11 Mart 2017 Cumartesi

İttihatçıların Makedonya kökenlerinin 1914 sonrası politikaları açısından önemi:Makedonyalılar Anadolu'da/Erik-Jan Zürcher*

Bu makalenin temel savı,Birinci Dünya Savaşı süresince ve sonrasında tarihe yön veren Jön Türk hareketini anlamak için,bu hareketin 1906-1908 yılları arasında Makedonya'daki kuruluş dönemini incelememiz gerektiğidir.Jön Türklerin dünyasını şekillendiren muhalefetteki ilk yıllarına bakmak,gelecekteki eylemlerinin doğasını anlamak için elzemdir.

Genç Erkân-ı Harbiye Yüzbaşısı Musa Kâzım 25 Nisan 1906'da,hayatının geri kalanında kendisini etkileyecek bir olaya tanık oldu.Musa Kâzım,İstanbul'daki Erkan-ı Harbiye Mektebi'nden sınıf birincisi olarak mezun oluşunun ardından Şubat ayında süvari alayındaki görevi için Manastır'a (Bitola)(1) gitti.Doğma bü
yüme bir İstanbullu olarak Osmanlı Rumeli'sinin gerçeklerine alışmaya çalışıyordu.25 Nisan'da bir grup Bulgar komitacının (Bulgar milliyetçisi gerillalar) sürgüne gönderileceği haberi üzerine arkadaşlarıyla Manastır'daki tren istasyonuna gitti.İzlenimlerini ileride şöyle not edecekti:

"41 Bulgarla 4 Rum ikişer ikişer bileklerinden kelepçeli olarak trenlere bindirildi.Bir Bulgar Papaz beherine birer altın dağıttı,bir şeyler de söyledi.Tren hareket eder etmez hep bir ağızdan Bulgarca haykırıştılar:Yaşasın bizim Bulgar milletimiz!..Terhis olunarak memleketlerine giden askerler gibi şen idiler.Tren gözden kayboluncaya kadar haykırıştılar,el ve mendil salladılar.Biz de ibretle bunları seyrettik.
Arkadaşlara dedim:İşte milli mefkûre!Bu varlığı gösterdiği gün milletimiz de kurtulmuştur."(2)

Bu genç yüzbaşı aynı yıl içerisinde yakın dostu Enver tarafından Osmanlı Hürriyet Cemiyeti'nin (OHC) Manastır hücresi üyeliğine kabul edildi.Böylece Eylül 1907'de Paris merkezli Terakki ve İttihat Cemiyeti ile birleşerek İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC) ismini benimseyecek olan cemiyetin on bir numaralı üyesi olmuştu.Sonraları Kâzım Karabekir namıyla parlak bir askerî kariyere sahip oldu ve en sonunda da Kurtuluş Savaşı'nın Doğu Cephesi'ndeki başarılarından ötürü kahramanlaştı.Öldüğü yıl olan 1948'de Ankara'daki Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin başkanlığını yapmaktaydı.


Peki,bu anekdot bu makale açısından hangi nedenlerle önemlidir?En öncelikli neden,Osmanlı'nın Birinci Dünya Savaşı ve sonrasına ait tarihini anlamak için bakmamız gereken dönemle ilgili bir dizi önemli tarihsel kanıtın parçası olmasıdır.Bugün,Birinci Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında Anadolu'da nüfus mühendisliği tarihini inceleyen yeni bakışlar sayesinde,Balkan Savaşı yenilgisinin ve onun yarattığı travmanın bu süreçte yaşanan olayların önemli bir nedeni olduğunu biliyoruz.(3) Bu travmanın önemli olduğuna hiç şüphe yoktur.Ne var ki bu makalenin temel savı,savaş süresince ve sonrasında,tarihe yön veren Jön Türk hareketini anlamak için bu hareketin 1906-1908 yılları arasında Makedonya'daki kuruluş dönemini incelememiz gerektiğidir.Jön Türklerin dünyasını şekillendiren muhalefetteki ilk yıllarına bakmak,gelecekteki eylemlerinin doğasını anlamak için elzemdir.


Jön Türklerin tarihinde özel olarak bu döneme bakmanın öneminin arkasındaki neden,hareketin sivillerden ve subaylardan oluşan Rumeli'deki yeraltı ağının tam da bu yıllarda oluşmuş olmasıdır.Unutulmamalıdır ki bir anayasa devrimini (İkinci Meşrutiyet) gerçekleştiren,Paris merkezli kanat değil Rumeli merkezli kanat olmuştur.Tarık Zafer
Tunaya'nın 25 yıl önce İttihat ve Terakki Cemiyeti tarihi üzerine yazdığı dev eserinde de belirttiği üzere "İttihat ve Terakki bu savaşım içinde doğmuştur ve Balkanlı bir nüfus kâğıdına sahiptir.Bu da İttihat ve Terakki'nin köklerini Balkanlar'da araştırmayı zorunlu kılar.İttihat ve Terakki Makedonyalıdır."(4)

Temmuz 1908'deki devrimden sonra İTC'ne üyelik halka açıldı ve cemiyet kısa süre içinde,çoğu ona yakınlaşmanın fırsatlarından faydalanmak isteyen üyelerle doldu.Devrimden önce İTC,dörtte biri Selanik'ten olmak üzere yaklaşık 2000 üyeye sahipti ve esas karar alıcılar bu grubun içerisinde sayıları birkaç düzineyi geçmeyen çekirdek bir gruptan oluşmaktaydı.(5) İkinci Meşrutiyet'in ilânını takip eden rejim krizleriyle dolu on yılı aşkın süre boyunca (örneğin Nisan 1909-31 Mart karşı-devrimi,Balkan Savaşı,Ocak 1913'teki Bâbıâli darbesi ve 1919-1920 mücadelelerinde) tüm kriz anlarında her daim öne çıkanlar cemiyetin 1908'deki devrim öncesi bir araya gelmiş olan bu çekirdek üyeleri oldu.Aynı çekirdek grup rejim krizinden sonra kurulacak olan yeni Türkiye Cumhuriyeti'nin de siyas,idarî ve askerî liderlik kadrolarını oluşturdu.

Jön Türk hareketinin çekirdeği ve genişlemesi


Dönemin baş aktörlerinin iyi belgelenmiş görgü tanıklıklarını temel alarak devrim hazırlığında önemli rol oynamış bir grup temel aktörün bakış açıları,eylemleri ve özellikleri hakkında kendimize oldukça iyi bir genel resim çizebiliriz.Örneğin ilk başta bahsedilen Kâzım Karabekir'e ilâveten Enver,Niyazi,Galip Pasinler ve Kâzım Nami Duru(6) üzerine yazılmış eserler ve Jön Türk hareketinin hasımlarından Ahmed Bedevi Kuran ile Hikmet Bayur'un ayrıntılı anlatıları(7) çekirdek gruba ve hareketin oluşum yıllarının iç yüzüne dair detaylar sunmaktadır.Bunlara ilâveten yine Rumeli'de büyüyen yaşça daha genç Türklerden oluşan bir kuşağın (örneğin Zekeriya Sertel ve Şevket Süreyya Aydemir'in) hatıraları(8) da dönemin Osmanlı toplumunun iç yüzüne ışık tutmaktadır.Hatıraların yanı sıra o dönemde yapılmış çeşitli yayınlar,mesela Tunalı Hilmi'nin bir eseri,(9) Jön Türklerin o yılların başlıca meselelerinden Makedonya sorununu nasıl algıladığını göstermektedir.

François Georgeon'un II. Abdülhamid üzerine kaleme aldığı biyografide de not ettiği üzere,Musa Kâzım'ın Manastır'a vardığı yıl olan 1906 Jön Türk muhalefeti açısından bir dönüm noktasıdır.(10) 1889 yılında Gülhane Askerî Tıp Akademisi'nde kurulan ilk Jön Türk hareketi 1896'da II. Abdülhamid'in polisleri tarafından yok edildi ve İmparatorluk içinde bir güç olmaktan çıktı.Bunu takip eden sürgündeki on yıl boyunca merkezi Paris'teki İttihat ve Terakki Cemiyeti olan geçici bir varoluş sürdürdü.Hareketin aktiviteleri hem Osmanlı hem de Avrupa okuruna yönelik gazete ve bildiri yayımlamak ve gurbetteki muhalifler arası sonu gelmez iç çatışmalara girmekle sınırlıydı.İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin seçilmiş lideri "Mizancı" Murad Bey'in 1898 yılında Sultan'la barışması hareket için hem moral hem de güvenilirlik kaybına neden oldu.1902 yılında Paris'te düzenlenen Osmanlı Liberalleri Kongresi,Jön Türk hareketi içindeki ayrışmaları açığa çıkardı.1902'deki kongreden sonra adı "Terakki ve İttihat" olarak değişen cemiyetin İmparatorluk içinde ve çevre ülkelerde çok daha efektif hücre temelli bir ağa dönüşümünü başlatacak olan şey,kafa yapıları oldukça aktivist olan iki doktorun,Bahaeddin Şakir ve Nâzım'ın,1905 yılında Paris'e varmasıdır.(11) 1906’dan itibaren Terakki ve İttihat Cemiyeti Ermeni devrimci örgütü Daşnakzutyun'un da yardımıyla İmparatorluğun doğusunda,örneğin Trabzon ve Erzurum'da hücreler kurmakta başarılı olmuş fakat aynı derecede bir başarıyı batıda gösterememişti.Paris merkezli cemiyetin 1906 yılındaki yazışmalarından gördüğümüz üzere,(12) İmparatorluğun en büyük üçüncü şehri olan Selanik'te bir hücre kurmak önemli bir öncelikti.Gerçekte,bu hücrenin kurulmasını sağlayan şey cemiyetin talimatları olmadı.Makedonyalı birçok subay,memur ve aydın Paris'ten yollanan yayınların,özellikle de Terakki ve İttihat Cemiyeti'nin gazetesi Şûrâyı Ümmet'in sadık okurlarıydı.Fakat organize olmaya karar verdiklerinde bunu tamamen kendi iradeleriyle yaptılar.Paris'teki hareketten ilhâm almış fakat emir almamışlardı.Organize olma kararında 1906 yazında padişahın ciddi bir hastalık geçirdiği yönünde dile getirilen yaygın söylentiler önemli bir rol oynadı.Jön Türkler Sultan'ın Büyük Güçler'in de üstü kapalı rızasıyla tahta geçmesi gereken ve Jön Türklerle yakın teması olan Şehzade Reşad'ı saf dışı bırakmasından korkuyordu.(13)

Osmanlı Hürriyet Fırkası,aralarında hem sivillerin hem de subayların bulunduğu on kişilik bir arkadaş grbunun Haziran ayından beri devam eden toplantılarının sonucunda,1906 Eylül'ünde Selanik'te kuruldu.Öyle görünüyor ki bu girişim dönemin Selanik telgraf ofisinde başkâtiplik yapmakta olan Talât Bey'den gelmişti.(14) Bu on kişilik grubun bazı üyeleri 1896 öncesinden bu yana Jön Türk hareketinin parçasıydı.Kâzım Nami Duru'nun da belirttiği gibi bu onları,kendilerini hürriyet mücadelesine (parlamenter ve anayasal bir sistemin tekrar tesis edilmesine) adamış partizanlar hâline getirmişti.Ne var ki soyut fikirler geniş kitleleri harekete dâhil etmek konusunda yetersiz kalmıştı.Daha elle tutulur endişelerden bahsetmek kitleleri seferber etmek için daha uygundu.O dönemin temel endişelerinin başında,İmparatorluğun "Makedonya" olarak da anılan Selanik,Manastır ve Üsküp vilayetlerinin başka ülkelerin vesayeti altına girmesi meselesi bulunuyordu.Bu tarz bir vesayetin en gözle görülür örneği,altı Avrupa ülkesinden yollanacak subayların komutasında ve İtalyan bir generalin yönetimi altında oluşturulacak olan jandarma kuvveti meselesiydi.Bu amaca yönelik bir jandarma okulu açılmıştı ve gelecekte farklı topluluklardan nispi oranda istihdam edilecek bir jandarma kuvvetinin oluşturulması hedeflenmekteydi.(15) Buna ilâveten,yine bu üç vilayetin umumi müfettişliğini yapacak olan Osmanlı bürokratı görevini bir Avusturyalı ve bir Rus danışmanın "yardımlarıyla" yapacaktı.Kâzım Nami'ye göre Makedonya'daki genç subayları rahatsız eden ve onları Osmanlı Hürriyet Fırkası'na katılmaya teşvik eden temel neden yabancı devletlerin bu tarz müdahaleleriydi.(16) Enver,Niyazi ve Kâzım Karabekir de anılarında bu tespiti teyit etmektedir.(17)

Osmanlı Hürriyet Fırkası üyeliği evvela Selanik'teki genç subaylar ve bürokratlar arasında,Aralık 1906'dan sonra ise bir garnizon kasabası olan Manastır'da yayılmaya başladı.Enver,yani geleceğin Enver Paşa'sı,Osmanlı'nın bölgedeki en önemli askerî üssünün bulunduğu Manastır'da görevliydi fakat fırkaya Selanik'te üye olmuştu.Böylece iki merkezi birbirine bağladı.Bu durum Enver'in hem Osmanlı Hürriyet Fırkası'ndaki hem de sonradan,Eylül 1907'de,fırkanın Paris merkezli Terakki ve İttihat Cemiyeti ile birleşmesinin ardından oluşan İttihat ve Terakki Cemiyeti'ndeki merkezi rolünü açıklar.

Osmanlı Hürriyet Fırkası kuruluşundan itibaren hangi etnik kimlikten olursa olsun tüm Müslümanlara açıktı.Fırkanın Araplardan,Arnavutlardan,Kürtlerden ve Türklerden oluşan üyeleri vardı.İlk yetmiş üyenin tamamı Müslümanlardan oluşmaktaydı fakat 1907 yılını takiben bazı gayrimüslimler de üye oldu.Bu üyelerin kimlerden oluştuğunu tespit etmek önemlidir.Sayıları az da olsa Ermeniler,Yahudiler ve Vlahlar (veya Ulahlar) fırkaya üye oldu.(18) Hiçbir Bulgar,Rum yahut Sırp üyeliğe kabul edilmedi ve üyelik teklifi almadı.Bu Makedonya'daki meşrutiyetçi hareketin o ilk günlerinde "biz" ve "onlar" arasındaki çizginin nasıl çizildiğine dair önemli bir göstergedir.Osmanlı Hürriyet Fırkası her şeyden önce Makedonya'yı oluşturan vilayetlerin Avrupalı güçlerin yahut Balkanlar'ın Hristiyan ulus-devletlerinin eline geçmesini engellemek maksadıyla kurulmuştu.Bulgar,Rum ve Sırp ajitasyonları özellikle 1903 senesindeki Bulgarların büyük İlinden (Aziz İlyas Günü) isyanının ardından ölümcül birer tehdit olarak algılanıyordu.İpek Yosmaoğlu'nun da yeni kitabında gösterdiği üzere,dönemin Makedonya'sı şiddet dolu bir yerdi.Makedonya,Osmanlı'nın,kendisine başkaldıran ve sadece yahut öncelikle Osmanlı'ya karşı değil,aynı zamanda birbirlerine karşı da saldırılarda bulunan gerilla çetelerinin yarattığı kanunsuz ortam karşısında,otoritesini tesis etmekte en fazla zorlandığı yerdi.(19) Osmanlı Hürriyet Fırkası'na katılan genç subaylar için (örneğin Enver,Kâzım,Eyüp Sabri,Cafer Tayyar,Süleyman Askeri,Aziz Ali el-Mısri yahut Niyazi) Bulgar,Rum ve Sırp çetelerine karşı sürdürülen kontrgerilla faaliyetleri 1904-1908 yılları arasında bu subayların günlük gerçekliklerinin en başat parçasıydı.Sürekli olarak görev yerlerinde komşu devletler tarafından desteklenen iç düşmanlara karşı bir savunma mücadelesi vermekteydiler.Mesela kontrgerilla mücadelesindeki uzmanlığıyla büyük bir üne kavuşan Enver,İkinci Meşrutiyet'in ilânından evvelki yıllar içerisinde gerilla gruplarına karşı elli dört çarpışmaya katılmıştı.(20)

1908 Devrimi ve Rumeli

Hiç şüphe yoktur ki Michael Reynolds'ın meşrutiyet devrimcilerinin devleti yok etmek değil bilakis muhafaza etmek arzusunda oldukları yönündeki tespiti doğrudur.(21) Tabii bunun bu devrimcileri Şükrü Hanioğlu'nun iddia ettiği üzere muhafazakâr yapıp yapmayacağı bir tartışma konusudur.Devrimciler anayasal bir düzenden yanaydı ve bunun nedeni anayasacılığı devleti modernize etmek ve güçlendirmek yönünde bir araç olarak görmeleriydi.Tam da bu nedenle Osmanlı Hürriyet Fırkası'nın (ve daha sonra İTC'nin) "Osmanlıcılık" fikri,23 Temmuz 1908'e giden yoldaki olaylar ve yapılmış açıklamaların da gösterdiği gibi,temelde çokanlamlıdır.Hareketin farklı milliyetçi gruplarla olan ilişkisi de tam da bu nedenle temelde fırsatçı ve akışkandı.Örneğin Makedonya'daki Jön Türkler,Bulgar bir örgüt olan Makedonya İç Devrimci Organizasyonu'nun (Vnatresna Makedonska Revolucionerna Organizacija) sağcı kanadını en büyük tehlike olarak görürken aynı örgütün Sandansky tarafından yönetilen solcu kanadıyla daha iyi ilişkiler içindeydi.

İkinci Meşrutiyet Devrimi'ni tetikleyen şey hiç şüphe yok ki 9 Haziran 1908'te Rus Çarı Nikolay ile İngiliz Kralı Edward'ın Reval (şimdiki adıyla Tallinn) şehrindeki toplantısı ve bunun ardından yayılan söylentilerdir.Söylentilere göre İngiltere ve Rusya,Makedonya'da otonom bir rejim kurma konusunda aralarında bir anlaşmaya varmıştı.(22) İTC'nin bu olaya verdiği ilk tepki uzun bir muhtıra kaleme almak ve bunu Manastır'da bulunan Avrupa devletlerinin (Rusya hariç) temsilcilerine iletmek olmuştu.(23) Sadece muhtıranın diline bakmak bile İTC'nin bu sorun karşısındaki tutarsız ve arada kalmış hâlini göstermektedir.Muhtıranın ana mesajı Büyük Güçler'in Makedonya'da son dört yıldır gerçekleştirdiği müdahalelerin mevcut durumu kötüleştirdiği ve Rusya'nın bu durumu kendi çıkarına kullanarak Sırbistan,Bulgaristan ve Yunanistan'daki milliyetçi ajitasyonu desteklediği şeklindedir.Muhtıra Avrupalı güçlerden Makedonya'ya müdahale etmeyi bırakmalarını ve Müslüman yahut gayrimüslim farkı olmaksızın,bir bütün olarak,İmparatorluk'taki tüm unsurların uğradığı baskıların sona erdirilmesi için yardım etmelerini talep etmektedir.Bu klasik bir "Osmanlıcı" pozisyondur.Ne var ki bu muhtıra aynı zamanda coşkulu bir dille Makedonya'daki Müslümanların müdafaasından da bahsetmektedir.Bu metne göre Müslümanlar hem o gün hem de geçmişte,her daim çoğunluğu oluşturuyordu.Müslümanlık diğer dinlere olan hoşgörüsüyle bilinse de,Müslümanlar azınlıkların kötü niyetlerinin mağduru olagelmişti.O zamana kadar şiddete başvurmaktan kaçınmışlardı,fakat "kahramanlıkları dünyaca bilinen" Müslümanların,felâketleri hazırlanırken öylece durup beklememesi normaldi.Direnecekleri anın çok yakın olması muhtemel görünüyordu.Toparlayacak olursak:Muhtıra bir taraftan İmparatorluk çapında Osmanlıcı bir çözüm için diplomatik destek çağrısı yapmakta,diğer taraftan da aba altından sopa göstermekte ve bir Müslüman direnişi tehdidinde bulunmaktaydı.

Muhtıranın beklenen etkiyi yaratmaması üzerine bir grup İttihatçı (Resne'de Niyazi,Tikveş'te Enver,Ohri'de Eyüp Sabri ve sonra Karaçova'da Selahaddin ve Hasan) cemiyetin de onayıyla dağa çıkmış ve II. Abdülhamid rejimine karşı Haziran 1908'de silâhlı bir ayaklanma başlatmıştı.İttihatçılar subay olmalarına rağmen yalnızca başında oldukları askeri birlikleri kullanarak gerilla savaşı başlatmayı tercih etmemişti.Bulgar komitacıları,Sırp çetecileri ve Yunan andarteleri örneklerini takip eden İttihatçılar da tıpkı onlar gibi içlerinde hem asker hem de sivillerin olduğu gönüllü milli müfrezeler oluşturmuştu.(24) Bu milli müfrezelerin devrimden önce silâhlı direnişin sürdüğü haftalar içerisindeki hareket ve beyanları muhtıradaki mesajın katmanlı ve çelişkili yapısını doğrular niteliktedir.

İlk gözlemlediğimiz nokta,milli müfrezelerin harekât üssü olarak sürekli Müslüman köylerini (Niyazi'nin örneğinde bir Arnavut,Enver'in örneğinde ise bir Türk köyü) seçmiş olmasıdır.Niyazi'nin de belirttiği gibi,amaç evvela tüm Müslümanları birleştirmek ve sonra azınlıkları kendilerine dâhil etmekti.(25) Subaylar hareketin Müslüman karakterinin altını çizmekteydi.Hattâ Niyazi,yönettiği çetelere köylere girdiklerinde yüksek sesle kelime-i şehadet getirmelerini emretmişti.(26) Bu birlikler Müslüman nüfusun Makedonya'nın yabancılar tarafından işgalinin an meselesi olduğu ve bunun "Müslüman çoğunluk"un sonu anlamına geleceği korkusuna vurgu yapmayı hedeflemişti.İttihatçılar bu tehlikenin kaynağının hükümetin (asla sultanın değil) zayıflığı ve yolsuzluğu olduğuna işaret ediyor,çözümün ise anayasanın tekrar ilânından geçtiğini telkin ediyorlardı.İTC üyesi bir subay olan Galip (Pasinler) Bey de Ferizoviç/Firzovik'te toplanan 20 bin kadar Arnavutu 5 Temmuz'dan sonra aynı şekilde ikna etmişti.Avusturya-Macaristan ordusunun Kosovo'yu işgale geleceği söylentilerinin yarattığı korkunun karşısına çözüm olarak anayasanın yeniden ilânını koymuştu.

Galip Bey,Müslüman Arnavut köylerinin desteğini artırmaya çabalarken Niyazi de bölgedeki Hristiyan köylerine Bulgarca yazılmış bildiriler dağıttırmaktaydı.Bu bildiri "Hristiyan vatandaşlar"a İmparatorluğu çevreleyen küçük hükümetlerin ortalığı karıştıran boş vaatlerini reddetme çağrısı yapıyordu.Niyazi'nin o bildirideki çağrısından bir kesit şöyle diyordu:

"Ey vatandaşlar!Bulgarlar!Otuz seneden beri çalışmakta olan Bulgaristan,Sırbistan,Yunanistan,değil bu kadar,daha altmış sene çalışmış olsa bile yine arzularına,tasvirlerine asla muvaffak olamayacaklardır.Bu vatan bizimdir ve bizim olacaktır.Bunlara hâdim iseniz nadim olursunuz."(27)

Niyazi de,İTC'nin Avrupa devletlerinin temsilciliklerine sunduğu ilk muhtıraya paralel olarak,yabancıların müdahalelerinden dolayı zayıflık ve yolsuzluk içindeki İstanbul hükümetini suçluyordu.Kökeni ve milliyeti ne olursa olsun tüm Osmanlıların İTC'ne katılması için çağrıda bulunuyor,adâlet ve eşitlik va'dediyordu.Ne var ki bu çağrısını açık bir tehdit ile bitiriyordu:

"Tarafınıza vusuldan sonra biz yine kasaba kasaba,karye be karye dolaşarak tertibat ve talimatımızın ifa ve ısga' edilmediğini gördüğümüz mahallelerde müsebbiplerini celp edeceğiz ve karyeleri de tahrip edeceğiz.Bu tamimden sonra bir karyeye çete girecek olursa köy ahalisi en yakın İslâm köyüne veyahut askere ihbar etmeye mecburdur.Eğer bunu ifa etmeyecek olursa karyenizin ileri geleni idam edilecektir.(28)

Bu bize İTC'nin Osmanlıcılığının doğası hakkında bir fikir verir ve Hanioğlu'nun İttihatçıların Osmanlıcılığı kendi hedefleri uğruna (muhtemelen de fırsatçı bir bakışla) tamamen araçsallaştırdığı savını doğrular niteliktedir.Azınlıklara başat aktörün Müslümanlar olacağı açıkça belirtilen bir Osmanlı Devleti'ne sadakat göstermeleri ve her tür ayrılıkçı söylemi tamamen terketmeleri karşılığında eşitlik ve işbirliği önerilmektedir.

Benzer bir bakış açısı İTC'nin Manastır şubesi tarafından bölgedeki Rum cemaat liderlerine hitaben kaleme alınmış olan bir başka bildiride de dile getirilmişti.Bu bildiri sarayın anayasanın tekrar yürürlüğe girdiğini ilân etmesinden iki gün önce,yani 22 Temmuz 1908'de kaleme alınmıştır.Bu tarihe gelindiğinde Makedonya İç Devrimci Organizasyonu'nun bazı şubeleri devrimi desteklemek maksadıyla silâh bırakmıştı,fakat andartelerden oluşan Yunan çeteleri bu konuda çekimser davranıyordu.İTC bildirisiyle amacının anayasanın yeniden yürürlüğe girmesini sağlamak ve bu yolla etnik ve dinî kavgaların sonucu olan baskı döneminin de sonunu getirmek olduğunu söylüyordu.Buna ilâveten metinde Rumları hedef alan bir uyarı da vardı:

"Şurası muhakkak olarak bilinsin ki Rum kardeşlerimiz burada bir maksad-ı mukaddes ve ulvîden ayrılarak Hellenizm fikir ve hayaline hizmetle hem neticesi gayet tehlikeli bir yola sapmış bulunur ve hem de Anadolu'da kendilerinin birkaç misli bulunan Rumların saadet ve selâmetini ayaklar altında çiğnetmiş olurlar."(29)

Batı Anadolu'da Rumlara karşı bir kovuşturma dalgasının başlamasından tam altı yıl önce yazılmış bu "kehanet dolu" sözler oldukça anlamlıdır.

İTC devrimden hemen sonra Manastır'daki iktidarı ele geçirdiğinde gayrimüslimlerden istenmemekle birlikte Türklerden (muhtemelen Müslümanları kastederek) yüzde 2 oranında bir vergiyle katkı alınacağını duyurmuştur.Nader Sohrabi'nin de işaret ettiği üzere,bu durum temelde hangi grubun esas toplumsal taban olarak algıladığını göstermesi açısından önemlidir.(30)

Hareketin bu aşamasında Türk milliyetçiliğinin Jön Türklerin kimlik politikalarında halihazırda ne derece rol oynamış olabileceği sorusu,üzerinde epey tartışma yürütülmüş bir konudur.Şükrü Hanioğlu,Paris'te konuşlanmış İTC kanadını incelediği çalışmalarında anayasal devrimin hemen öncesindeki yıllarda o dönem Ahmed Rıza liderliğindeki örgütün "aktivistler" tarafından idare altına alınmaya başlamasıyla Türk milliyetçiliğine doğru bir kaymanın olduğunu tespit eder.Hanioğlu bu durumu o dönem Osmanlıcılık fikrinin kendileri için çekici olmadığı Kafkaslar,Bulgaristan,Romanya ve Girit'te bulunan örgüt şubelerinin artan nüfuzuna bağlamaktadır.1908 öncesi milliyetçi bir bakışın başat hâle gelmeye başladığı savı her ne kadar isabetliyse de ben bu milliyetçiliği Türk milliyetçiliği olarak değil de "Osmanlı-Müslüman milliyetçiliği" olarak görme eğilimindeyim.Bana göre,Türk milliyetçiliğinin başat hâle gelişi daha ziyade Cumhuriyet döneminde gerçekleşen bir meseledir.Tabii bu durum benim Jön Türk hareketinin İmparatorluk sınırları dışındaki uzantısından ziyade İmparatorluk içindeki gelişmelere bakıyor olmamdan da kaynaklanıyor olabilir.

1906-1908 yılları arası OHC/İTC yıllarına bakacak olursak resim bir miktar daha karmaşıklaşır.O dönemde Jön Türk subaylarını etkileyen ana mesele Müslüman Arnavutların durumuydu.Arnavut nüfusun yaklaşık üçte ikisi Müslümandı ve bu hâlleriyle o dönem devrimin gerçekleştiği Batı Makedonya'nın kilit bölgelerindeki en büyük Müslüman nüfusunu oluşturmaktaydılar.Bu,İTC'ni bölgenin bir diğer önemli siyasî aktörüyle,yani Manastır'daki Arnavut Bashkimi hareketiyle rekabet etmek durumunda bırakmıştı.Arnavutluk için otonomi hedefleyen Bashkimi hareketi Cercis Topulli önderliğinde birkaç yıl evvelinden bir gerilla hareketi başlatmıştı.Kendisi de Arnavut bir Osmanlı subayı olan ve Cercis ile aynı bölgede operasyonlar yürüten İttihatçı önder Nâzım için Arnavut hareketleriyle ortak bir zeminde buluşmak önem teşkil ediyordu.Niyazi bu hedefinde başarılı olmuştu.Cercis'in de aralarında bulunduğu çeşitli Arnavut komiteleri İTC ile birlikte hareket etmeyi kabul etti.Bu uzlaşmanın oluşması sürecindeki tartışmalar oldukça enteresandır.Arnavut komiteleri temsilcileri kendilerini bağımsız hareket etmeye iten şeyin Türklerin Osmanlıcılık adına yaptıkları olduğunu belirtmekteydi.Niyazi ise Türkleri cesur,güvenilir ve sabırlı olarak tanımlamakta ve Abdülhamid'in tiranca yönetiminde çok az rol oynadıklarını belirtmekteydi.(31) Yani Niyazi kendini Türkler hakkında konuşan bir Arnavut olarak konumlandırmakta ve aynı anda da Arnavut milliyetçiliğine karşı çıkmaktaydı.Öte yandan,Osmanlıcılık fikrine de göndermeler yapıyor ve isyanın ilk gününde kendisini takip eden Arnavutlara hitaben "Arkadaşlar,Osmanlıların yüce karakterine uygun birer örnek olmaya hazır mısınız?" diyordu.(32) Açıkça görülüyor ki Niyazi kendini hem bir Arnavut hem de bir Osmanlı olarak görüyordu.Bu o dönemki kimlik algısının akışkanlığını ve çok-yönlülüğünü göstermektedir.Bu konuda daha sıra dışı örnekler de var.Arnavutların kendilerini sadece Osmanlı değil Türk olarak da tanımladıkları olmuştur.Kâzım Karabekir'in 1897 senesinde yazılan ve Mehmed Emin Yurdakul'a ait "Cenge Giderken" adlı ünlü şiir üzerine bestelenen bir marşın Arnavut askerlere söyletildiği anı aktardığı anısı bunun bir örneğidir.Karabekir'e göre,Arnavut askerler günlük rutinin parçası olan bu marşın "Ben bir Türküm,dinim cismim uludur" satırına coşku içinde eşlik etmekte ve buradaki "Türk" ifadesinden Müslüman olmayı anlamaktaydılar.(33)

Şimdiye kadar öne sürülen dört sav şu şekilde özetlenebilir:


1-1906-1908 yılları arasındaki OHC/İTC örgütü etnik kimlikleri ne olursa olsun kendilerini "Türkler" olarak tanımlayan,bundan "millet-i hâkime"ye ait olmayı anlayan ve Osmanlı Devleti'ni kendi devletleri gibi görenlerin oluşturduğu bir Osmanlı-Müslüman örgütüdür.

2-Bu grubun olaylara bakışını neredeyse tek başına şekillendirmiş olan ana dinamik Makedonya sorununun yarattığı zaruretlerdi.Bu onların ideolojilerindeki ben ve öteki ayrımının da belirlenmesinde rol oynadı.Yahudiler,Ermeniler ve Vlahlar potansiyel müttefikler olarak görülürken Bulgarlar,Rumlar ve Sırplar potansiyel düşmanlar olarak algılanmaktaydı.
3-Bu Jön Türkler,yani OHC/İTC'ni oluşturanlar,Osmanlıcılığı araçsallaştırmış ve koşullara bağlı olarak yorumlamıştır.Onların Osmanlıcılık algısı azınlıklara Müslümanların başat aktör olduğu bir Osmanlı Devleti'ne mutlak sadakat sunmaları ve tüm milliyetçi iddialardan vazgeçmeleri kaydıyla eşitlik ve dayanışma va'detmekteydi.
4-Bu Jön Türk hareketinin en temel hedefi devleti güçlendirmek yoluyla onun Makedonya vilayetlerinde otonomi ve ayrılık talep eden hareketlere karşı dirençli olmasını sağlamaktı.

Bilindiği üzere Temmuz 1908'de gerçekleşen devrimin ardından İmparatorluk'ta kısa bir umut ve iyimserlik dönemi yaşandı.Rum,Arnavut ve Bulgar komitacılarının İTC temsilcileriyle birlikte "dağlardan inerek" kasabalarda heyecan içinde karşılandığını gösteren oldukça fazla sayıda kaynak ve fotoğraf vardır.Yine bu dönemde farklı etnik arka planlardan gelen kimseler,özellikle de Müslümanlar ve Ermeniler İstanbul'da ortak kutlamalar yaptı.Hem II. Abdülhamid dönemi mağdurlarını anmak hem de anayasanın yeniden ilânına şükran sunmak maksadıyla kilise ve camilerde ortak törenler düzenlendi.İstanbul ve Selanik'te yapılan kutlamalar birçok yabancı gözlemci tarafından kayda geçirildi ve yayınlandı.Bernard Lory yakın zamanda Manastır'daki sürecin detaylarını anbean aktaran bir çalışma yayımladı.(34)

Tüm bu kutlamaların ve kardeşlik havasının arka plânında çok temel bir yanlış anlama sözkonusudur.İTC'nin devrimi gerçekleştirirken kendi temel amaçlarını ve örneğin Kâzım Nami Duru'da gördüğümüz tarzda çekincelerini dillendirmekten ziyade daha dışa dönük sloganları,soyut bir anayasacılığı ve daha iyi ve adil bir yönetim özlemini "hürriyet,müsavat,uhuvvet,adâlet" sloganlarıyla dile getirmesi Osmanlı toplumundaki farklı grupların her birinin "devrim" ve "meşrutiyetçiliği" kendi beklentileri doğrultusunda tanımlamalarına imkân sağlamıştır.İşte bu farklı beklentilerin birbirine ne kadar taban tabana zıt olduğu gerçeği "istibdat rejimi"nin son bulmasının yarattığı coşku sürdüğü müddetçe gözlerden ırak kaldı.Bu coşku en fazla iki ay kadar sürdü.Bu yönüyle devrim,2011'de "Arap Baharı"nın Kahire'de içinden geçtiği süreçle paralellik göstermektedir.Orada da gelecek tahayyülleri birbiriyle taban tabana zıt gruplar kendilerini bir süre için daha büyük bir hareketin parçası gibi hissedebildi.Gayrimüslim örgütlenmelerle İTC arasındaki temel fark da geleceğe dair sahip oldukları farklı beklentilerdi.

İTC Müslümanların başat aktör olduğu bir devlet düzeni içerisinde (nitekim 1908 yılında nüfusun yaklaşık yüzde 80'i Müslümandı) tüm bağlılık ve sadakat formlarının yerini Osmanlı milli kimliğinin aldığı ve bunun üzerine merkeziyetçi modern bir devletin inşa edildiği bir geleceği öngörmekteydi.Azınlık örgütlenmeleri ise değişimden Osmanlı-Rumu,Osmanlı-Bulgarı,Osmanlı-Ermenisi gibi "çok-katmanlı" kimlikler ("hyphena-ted" identities) üzerinden kurgulanmış ve adem-i merkeziyetçiliği teşvik edecek bir yapıyı öngörmekteydi.Bu farklılıklar ideallere ve gelecek tahayyüllerine elle tutulur yasal birer form verilene kadar görmezden gelinebilirdi.Bir süre böyle olduysa da örneğin 25 Temmuz 1909'da tüm Osmanlı vatandaşlarının ayrım olmaksızın askere alınmasını öngören yasanın tartışılması gelecek tahayyülleri arasındaki temel farkları su yüzüne çıkarmıştır.Bulgarların,Bulgar askerlerinin başlarında Hristiyan bir subay ve rahiple yalnızca Bulgarlardan oluşan müfrezelere konulmasını istemesi İttihatçıların ideallerinde kaynaştırıcı bir rol oynayacak yeni ordu düzeniyle tamamen zıttı.Yine bu dönemde yabancı ülkelerden pasaport almak suretiyle askerlik hizmeti yapmamak için yurtdışına göç eden Osmanlı Rumlarının durumu da toplumun her kesiminin İttihatçıların ideallerini paylaşmadığını gösterir.

Balkan Savaşı'nın getirdiği dönüşüm

Devrim ile 1912 senesinde patlak verecek olan Balkan Savaşı arasında geçen sürede İTC politik süreçleri kontrol edememiş,hattâ 1912'ye gelindiğinde iktidardan tamamen tasfiye olmuştu.Buna rağmen Osmanlı subayları arasındaki nüfuzunu muhafaza etmeyi başardı.İTC'nin rakibi konumundaki Halaskâr Zabitan grubunun 1908 öncesinde Manastır'daki İTC aktivistlerinin "kollayıcı abisi" olmuş olan Miralay Sadık Bey önderliğinde Temmuz 1912'de bir karşı-devrim tehdidinde bulunması İTC için büyük bir utanç kaynağı oldu.Sina Akşin'in gösterdiği üzere bu hareket sınırlı sayıda subayın desteğine sahipti (Makedonya'daki destekçilerin sayısı 12'den fazla değildi.)(35) Yine de,hâlihazırda bölünmüş ve istikrarsız bir dönem geçirmekte olan İTC kabinesinin üzerinde büyük bir tesir yaratmış ve kabinenin hükümetten düşmesine neden olmuştu.Ne var ki Halaskâr Zabitan hareketinin ordu üzerinde büyük bir tesiri olmadı.

Ekim 1912'de Balkan Savaşı patlak verdiğinde İTC yeniden bir yeraltı örgütü hâline dönüşmüştü.O sırada İTC'nin önde gelen subaylarından bir kısmı Trablusgarp'ta İtalyanlara karşı bir gerilla savaşı organize etmekteydi,fakat savaşın patlak verdiğini duyunca ellerinden geldiğince hızlı bir şekilde geri döndüler.1912 sonlarına doğru döndüklerinde ordudaki bağlantılarını büyük ölçüde yerli yerinde buldular.Bu durum İttihatçıların Ocak 1913'te bir darbe yoluyla iktidarı ele geçirmek suretiyle siyaset sahnesine geri dönmesini mümkün kıldı.Ordu desteği tıpkı Nisan 1909 karşı-devriminin alt edilmesinde olduğu gibi yine İTC'nin işine yaradı.İttihatçıların iktidarı devraldıktan sonra Balkan Savaşı'nın sonuçlarıyla uğraşmaları gerekti.

İTC,Makedonya'ya barış ve istikrar getirmeyi başaramamıştı.Bulgar ve Yunan ajitasyonları devam etmişti ve buna ilâveten 1910-1911 senesi geniş çaplı bir Arnavut ayaklanmasına tanık oldu.Durum gergindi,dolayısıyla Ekim 1912'de Balkan devletlerinin savaş ilân etmiş olmalarında şok edici bir durum yoktu.Esas şok edici olan,Osmanlı ordusunun savaşın daha ilk ayında yaşadığı bozgundu.Osmanlı ordusu en son girdiği savaşı (Yunanistan'a karşı 1897'de) kolaylıkla kazanmıştı.Ordunun Mahmud Şevket Paşa ve Jön Türkler tarafından başarılı bir şekilde reforma tabi tutulmasından ileri gelen büyük bir özgüven vardı.Osmanlı ordusunun 1911 senesindeki savaş oyunları ve tatbikatları uluslararası gözlemciler tarafından oldukça olumlu olarak değerlendirilmişti.Ünlü bir gazete karikatürü,dönemin Harbiye Nazırı Nâzım Paşa'yı Sofya,Atina,Belgrad ve Çetine'ye (Cetinje) tren bileti alırken tasvir etmekteydi.Karikatürdeki alt yazıya göre seyahatini yalnız mı yaptığı sorulduğunda Nâzım Paşa,"Hayır,yanımda yedi-sekizyüz bin kadar yoldaşımı da getiriyorum" şeklinde cevap veriyordu.(36) Ne var ki Ekim ayında Kumanovo'da Sırplara karşı ve Lüleburgaz'da da Bulgarlara karşı yaşanan yenilgilerle Rumeli'nin tamamı kaybedildi.

Şok ve hayal kırıklığının yanı sıra bu beklenmedik yenilgiye verilen esas tepki bir intikam çağrısıydı.Hem hatıralar hem de döneme ait belgeler intikam çağrılarıyla doludur.Edirne'de büyümüş olan Şevket Süreyya Aydemir hatıratında bu dönemi şöyle hatırlar:

"Biraz ortalık durulup da biraz ümit,biraz cesaret veren birkaç olay birbirini kovalayınca ilk reaksiyon,ruhları saran bir intikam duygusu oldu.Bu duygu,uğradığımız felâketten,hattâ Allah'ı bile mesul tutacak kadar kuvvetliydi.Ona:Ey Bulgar vahşet ve canavarlığının en büyük amili! diyecek kadar azgındı."(37)

Bu hissi yansıtmak için marşlar da yazılmıştır:

"1328'de [1912] Türk namusu lekelendi,of!
Of!Of!İntikam!İntikam
Camilere haç takıldı,
Minareler hep yıkıldı,
Anne,baba,öksüz alil
Kahpecesine kesildi,of."

Ve:

"Ezan sesi duyulmuyor
Haç dikilmiş minbere
Kâfir düşman bayrak asmış
Camilere,her yere."(38)


Her şey olup bittikten sonra Meclis 1914'te tekrar toplandı.İntikam çağrıları bir nebze azalmıştı fakat mecliste duygusal bir açılış konuşması yapan Halil (Menteşe) Bey "hürriyet meşalesinin ve anayasacılığın beşiği olan sevgili Selanik'in;yeşil Manastır'ın,Kosova'nın,Üsküp'ün,Yanya'nın ve bütün güzel Rumeli'nin unutulmaması ve anısının sınıflarda ve edebiyatta yaşatılması" çağrısı yapmıştı.(39) Onu takiben 1914 yılı bütçesini sunmak üzere kürsüye çıkan Maliye Nazırı Cavid Bey konuşmasına acı bir yorumla başlamıştı:

"... Birer birer o Rumeli'nin bütün kurbanlarını düşmanların eline teslim ettik.Sıra ile göklere değen şahikalarında Osmanlı tarihinin zafer destanları asırlarca okunmuş olan İşkodra kurbanları,gölünün sessizlik dolu kıyılarında uyuyan Yanya kurbanları,en yüce savaşının güzel hatırasını koynunda saklayan yüce savaşın mübarek şehidi Hüdavendigâr'ı yüzlerce sene koruyan Kosova kurbanları,sonra yeşil dağların tepesinden yükselen hürriyet haykırışıyla Osmanlı milletine yaşama ve nefes alma hakkını veren Manastır kurbanları ve daha sonra şu mavi ve açık denizin lacivert incileriyle,zümrüt ve pırlanta gibi sahilleri yıkanan Selanik kurbanları!"(40)

Cavid Bey burada toprak kaybetmenin özel olarak hassas bir boyutundan,yani Müslüman mezarlıklarının geride kalmış olmasından ve bahsediyor görünmektedir.

İTC'nin çekirdek üyeleri için Rumeli ve Ege adalarının kaybı sadece birçoğunun geçmişte meslekî ve siyasî kariyerlerine bu bölgelerde başlamış olmalarından ötürü değil aynı zamanda çok büyük bir kısmının şimdi kaybedilmiş olan bu topraklarda doğmuş ve büyümüş olması nedeniyle bir travmaydı.İTC üyelerinin çoğu,tıpkı cemiyetin kendisi gibi "Balkanlı bir nüfus kâğıdına" sahipti.1908-1918 yılları arasında İTC'nde görev alan 25 Merkez-i Umumi üyesinin 11'i Balkanlar'dan,4'ü ise Ege'den gelmekteydi.Cemiyetin en önde gelen,siyaseten aktif 21 subayı arasından da 10 kişi Balkanlar'dan,1'i de Ege'dendi.Geri kalan üyelerin ekseriyeti de İstanbulluydu.Yani,kaba bir tahminle,İttihatçı çekirdek kadronun yarısı 1912-1913 arasında anavatanını kaybetti.Bu durum o dönemki hislerinin kuvvetini açıklayıcı niteliktedir.Ne var ki bu tarihsel kayıptan çıkardıkları dersler arasında garez ve öfkeden fazlası vardır.Burada yedi yıl evvel Kâzım Karabekir tarafından dile getirilmiş olan,Balkan devletlerinin,özellikle de Bulgaristan'ın,gerçek bir ulus hâline gelmek suretiyle neler başarabileceğini ortaya koyduğuna dair bir hissin tekrar tekrar karşımıza çıktığını görmekteyiz.

Müslüman/Türk (yukarıda referans verdiğimiz marşın gösterdiği üzere bu tanımlar o dönemde hâlâ birbirinin yerine kullanılmaktaydı) bir ulus-devlet yaratmanın kurtuluşa giden yegâne yol olduğuna dair kanaat 1913 itibariyle çok hızlı bir şekilde yayılıyordu.Bu kanaat Ziya Gökalp'in yazılarını da,Halide Edip'in Osmanlıları Avrupalı ulus-devletlerin örneğini takip etmeye teşvik etmesini de etkilemişti.Tüccarzade İbrahim Hilmi sözünü esirgemeden Osmanlılara sesleniyor ve onlar uyurken Bulgar milletinin yazarlarının,şairlerinin ve öğretmenlerinin gayretleri sayesinde uyandığını söylüyordu.(41) Bu konuda bir diğer enteresan örnek de 1913-1914 arasında Sofya'da askerî ataşe olarak bulunan Mustafa Kemal'in o dönemde yazdığı ve Bulgar ulusunun ulus inşası ve modernleşme çabalarına karşı duyduğu hayranlığı gösteren mektuplardır.(42)

Balkan Savaşı'nı takiben gözlemlenen üç temel unsurun tamamı,yani intikam,garez ve Balkan örnekleri üzerinden bir ulus inşası arzusu,savaşın kayıplarını geri kazanmada değil (İttihatçılar İmparatorluğun bunu yapma kapasitesi olmadığının farkındaydı) başka bir yerde,İttihatçıların Anadolu'yu yeniden şekillendirme gayretleri sırasında dile getirilmiştir.

Anadolu'ya dair artan bir ilgiyi daha 1908'i takip eden yıllarda görmek mümkündür.Bu ilgiyi motive eden ister Balkanlar'dan,ister Ege'den isterse İstanbul'dan gelsin birçok Jön Türkün hakkında neredeyse hiçbir şey bilmediği ve okul kitaplarında Osmanlı İmparatorluğu'nun masalsı beşiği olarak anlatılan Anadolu hakkında daha fazla bilgiye sahip olma arzusuydu.İttihatçı gazete Tanin bu nedenle 1909'da Anadolu'nun içlerinden haberler aktaran tefrikalar yayımlamıştı.(43) Balkanlar'daki yenilginin ardından Anadolu'ya olan ilgi ciddi bir şekilde arttı ve gittikçe daha fazla yazar Anadolu'nun Türk'ün gerçek vatanı olarak benimsenmesini savundu.Bu,Anadolu'nun gerçekleri üzerine olan bilginin yaygınlaştığı anlamına gelmez.Örneğin bu konuda kendi bilgisizliğini farkeden İTC 1914 yılında Anadolu'nun heterodoks Müslümanları,Alevileri,Tahtacıları,Bektaşileri ve Ermeniler ile aşiretler (Türkmen ve Kürt) üzerine araştırma yaptırmıştı.(44) Anadolu'nun içlerine dair bu bilgi eksikliği ileride önemli bir faktör olacaktı.Ne var ki Balkan yenilgisinin ilk yansımaları Makedonyalı İttihatçıların çok iyi bildiği bir bölgede ve çok iyi bildikleri bir cemaat üzerindedir:Trakya ve Ege'nin Rumları.

Doğan Çetinkaya,1912'den sonra Rumların dönemin boykotları nedeniyle en az Yunanlar kadar ekonomik bir savaşın hedefleri hâline geldiğini göstermiştir.(45) Balkan Savaşı sonrası gerginlik daha da tırmanmıştı.Hans-Lukas Kieser'in ifade ettiği üzere,dönemin önemli İttihatçılarından Mehmed Reşid (Şahingiray) Bey daha 1913 senesinde Rumları Batı Anadolu'dan temizlenmesi gereken ölümcül bir tehdit olarak görüyordu.(46) Türk Ocağı'nın Emre Erol tarafından tartışılan İzmir hakkındaki bir raporu eşit derecede telaşlı bir havayı yansıtır:Eğer hiçbir şey yapılmazsa Ege kıyıları da Makedonya ve Midilli gibi kaybedilecektir.(47) Bu algı bir yıl içerisinde yaklaşık 150 bin kadar Rumun kendisi de Bulgar muhaciri bir ailenin oğlu olan Celâl (Bayar) Bey tarafından organize edilen ve Dâhiliye Nazırı Talât Paşa'nın da tam desteğini alan bir operasyonla Batı Anadolu'dan tehcirini getirmiştir.Haziran 1914'te cereyan eden bu kovuşturma Balkan Savaşı'nın doğrudan doğruya devamı olarak görülebilir.

Bu tehcirin motivasyonu kısmen Yunanistan ile yeniden çıkabilecek bir savaşın Ege kıyılarını işgale açık hâle getirmesi korkusundan ileri gelmekteydi.Bu bağlamda Balkan Savaşı'yla aynı "cephede" ve 1908'den beri İttihatçılar tarafından düşman olarak görülmüş ve İttihatçı politikalara karşı en az rıza göstermiş bir topluluğa,yani Rumlara karşı yapılmıştı.Aynı durum Anadolu'nun bir başka Hristiyan topluluğu olan Ermeniler için geçerli değildi.

Hiç şüphesiz,İTC iktidarında Osmanlı İmparatorluğu'nun varoluşu için verilecek o son mücadelenin en tahripkâr faslı 1915-1916 Ermeni Soykırımı'na sebep olacak olan,Anadolu Ermenilerinin kitlesel tehciridir.Bu trajedi Rumların Ege ve Trakya'daki tehcirine yahut 1914 sonrası iç bölgelere sürülmelerine kıyasla daha dolaylı bir şekilde de olsa Balkanlar'daki gelişmelerle ve Rumeli'nin Balkan Savaşları ile kaybedilmesiyle bağlantılıdır.

1908 öncesinde Avrupa'da bulunan muhalif Jön Türkler Ermeni milliyetçi ajitasyonundan haberdardı ve hattâ o zamanki adıyla Terakki ve İttihat Cemiyeti ile milliyetçi Ermeni örgütleri arasında,özellikle de Daşnakzutyun'la,muğlak fakat önemli ilişkiler vardı.Ermeni örgütleri ve cemiyet Abdülhamid rejimini sona erdirmek arzusunda birleşmiş olsa da bunun hangi araçlarla yapılacağı ve nihai amacın ne olduğu konularında derin fikir ayrılıklarına sahiplerdi.Cemiyet 1907'ye kadar şiddet kullanmaya karşı çıkarken ve sonuçta güçlendirilmiş bir devleti arzularken Daşnaklar açıkça terörizmi desteklemekte ve daha otonom ve adem-i merkeziyetçi bir yapıyı arzulamaktaydı.Buna rağmen anayasa devrimine giden süreçte özellikle Doğu Anadolu'da işbirliği yaptılar.

1906-1908 arası Makedonya ve Trakya'da öne çıkan OHF/İTC için Ermeniler ve onların aktivizmi birinci dereceden önem arzetmiyordu.Onlar da,Vlahlar ve Yahudilerle beraber İmparatorluğa sadık topluluklardan sayılıyordu.Bazı Ermeniler üye olarak seçildi.Ermeniler Sırplara,Bulgarlara ve Rumlara yapılan tarzda sadakat ve işbirliği çağrılarına ve tehditlere maruz kalmadı.Bulgarların ve Rumların aksine,1909 senesinde geçen ve bütün Osmanlıları kapsayan mecburi askerlik hizmetine karşı mukavemet etmediler ve Daşnakzutyun bir bütün olarak İTC politikalarına 1911 ortalarına kadar destek verdi.

Aslına bakacak olursak Ermeniler aleyhindeki İTC politikalarının oluşumunu tetikleyen,Balkan Savaşı sonrası gelişmeler olmuştur.Burada iki faktör özel bir rol oynamıştır:Rusların Doğu Anadolu'nun "Ermeni" olarak görülen altı vilayetinde (vilayat-ı sitte) Avrupalıların vesayeti altında bir reform programını zorunlu kılan başarılı diplomatik girişimi ve Daşnakzutyun'un,İTC'nin evvela dış müdahaleyi reddetme çağrısını sonra da Ruslara karşı Kafkaslar'da bir Ermeni ayaklanması başlatma çağrısını reddetmiş olması.Şubat 1914'e gelindiğinde imzalanan reform anlaşması her ne kadar Rus planlarının ağırlığını bir nebze olsun kaybettirdiyse de reformların uygulanmasına nezaret etmek göreviyle,1878 Berlin Antlaşması'nın 61. maddesinde öngörüldüğü üzere,iki Avrupalı umumi müfettiş (Hollandalı Louis Constant Westenenk ve Norveçli Nicolai Hoff) atanmıştır.Michael Reynolds'un da belirttiği gibi bu durum İttihatçılar açısından 1903'ten sonra Makedonya'da olanların tıpatıp tekrarı olarak görünmüş olsa gerektir.(48)

İTC ile Daşnakların ilişkisindeki dönüm noktası Daşnakların 1913'te Talât ve Halil'in reform süresince dış müdahalenin reddedilmesi ve yalnızca Osmanlı hükümeti ile bir antlaşma yapılması talebini kabul etmemeleri ve bunun ardından Ağustos 1914'te Erzurum'daki Daşnakzutyun'un Sekizinci Kongresi'nde Ruslara karşı bir Ermeni isyanı başlatma çağrısının reddedilmesiyle yaşandı.Daşnakların resmî pozisyonu her ne kadar her Ermeni topluluğunun içinde yaşadığı imparatorluğa sadık kalması şeklinde ise de İTC'nin gözünde sadakat testinden iki kere kalmışlardı.Bu makalede daha evvel değinildiği üzere İTC'nin "Osmanlıcılığı" ve anayasal bir düzen altında eşitlik vaatleri her daim azınlıkların Müslümanların egemen olduğu bir devlete bağlılıktan başka sadakatleri olmaması koşuluna bağlıydı.Bu durum 1914 Anadolu'sunda da tıpkı 1908 Makedonya'sında olduğu kadar geçerliydi.

Burada İttihatçıların Rumeli ve İstanbul’daki müstesna kişisel hikâyeleri önemli bir rol oynamaktadır.Anadolu'ya aşina olmayışları İttihatçıların kendi hikâyeleri ile Anadolu arasındaki önemli farkları gözden kaçırmalarına neden olmuştur.Rusya'nın Ermeni reformu meselesini öne çıkarmasının nedeninin politik kaygılar olduğu kaynaklarla sabittir.Başkaları gibi Rusya da 1913'te Balkan yenilgisinin ardından Osmanlı İmparatorluğu'nun kötü gidişatının farkındaydı ve Osmanlı'nın olası parçalanması karşısında Ermeni reformunun destekçisi olmanın kendi etki alanını genişleteceği sonucuna varmıştı.Bu bağlamda İttihatçı liderler Rusya'nın Balkanlar politikasıyla benzerlikler görmekte haklıydı.Buna rağmen Doğu Anadolu'daki duruma Makedonya nokta-i nazarından bakmaları durum tespitlerinde ciddi yanlışlıklara neden oldu.Ermeniler bahsi geçen hiçbir vilayette çoğunluğu oluşturmuyor,sadece birkaç sancakta en geniş topluluğu teşkil ediyorlardı.Ayrıca bu vilayetler Bulgaristan ve Yunanistan gibi genişlemeci emelleri olan ulus-devletlerle çevrili de değildi.Bloxham ve Reynolds'un ortaya koyduğu üzere Rusya İmparatorluğu'nun Ermenilere karşı tutumu da belirsizdi.Rus İmparatorluğu Ermenilere Pan-Slav yahut Pan-Ortodoks emellerle bağlı değildi.Üstelik Rusya'nın içindeki Ermeni ajitasyonlarına karşı da ihtiyatlılardı ve hattâ zaman zaman Kürtlerle işbirliği yapmayı tercih etmekteydiler.Nitekim Talât,Enver,Cemal,Halil (Menteşe),Mithad Şükrü (Bleda),Rahmi (Arslan) ve Fethi (Okyar) gibi İTC'nin tipik Merkez-i Umumi üyeleri (yani önemli karar alıcılar) hiç doğuda bulunmamıştı.Buna ilaveten İTC hükümeti doğuya,stratejik öneminden dolayı,1908 öncesi dönemden kendileriyle aynı tecrübeleri yaşadıklarını bildikleri ve bu nedenle güvendikleri yönetici ve subayları gönderme eğilimindeydi.Bu vesileyledir ki Abdülhalik Renda (Yanina'dan) ve Tahsin Uzer (Selanik'ten) gibi yöneticiler ile Kâzım Özalp (Köprülü'den),Süleyman Askeri (Priştine) ve sonradan Kâzım Karabekir ya da Mustafa Kemal gibi subaylar 1913 ve 1916 yılları arasında otuzlu yaşlarının ortalarında doğu vilayetlerindeki ilk görevlerine atanmış oldu.Görevleri sırasında olup biteni yorumlayışları kaçınılmaz olarak gençliklerini,yetişkinliklerini ve ilk profesyonel ve politik tecrübelerini yaşadıkları Rumeli ve Ege'nin o farklı dünyasının koşullarından etkilendi.Onların gözlerinde Erzurum ve Van Makedonya,Midilli ve Girit'in kaderini paylaşmaya doğru gitmekteydi.

Sonuç olarak diyebilirim ki Balkan Savaşı hiç şüphesiz Osmanlı'nın çöküşü sürecinde,yani 1914'ten başlayarak en azından 1922'ye ve hattâ Türk-Yunan nüfus mübadelesi de hesaba katılacak olursa 1925'e kadar süren,Anadolu'yu sarmalayan etnik şiddet girdabının oluşmasında,çok önemli bir katalizör olmuştur.Ne var ki 1914-1918 yılları arasında Anadolu'da cereyan eden olaylar yalnızca Balkan Savaşı tecrübelerinin tetiklediği basit bir etkileşimin sonucu değildir.Bu süreç İttihatçıların Meşrutiyet Devrimi öncesi dönemdeki Rumeli tecrübeleri hesaba katılmadan düzgün bir şekilde anlaşılamaz.İttihatçıların dünya görüşü ve kimlikleri daha o yıllarda şekillenmişti.İşte Birinci Dünya Savaşı esnasında ve sonrasında Jön Türk politikalarına şekil veren şey,Rumeli'nin 1912'de kaybedilmesinin getirdiği muazzam travma sonucunda radikalleşmiş olan bu dünya görüşü ve kimliktir.

Türkiye Cumhuriyeti'nin politik ve kültürel alandaki seçkileri bir nesil boyunca (en azından 1950'ye kadar) yukarıda bahsettiğimiz gruba dâhil olan ve çoğu da Balkanlar ve Ege'den gelen eski İttihatçılardan oluşmuştur.(49) Onların geçmiş tecrübelerinin şekil vermeye çalıştığı modern Türkiye'yi de ne derece etkilediği ilgi çekici bir sorudur...

Not:Makalenin orijinali:Erik-Jan Zürcher,"Macedonians in Anatolia:The Importance of the Macedonian Roots of the Unionists for their Policies in Anatolia after 1914",Middle Eastern Studies 50/6 (2014):960-975. Bu tercümedeki doğrudan atıflar eğer atıf yapılan eserin orijinali Türkçe ise atıf yapılan kısımların orijinal hâlleri kullanılmak suretiyle tercüme edilmiştir.Makalenin İngilizce orijinalinde kullanılmış olan tüm deyim ve terminoloji makalenin yazarının da geri bildirimiyle Türkçe'ye uyarlanmıştır.Tercümede kullanılan görseller yazarın da bilgisi dâhilinde eklenmiştir.

***

1-Bu makalede bahsi geçen yer adlarının önemli bir kısmı 1912'den beri en az bir kere,kimi zaman da bir defadan fazla değişmiştir.Bu yer isimlerini metindeki ilk kullanılışlarında modern karşılıklarıyla beraber,daha sonra ise yalnızca Osmanlı kullanımları ile kullanıyorum.
2-Kâzım Karabekir,İttihat ve Terakki Cemiyeti Neden Kuruldu,Nasıl Kuruldu,Nasıl İdare Olundu,(ed.) Faruk ve Emel Özerengin (İstanbul:özel basım,1982 [yazılış yılı 1945]),s.101.
3-Örnek olarak,M. Hakan Yavuz,"Warfare and Nationalism:The Balkan War as a Catalyst for Homogenization",War and Nationalism.The Balkan Wars 1912-1913,and their Sociopolitical Implications,(ed.) M. Hakan Yavuz & Isa Blumi (Salt Lake City:University of Utah Press,2013),s.31-84.
4-Tarık Zafer Tunaya,Türkiye'de Siyasal Partiler,Cilt III:İttihat ve Terakki:Bir Çağın,Bir Kuşağın,Bir Partinin Tarihi (İstanbul:Hürriyet,1989),s.13.
5-Erik-Jan Zürcher,"Who Were the Young Turks?",The Young Turk Legacy and Nation Building:From the Ottoman Empire to Atatürk's Turkey (London:I.B. Tauris,2010),s.101.
6-Halil Erdoğan Cengiz,Enver Paşa'nın Anıları 1881-1908 (İstanbul:İletişim,1991);Niyazi,Hatırat-ı Niyazi yahud Tarihçe-yi İnkılab-ı Kebir-i Osmanlıdan bir sahife (İstanbul:Sabah,1326 [1910]);"Galip Paşa'nın Hatıraları",Hayat Tarih Mecmuası 2/6-9 (1966);Kâzım Nami Duru,"İttihat ve Terakki" Hatıralarım (İstanbul:Sucuoğlu,1957.)
7-Ahmet Bedevî Kuran,İnkılâp Tarihimiz ve İttihad ve Terakki (İstanbul:Tan,1948);Yusuf Hikmet Bayur,Türk İnkılâbı Tarihi.Cilt 1,Kısım 1,(Ankara:Türk Tarih Kurumu,1940),s.429-478.
8-Zekeriya Sertel,Hatırladıklarım (İstanbul:Gözlem,1977),s.11-48;Şevket Süreyya Aydemir,Suyu Arayan Adam (Ankara:Öz,1959.)

9-Tunalı Hilmi,
Makedonya Mazisi,Hâli,İstikbali (Kahire,1909.)
10-François Georgeon,
Abdulhamid II:Le sultan calife (Paris:Fayard,2003),s.393.
11-M. Şükrü Hanioğlu,
Preparation for a Revolution:The Young Turks 1902-1908 (Oxford:Oxford University Press,2001),s.130-90.
12-
A.g.e.,s.211.
13-François Georgeon,
Abdulhamid II,a.g.e.,s.391.
14-Mithat Şükrü Bleda (Mithat Şükrü Bleda,İmparatorluğun Çöküşü [İstanbul:Remzi,1979]) ve Duru'ya (
a.g.e.,s.13) göre Kâzım Karabekir,bahsi geçen on kişiden biri olan Naki Bey'den (Yücekök),Talât ve başka altı kişinin 1902 yılında Selanik'te Terakki ve İttihat Cemiyeti'nin kuruluşunda rol oynadıklarından fakat Ahmed Rıza'nın onlara etkisiz hâle gelmiş olan Paris komitesinden ayrı olarak tek başlarına hareket etmeyi öğütlediklerinden bahsetmektedir.Bu,Osmanlı liberallerinin Paris'teki ilk kongresinden ve hareketteki bölünmeden kısa bir süre sonra gerçekleşmiştir (Karabekir,İttihat ve Terakki Cemiyeti Neden Kuruldu,a.g.e.,s.158.)
15-İpek Yosmaoğlu,
Blood Ties:Religion,Violence,and the Politics of Nationhood in Ottoman Macedonia 1878-1908 (Ithaca,NY:Cornell University Press,2014),s.33.
16-Kâzım Nami Duru,
a.g.e.,s.14.
17-Halil Erdoğan Cengiz,
a.g.e.;Niyazi,a.g.e.;Kâzım Karabekir,a.g.e.
18-Kâzım Karabekir,
a.g.e.,s.177-178.
19-İpek Yosmaoğlu,
a.g.e.,6. bölüm.
20-Halil Erdoğan Cengiz,
a.g.e.,s.11-12.
21-Michael Reynolds,
Shattering Empires:The Clash and Collapse of the Ottoman and Russian Empires 1908-1918 (Cambridge:Cambridge University Press,2011),s.22-25.
22-Erik-Jan Zürcher,"The Historiography of the Constitutional Revolution:Broad Consensus,Some Disagreement and a Missed Opportunity",
"L'ivresse de la liberté":La révolution de 1908 dans l'empire ottoman [Collection Turcica XVII],(ed.) François Georgeon (Leuven:Peeters,2012),s.91-106.
23-Niyazi,
a.g.e.,s.51-61.
24-Niyazi'nin 160 takipçisinden kendi müfrezesinde yalnızca dokuzu askerdi (
a.g.e.,s.79.)
25-
A.g.e.,s.109.
26-
A.g.e.,s.88.
27-
A.g.e.,s.105.
28-
A.g.e.,s.105.Vurgu yazara aittir.
29-Yusuf Hikmet Bayur,
a.g.e.,s.465.
30-Nader Sohrabi,"Illiberal Constitutionalism:The Committee of Union and Progress as a Clandestine Network and the Purges",
"L'ivresse de la liberté",s.113.
31-Niyazi,
a.g.e.,s.163.
32-
A.g.e.,s.80.
33-Kâzım Karabekir,
a.g.e.,s.103.
34-Bernard Lory,"Manastir/Bitola,berceau de la révolution",
"L'ivresse de la liberté",s.241-256.
35-Sina Akşin,
Jön Türkler ve İttihat ve Terakki (İstanbul:Remzi,1987),s.199.
36-Tobias Heinzelmann,
Die Balkankrise in der Osmanischen Karikatur:Die Satirenzeitschriften Karagöz,Kalem und Cem,1908-1914 (Stuttgart:Franz Steiner,1999),s.221.
37-Şevket Süreyya Aydemir,
a.g.e.,s.54-55.
38-Kâzım Nami Duru,
a.g.e.,s.62-63.
39-Tarık Zafer Tunaya,
Türkiye'de Siyasal Partiler,Cilt III:İttihat ve Terakki Bir Çağın,Bir Kuşağın,Bir Partinin Tarihi (İstanbul:Hürriyet,1989),s.465.
40-
A.g.e.,s.466.
41-Örnek olarak bkz.Tüccarzade Ahmed Hilmi'den yapılan alıntı (Mustafa Aksakal,
The Ottoman Road to War in 1914 [Cambridge:Cambridge University Press,2008],s.30) ve Halide Edip Adıvar'ın alıntılanan makalesi (Erol Köroğlu,Türk Edebiyatı ve Birinci Dünya Savaşı (1914-1918) Propagandadan Millî Kimlik İnşasına [İstanbul:İletişim,2004]),s.122.Tüccarzade Ahmed Hilmi'nin kitabı yeni harflerle tekrar basılmıştır:İbrahim Hilmi,Balkan Harbi'ni Niçin Kaybettik?,(ed.) M. Yıldız ve H. Akyol (İstanbul:İz,2012.)
42-Andrew Mango,
Atatürk (London:John Murray,1999),s.130-131.
43-Ahmet Şerif,
Anadolu'da Tanin.Birinci Gezi (İstanbul: Kavram,1977.)
44-Nejat Birdoğan,İttihat ve Terakki'nin Alevilik Bektaşilik Araştırması (İstanbul:Berfin,1994),s.7-9.
45-Y. Doğan Çetinkaya,
The Young Turks and the Boycott Movement:Nationalism,Protest and the Working Classes in the Formation of Modern Turkey (London:I.B. Tauris,2014.)
46-Hans-Lukas Kieser,"From Patriotism to Mass Murder:Dr. Mehmed Reşid (1873-1919)",
A Question of Genocide:Armenians and Turks at the end of the Ottoman Empire,(ed.) Ronald Grigor Suny,Fatma Müge Göçek ve Norman M. Naimark (Oxford:Oxford University Press,2011),s.126-148.
47-Emre Erol,"Capitalism,Migration,War and Nationalism in an Aegean Port Town:The Rise and Fall of a Belle Époque in the Ottoman County of Foçateyn",doktora tezi,Leiden University,2013,s.202-205.
48-Michael Reynolds,
a.g.e.,s.75.
49-Erik-Jan Zürcher,"How Europeans Adopted Anatolia and Discovered Turkey",
European Review 13/3 (2005):379-94.

*Erik-Jan Zürcher,İttihatçıların Makedonya kökenlerinin 1914 sonrası politikaları açısından önemi:Makedonyalılar Anadolu'da,(çev.) Emre Erol,Toplumsal Tarih,Sayı:276,Aralık 2016,s.30-41.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder