19 Ocak 2017 Perşembe

Hrant Dink ve 1952 Luxemburg/Prof.Dr.Taner Akçam*

Yazı başlığı ne anlama geliyor,biraz merak konusu olsun!

İşin sırrı,Hrant Dink'in öldürülmesinin sekizinci yılında atılan "Yüzleşin Hrant ile Soykırım ile";"1915'ten Hrant'a Soykırım Sürüyor" pankartlarında gizli.

Başlıktaki sır bir soru ile doğrudan bağlantılı.Acaba Hrant Dink cinayeti niçin unutulmadı,unutulmuyor?Niçin Hrant için düzenlenen anma törenleri her yıl daha çok artıyor?

Bu ülkede çok siyasî cinayetler işlendi.Hrant Dink'ten çok daha fazla tanınan ve toplumda ağırlığı olan insanlar siyasî cinayetlere kurban gittiler.Abdi İpekçi,Uğur Mumcu ve Ahmet Taner Kışlalı bu isimlerden ilk aklıma gelenler.Onların öldürülme yıldönümleri Hrant Dink gibi kitlesele katılımlarla anılmıyor artık.Acaba Hrant niçin bu denli önemli ve anlamlı bir sembol oldu?

Acaba neden Başbakan Davutoğlu,cinayetin sekizinci yılında Hrant'ın anısı önünde saygıyla eğilen bir açıklama yapma ihtiyacı duydu?

Hrant'a giderek artan bu ilginin ve Hrant'ın giderek artan öneminin anlamı ne?

Cevap olarak birçok neden sayabilirsiniz.Muhtemel bu nedenlerin her birisi de doğru olabilir.

Ama bir neden çok açık,Hrant ile 1915 ilişkisi...Hrant ile Ermeni Soykırımı bağlantısı.

Bu bağlantı,Hrant'ın öldürülüşünün sekizinci yılında artık resmen kuruldu.Üstelik sadece Hrant'ı anan kitleler tarafından değil,Türkiye Cumhuriyeti'nin başbakanı tarafından da.

Bundan sonra Hrant Dink 1915-Soykırım bağlamında konuşulacak ve tartışılacaktır.Aşılan eşik çok önemlidir ve altı ne kadar çizilse azdır.

Belki hatırlayan vardır;ilk yıllarda Hrant cinayetini 1915 ile ilintilendirenler epey eleştiri ve dudak bükmelere muhatap olmuşlardı.Bu çevrelere yönelik,"ne alâkası var,nereden çıktı bu soykırım işi şimdi" diyenlerin itirazları hâlâ kulaklarımdadır.

Hrant'ın Talat Paşa'nın intikamını almak için de öldürüldüğünü söylediğimde de benzeri kuşku dolu ifadeler dile getirildi.Oysa cinayeti işleyenler için Hrant ile 1915 ve Talat Paşa bağı çok açık ve netti.

Bu hatırlatmaları şu nedenle yapmak istedim:Artık Hrant için adâlet arayışları,Hrant'ın katillerinin yakalanmasının ötesine geçmiştir.

Bugün,Hrant cinayetinin plânlayıcısı konumunda olan bazı isimler yargı önünde çıkarılsa bile artık tatmin olmayacağız.Hrant için aradığımız adâletin daha derinlerde,daha başka yerlerde olduğunu söyleyeceğiz.

Hrant için adâlet,1915 için adâlet arayışına bağlandı ve giderek artan bir biçimde bağlanmaya da devam edecek.

Bana sorarsanız,Hrant için giderek artan ilginin anlam ve önemi buradadır.

Hrant artık Soykırım için adâlet arayışının da sembolü oldu.Soykırım için adâlet sağlanmadan,Hrant için de adâlet sağlanmaz.

Aslında mesele daha da derinlerde...Hrant sadece 1915 için adâlet arayışlarının sembolü de değil.

Hrant,Türkiye'nin altta kalmış ve ezilmiş tüm kesimlerinin,adâletsizliğe uğramış herkesin,öteki Türkiye'nin temsilcisidir.

Birçok konuda birbiri ile tartışan,biraraya gelemeyecek olan birçok çevre ve isim Hrant ismi söylendiğinde saygıyla başını öne eğmekte ve biraraya gelmektedir.

Hrant Türkiye toplumunun adâlet arayan dipten gelen derin dalgasının sembolü olmuştur.

Niye mi?Aklıma hep Marxistlerin işçi sınıfı-proletarya için,bu sınıfın niçin özlenen sosyalist devrimin ana taşıyıcısı olduğu üzerine söyledikleri gelir."Proletaryanın zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi yoktur."

Kaldırımda uzanmış,çatlak ayakkabısı ve Ermeni kimliği ile Hrant Türkiye'de "zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi olmayan" bir çevrenin temsilcisidir.

1915 Ermeni Soykırımı adâletsizliğin en dibe vurmuş hâlidir.En derin,en kitlesel,en büyük adâletsizliktir soykırım ve bu özelliği ile tüm diğer adâletsizlikleri kolayca etrafında birleştirecek bir çekim gücüne sahiptir.

O hâlde Hrant için 1915-Soykırım için aradığımız adâlet nedir?

İşte bu sorunun cevabı da yazımın başlığında yatıyor.Bunu anlatmaya çalışacağım!Hrant için adâlet arayışı ile 1915 için adâlet arayışının buluştuğunu söylüyorum.Bu biraz da malumu ilam gibi bir şey.

Eğer öyleyse 1915 için aradığımız adâlet nedir?Ermeni toplulukları ne tür bir adâlet arıyor,biz Türkiyeliler ne tür bir adâletin peşindeyiz?Gerçekten 1915 için ne istiyoruz?

2015 boyunca,24 Nisan öncesi ve sonrası bu soruyu tartışacağız.

Artık şunu görmek durumundayız:Ermeni Soykırımı meselesinin çözümü,Kürt sorunu,Alevi sorunu gibi siyasetimizin merkezine oturuyor.Nasıl Kürt meselesi,Alevi meselesi Türkiye siyasetinde önemli bir turnusol kâğıdı işlevi görmekte iseler,benzeri bir durum Ermeni Soykırımı konusunda da olacaktır.

Siyasî partilerimiz bu konuda daha açık ve net tavır almak zorundalar.

"Asılsız soykırım iddiaları ile savaş" CHP Parti Programı'nda yer alıyor.

CHP içinde,milletvekilleri Sezgin Tanrıkulu,Şafak Pavey ve Umut Oran'ın Hrant Dink anma törenlerine katıldıkları için disiplin kuruluna sevkedilmesini isteyenler var!Deniz Baykal,bir grup CHP'li ile birlikte Doğu Perinçek'i savunmak için Strasbourg'a gidecek.Bunlar CHP içinde konu hakkındaki siyasî tartışmaların ön habercisi sayılmalı.

Her ne kadar HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş birkaç sefer Ermeni Soykırımı'nı kabul ettiğini açıklamış olsa da HDP Parti Programı'nda konuya ilişkin herhangi bir bilgi yok.Bildiğim kadarıyla,HDP çözüm konusunda henüz resmî bir görüş de oluşturmuş değil.

Sadece HDP değil,tüm siyasî partilerin,artık giderek ağırlığını hissettirecek bir siyasî soruna açık ve net cevap vermeleri gerekiyor.Ermeni Soykırımı konusunda çözüm nedir?

Soruna önce hükümet cephesinden bakmak istiyorum!

Ben,adını koymamış olsalar bile AKP ve hükümetin bu konuda bir çözüm önerisi olduğunu düşünüyorum.

Türkiye,belki bilerek veya belki bilmeyerek küçük bir ABD olmak yolundadır.ABD,Kızılderili katliamları ile nasıl yüzleşiyor ise,Türkiye de Anadolu'nun yerlileri ile benzeri tarzda yüzleşme yolunda hızla ilerlemektedir.

Bu stratejinin özünü,"bırakın meseleyi sivil toplum çözsün" olarak özetleyebilirim.Devletin görevi ise,sivil toplum düzeyinde sorunun ele alınmasının önündeki pürüzleri temizlemekten ibarettir.

Bu anlayışa göre,konu hiçbir biçimde devletlerarası bir sorun değildir.Diasporayı manevi olarak ilgilendiriyor bile olsa,mesele tamamıyla Türkiye devleti ile onun Ermeni vatandaşları arasında,daha genel bir ifadeyle,esas olarak Türk-Kürt ve Ermeni toplumları arasındaki toplumsal bir sorundur.Yani Türkiye'nin demokratikleşmesi sorununun bir parçasıdır.Bu anlamda Türkiye'nin iç sorunudur.

Başbakan Davutoğlu'nun baş danışmanı Etyen Mahçupyan birkaç sefer bu görüşü çok açık dile getirdi,"Ne Ermenistan devleti ne de başka bir devlet...Tabii bütün yurtdışındaki diasporayla manevi bir ilgisi var elbette,onların dedeleri,babaları yaşadılar bunu sonuçta.Ama ben hiçbir devletin Ermenistan dâhil bu konuda taraf olarak muhatap alınması gerektiğini düşünmüyorum." (Yeni Şafak gazetesi Yusuf Genç'e verdiği röportajdan (http://t24.com.tr/haber/etyen-mahcupyan-ermeni-meselesi-turkiyenin-ic-sorunu-ermenistan-muhatap-degil,257031)

Gerçi Mahçupyan geçmişte bununla çelişen başka açıklamalarda da bulunmuştu ama 27 Nisan 2014 yılında yaptığı bu açıklamayı,kanaatini değiştirmediği müddetçe esas almak gerekiyor.

Sorun eğer esas olarak Türkiye ile onun Ermeni vatandaşları arasındaki bir sorun ise çözümün ne şekil alacağı da aşağı-yukarı bellidir.Yine Mahçupyan'ın ifadesi ile,"Türkiye'nin yeniden inşa meselesi(nin)" bir parçası...Bir anlamda,bir iç sorun olarak,demokratik ve özgür bir toplum inşa etmenin bir parçası.

Amerika örneğini vermemin nedeni de bu.Türkiye'nin Ermeni Soykırımı ile yüzleşme tarzı giderek Amerikanvari bir hâl almaktadır ve almaya da devam edecektir."Bırakın sorun sivil toplum düzeyinde çözülsün,siz sadece bunun önündeki engelleri temizlemeye çalışın."

Bir dahaki yazıda,ABD özelinde konuyu biraz daha ayrıntılı ele alacağım.Türkiye'nin Ermeni Soykırımı ile uğraşmasının ABD'nin,bizlerin Kızılderili olarak tanımladığı Yerli Milletlere yönelik yapılan katliam ve imhalarla uğraşmasına benzemeye başladığını söylüyorum.

Bugün ABD'nde,Yerli Milletlere karşı tarih boyunca yapılan haksızlıklar son derece rahat ve açık olarak tartışılır.Konu hakkında yüzlerce kitap yayımlanmıştır ve tartışılmasının önünde hiçbir engel yoktur.Üniversitelerde konu ile ilgilenen kürsüler mevcuttur.Fakat bu kürsüler,doğrudan katliam-soykırım değil,daha çok antropoloji,kültür ve sanat tarihi veya dil vb. gibi alanlarda çalışırlar.

Hattâ,Washington'da Kızılderililer ile ilgili dev bir müze vardır.Gezenler bilirler,müzede Yerli Milletlerin tarihi hakkında her şeyi bulabilirsiniz ama tek şey yoktur,katliam ve imhalar.

Türkiye'nin de benzeri bir yola girdiği ve/veya gireceğini söylemekteyim.Bizde de,gerek devlet gerekse özel üniversitelerde ağırlıklı dil-kültür çalışmaları yapacak kürsüler kurulmaya,programlar oluşturulmaya başlandı bile.

Dersim özelinde kurulması tartışılan Müze'nin,Ermeni veya başka Hristiyan topluluk için kurulması da fazla hayal ürünü değil.Ana amaç,yerli halkların kültürel katkılarını tanımak,öne çıkarmak ve yeniden yaşatmak.

Kiliselerin asıl sahiplerine iadesi,tamiri veya yenilerin inşa edilmesine izin verilmesi bu kategoride ele alınabilir.

Bunun kısa sürede din dışındaki alanları da kapsayacak şekilde genişleyeceğini tahmin etmek için kâhin olmaya gerek yok.Davutoğlu'nun Hrant Dink ile ilgili mesajında bunu imâ eden ifadelere yer verilmiş durumda.

Meselenin nasıl "çözülmekte" olduğuna verilecek bir başka örnek de hukuk alanıdır.Beyaz Adam kıtaya ilk geldiğinde ne kadar farklı Yerli Millet vardı kimse bilmiyor.Birçoğu toptan imha oldu.Hayatta kalmış Yerli Milletler,federal hükümetçe tanınan ve tanınmayan Milletler olarak ikiye ayrılıyor.Resmî olarak tanınan Millet sayısı 566.Aşağı-yukarı bir o kadar Millet de resmî olarak tanınma kavgası veriyor.Bunun için açılmış onlarca dava var.

Resmî olarak tanınmış Milletler,federal hükümet ile yaptıkları antlaşmalara sahipler.Bu Milletler,ABD federal hükümeti ile imzaladıkları bu antlaşmalardan doğan haklar kendilerine verilmediği ya da antlaşmalar yanlış yorumlandığı için davalar açmışlar veya hâlâ da açmaktadırlar.Değişik Milletler tarafından açılan bir diğer dava türü de,imzalanmış bazı antlaşmaların geçersiz sayılmasına yönelik.Çünkü bu antlaşmaların nasıl imzalandığı kendi başına ayrı bir hikâyedir.

Sayısı yüzlerle ifade edilecek bu tür davaların kimisi başarı ile kimisi ise başarısızlıkla sonuçlanıyor.Eylül 2014'te Arizona'da,en büyük Yerli Milletlerden birisi olan Navajo kabilesi ile federal hükümet arasında yapılan bir antlaşma ile Navajo'lara 554 milyon dolar ödenmesinin kabul edilmesi bu tür başarılı davalara verilecek bir örnek.Davanın elli yıldan fazla sürdüğünü de eklemekte fayda var.

İddia ettiğim şudur ki,Türkiye de yavaş yavaş bu yola giriyor.Başlangıçta belki sadece vakıflar ile sınırlı idi ama artık giderek artan sayıda Ermeni birey,ellerindeki tapulara dayanarak mallarını geri almak için davalar açtılar ve açıyorlar.İleriki yıllarda bu sayının çok daha artacağını biliyorum.

Vakıf davalarında başarı ile sonuçlananlar var.Bireysel davalarda henüz başarılı bir sonuç var mı bilmiyorum ama bu da ihtimal dışı değil.

Benzeri bir durumu özür dileme pratiği ile ilgili olarak da gözlemek mümkün.Amerika'da,federal düzeyde özür dileme anlamına gelebilecek bazı adımlar var ama federal hükümetin bu adımların attığından haberli olan insan sayısı ise yok gibi.

Örneğin 2010 yılında,Savunma Bakanlığı bütçesinde düzenleme yapmak amacıyla çıkartılan bir yasada (Department of Defense Appropriations Act) Kongre,Amerikan Milleti adına Yerli Milletlerden açıkça özür dilemiş ve Amerikan Başkanı'ndan ülkenin iyileşebilmesi için,tarih boyunca Yerlilere karşı yapılmış haksızlıkları tanımasını istemiştir.

Toplam yedi maddeden oluşan ve "Tanıma ve Özür Dilemek" başlığını taşıyan metin son derece kuvvetli bir dile sahip.Fakat sorun şudur ki,ABD'nin Kızılderililerden özür dilemiş olduğundan son derece sınırlı sayıda uzman haberdardır.Yerli Milletlerin bile bu özürden habersiz olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.

Bununla kıyaslandığında,AKP'nin Dersim Özrü ve 24 Nisan taziye metinlerinin,"tanınma ve özür" ile alâkası olmadığı rahatlıkla ileri sürülebilecek olsa bile,ABD'nden farklı olarak,Türkiye'nin yaptığının en azından bilinir olduğu iddia edilebilir.

Elbette ABD'nin çabaları Türkiye ile kıyaslanmayacak boyutlarda.

1978'den sonrası,Yerli Milletlerin kültürel ve kutsal değerlerinin korunması ve desteklenmesine yönelik değişik dönemlerde çıkartılan kanunlar;Obama yönetimi tarafından,Yerli Milletlerle sorunları çözebilmek amacıyla 2009'da oluşturulan ve geçen aralık ayında altıncı kongresini yapan Beyaz Saray Kızılderili İşleri Konseyi [White House Council on Native American Affairs] gibi girişimler bu farklılığa verilecek örnekler arasındadır.

Türkiye henüz bu boyutta adımlar atmamış bile olsa,ben esas olarak bu yola girilmiş olduğunu söylüyorum.ABD Türkiye'nin seçtiği yolun en ideal tarzı gibi duruyor.

Sorum şu:1915 için adâlet arayışımızda istenen ABD gibi bir şey mi?

Soruna,Türkiye'nin iç sorunu olarak yaklaşmak ve zorunlu oldukça sorunun çözümü önündeki bazı engelleri kaldıracak ve/veya yardımcı olacak mekanizmalar kurmak.

İstenen adâlet gerçekten bu mudur?Konu,üzerinde daha fazla durmayı hak ediyor.

Türkiye'nin tarihi ile yüzleşmesinin giderek ABD'ne benzemeye başladığını iddia ediyorum.

ABD ile kıyaslamama elbette,"çok iyimser olduğum" itirazı yapılabilir.Ama bu itiraz tartışmanın özünü yakalamaktan uzak.

Çünkü ileri sürdüğüm görüşün "iyimser veya karamsar" olmakla alâkası yok.Türkiye tıpkı ABD gibi olacak,diye bir iddiam yok.

Türkiye ABD'nin çok kötü bir kopyası olarak da kalabilir.Hep öyle olmuş zaten.

Sorun Türkiye'nin aynı ABD gibi olup olmamasında değil.Türkiye'nin soruna esas olarak,"dış güçlerle" (diaspora ve Ermenistan) ele alınacak bir mesele olarak değil,Türkiye'nin iç sorunu olarak yaklaşmasıdır.

Bu noktada Etyen Mahçupyan'a yönelik yapılan eleştiriler önem kazanıyor.Hükümet politikalarını desteklediği için Mahçupyan'a yöneltilen eleştirilere söyleyecek özel bir şeyim yok.Hükümete muhalefet eden insanların,o politikaları destekleyen birisine eleştiri yöneltmelerinden daha doğal ne olabilir ki?

Fakat sorun,Ermeni Soykırımı meselesine gelince biraz karışıyor.Ben,Ermeni Soykırımı ve çözüm yolları konusunda,Mahçupyan'ın söylediklerinden çok farklı şeyler söylendiğini henüz duymadım.

Belki yanılıyorum ama Mahçupyan'a veya hükümete itiraz edenlerde,"sizin önerdiğiniz yanlış,doğrusu budur",biçiminde açık bir tavır yok.Daha çok,"öyle diyorsun ama bir de bunu yapıyorsun" gibi,hükümetin iç tutarsızlıklarına dikkat çeken eleştiriler sözkonusu.

"Hrant için saygı dolu açıklama yapıyorsun ama asıl katilleri yakalamıyorsun";"24 Nisan'da taziye yayınlıyorsun ama Çanakkale kutlamalarını aynı güne alıyorsun";"Yeni bir dönem çağrısı yapıyorsun ama hâlâ okullarda Ermenilerin ulusal güvenliğe yönelik en büyük tehlike olduklarını okutuyorsun," gibi şeyler söyleniyor.

Siyasette karşı tarafın iç tutarsızlıklarına dikkat çekmek elbette çok önemli ama bunun kötü bir boyutu da var.Sonuçta,karşı tarafın merkezde olduğu bir tartışmanın esiri olursunuz.İsteseniz de istemeseniz de gündemin öteki tarafından belirlenmesine yardımcı olursunuz.

Hükümetin yaptıklarının ne kadar yeterli olup olmaması ile sınırlı bir tartışma bir başka şeyin daha göstergesidir.

Demek ki,esas olarak hükümetin söylediklerinden farklı bir şey söylemiyorsunuz.

Ortadaki tartışmayı şöyle özetleyebilirim:Tüm taraflar aslında sorunu Türkiye'nin demokratikleşmesinin bir parçası olarak görüyorlar ve ama hükümetin yaptıklarını yeterli bulmuyor ve iç tutarlılıktan yoksun görüyorlar.

Örneğin Mahçupyan,Soykırım konusunun Ermenistan hükümetini doğrudan ilgilendirmediğini söylüyor!Mahçupyan'a karşı çıkanlar ne düşünüyor?Ermenistan konunun muhatabı mıdır?Mahçupyan,diasporanın manevi olarak sorunun bir parçası olduğunu kabul etse bile resmî olarak görüşülmesi gereken bir taraf olmadığı kanaatinde;karşı çıkanların kanaati ne?Diaspora konunun resmî tarafı mıdır?

Özetle,Mahçupyan'ın veya hükümetin söyledikleri yanlış ise doğru olan nedir?Soykırım'a çözüm konusunda hükümetten farklı hangi önerilere sahibiz?

Bugüne kadar parça bölük dile getirilmiş fikirlere baktığımda gördüğüm odur ki,esasta hükümetin söylediklerinden farklı şeyler henüz açıkça dile getirilmiş değil.Elbette doğru birtakım önerilerde bulunanlar var.Ama bunlar henüz net ve açık bir siyasî seçenek olarak formüle edilmiş değil.

İşte 1952 Luxemburg'un sırrı da burada yatıyor.

Ben Ermeni Soykırımı'na ilişkin Amerikanvari bir çözüm varsa,bir de Almanya tarzı bir çözüm vardır diyorum ve 1952 Luxemburg Antlaşması'nı,örnek olarak alınması gereken alternatif çözüm tarzı olarak öneriyorum.

Hrant ve adâlet anlayışlarını burada anlamlandırmak istiyorum.Soykırım'ın tanınması sadece Türkiye'nin demokratikleşmesinin bir parçası değildir;diasporayı ve Ermenistan'ı da kapsayan genel adâlet arayışının bir parçasıdır.

1952 yılında Almanya,Luxemburg'da İsrail ile bir antlaşma imzaladı;bu antlaşmaya paralel iki ayrı protokol daha yapıldı ve protokoller Yahudi diasporası ile Almanya arasında imzalandı.Yani iki farklı muhatap vardı:İsrail ve Yahudi diasporası.Yahudi diasporasını,1951'de kurulan ve kısa adı "Hak İddia Etme Konferansı (Claims Conference)" olan bir örgüt temsil etti.Antlaşmanın özü,işlenmiş olan bir suçun Almanya tarafından kabul edilmesi ve bunun için de bir tazminatın ödenmesi idi.Tazminat İsrail'e ve diasporaya ayrı ayrı ödendi.

Almanya,ilgili boyutları olmasına rağmen,sorunu sadece iç mesele olarak görmedi ve İsrail ve Yahudi diaspora örgütlerini konunun esas muhatapları olarak kabul etti.

Önerdiğim çok açık:Türkiye,Soykırım'ın çözümü konusunda,Ermenistan'ı ve diaspora Ermenilerini muhatap almak zorundadır ve almalıdır.

Nasıl ki Kürt meselesi,Alevi meselesi konunun muhatapları ile görüşülerek çözülmeye çalışılıyorsa,Ermeni Soykırımı da konunun muhatapları ile görüşülerek çözülebilir.Bu da esas olarak diaspora ve Ermenistan devletidir.Türkiye Ermenileri bu sürecin en önemli katalizörleridir.Konu elbette Türkiye'nin demokratikleşmesi ile doğrudan ilgilidir.Ama adâlet ve demokratikleşme bir ve aynı şey değildir.

İşte Hrant Dink'in ve onun için adâlet arayışımızın anlamı buradadır.Hrant meselenin bu iki boyutunu birleştiren semboldür.

Konuyu tartışmaya devam edeceğim!

Türkiye 1915 ile nasıl yüzleşmeli?


ABD ve Almanya,tarihle yüzleşmenin iki ayrı modeli sayılmalı.

Almanya,İsrail Devleti ve Yahudi diasporası ile uluslararası bir antlaşma yaparak ve tazminat ödeyerek sorunun çözümü yoluna gitti.Ayrıca soruna elbette ülke içi sorun olarak da yaklaştı,tarihle yüzleşmeyi ve Nazi cinayetleri hakkında toplumu eğitmeyi,yöneltilecek tüm eleştirilere rağmen,Alman kimliğinin ayrılmaz bir parçası yaptı.

ABD ise sorunu esas olarak toplumsal düzeyde ele alıyor.Konu hakkında özgürce tartışılabiliyor ve ama örneğin eğitim sistemi merkezî olmadığı için,bırakın katliamları yerlilerin tarihi bile bazı eyaletlerde okutulmuyor.Yerlilere yapılanları bilince çıkartarak Amerikan kimliğinin ayrılmaz bir parçası yapmak gibi bir arayış ise yok.

ABD'nde adâlet sorunu esas olarak çözülmedi,başta hukuk birçok alanda çatışma-arayış sürüyor.1978'de kutsal yerleri ziyaret ve dinî ibadetler önündeki engelleri kaldıran yasa;1990'da çıkartılan federal makamların Yerli Milletlere ait dinî ve kültürel değeri yüksek "kültürel parçaların" asıl sahiplerine iade etmesi yasası gibi yasalar adâlet arayışlarına verilen kısmi cevaplar sayılabilir.

Geçen Aralık (2014) ayında,Beyaz Saray'da yapılan altıncı Kabile Milletleri Konferansı'nda uzun bir konuşma yapan Federal Adâlet Bakanı Eric Holder,yerlilere yönelik adaletsizlikleri sayar ve yapılmakta ve yapılacak zorunlu düzenlemelerden bahsederken aslında ABD'nin hâlâ bir yüzleşme süreci içinde olduğunun altını çiziyordu.

Türkiye,tarihi ile yüzleşmede bu iki seçenekten hangisine yakın olmalıdır?

Gerek hükümet çevrelerinin gerekse de 1915 Soykırımı ile yüzleşme önerisi yapan geniş çevrelerin soruna esas olarak ABD modeline yakın baktıklarını söylemekteyim.Yani hükümet ve ona muhalefet arasında esasa ilişkin bir fark göremiyorum.

Konu iç demokratikleşmenin bir parçası olarak ele alınmaktadır.Konunun özgürce tartışılması önündeki tüm engellerin kaldırılması,Türkiyeli Ermenilerin tam eşit vatandaş olabilmesi ve yaşam koşullarının iyileştirilebilmesi için gerekli her türlü düzenlemenin yapılması,özür dilenmesi,Vakıflar vb. çeşitli alanlardaki haksızlıkların giderilmesi gibi talepler öne çıkmaktadır.

Yani,esas olarak "yeni ve demokratik bir toplum" inşa etmenin bir ögesi olarak Ermeni sorunu ile yüzleşmek…

Bunlara itiraz edilmez elbette.Ama,benim önerdiğim,sorunun esas muhatapları olan Ermenistan ve diaspora ile görüşülmesi modeli,Almanya örneğinin gösterdiği gibi demokratikleşmeyi dışlamaz.Aksine demokratik kimliği güçlendiren bir yaklaşımdır.

Türkiye'nin meseleye,ABD gibi bir iç demokratikleşme sorunu olarak yaklaşması iki başka nedenden dolayı da son derece yanlıştır.

Birincisi,Kızılderililerin ABD dışında ne bir devletleri ne de diasporaları vardır.

1915 Soykırımı esas olarak iki yeni varlık ortaya çıkarmıştır.Ermenistan ve diaspora.Bugünkü Ermenistan,Doğu Ermenistan (Rusya) bölgesinde kurulmuştur.Fakat kuruluşundan itibaren nüfusunun belki de yarısından fazlası Soykırım'dan kurtulanlardan oluşmuştur.Bu insanlar, yaşadıkları birçok şehir ve köye Batı Ermenistan olarak adlandırdıkları,Soykırım'ın yapıldığı topraklardaki köy ve şehirlerinin isimlerini vermişlerdir.

Ermeni diasporasının esas olarak Soykırım ürünü olduğunu ise söylemeye gerek bile yok.

Dolayısıyla,diasporayı ve Ermenistan'ı yok sayarak,Soykırım meselesini sadece Türkiye'deki Ermeni vatandaşlarla çözme zihniyeti kötü bir şaka olarak telakki edilmelidir veya inkâr politikasında yeni bir yüz yılın temellerini atmak olarak değerlendirilmelidir.

Soykırım ve sonuçlarının niçin sadece iç demokratikleşme sorunu olarak ele alınamayacağının ikinci önemli nedeni bunun bir adâlet sorunu olması ve demokrasi ve özgürlükler sorunu olmamasıdır.Demokrasinin egemen olduğu,fikir özgürlüğünün garanti altına alındığı bir toplum kurabilirsiniz ama bu adâlet sorununu çözmez.Demokrasi elbette adâlet ile ilgili sorunların çözümü için olmazsa olmaz bir ön şarttır.Bir nevi giriş biletidir,ama o kadar…

ABD bunun en iyi örneğidir.Yerliler hâlâ adâlet bekliyorlar.

Almanya'yı model önermeme yapılabilecek en önemli itiraz;Türkiye henüz 1915'i bir cinayet olarak kabul etmiyor ve bizim Konrad Adenauer'ımız yok olabilir.

Evet,bu doğru ve ama bu itiraz sadece bize siyasetin görevini tanımlıyor,o kadar.

1915'i cinayet olarak kabul etmek ve diaspora ve Ermenistan ile görüşeceğini açık olarak ilan edecek Adenauer'ı bulmak.

Türkiye'de yeni yeni şekillenmeye başlayan sivil toplum ile diaspora arasındaki doku uyuşmazlığının kökeni burada yatıyor.

Diaspora adâlet istiyor;Türkiye'deki sivil toplum ise genellikle özgürlük istiyor.Adâlet isteyen özgürlüğü,özgürlük isteyen adâletin önemini yeteri kadar farketmiyor.

Hrant Dink'in bir hayali,diaspora konferansı toplamaktı.Diaspora ile Türkiye sivil toplumu arasında ortak bir dil bulmanın,sorunun çözümünde anahtar olduğunu düşünüyordu.

Onun ömrü bu ortak dili yaratmaya yetmedi ama öldürülmesi bu ortak dilin temellerini attı."Hrant ile Soykırım ile yüzleş" sloganının anlamı budur...

*Prof.Dr.Taner Akçam,Hrant Dink ve 1952 Luxemburg,Taraf,27 Ocak-1 Şubat 2015.

http://www.taraf.com.tr/yazarlar/hrant-dink-ve-1952-luxemburg/
http://www.taraf.com.tr/yazarlar/hrant-dink-ve-1952-luxemburg-2/
http://www.taraf.com.tr/yazarlar/hrant-dink-ve-1952-luxemburg-3/
http://www.taraf.com.tr/yazarlar/hrant-dink-ve-1952-luxemburg-4/
http://www.taraf.com.tr/yazarlar/turkiye-1915-ile-nasil-yuzlesmeli/

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder