündeki yansımaları olarak görülüyor olması,tarih ve hakikat gibi olguları deneyimleyiş ve algılayış biçimlerimize ne gibi bir etki yapabilir?Bu makale bu soruyu Ermeni Soykırımı örneği üzerinden ve öncelikle Rosalind Morris'in "kaza" kavramı ışığında ele alıyor.Morris'in anladığı anlamda kazalar,şiddet tarihini,hesaplaşılması gerekilse de geride bırakılmış olan uzak bir geçmişten çok,gelecekte her an uç verebilecek bir olgu olarak görmeye yardımcı oluyor.

Giriş


"Bir deprem haberinin altına,[...] 'Bölgede oturan birçok Ermeni,Birinci Dünya Savaşı esnasında katliama uğratılmış ve sürülmüştür' şeklinde bir bilgi iliştirmenin anlamı ne?"(1) 2011 Van depreminin hemen akabinde Milliyet'te yayımlanan bir köşe yazısı,dünyaca ünlü haber ajansı Reuters'in depremi haberleştirme biçimini cevabı kendinden menkul bu soruyla eleştiriyordu.(2) Yazara göre,"Van'da yaşanan deprem değil de,siyasî bir olay ya da bir isyan olsa," Reuters'in "bölge halkının etnik kökenine vurgu,tarihin tartışmalı sayfalarına gönderme" yapması anlaşılabilirdi;"ancak Van'da olan öyle bir şey değil[di] ki,bir doğa felâketi" idi.(3) Fakat tarihin sözkonusu sayfaları 2013 yılında tekrar Van depremiyle ilişkili bir biçimde açılacak,bu kez de depremde "yıkılan binaların altında Müslümanlaştırılan Ermenilere ait gizli kiliselerin kalıntısı[nın] çıktı"ğına dair haberler gündeme gelecekti.(4) Dahası,bu "Birinci Dünya Savaşı esnasında" bölge Ermenilerinin
başına gelenlerin deprem olgusu üzerinden tartışılmasının ilk örneği de değildi.Sözgelimi 1939 Erzincan depremi,yöre halkı arasındaki bir inanışa göre,"Ermenilerin ahı[nın] tut[ması]" nedeniyle gerçekleşmişti.(5) 1983 Erzurum-Kars depremi de Erzincan örneğindekine benzer inanışlara konu olmanın yanı sıra,depremde ayakta kalan binaların büyük çoğunluğunda Osmanlı Ermenilerinin imzası olduğunu savunanlar tarafından,bölge Ermenilerinin yok oluşunun ertesinde Türkiye'deki yapılaşmanın giderek çarpıklaşma ve yozlaşmasının fiziksel bir kanıtı olarak görülmekteydi.(6)

Geçmişte yaşanmış toplumsal şiddet olaylarının günümüzdeki yankılarının deprem benzeri olaylar üzerinden zuhur etmesi,tarih ve hakikati kavrayış ve deneyimleyiş biçimlerimize nasıl bir etki yapabilir?Aşağıda bu soruyu Osmanlı Ermenileriyle yaşanan bir dizi beklenmedik karşılaşma üzerinden tartışacağım.Sözkonusu karşılaşmaların tetikleyicileri arasında,girişte bahsi geçen
"doğa felâketi" kabilinden olayların yanı sıra,yirminci yüzyılın ikinci yarısında Türkiye'de yaşanmış toplumsal şiddet vakalarının günümüzde mimarlık üzerinden anılma biçimlerini incelediğim doktora araştırmam da yer almakta.Araştırmam her ne kadar başlangıçta tasarlandığı hâliyle ne Osmanlı dönemiyle ne de Ermenilerle ilgiliyse de,sahadayken,Osmanlı Ermenilerinin Birinci Dünya Savaşı sırasında maruz kaldığı şiddet ve yıkım,yukarıda bahsedilen örnekleri andırırcasına,beklenmedik şekillerde zuhur etti.Bu yazıda sözkonusu tezahürleri Rosalind Morris'in "kaza" mefhumu üzerinden değerlendirecek,özellikle de,kendisinin "travma çalışmalarının odağını,ıskalanmış karşılaşmalardan hazırlıksız yakalanılmış karşılaşmalara -'yara'dan 'kaza'ya- kaydırma" önerisini dikkate alacağım.(7) Benzer karşılaşmaları Morris'in anladığı anlamda "kaza" olarak nitelemenin,travmatik addedilen olayı "uzak bir geçmişteki erişilmez ve sabit bir an"dan,"bugünde ve gelecekte sürekli baş gösterme riski taşıyan bir olgu"ya dönüştürdüğünü önerecek ve bu nedenle,tarihin zamansallığının yeniden ele alınmasını gerektirdiğini savunacağım.

Yazının ikinci kısmında,bahsi geçen karşılaşmalarda rol oynayan çeşitli güçleri yani insanları,kemikleri,ağaçları,dağları,taşları,binaları,nehirleri,fay hatlarını ve vadileri ele alacağım.Bu çeşitliliğin,tarihin coğrafyayı alttan,üstten,içeriden ve boydan boya kuşatışının işareti olduğuna dikkati çekerek,Morris'in kaza mefhumunda görülen geçmişin zamansal yayılmacılığına bu durumda bir de mekânsal yayılmacılığın eşlik ettiğini öne süreceğim.Son olarak,sözkonusu mekânsal ve zamansal yayılmacılığı,Marc Nichanian'ın soykırımı "tarihî hakikat" olarak kavramsallaştırmanın imkânsızlığına dair savı(8) ve Bruno Latour'un insanî ve gayri-insanî güçlerin birbiri içine geçerek biçimlendirdiği tarihleri tanımlamak amacıyla "yerküreye dair" anlamına gelen "jeo-" ön ekini kullanarak ve tarih (history) ile hikâye (story) kavramlarının İngilizce'deki karşılıklarının arasındaki bağlantıdan da yararlanarak türettiği "jeohikâye" kavramı ışığında ele alacağım.(9) Bahsedeceğim karşılaşmalarda görülen zamansal ve mekânsal yayılmacılığın,şiddet tarihlerine dair "jeohikâyesel bir hakikat"in inşasını mümkün kıldığına inanıyorum.

Şiddet tarihiyle kazaen karşılaşmalar:Alt üst olmuş bir zamansallık ve mekânsallık Antropolog Rosalind Morris,Güneydoğu Asya'nın şiddet tarihinin bugündeki yankıları üzerine yaptığı çalışmalarda,bu yankının alabildiği şekiller arasında "modernitenin kazalarının gerçekleşmesinin kuvvetle muhtemel olduğu yerlerde" gezinip duran bir tür heyulanın bulunduğunu söyler.(10) Morris'e göre,bu heyula ölülerin cenazelerinin yaşayanlar tarafından hakkıyla kaldırılamaması ya da yaslarının tutulamaması gibi olgulardan ziyade,ölü ve diri arasındaki ayrımın kendisinin bulanıklaşmasıyla ilgilidir.(11) Durumu Freud'un travma mefhumu ve bu mefhumun
köklerinin dayandığı Kant'ın kaza kavramı ışığında ele alan Morris,geçmişteki şiddet olaylarının günümüzdeki kazalar üzerinden tezahürlerinin nedenselliği alt üst ettiğini söyler.Dahası,bu alt üst oluşu dikkate değer kılan tek şey,zamanın çizgisel olarak deneyimlenmesine vurduğu ket değildir.Sözkonusu alt üst oluş aynı zamanda travma üzerine yapılan araştırmalarda sıkça karşılaşılan,geçmişteki kapanmamış bir yaraya döngüsel bir dönüşten çok farklı bir duruma işaret ettiği için de önemlidir;zira benzer alt üst oluşlar geçmiş,şimdiki zaman ve gelecek arasındaki ardışıklığı karmaşıklaştırır ve şiddet tarihinin yalnızca geride bırakılmış bir geçmiş içerisinde sabitlenmesinin önüne geçer.Şiddet tarihlerinin kazaen tezahürü,bu nedenle "geleceğe yönelik ve biçimi apriori olarak belirlenmemiş siyasî veya etik bir açılımın imkânı"na delâlet eder.(12) Morris'e göre,böylesi "kaza"lar travma çalışmalarının odağını, “yara” kavramıyla ima edilen, “geri dönülmez biçimde ıskalanan fırsatlar”dan, kendisinin “kaza” olarak kavramsallaştırdığı,"beklenmeyen karşılaşmalar"a kaydırmanın önemine işaret eder.(13)

Morris'in "kaza" kavramının,Osmanlı Ermenilerinin ondokuzuncu yüzyıl sonu ve yirminci yüzyıl başında yaşadıklarının günümüzdeki yankılarını anlamamıza yardımcı olabileceğini düşünüyorum.Bu durumun ayırdına öncelikli olarak doktora araştırmam sırasında yaşadığım beklenmedik karşılaşmalar sayesinde vardım.Araştırmamın konusu,Türkiye'de yirminci yüzyılın ikinci yarısında yaşanan toplumsal şiddet olaylarının mimarlık üzerinden anılma biçimleriydi.Araştırmayı tetikleyen olgular arasında,sözkonusu olayların yaşandığı mekânların birkaçının 1990'lardan bu yana anıt-müze projelerine konu oluşu bulunmaktaydı.Kampanyaları yürütenlerin büyük bölümü Kürt kimliği,Alevi inancı ve/
veya sol siyaset etrafında örgütlenen aktivistlerdi.Kısacası,doktora araştırmamın başta kurgulandığı hâliyle ne Osmanlı dönemiyle ne de Ermenilerle alâkalı olduğu söylenebilirdi.

Ancak,alan araştırması safhasında karşılaştıklarım bu kurguyu ters yüz etti.Sözgelimi,Diyarbakır'ın Kürt siyasetine ve/veya sol örgütlere mensup bireylerin işkence ve yargısız infazlarına tanıklık eden mekânlarından biri olarak bilinen İçkale'deki bir karşılaşmayı ele alalım.Yüzyıllar boyu Diyarbakır'ı yöneten kurumlara ev sahipliği yapan İçkale,bu kurumlar yirminci yüzyılın ikinci yarısında kuzeybatıya -kentin günümüzde Yenişehir olarak anılan bölgesine- taşınınca gözden düşmüştü.1990'larda JİTEM'in karargâhına ev sahipliği yapmasıyla adı büsbütün kötüye çıkan İçkale'nin kaderi yirmibirinci yüzyıla girilirken değişmeye yüz tutmuş,bölgenin bir tür açık hava müzesine dönüştürülmesi için devlet destekli bir proje başlatılmıştı.Diyarbakır'a 2012'de yaptığım araştırma ziyareti bu projenin son aşamasına denk geldi.İncelemek niyetinde olduğum meseleler arasında,İçkale'de kurulacak müzede sergileneceklerin bölgenin özellikle Kürt siyasî hareketinin mensuplarınca gündeme getirilen şiddet tarihine ne oranda yer vereceği sorusu da yer almaktaydı.Beklenmedik karşılaşma niteliğindeki olay ise Ocak 2012'de müzenin kalorifer kazanının kurulması amacıyla yapılan tesisat kazısında işçilerin bir dizi kemiğe rastgelmesiyle gerçekleşti.Karşılaşma,ilkin,Kürt siyasî hareketinden ve yereldeki sivil toplum örgütlerinden temsilcilerin İçkale'de gerçekleştirdiği,olayın takipçisi olacaklarını duyurdukları ve bölgenin JİTEM bağlantılı tarihine ilişkin hakikat ve adâlet taleplerini de içeren bir basın açıklamasını tetikledi.Ancak,bulunan kemikler Adli Tıp Kurumu tarafından "en az yüz yıllık" olarak tahlil edilince,bahsi geçen kişiler meseleyi takip etmeyi bıraktı.(14) Yine de,şehirde bulunduğum dönemde Adli Tıp raporunun kısıtlı kapsamına ve Kürt siyasî hareketinin meseleyi takip etmeyi bırakmasına rağmen (ya da tam da bunların yüzünden) kemiklerin 1894-1896 yıllarında Hamidiye Alayları tarafından öldürülen Ermenilere ait olduğuna dair söylentilerin dolaşıma girdiğini gözlemledim.Dahası,benzer söylentileri bana aktaran Diyarbakırlıların çoğuna göre 1890'larla 1990'lar arasında birçok benzerlik de vardı.Bu kişiler,söz konusu benzerlikleri "Biz akşam yemeğiysek,siz de sahur olacaksınız" anlamına gelen ve yüz yıl önce ölüm yürüyüşüne çıkartılan bir Ermeni'nin kendisine zulmedenlere söylediğine inanılan Kürtçe'deki "Em şîv in,hûn jî paşîv" deyişiyle özetliyordu.(15) Bu çarpıcı deyiş,şiddet tarihleriyle kazaen karşılaşmaların bu tarihlerin zamansallığını yayılmacı kıldığına dair Morris'in öne sürdüğü savı destekler nitelikte.Zira benzer karşılaşmalar,çözüm bekleyen bir geçmişe dönüşü ("akşam yemeği") tetiklemekten ziyade geleceğin ("sahur") huzurunu kaçırıyor ve böylece normalde ayrı ve ardışık olduğu farzedilen bu iki zaman kipini iç içe geçiriyor.

Bu zamansal yayılmacılığa mekânsal muadilini de ekleyen ikinci bir beklenmedik karşılaşmayı ise 2 Temmuz 1993 Sivas katliamına ilişkin mimarî anma pratikleriyle ilgili araştırmam sırasında yaşadım.Sözkonusu pratikler arasında Sivas kırsalında Alevi nüfusun yoğun olarak yaşadığı yukarı Kızılırmak'ın batısındaki Emlek bölgesinde yer alan ve 1993'teki kundaklamada hayatını kaybedenlerin birkaçının köklerinin de dayandığı -benim ise 2012 yazında araştırma için bulunduğum- köylerde inşa edilmiş bir dizi anıt yer almakta.(16) Yöredeki araştırmam sırasında,kendimi coğrafya içerisinde anlamlı bir şekilde konumlandırabilmek adına çevredeki yeryüzü şekillerin isimlerini sorduğumda beklenmedik yanıtlar aldım.Köylerden birinin sınırı boyunca uzanan derenin adı Sevkiyat'tı.Bir diğeri Karanlıdere'ydi.Ancak,yöredekilerin belirttiği üzere,bunlar derelerin resmî değil halk arasındaki adlarıydı."Sevkiyatderesi" 1915'te devlet görevlilerinin bölge Ermenilerini toplayıp doğuya doğru "sevk"ettiği yerdi."Karanlıdere" bir diğer grup Ermeni'nin yine o tarihlerde topluca katledildiği yerdi;dere aylarca kan akmış,bu nedenle "karanlık" olarak adlandırılmaya başlanmış,bu isim zaman içinde yöre ağzının etkisiyle "karanlı" olmuştu.Benzer örneklerde,şiddet tarihinin günümüzdeki etkisinin,araziye nakşolmuş ve gündelik dil üzerinden aktarılan bir hâl aldığını söylemek mümkün.Bu hâlin,İçkale'dekine benzer bir zamansal yayılmacılığa sahip olduğu söylenemeyecekse de,mekânsal anlamda yayılmacı olduğu kesin;zira bölgenin topografya,jeoloji ve toponimisini bir uçtan diğerine kat ediyor ve hattâ, ırmak ve sözcüklerin hareketli yapısını göz önünde bulundurursak,belki bunun ötesine geçtiği dahi söylenebilir.

Bahsettiğim iki tür yayılmacılığın ikisini birden içeren örnekler ise Adnan Çelik ve Namık Kemal Dinç'in yayımladığı ve Ermeni Soykırımı'nın Diyarbakır yöresindeki güncel yankılarını inceledikleri araştırmanın saha notlarında mevcut.(17) Görüştükleri kişiler araştırmacılara sıklıkla "Ermenilerin ahı"nın hem katliamlarda rol almış veya Soykırım'dan bir şekilde nemalanmış kişileri hem de bölgenin genel nüfusunu nasıl etkilediğinden bahsediyor.(18) Sözkonusu "ah"ın "çıkma"sı,neredeyse tüm durumlarda,belirli mekânlarda yaşanan fiziksel olaylar üzerinden gerçekleşiyor.(19) Bahsi geçen mekânlar arasında,Emlek bölgesindeki dereleri anımsatır biçimde,kuyu,uçurum,mağara,kanyon,dere,gedik ve vadi gibi,coğrafî şekil olarak kategorize edilebilecek ve halk arasındaki adları tanıklık ettikleri katliamlardan izler taşıyan yerler başı çekiyor.(20) Dahası,halk arasındaki inanışa göre,"ah"ın "çıkma"sı denilen süreçte doğanın rolü yalnızca bir tür sahne olmakla nitelenebilecek bir edilgenlikle sınırlı değil;zira bu sürecin,normalde "doğal afet" deyip geçilen,toprak kayması,(21)sel,(22) ve heyelan(23) gibi yerkürenin etkin rol aldığı olaylar üzerinden gerçekleştiği düşünülüyor.

Eğer bu gibi görece beklenmedik olayların doğayı insanlar arasında gerçekleşmiş şiddet tarihlerine dair hakikatin ortaya çıkmasına ön ayak olan bir aktör hâline getirdiği düşünülüyorsa,bu düşünce hakikat kavramının kendisinin algılanış ve deneyimleniş biçimlerine nasıl bir etki yapabilir?Yazının geri kalanında,bu soruyu Marc Nichanian'ın Ermeni Soykırımı özelinde "tarihsel hakikat" üzerine düşünceleri ve Bruno Latour'un insanî ve gayri-insanî aktörlerin tarihi birlikte yazdığına dair savlarının ışığında tartışacağım.

Hakikat,arşiv,tanıklık:"Belgeye karşı abide" ve "çevre"

Marc Nichanian çalışmalarında soykırım ve modernite arasındaki yakın ilişkiyi Osmanlı Ermenilerinin ondokuzuncu yüzyılın sonu ve yirminci yüzyılın başında maruz kaldığı mezalim özelinde irdeler.(24) Nichanian'a göre,eğer niyet bu mezalimin gerçekliğini kanıtlamaksa,onu "soykırım" olarak nitelendirmek hiçbir zaman bu amaca hizmet etmeyecektir;zira soykırım "gerçek" olarak adlandırılabilecek bir olgu olmak bir yana dursun,adına "gerçek" dediğimiz şeyin kendisinin -yani "gerçek mefhumunun,gerçeğin gerçekliğinin"- imhasıdır.(25) Soykırımın altında yatan zihniyet ya da kendisinin deyimiyle "soykırım iradesi",modern bir müessese olarak arşivin altında yatan zihniyetle türdeştir.(26) "Gerçek" kavramı olayların gerçekliğini arşivdeki mevcudiyetlerine tabi kılan bu zihniyetin dikte ettiği biçimde anlaşıldığı sürece,tarihsel hakikatin açığa çıkarılması yönündeki çabalar kerameti kendinden menkul bir epistemin sınırlarını belirlediği fasit bir daireye sıkışıp kalmaktadır.Nichanian'ın bu fasit daireyi kırmak adına önerdiği yöntemlerin başında arşiv zihniyetine bağlı kalmaksızın üretilecek bir dizi hakikatin inşası gelmektedir:

"[...] Hukuka,hafızaya,sanatsal temsile (ve,kimbilir,daha başka nelere!) dayanan bir hakikat [...],yirminci yüzyılın 'soykırım'ları üzerine düşünmek için yeni [hakikat] kategorilerine ihtiyaç var."(27)

Nichanian,önerdiği yeni kategorileri inşa etmenin muhtemel yollarını sağ kalanların tanıklığının hakikatle olan ilişkisi üzerinden açıklar.Yazara göre,modernite usulü tanıklık,tanıkları arşiv tarafından desteklenen resmî tarihle boy ölçüşmeye zorlamış,kendisini arşiv zihniyetinin nezdinde "gerçek" olarak kabul ettirmeye çalıştıkça bu zihniyeti yeniden üretmekten başka bir işe yaramamıştır.Nichanian tanıklığın bu türüne "belge olarak tanıklık" adını verir.(28) Kendisinin buna geliştirdiği alternatif ise,tarihçilerin mıntıkasına ait bir mefhum olarak "hakikat"in ve arşivin güdümündeki bir mefhum olarak "gerçeklik"in belirlediği sınırların dışında üretilen bir tanıklığı tahayyül etmeye dayanır.Bu
tür bir tanıklık,konu edindiği olayı harfiyen temsil veya aslına uygun canlandırma iddiasında olmayacak,tam da böylesi bir temsilin veya canlandırmanın imkânsızlığını açık edecektir.Gerçekliğini arşiv nezdinde kabul ettirmeye kafayı takmaktansa,sorunun tam da arşive dayanmayan gerçekliklerin "gerçek" olarak kabul edilme ihtimalinin soykırım iradesi tarafından imkânsızlaştırılması olduğunu gösterecektir.Bu alternatif tanıklık türü -Nichanian'ın verdiği adla,"abide olarak tanıklık"-(29) kesinlik,aslına uygunluk ve gerçekliktense,perspektif,imgelem ve yorum gibi mekanizmalardan istifade edecek,gerçekçi değil sembolik bir işleyişe sahip olacaktır.

Yukarıda bahsettiğimiz kazalar Nichanian'ın kavramsal çerçevesi ışığında nasıl ele alınabilir?İlk bakışta bu soruya bir şerh düşmek gerekiyor gibi görülebilir:Nichanian sağ kalanların tanıklığına ve hakikat arayışına odaklanırken,bu yazıda bahsi geçen durumlarda yer alan aktörlerin,tanıklığa konu olan şiddete maruz kalan insanlar veya onların yakınları olduğunu iddia etmek mümkün görünmüyor.Ancak bunun tersi de geçerli;sözgelimi yazının girişinde bahsedilen,Van depremi ertesinde yapılan ve "Müslümanlaştırılmış Ermeniler"i konu alan haberler dikkate alınırsa,bu kişilerin "sağ kalan" kategorisine kesinlikle dâhil olmadığı da iddia edilemez.Dahası,Diyarbakır ve çevresinde bugünün Kürtleri ve geçmişin Ermenileri arasında kurulan paralelliklerde de görüldüğü üzere,sözkonusu aktörlerin birçoğunun daha yakın tarihlerde gerçekleşen toplumsal ve politik şiddet olaylarına maruz kalan kesimlere üye veya bu kesimlerle özdeşlik kuran bireyler olmaları gibi bir durumla da karşı karşıyayız.Nitekim şiddet tarihinin tam da fail ve kurban/sağ kalan arasındaki ayrımı açık bir şekilde belirlemenin mümkün olmadığı ya da bu imkânsızlığın ilgili aktörlerin ifadelerine damga vurduğu bağlamlarda zamansal ve mekânsal olarak yayılmacı bir hâl aldığını ve Morris'in anladığı anlamda "kaza"lara malzeme olduğunu düşünüyorum.Çevrenin,insanlar ve kemiklerle birlikte toprak kaymaları,fay hatları,binalar ve dereleri de içerecek şekilde tüm kapsamlılığıyla bu kazalarda rol oynayan bir aktöre dönüşmesi ve insan olmayanların maddesel tanıklığının insanlar üzerinden dile gelerek ifade bulması da böyle bağlamlarda mümkün oluyor.Bu da,Nichanian'ın öne sürdüğü "belge olarak tanıklık" ve "abide olarak tanıklık" kavramlarına üçüncü bir kavramı,"çevre olarak tanıklık" kavramını eklemeyi mümkün kılıyor.

Jeohikâyesel hakikat

Peki "çevre olarak tanıklık" yoluyla üretilebilecek hakikatleri nasıl kavramsallaştırabiliriz?Bu noktada Bruno Latour'un siyasal ekoloji eleştirisine dönmek istiyorum.Latour'un çalışmalarının bütünü Nichanian'ınkilerle büyük ölçüde örtüşüyor;zira Nichanian gibi Latour da moderniteden miras kalan nesnelliğe ve özne-nesne arasındaki uçuruma dair krizlerle uğraşıyor.(30) Bu uğraşının yakın geçmişte verdiği ürünler arasında Latour'un insanlar ve çevre arasındaki ilişkiye dair bir dizi kökleşmiş varsayımı sorguladığı siyasî ekoloji eleştirisi yer alıyor.

Latour,günümüzdeki eko-politik hareketlerin çevre mefhumunu,tıpkı karşı çıkmayı amaçladıkları güçlerin anladığı gibi -yani "etken özne insanlığa zıt edilgen bir nes
ne" olarak- anladıklarından başarısızlığa mahkûm olduklarını söyler.(31) Latour'a göre siyasî ekolojinin muzdarip olduğu sorun tam da bu nedenle Nichanian'ın dikkat çektiği modernite usulü tarihinkiyle aynıdır:Maddenin -Latour'un tabiriyle "gayri-insanî aktörlerin"- insanlara mahsus olduğu düşünülen toplumsal süreçlere yalnızca birer fon ya da sahne dekoru olarak katıldığını varsaymak.Nichanian gibi Latour da bu sorunun modernite usulü gerçeklik anlayışında vücut bulduğunu söyler.Ancak Latour,Nichanian'dan farklı olarak,suçu,arşive dayanan tarihe değil,modern bilime atar.Ona göre,modernite usulü bilimsel üretim bir yandan çevreyi daha iyi tanıma iddiasında gözükürken,doğal olguları birer "gerçek" olarak sabitleyerek,aslında son derece etken ve sürekli değişken olan bir gücü,eylemsiz ve aciz bir nesneye indirgemiştir.(32) Üstelik bu indirgeme kayda değer zamansal etkilere de yol açmıştır.Bahsi geçen anlamda "gerçek"lerin üretimi aracılığıyla modernite usulü ilerlemeciliğin itici güçlerinden olan bilimin bu faaliyeti,pratikte insanlar ile çevre arasındaki uçurumun genişlemesi ve çevrenin giderek daha geniş bir kısmının insanlığın hükmettiği bir grup aciz nesne olarak edilgenleştirilmesinden başka bir işe yaramamıştır.(33)

Latour'un bu soruna verdiği en son tepkiler,içerisinde bulunduğumuz jeolojik dönemde,insanlığın dünyanın fiziksel yapısı ve işleyişi üzerindeki başat etken olduğunu savunan Antroposen tezinden ilham alıyor.Antroposen etrafındaki kriz ve tartışmalar,Latour'a göre,"dört başı mamur bir aktörün tüm ayırt edici niteliklerini geri kazanmış bir dünya"nın habercisi.(34) Dahası, yerkürenin insanî ve gayri-insanî aktörlerin birlikteliğinden doğan tarihsel eylemliliği inkâr edilemez bir hâl alırken,insanlık tarihi de yerkürenin hikâyesiyle iç içe geçiyor.Latour bu iç içe geçmişliği modernite usulü tarihe alternatif olarak sunduğu "jeohikâye" kavramıyla tanımlıyor ve buradaki "jeo-" ön ekinin,insanlığın doğaya ricadından çok,özne ve nesnelerin modernitenin eylemsellikleri arasında kurduğu katı hiyerarşi yüzünden koparıldıkları ortak zemine dönüşlerini imlediğini söylüyor.(35) "Jeohikâye" kavramı,adına "ilerleme" denilen olguya dair bir algı değişimini de gündeme getiriyor;bu olgunun, insanlar ve çevre arasındaki bağların giderek güçlendiği ve her ikisinin de etki ve mevki bakımından aynı oranda ciddiye alındıkları bir geleceğe doğru "ilerleme" olarak yeniden tahayyülünü mümkün kılıyor.(36)

Latour'un "jeohikâye" kavramı bu yazıda bahsedilen "kaza"ların çoğuyla örtüşüyor.Örneğin,sözkonusu kazalarda eylemlilik düzeyinde rol oynadığı düşünülen aktörler insanlar kadar insan olmayanları da içeriyor.
Dahası,bu kazaların zemin hazırladığı şiddet tarihine ilişkin bilgi üretiminin halk arası inanış ve gündelik anlatım gibi kanallar üzerinden gerçekleşmesi,modern bilimin mıntıkasına mahkûm olunmadığını gösteriyor.Ve son olarak,bahsi geçen kazalar,modernite usulü ilerlemeciliği de sorguluyor.Jeolojiden ilhamla eğretilemek gerekirse,benzer kazalar üzerinden şiddet tarihiyle kurulan ilişkilerin zamansallığı,geçmişteki volkanik bir patlama sırasında oluşan ve de günümüzde arşivci tarih ve bilim sayesinde üstü kapatılmaya çalışılan açık bir kraterinkinden çok,gelecekte sürekli patlama ve dolayısıyla başa çıkılması gereken yeni kraterler yaratma riski taşıyan bir yanardağınkine benziyor.Öyleyse,dünü bugünden,failleri kurbanlar veya sağ kalanlardan,doğal afeti politik şiddetten ayıran sınırların bulanıklaştığı bağlamlarda mezalim tarihiyle kazaen karşılaşmaların çanak tuttuğu hakikat üretiminin kategorisini,Nichanian ve Latour'un arayüzünde,"jeohikâyesel hakikat" olarak nitelendirmek mümkün görünüyor.

Sonuç yerine

Bu yazıya Osmanlı Ermenileriyle kazaen karşılaştığım bir dizi durumdan hareketle başlamıştım.Sözkonusu karşılaşmalar,önceden plânlandığı hâliyle araştırmamın dışında kalan bir tarihi gündeme getirmekteydi.Araştırmanın mimarlıkla ilgili olması plânlanmışken,karşılaşmalar yeryüzü şekillerini ve kemikleri içeriyordu.Yirminci yüzyılın ikinci yarısında gerçekleşen siyasî ve toplumsal şiddet olaylarının bugündeki yankılarını araştırmak üzere yola çıkmış olmama rağmen,karşılaşmalar ondokuzuncu yüzyılın sonu ve yirminci yüzyılın başındaki olaylara dikkat çekiyordu.Lakin araştırmamın kapsamıyla ilgisiz gibi görünen bu karşılaşmaları Rosalind Morris'in "kaza" kavramının ışığında ve benzer "kaza"ların kayda geçirildiği haberler ve diğer araştırmacıların çalışmalarından fragmanlarla birlikte ele almak,onlara bambaşka bir açıdan yaklaşmayı mümkün kıldı.Bu da,ilk bakışta birbiriyle alakası yokmuş gibi görünen mekanizma,aktör ve mekânların,birlikte iş görerek,farklı zamanlarda gerçekleşmiş siyasî ve toplumsal şiddet olaylarının birbiri üzerinden yankılanmasına neden olduğunu göstermeye yaradı.

Bu yankılanma birçok yönden moderniteyle taban tabana zıt.Ya da Paul Virilio'ya kulak verirsek,modernitenin enkazından arta kalan tek meşru epistemolojinin kaza olduğu söylenebilir.(37) Morris'in düşünceleri ışığında söylediğim gibi,kazaen karşılaşmalar,sürekli uç verme riski taşıdıklarından,geçmiş,bugün ve gelecek arasındaki ilişkiyi sadece çizgisel bir ardışıklık olarak kurgulayan ilerleme anlayışının sorgulanmasına yol açıyorlar.Benzer karşılaşmalar Marc Nichanian'ın çalışmaları doğrultusunda değerlendirildiklerindeyse,olayların gerçekliğinin arşivdeki mevcudiyetlerine indirgenmesini sorunsallaştırıyorlar;bunun yerine,benim "çevre olarak tanıklık" adını verdiğim,şiddet tarihine ilişkin başka bir tür tanıklık,yeryüzünün eylemselliği ve insanların dili üzerinden açığa çıkıyor.Ve nihayet,insanlar kadar coğrafî şekiller ve jeolojik güçlerin de başrolde olduğu bu karşılaşmalar,Bruno Latour'un fikirleri üzerinden ele alındıklarında,şiddet tarihine ilişkin bilgi üretiminin modernitenin müesseselerinin mensuplarına mahsus bir süreç olarak görülmesinin önünü alıyor ve benim,Nichanian ve Latour'dan ilham alarak,"jeohikâyesel hakikat" olarak nitelediğim mefhumdan bahsetmeyi mümkün kılıyorlar.

Ancak,belirtmek gerekir ki,kazaen karşılaşmalar her ne kadar şiddet tarihlerine ilişkin yeni hakikatlerin inşasına imkân tanıyabilecekse de,bu tarihlere dair adâlet arayışı sözkonusu olduğunda belirli kısıtları da haiz.Örneğin,bahsi geçen türden karşılaşmaların şiddet tarihlerine ilişkin bilgi üretimine ön ayak olacak bir mecra olarak belirmesi,yukarıda da belirtildiği gibi,bağlamdan bağımsız değil ve öncelikli olarak fail ve kurban/sağ kalan arasındaki ayrımın bulanıklaştığı bağlamlarda mümkün.Dahası,bu kazalar insanî ve gayri-insanî güçlerin iç içe geçmesiyle gerçekleştiğinden,şiddet tarihlerine dair suç ve sorumluluğun tam olarak nerede aranması gerektiği sorusunu örtbas etme riski taşıyabilirler.Bu iki kısıt nedeniyle "jeohikâyesel hakikat" ve "çevre olarak tanıklık" olarak kavramsallaştırdığım mekanizmaların,ulusal ve uluslararası adâletin platformları nezdinde tanınma ve tazminat gibi hedeflere erişmek yolunda pek faydalı olmayacağı söylenebilir.Ancak,büyük oranda modernitenin çizdiği çerçevede şekillenegelen benzer platformların yeni mezalimleri engellemekte ve toplumsal adâleti tesis etmekte bugüne kadar tek başlarına oldukça yetersiz kaldıklarını söylemek,sanıyorum haksızlık etmek olmayacaktır.Yukarıda önerdiğim kavramsal kategoriler,bu hedefleri,benzer platformları hükümsüz kılarak değil,onlarla birlikte iş görmek suretiyle gerçekleştirmeye ve böylece modernitenin enkazından yeni bir tür ilerlemeciliği inşa etmeye yardımcı olabilir...

Not:Bu yazı,Études arméniennes contemporaines dergisinde Şubat 2016'da "'Accidental' Encounters with the Ottoman Armenians in Contemporary Turkey" başlığıyla yayımlanan makalemin gözden geçirilmiş hâlidir.Yazıya konu olan araştırmanın bir kısmı 2013 yılında aldığım SALT Araştırma Bursu tarafından desteklenmiştir.


***

1-Ali Eyüboğlu,"Reuters ayıp etti",Milliyet,26 Ekim 2011,http://cadde.milliyet.com.tr/2015/07/26/YazarDetay/1455181/reuters-ayip-etti
2-David Cutler,"Factbox-Turkey's Van Province",Reuters,23 Ekim 2011,http://uk.reuters.com/article/2011/10/23/uk-turkey-quake-factbox-idUKTRE79M28Y20111023
3-Ali Eyüboğlu,a.g.m.
4-Hrant Kasparyan,"Ermeni trajedisi depremle çıktı",Taraf,29 Ağustos 2013,http://arsiv.taraf.com.tr/haber-ermeni-trajedisi-depremle-cikti-133029 "Müslümanlaştırılmış Ermeniler" meselesiyle ilgili daha fazla bilgi için bkz. Fethiye Çetin,Anneannem (İstanbul:Metis,2004);Fethiye Çetin ve Ayşe Gül Altınay,Torunlar (İstanbul:Metis,2009);Taner Akçam,Ermenilerin Zorla Müslümanlaştırılması:Sessizlik,İnkâr ve Asimilasyon (İstanbul:İletişim,2014);Altuğ Yılmaz (der.),Müslümanlaş(tırıl)mış Ermeniler (İstanbul:Hrant Dink Vakfı,2015);Armen T. Marsoobian,Fragments of a Lost Homeland:Remembering Armenia (London ve New York,NY:I.B. Tauris,2015.)
5-Fethiye Çetin,a.g.e.,s.71.
6-Faruk Onaran,"tlqskmiptf:",Network54,27 Mayıs 2015,http://tinyurl.com/tlqskmiptf
7-Rosalind C. Morris,"Giving Up Ghosts: Notes on Trauma and the Possibility of the Political from Southeast Asia",Positions 16/1 (2008):229-258,s.237.
8-Marc Nichanian,The Historiographic Perversion,(çev.) Gil Anidjar (New York:Columbia University Press,2008),s.3.
9-Bruno Latour,"Agency at the Time of the Anthropocene",New Literary History 45 (2014):1-18.Her ne kadar "hikâye" ve "tarih" kavramları aralarında Fransızca ve Ermenice'nin de olduğu birçok başka dilde aynı kelimeyle ifade ediliyor olsa da,Latour'un
"geostory" terimini ilk olarak İngilizce yazdığı bir metinde geliştirmiş olması ve terimin Fernand Braudel'in 1940'ların sonunda geliştirdiği "geohistoire" kavramıyla bağlantısız olduğu kadar bu kavramdan mana olarak da epeyce farklı oluşunu hesaba katarak,kavramı Türkçe'ye "jeotarih"ten ziyade "jeohikâye" olarak çevirmeyi tercih ettim.
10-Rosalind C. Morris,
a.g.e.,s.230.
11-
A.g.e,s.231.
12-
A.g.e.,s.236.
13-Rosalind C. Morris'in kaza kavramını ele aldığı diğer bir kaynak için bkz. Rosalind C. Morris,"Accidental Histories,Post-Historical Practice?Re-reading Body of Power,Spirit of Resistance in the Actuarial Age",
Anthropological Quarterly 83/3 (2010):581-624.
14-Felat Bozarslan,"Diyarbakır'da bulunan kemikler en az yüz yıllık çıktı",
Vatan,28 Şubat 2012,http://www.gazetevatan.com/diyarbakir-da-bulunan-kemikler-en-az-100-yillik-cikti-433693-gundem/
15-Sözkonusu araştırmaya dayanan bir yayın için bkz. Eray Çaylı,"Diyarbakır's 'Witness-sites' and Discourses on 'the Kurdish Question' in Turkey",
The Kurdish Issue in Turkey:a Spatial Perspective,(der.) Zeynep Gambetti ve Joost Jongerden (London:Routledge,2015),s.63-92. Bahsi geçen Kürtçe tabirin çevirisiyle ilgili yardım aldığım Adnan Fırat'a teşekkür ederim.
16-Sözkonusu araştırmaya dayanan bir yayın için bkz. Eray Çaylı,"Architectural Memorialization at Turkey's 'Witness Sites':the Case of the Madimak Hotel",
Contemporary Turkey at a Glance:Interdisciplinary Perspectives on Local and Translocal Dynamics,(der.) Ayhan Kaya,Fuat Keyman,Onursal Besgul ve Kristina Kamp (Berlin ve Heidelberg:Springer, 2014),s.13-24.
17-Adnan Çelik ve Namık Kemal Dinç,
Yüz Yıllık Ah!Toplumsal Hafızanın İzinde 1915 Diyarbekir (İstanbul:İsmail Beşikci Vakfı,2015).Kitaba adını da veren "yüz yıllık ah!" kavramı,bölge halkı arasında oldukça yaygın olan,"Ermenilerin ahının etkisinin yüz yıl geçmeden ortadan kalkmayacağı" inanışına dayanıyor (A.g.e.,s.16 ve 179-180).Sözkonusu inanış,bu boyutuyla,İçkale'deki kemiklerin Adli Tıp tarafından "en az yüz yıllık" olarak tahlil etmiş olmasıyla tekinsiz bir paralellik içeriyor.
18-Nitekim,olumsuz olayların sebebinin "Ermenilerin ahı"na atfedilmesi bölgede yeni değil uzun süredir görülen ve tarihi soykırımın hemen ertesine kadar uzanan bir olgu.Bkz.Yves Ternon,
Mardin 1915:anatomie pathologique d'une destruction (Paris:Geuthner,2007),s.341-346.
19-Adnan Çelik ve Namık Kemal Dinç,
a.g.e.
20-A.g.e.,s.190.
21-A.g.e.,s.180-181.
22-A.g.e.,s.201.
23-A.g.e.,s.205-206.
24-Marc Nichanian'ın bu yazıda odaklandığım 2008 tarihli "The Historiographic Perversion" adlı kitabının yanı sıra konuyla ilgili kaleme aldığı diğer metinler için bkz. Marc Nichanian,Writers of Disaster (London:Gomidas Enstitüsü,2002);Marc Nichanian,"Catastrophic Mourning",Loss:the Politics of Mourning,(der.) David L. Eng ve David Kazanjian (Berkeley ve Los Angeles,CA:University of California Press,2003),s.99-124;Marc Nichanian,Mourning Philology:Art and Religion at the Margins of the Ottoman Empire,çev.G.M. Goshgarian ve Jeff Fort (New York:Fordham University Press,2014.)
25-Marc Nichanian,a.g.e.
26-A.g.e.,s.11.
27-A.g.e.,s.3-4.
28-A.g.e.,s.94.
29-A.g.e.
30-Bruno Latour'un bu anlamdaki en önemli eseri için bkz.We Have Never Been Modern,(çev.) Catherine Porter (London ve Cambridge,MA:Harvard University Press,1991.)
31-Bruno Latour,Politics of Nature:How to Bring the Sciences into Democracy,(çev.) Catherine Porter (London ve Cambridge,MA:Harvard University Press,2004.)
32-A.g.e.,s.91-127.
33-A.g.e.,s.190-192.
34-Bruno Latour,"Agency at the Time of the Anthropocene".
35-A.g.m.,s.16.
36-Bruno Latour,Politics of Nature:How to Bring the Sciences into Democracy.
37-Paul Virilio,The Original Accident (Cambridge:Polity Press,2007.)

*Eray Çaylı,Osmanlı Ermenileriyle günümüz Türkiye'sinde "kazaen" karşılaşmalar:Tarih,doğa,hakikat,Toplumsal Tarih,Sayı:269,Mayıs 2016,s.68-74.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder