1 Haziran 2016 Çarşamba

Üç Kuşak Üç Katliam:1894'ten 1915'e Ermeni Çocuklar ve Yetimler/Doç.Dr.Nazan Maksudyan*

Bu makalede,geç Osmanlı döneminde anne-babalarını kaybetmiş üç farklı kuşak Ermeni yetimleri konu ediliyor.1894-1896 Hamidiye Katliamları,1909 Adana Katliamı ve son olarak 1915'te Ermenilerin yaşadığı coğrafyaya istisnasız yayılan sistematik ve organize katliam neticesinde çok sayıda Ermeni çocuk yetim kalmıştır.Makalenin hedefi Osmanlı tarihinin geleneksel olarak önemli addettiği konuların dışına çıkıp çocukları merkeze koyan,çocukları tarihin bir parçası olarak ele alan farklı bir tarih kurgusu sunmaktır.Böylelikle,yazı sadece çocukların tarihin yapımında (ve yazımında) ihmâl edilen rolüne değil,aynı zamanda da bu makalede incelenen dönem süresince artan siyasi önemlerine işaret ediyor.

Bugünün tarihçiliğinden baktığımızda tarih yazımının uzun müddet oldukça sınırlı bir bakış açısı içinde kapalı kaldığını,önemli olan ve olmayanı tanımlarken katı bir anlayış içine sıkışıp kaldığını görüyoruz.Çoğu tarihçi için savaşlar,devlet,antlaşmalar önemlidir.Diğerleri için önemli olan sınıf ve sadece sınıftır.Ancak tarihçiler her geçen gün tarihçiliğin ufkunu genişletiyor.Artık sadece hükümdarları,devleti,siyaseti merkeze alan araştırmalar sert biçimde eleştiriliyor.Ekonomiyi,toplumsal sınıf ve hareketleri gözardı eden çalışmalar güvenilirliğini yitiriyor.Tarihsel literatürde neredeyse 1950'lere kadar büyük ölçüde görünmez olan köylüler,emekçiler,kadınlar,azınlıklar tarihsel birer aktör olarak uzun zamandır araştırmacıların gündeminde.

Kapsamı genişlemiş olmasına rağmen,tarihyazımının hâlihazırda görmezden geldiği ve önemsemediği toplumsal gruplar hatırı sayılır sayıdadır.Bugün bile çocuklar ve gençler tarihyazımında neredeyse görünmez vaziyetteler.Çocukların tarihinin (varlıkları,deneyimleri,tanıklıkları),tarihsel öneme sahip
olduğu kabul edilmez;bu yüzden çocuklar anlatı dışında bırakılır.Çocukların önemli süreçleri şekillendiren aktörler,kayda değer olayların katılımcıları,tarihî anların tanığı olabileceğine ihtimal verilmez.Onsekizinci yüzyılda romantizm akımıyla güçlenen ve halihazırda da geçerliliğini koruyan,çocukların kırılganlık,masumiyet ve cehaletlerine atıfla idealize edilmiş anlamda özel oldukları iddiası,neticede çocukları toplumsal olarak önemsiz kılar.Çocukluk hem yasal hem de biyolojik olarak bir bağımlılık dönemi addedildiğinden,çocuk aktörleri gözardı etmek genellikle kolaydır.Zira çocuklar esas olarak "pasif alıcılar" olarak görülmektedir ve kültürel mevcudiyetleri nadiren teslim edilmektedir (Sanchez-Eppler,2005.) Çekirdek aile yapısı ideali içinde çocuk bir yandan gözbebeği,baştacı edilmiş,öte yandan çocuklar irade ve eylemlilik sahibi ol(a)mayan biblolara dönüşmüştür.

Son zamanlarda,çocukluk ve gençlik çalışmaları,antropoloji,eğitim,tarih,edebiyat,tıp,felsefe,popüler kültür,psikoloji ve sosyoloji alanlarıyla temas eden ayrı bir araştırma alanı hâline geldi.Çocukların da tarihsel bir kimlik ve aynı zamanda eylemlilik sahibi olduğu noktasından ilerleyen bu çalışmalar feminist tarihyazımına çok şey borçludur.Çocukluk tarihçileri "kadınları konunun odağı,hikâyenin öznesi,anlatının etkili kişisi yapmak" ve onları "tarihsel özneler olarak" inşa etme çabalarından çok şey öğrenmiştir (Scott,1988:18.) Cinsiyet ve yaş farklılıkları doğrudan paralel görünmese de yaş -veya nesillere- dayalı çalışmaların da benzer natüralist önkabullerden (toplumsal olarak şekillenen doğa ya da ilişkilerin reddi) mustarip olduğu görülmektedir.Öyle ki tarihsel araştırmalar yetişkin-çocuk eşitsizliğinin normalleşmesini güçlendirmekte ve yeniden üretmektedir.Bu nedenle toplumsal aktörler olarak çocuklar hakkında yazarken "güç","çatışma" ve "mücadele" kavramları önemlidir (Hendrick,2008:40-63.)

Sıradan insanların tarihî ve tarihsel özneler olarak kabul görmeleri yeni bir toplumsal tarihin temellerini atmıştır.Bu çerçevede çocuk ve gençlerin de toplumsal eylem kapasitesine sahip oldukları artık teslim ediliyor ve tarihsel özne olarak edimleri araştırılıyor.Bu makalede,geç Osmanlı döneminde anne-babalarını kaybetmiş üç farklı kuşak Ermeni yetimleri üzerinde duracağım.Makalenin hedefi Osmanlı tarihinin geleneksel olarak önemli addettiği konuların dışına çıkıp çocukları merkeze koyan,çocukları tarihin bir parçası olarak ele alan farklı bir tarih kurgusu sunmaktır.Böylelikle sadece çocukların,tarihin yapımında (ve yazımında) ihmâl edilen rolüne değil,aynı zamanda da bu makalede incelenen dönem süresince çocukların artan siyasi önemine işaret etmiş olacağım.

Önce 1894-1896 Hamidiye Katliamları,ardından 1909 Adana Katliamı,son olarak 1915'te Ermenilerin yaşadığı coğrafyaya istisnasız yayılan sistematik ve organize katliam neticesinde çok sayıda Ermeni çocuk yetim kalmıştır.Acınacak hâllerine ve zavallılıklarına rağmen yetim çocuklar her üç katliamın ardından,yardıma gönüllü rakip talipler arasında mücadele ve kavgaya yol açmıştır.
Protestanlar da misyonerler de Katolikler de devlet de bu çocukları "kurtarmak" istemiş,yetimler paylaşılamamıştır.

Hasta,zayıf,çoğu zaman kirli,bitli,zavallı yetimlerin;devletlerin yük gibi görüp bugün bile kötü koşullarda yaşamaya mahkûm ettiği kimsesiz çocukların bu kadar kıymete binmesi başlı başına ilginçtir.Ancak şurası bir gerçektir ki çocukların yeni bir dil öğrenme,yeni bir dine inanma,yeni kimlikler edinme becerisine duyulan inanç,ondokuzuncu yüzyıl katliamlarında çok sayıda hayatın kurtarılmasına yaramıştır.Daha katı bir ırkçı anlayışın hâkim olduğu yirminci yüzyılda genetik,soy,kan gibi sözde bilimsel sebeplerle çocukların da öldürülmesi gerektiği düşünülecekti (Zahra,2011.) Ermeni yetimleri,dinlerinden,dillerinden,kimliklerinden bağımsız olarak tabula rasa ilkesine dayanan eğitim anlayışına paralel şekilde boş sayfalar gibi değerlendirilmiş ve bu yüzden değerli bulunmuştur.Kolay yoldan her türlü kimliği benimseyecekleri,kısa sürede Protestan,Katolik,Müslüman yapılabilecekleri düşünülmüştür.

Güzel bulunan genç kızlar,kadınlar hemen evlere alınmış,akıllı,sevimli bulunan erkekler evlat edinilmiştir.Kısmen devşirme geleneğinin de etkisiyle olsa gerek,Ermeni çocukların,bir "geri dönüşüm" (recycle) sürecine tâbi tutulduktan sonra başka türlü değerlendirilebileceklerine,her şeye dönüştürülebileceklerine dair iyimser bir algı sözkonusudur.İleride de değineceğim gibi Amerikan misyonerlerinin söylemlerinde bu bariz iyimserliği açıkça takip etmek mümkündür.

Bundan başka,milliyetçi nüfus siyaseti,çocukları sahip olunacak,kaçırılacak,şekillendirilecek bir metaya dönüştürmüştür.İmparatorluktan ulus-devlete geçiş sürecinde nüfus çokluğu ulusal bir zenginlik olarak görülüyordu.Ana-babasının kim olduğundan ya da belli bir yaşa kadar nasıl bir sosyalleşmeden geçtiğinden bağımsız olarak ulusal cemaate dâhil edilecek her bir birey toplam nüfusu artırması bağlamında değerliydi.Doğum oranlarının oldukça düşük olduğu bir dönemde,Ermeni yetimlerle nüfusu artırmak makul bulunmuş olmalıdır.Üstelik Ermenilerin de Wilson ilkeleri uyarınca "kendi kaderini tayin hakkı" talebinde bulunacağı düşünülürse,hayatta kalan Ermenilerin yekûnunu,bu sefer cana kastetmeyen yöntemlerle azaltmak Türk milliyetçilerinin çıkarlarına daha uygundu.

1894-1896 Hamidiye Katliamları


Ondokuzuncu yüzyılda Ermenilere yönelik şiddet olaylarının çehresini ve boyutunu değiş
tiren,kuşkusuz 1894-1896 Katliamları olmuştu.Olaylar 1894 yılının Ağustos ayında Sasun direnişinin şiddetle bastırılmasıyla başladı.Reform görüşmeleriyle eşzamanlı gelişen gerginlik,1895 Eylül ayında Ermeni siyasi örgütleri tarafından İstanbul'da düzenlenen reform yanlısı bir miting sırasında katliama dönüştü.Trabzon,Erzincan,Maraş,Kayseri,Erzurum,Diyarbakır,Harput ve daha birçok şehirde benzer olaylar yaşandı.1896 yılında yeni bir şiddet dalgası Urfa,Şebinkarahisar,Amasya,Muş,Merzifon'a doğru yayıldı.Rakamlar çok tartışmalı olsa da 1894-1896 Katliamları'nda 200-300 bin Ermeni'nin öldüğü tahmin edilmektedir.Ayrıca çok sayıda Ermeni hayatını kurtarmak için zorla İslamiyet'i kabul etti ve birçoğu da doğdukları toprakları terketmek zorunda kaldı.

Katliamların ardından 50 bine yakın yetim çocuğun bakıma muhtaç kaldığı tahmin ediliyordu.(1) 1900'lerin başına değin yetimlerin bakımı konusunda Ermeni Patrikhanesi,Osmanlı Devleti ve yabancı misyonerlerin taraf olduğu çok sayıda kriz yaşanmıştı (Maksudyan,2010). Misyonerler,son derece savunmasız durumda oldukları için yetimleri ihtida çalışmaları için en uygun hedef olarak görüyordu.Bu çocuklar aileleri ve sosyal çevrelerinden koparılmışlardı.Çok kısa bir zaman içinde din değiştirmelerini sağlamak ve yeni Protestan (ya da Katolik) nesiller yetiştirmek kolay görünüyordu.Bu bağlamda,yetimhane açma faaliyetinin misyonerler tarafından "gelecek neslin kadınları ve erkeklerine hakikati öğretmek için sıradışı bir fırsat" olarak tanımlanması şaşırtıcı değildir.(2) Katliamlardan önce Amerikan misyonerlerinin sadece üç,çok küçük yetimhanesi varken 1895-1896 süresince yaklaşık altmış yetimhane açmışlardı.Bu kurumlardaki yetim sayısı 50 ila 1000 arasında değişiyordu ama çoğunda yaklaşık 100 çocuk vardı.1898 tarihli bir rapora göre,20 farklı ABCFM misyon merkezinde 4000 yetimin bakımını üstlenmişlerdi.(3) Katliamları izleyen on yıllık dönemde ABCFM yetimhanelerinde 10 bin kadın yetimin kaldığı düşünülüyordu.

Misyonerler yıllardır süregelen faaliyetlerinin yetimlere yönelmesinden çok umutluydu.Zira şimdiye kadar yaymakta çok başarılı olamadıkları "mesaj"ı iletebilecekleri genç bir kitleye erişeceklerdi.Yetişkinlerden çok daha kolay ikna olmaları beklenen yetimler,misyonerler için âdetâ yeni bir başlangıç olmuş 1894-1896 Katliamları,din değiştirme faaliyetleri açısından ciddi bir umut atmosferi yaratmıştı.Örneğin Sasun'daki ilk katliamların ardından Bitlis misyonerlerinin önündeki fırsatlara gıptayla bakılıyordu.Van misyoneri Dr. Raynolds arkadaşlarını kıskandığını itiraf ediyordu.(4) Katliamların neredeyse tüm doğu illerine yayılmasıyla misyonerlerin birbirini kıskanmasına gerek kalmamış,hepsine aynı imkân sunulmuştu:"Bu gerçekten umutlu ve mübarek bir iş.Umutlu,çünkü çocuklar daha çok küçük.Onlar doğru yönde bükebileceğimiz ince dallar.Onlar hak ve hakikat tohumlarını ekebileceğimiz bakir topraklar."(5)

Yetimlerin "dönüşüm" potansiyelinin farkında olan Osmanlı Devleti ve misyonerler rekabete girdi ve bu çocukların müstakbel sadakat ve bağlılıklarını kazanmak istedi.Dolayısıyla,tartışmanın merkezi,ihtida meselesiydi:Yabancı misyonerler,çocukları "gerçek Hristiyanlık" yoluna sevketmeye çalışırken Osmanlı devlet yetkilileri,her türlü ihtida ihtimalini engellemek için ellerinden gelen çabayı sarfediyordu (Deringil,2012.) Bâb-ı Âli vilayetlere art arda yolladığı yazılarda yetimlerin bakımı alanındaki misyonerlik faaliyetlerine karşı önlem alınmasını,misyonerlerin "ifsadat"ının acilen durdurulmasını emrediyordu.Yetimhaneler ve benzeri diğer misyoner kurumları yerel halkın ahlâk ve efkârını bozuyor,milli (dinî) kimliklerini kaybetmelerine yol açıyordu.(6) Diyarbakır valisi misyonerleri araziye dağılmış çekirge sürüsüne benzetmişti.(7) Bu grafik betimleme,misyonerlerin Osmanlı yetkilileri tarafından nasıl algılandığını göstermesi açısından önemlidir.Misyonerler sayıca fazlaydı,çalışkanlardı,İmparatorluğa zararları dokunuyordu ve devletin yetki alanına müdahale ediyorlardı.

Misyonerlik faaliyetlerinin önlenmesi için alınan kararların,verilen emirlerin çokluğuna rağmen bu tip tedbirler neredeyse hiç hayata geçirilememiştir.Mali çıkmaz ve vilayetlerde bürokrasi ve eğitim ağının zayıflığı ataleti açıklayabilir.Buna ek olarak,diplomatik temsilcilerin baskıları hemen her zaman Osmanlı yetkililerinin elini kolunu bağlamış,sert yaptırımlar uygulanmak üzereyken,Batılı güçlerin talebiyle geri adım atılmıştır.(8) Bâb-ı Âli,büyük devletlerin iç politikaya etkisinin ve kendi egemenliğinin sınırlarının farkındaydı.Misyoner faaliyetlerini durduramıyor ancak keyfi engellemeler ve pürüzler çıkarıyordu.

Yüzyılın sonuna doğru devlet daha cesur bir adım olarak,doğu vilayetlerinde misyonerlerle rekabet edebilecek eşdeğer kurumlar açmayı tasarladı.Devlet yetimlerin bakımını üstlenirse yabancıların varlığı gereksiz hâle gelecek,misyonerler etkisizleşecek ve diplomatik ilişkilerde gerginlik azalacaktı.(9) Vilayetlerde devlet kurumları yerel ihtiyaçlara cevap verebildiğinde,misyoner yetimhanelerinin kapatılmasına İngiliz,Alman ve Amerikan büyükelçilikleri itiraz edemeyecekti.(10)

Her ne kadar "Ermeni eytamı için darütterbiyeler" hayali suya düşmüşse de daha ortada ciddi bir girişim yokken bile misyonerler,devletin Ermeni yetimleri himaye etme çabalarını ırkçı bir yorumla eleştiriyordu:"Osmanlılar bu binlerce yetimi Müslüman olarak yetiştirmek ve kendi dejenere ırklarına zeki beyinler eklemek istiyor" (Kieser,2005:258.) Dolayısıyla,misyonerler yetimlere yönelik faaliyetlerinin "reklam"ını yaparken,bu çocukları devletin elinde maruz kalacakları zorunlu din değiştirmeden kurtardıklarını öne sürüyordu.Her iki taraf da diğerini aynı suçla itham ediyor ve "masum yetimler"in kurtarıcısı rolüne soyunuyordu.Yetimler ciddi bir rekabet alanının ortasında sağa sola çekiştirilen kuklalara dönüşmüştü.Milli ihtiyaçlar,çocukların gerçek ihtiyaçlarının önüne geçiyordu.

Gregoryen Ermeniler çok zor bir pozisyonda kalmıştı.Teoride yetimlerin meşru vasisi olan Ermeni Patrikhanesi aslında birçok yönden zayıftı.Ermeni nüfusu felâket bir sosyo-ekonomik duruma sürükleyen 1894-1896 Katliamları'nın ardından,Osmanlı Ermenileri özel yardım dernekleri,bağış kampanyaları,yetimhaneler gibi modern hayırseverlik ve yardımseverlik yöntemlerini geliştirmek durumunda kaldılar.Yetimler geleneksel olarak manastırlarda,kiliselerde ve daha yakın zamanda,hastanelerde bakılırken,katliamlardan hemen sonra seçilen patrik Mağakya Ormanyan'ın üzerinde,modern bir yetimhane ağı kurması yönünde ciddi bir baskı vardı.Yetimlerin geleceği,diğer bir deyişle,toplumun yarınları sözkonusuydu.

İstanbullu ve Batı Anadolu'daki Ermeni hayırseverlerin katkılarıyla Patrikhane bir düzine yetimhane açmayı başarmıştı.Patrikhane bünyesinde kurulan "yetimhane komitesi",yetimlerin envanterinin tutulması,açılan kurumların kontrolü ve yardımların dağıtılmasıyla görevliydi.Manastırların içinde de yetimhaneler açılmıştı.Dâhiliye Nezareti'nin raporuna göre Ermeni Gregoryen din adamları,Urfa (50-60 çocuk),Zeytun (6),Antep (40),Mamuretülaziz (33),Malatya (30),Yerevan (32),Van (130),Erzurum (160),Sivas (63) ve Diyarbakır'da (520) yetimlere bakıyordu.(11) Ancak bu ağın genişleyebilmesi için ciddi maddi kaynak gerekiyordu.Cemaat ve Patrikhane'nin yerel yardım kuruluşları,katliam bölgesindeki acil ihtiyaçları karşılayamıyordu.Bu sebepten Patrikhane,yetimlerin vilayetlerden İstanbul'a transferi için de çaba sarfediyordu.(12) Surp Pırgiç Ermeni Hastanesi'ne bağlı Yedikule Ermeni Yetimhanesi,Kalealtı (Levon Vartuhian) Ermeni Okulu ve bizzat Reis-i Ruhani Vekili'nin gözetiminde yaklaşık 100 yetim vardı.(13) Ormanyan ayrıca maddi durumu iyi aileleri,en azından bir yetimi evlat edinmeye davet ediyordu.(14)

Yetimlerin bakımını Ermeni olmayanlara bırakmak konusundaki toplumsal direnişe rağmen,Patrikhane yetimleri Protestanların elinden kurtarmakta ancak kısmen başarılı olmuştu.Yoksunluklar yüzünden misyoner kuruluşlarının açılmasına rıza göstermekten başka çare kalmamıştı.Öte yandan Ermeni Patrikhanesi misyonerlik faaliyetleriyle ilgili şikâyetlerini ısrarla yetkililere bildiriyordu.Patrik,hükumetten Protestan ve Katolik misyonerlerin "sayd-ı nüfus" faaliyetlerini gözardı etmemesini talep ediyordu.Hâlâ felâketin yaralarını saramamış vilayetlerde,Ermenilerin yoksulluk ve sefaleti suiistimal ediliyor deniliyordu.(15) Esas korku,misyoner kurumlarında yetiştirilen binlerce yetim çocuğun dininin değiştirilmesi ve "ulusal kilise"den uzaklaştırılmasıydı.Erzurum,Gürün ve Maraş'taki misyonerler çocukları kiliseye göndermedikleri ya da haç çıkardıklarında dalga geçtikleri için şikâyet edilmişti.(16) Yetimlerin eğitimi bir ölüm kalım meselesi gibi tartışılıyor,cemaatin geleceği tehdit altında görülüyordu.

Hikâyenin çocuk öznelerine eğilmek daha önce gözden kaçmış boyutları açığa çıkarmak yönünden de önemlidir.Örneğin 1894-1896 Katliamları neticesinde bölgede çok sayıda yetimhane açıldığı gibi sayıları binlere yaklaşan yetimlerin,özellikle batıdaki büyük şehirlerdeki yetimhanelere transferi sözkonusu olmuştur.Greroryen ve Katolik Ermeni Patrikhaneleri,II. Abdülhamid yönetimi,farklı misyoner grupları (Alman,İsviçreli,Amerikalı,Fransız) muhakkak bir kısım yetimi hâlihazırda hizmet veren yetimhanelerine aktarmaya çalışmıştı.Her ne kadar tüm bu kurtarıcılar durumu gözardı etse de bu uzun yolculukların,kimisi sadece dört-beş yaşında olan bu küçük çocuklar açısından acılı olduğu aşikârdır.Doğu Anadolu'nun çoğunlukla dağlık bölgelerinden,kötü kış koşullarında yola düşmüş,İzmir,İstanbul,Bursa gibi uzak yerlere gönderilmişlerdir.Katliam bölgesine en yakın liman olan Trabzon'a at sırtında -kısmen de yaya olarak- ulaşmaları genellikle bir haftadan uzun sürmüştür.Limanda gemilere bindirilmeleri esnasında muhakkak gerginlikler yaşanmıştır.Misyonerler,İngiliz Konsolos ve zaptiye memurları çocukların akıbeti konusunda tartışmaya tutuşmuşken,köylerinden ve cemaatlerinden koparılmış kimsesizler bir oraya bir buraya çekiştiriliyordu.(17) Kazanan çoğunlukla misyonerler oluyordu ve Ermeni yetimler gemiye bindiriliyordu.Bu sefer de kısıtlı yiyecek ve suyla,kalabalık bir güvertede uzun bir deniz yolculuğu onları bekliyordu.Çocukların kurtarıcılığına soyunan misyonerler bu çileli yolculuktan bihabermiş gibi davranıyor,muhtemelen yolda hastalanıp hayatını kaybedenlerden söz etmemeyi tercih ediyordu.İlgili vilayet yetkililerinin yetimlerin transferini engellemeye çalıştığı doğruydu.Ancak bu müdahalenin arkasında yatan motivasyon,misyonerlerin "ifsadat"ıydı,meselenin çocuk hâli gözden kaçıyordu.

Zorlu yolculuklar bir yana,sorun edilmeyen diğer bir konu yetimlerin aile ve akrabalarından,ayrıca doğup büyüdükleri "memleketleri"nden koparılmalarıydı.Misyonerler için köksüzleştirme (uprooting) denilebilecek bu durum,sorun olmak bir yana,bilakis tercih sebebiydi.Yalnızlaştırılmış çocuklar çok daha kolay etki altında kalıyor,ihtidaya sevkedilebiliyordu.Çocukların asimilasyonuna engel olacak,misyonerlerin tabiriyle çocukları "aşağı çekecek" aile etkisi böylece ortadan kalkıyordu.(18) Çocuklar,mesafeler çok uzak ve ziyaret imkân ve ihtimali pek düşük olduğu için ailelerinden büsbütün kopmuş oluyordu.Örneğin,1898'de Maraş'tan İzmir'deki Alman yetimhanesine (Das Diaconissen Haus zu Smyrna) gönderilen henüz altı yaşındaki Diruhi Cernazyan,anne-babası katliamlar esnasında hayatını yitirmişse de abi ve ablalarından temelli ayrı kalmıştı.1906'da tüberkülozdan öldüğünde,abilerinin eline sadece bir vesikalık fotoğraf geçmişti (Jernazian,1990:20.)

Adana 1909


Yeni anayasal Jön Türk rejimine muhalif,karşı-devrimci 31 Mart Vakası'nın ertesi günü,13 Nisan 1909'da Adana'da Ermenileri hedef alan bir katliam yaşandı (Sahara,2014.) 14 Nisan'da başlayan,özellikle Hacın,Hamidiye,Tarsus,Misis,Erzin ve Dörtyol'da şiddetlenen pogrom,Adana vilayetinin geneline hızla yayıldı ve üç gün sürdü.İskenderun limanındaki Avrupa deniz kuvvetlerinin varlığıyla bölge kısa sürede nispeten sakinleşmişti.Ancak huzursuzluğu bastırmak için gönderildiği söylenen Osmanlı birliklerinin ulaşmasıyla,24 Nisan Pazar günü ikinci bir katliam patlak verdi.Ağırlıklı olarak Adana şehrinde gerçekleşen ölümler üç gün boyunca devam etti.Çeşitli yabancı misyon binaları,okullar ve yetimhaneler de dâhil olmak üzere,şehrin Ermeni mahallesi alevler altında kaldı.Görgü tanıkları,katliamların Adana'yı dumanı tüten bir yıkıntıya çevirdiğini söylüyordu (Esayan,2014.)

Katliamlar neticesinde kaç kişinin öldüğü çok tartışılmıştır.Öte yandan,20 bin civarında bir sayı kuvvetle muhtemel görünüyor.Bunların çoğu Ermeniydi;Süryani,Keldani ve Rumlar da hayatlarını kaybetmişti.Katliamdan sonra İttihat ve Terakki tarafından Adana valisi olarak atanan Cemal Bey,olaylar sırasında katledilen Ermenilerin sayısını 17 bin şeklinde verir.Meclis-i Mebusan tarafından bölgeye gönderilen araştırma komisyonu üyesi Hagop Babikyan,toplam sayıyı 21 bin olarak tahmin etmişti (Tengirşek,1967:120-123.) (19)

Katliamlardan geride kalan kadın ve çocuklar yardıma muhtaçtı.Kiliseler,misyon binaları ve konsolosluklar dul ve yetimlerle dolup taşıyordu.Hükümet Araştırma Komisyonu'nun raporuna göre,evsiz ve muhtaç dul ve yetim sayısı Adana'da 30 bine ve Halep'te 6797'ye ulaşmıştı.Bir İngiliz gazetesinin haberin göre bu sayı 70.500'dü;Kilikya Gatoğigosu'nun Patrikhane'ye sunduğu raporda yardıma muhtaç 89.825 dul ve yetim var deniliyordu (Ferriman,1913:91-92.) Adana vilayeti,Patrikhane ve misyonerler tarafından açılan yetimhanelerde 3.500'e yakın çocuk vardı (Kévorkian,1999:103.)

Adana yetimlerinin geleceği,kısa sürede Ermeni Patrikhanesi,Ermeni Meclisi ve entelektüeller için milli bir mesele hâline gelmişti.Yetimlerin bakımı ve korunması diğer tüm ihtiyaçlardan daha önemli görülmüştü.Yetimler için yardım toplamak için düzenlenen bir toplantıda konuşan yazar ve sosyal aktivist Zabel Asadur (Sibil) sadece yardım ulaştırmanın yeterli olmadığını,esas meselenin yetimlerin eğitimine yoğunlaşmak olduğunun altını çizmişti (Rowe,2003:35.)

Yetimlerin bakımı konusunda iki ideal dile getiriliyordu:Yetimleri vatanlarından uzaklaştırmamak ve yabancı kurumlar tarafından himaye edilmelerine karşı koymak.Ermeni toplumu aynı anda iki nesli birden kaybetmekten korkuyordu.Binlerce yetişkin zaten öldürülmüştü ve şimdi de çocukları asimilasyon tehdidi altındaydı.Zabel Esayan Adana'da konuştuğu yaşlı bir Ermeni kadından şunları duymuştu:"Ben ve torunlarım arasında kimse kalmadı...İki nesil birden yok edildi,hepsi öldürüldü.Geriye yaşlı kadınlar ve çok küçük çocuklar dışında kimse kalmadı.Ve şimdi gözlerini onlara [çocuklara] diktiler."(20)

Bu süreçte Adana valisi Cemal Bey,Ermeni yetimlerin sorumluluğunu üstlenme niyetini açıkça beyan etmişti.Vali yetimlerin her şeyden önce Osmanlı olduğunu iddia ediyordu.Dolayısıyla Adana yetimleri için bir Osmanlı Yetimhanesi (Dârü'l-Eytâm-ı Osmânî) açmak en doğrusuydu.Kurumu nitelemek için kullanılan "Osmanlı" sıfatı anayasal rejime ve Osmanlıcı ideolojiye kasıtlı bir referanstı.Cemal Bey'in yetimhane projesi,ilk bakışta Ermeni cemaatinin yetim bakımı konusundaki idealleriyle uyum içinde gibi gözüküyordu;çocuklar vatanlarından uzaklaşmamış olacak ve bakımlarını üstlenenler yabancılar olmayacaktı (Maksudyan,2012.)

Ancak Adana Yetimhane Komisyonu'nun birkaç toplantısının ardından,yetimhanede kullanılacak dil ve eğitimin ihtivası meseleleri,tartışmaların merkezine oturdu.Vali yetimhanede eğitim dilinin Türkçe olmasına dair niyetini çok kereler açıkça dile getirmişti.Bundan başka dinî farklılıklar kesinlikle dikkate alınmayacak,tüm yetimler "bilâ tefrik-i cins ve mezhep" kabul edilecek ancak kesinlikle dinî tedrisat yapılmayacaktı.Cemal Bey yetimhanenin varlık sebebini açıklarken sık sık Osmanlıcılık ve ittihad-ı anasır ideallerine atıfta bulunuyordu.

Ermeni yetimlerin geleceği konusunda hâlihazırda endişeli olan Ermeni cemaatinin önde gelenleri açısından din ve dil konusundaki her iki tutum da kabul edilemezdi.Her ne kadar Cemal Bey,projesini Osmanlıcılığın beşiği gibi olumlu bir kisve altında sunsa da daha kritik gözler hüsn-ü tabirle bezenmiş bir milliyetçilik ve Türkleştirme siyaseti görmekten kendilerini alamıyordu.Ermeniler için açılmış bir "devlet yetimhanesi" fikri yeterince kötü değilmiş gibi bu çocukların cemaat kimliğinin temelinde yatan Ermeni dili ve dininden bihaber yetiştirilecekleri iddiası,ihtida ve asimilasyon korkularını körüklüyordu.(21) Böyle düşünen sadece Ermeniler de değildi.Fransız konsolos yardımcısına göre de yetimhane "esasen bir Türk kurumu" olacaktı.(22)

Meselenin kendine özgü yönleri vardı elbette ama özünde döneme hâkim olan Osmanlıcılığın tanımı tartışmasının bir varyantıydı:İttihat fikri,farklılıkları barındırmalı mıydı (adem-i merkeziyet) yoksa çeşitli toplumsal farklılıklar bir potada eritilip türdeş bir toplum mu yaratılmalıydı (merkeziyet)?(23) Zabel Esayan "resmî dil" fikrinden son derece rahatsızdı ve yetimhanenin tek dilli olmasına şiddetle karşı çıkıyordu.Ancak kısıtlı kaynaklar sözkonusu olduğu için ya Türkçe eğitim kabul edilecek ya da yetimler bakımsız kalacaktı.Zabel,hayal kırıklığını ve üzüntüsünü,rejimi destekleyen eşi Dikran Esayan'a şu sözlerle aktarmıştı:"Resmî dil meselesinde valiyle kora kor savaşmam gerekti.İşte senin Jön Türklerin!Özellikle de senin İttihatçıların!Gözlerini aç da onlara iyi bak!"(24)

Ermeni toplumunun bütün hoşnutsuzluk ve kınamalarına rağmen,Dârü’l-Eytâm-ı Osmânî 1911 Ağustos'unda açılmıştı.Vilayetin 1909'da Adana,Hacın ve Dörtyol'da açtığı üç küçük yetimhanede kalan 500 civarında çocuk buraya aktarıldı.Esayan'a göre bu kurum Ermeni toplumu için bir utanç abidesidir.Asimilasyon tehdidini vurgulamak için,yazılarında kuruma ısrarla "Türk yetimhanesi" demeyi sürdürdü:

"...bu yetimler sağ kalmak ve eğitim görmek için bir Türk yetimhanesine teslim edildi.Ne aşağılık bir feragat ile,neredeyse bütün millet bu tarifsiz hakaret önünde başını eğdi ve biz Ermeniler düşmanlarımızın şerefimizi ayaklar altına almasına ve yetimlerimizi bizden koparmasına çok kolayca izin verdik!..Orada anavatanın dumanı tüten yıkıntıları arasında,kurbanlarımızın kanıyla bu kutsal topraklarda...Cemal Bey'in Dârü’l-Eytâm-ı Osmânî dört başı mamur bir anıt,ebedi bir utanç abidesi gibi dikiliyor,üstünde Ermeni milletinin şerefinin cansız bedeni çarmıha gerilmiş olarak."(25)

Anadolu 1915


1915 yaz aylarında Osmanlı Ermenilerinin sistematik biçimde ve topyekûn olarak yerinden edilmeleri ve öldürülmeleri hem siyasi arenada hem de tarihyazımında büyük bir tartışma konusu olmaya,olayların yüzüncü yılında,hâlâ devam etmektedir.İşin katiller ve maktûller boyutu enine boyuna tartışılırken,hayatta kalanlar,özellikle de kadınlar ve çocuklar,yeni yeni araştırmacıların ilgisini çekebilmiştir.Müslümanlaşmış Ermeni kadınlar ve çocuklar üzerine çok sayıda yeni yayın yapılmaktadır (Sarafian,2001;Altınay,2006;Shemmassian,2006.)(26) 1915 Katliamları'nı,olayların birincil tanığı ve öznesi çocukları (yetimleri) merkeze alarak anlama çabası,önceki örneklerle benzerlik gösteren bir sahiplenme ve mülkiyet mücadelesini ön plâna çıkarır.Erkek olanları hariç tutarsak,ergenlik yaşlarında çocuklar,yetişkin erkekler gibi ilk anda öldürülmemiş ve sürgün kafilelerinde kadınlarla beraber yol almıştı.Henüz bebek yaşta olanları kısa zamanda açlık,susuzluktan hayatlarını yitirmişti.Hayatta kalabilen "sahipsiz" çocuklar ise aynı emval-i metruke gibi taliplileri arasında mücadeleye yol açmış,paylaşılamamıştır.

Kimsesiz ve bakıma muhtaç çocukların,özellikle de tüm ailesini kaybetmiş yetimlerin ve terkedilmiş çocukların mülkiyeti ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından itibaren siyasi bir rekabet alanıydı."Sahipsiz çocuklar" için verilen mücadele,çökmekte olan bir İmparatorluğa mensup cemaatlerin artan demografik kaygılarına işaret ediyordu.Çocukların hakiki kimlikleri ve aidiyetleri üzerinden bitmek bilmeyen bir kavga sürüp gitmekteydi (Maksudyan,2009.) 1915 Ermeni yetimlerinin nicelik bakımdan fazlalığı ve ihtiyaçlarının büyüklüğü krizi derinleştirmişti.Denilebilir ki yetimlere sahip olmak için verilen aralıksız mücadele,âdetâ Birinci Dünya Savaşı'nın Osmanlı cephelerinden biri hâline gelmişti.Çatışmanın farklı taraflarına göre yetimler ya kaçırılıyor ya kurtarılıyordu.Binlerce Ermeni yetimi Müslüman haneler tarafından sahiplenilir ve Müslümanlaştırılırken,Ermeni yetkililer ve hayatta kalan aile üyeleri en genç kuşağın dinî ve dilsel kimliklerini kaybetmelerine engel olmak için çocukları geri almak için savaşıyordu.

Osmanlı Ermenilerinin İttihatçı iktidar tarafından maruz kaldığı soykırım,sadece tehcir ve katliam anlamına gelmiyordu.Devlet aynı zamanda Ermeni olmayan nüfusun genelini de soykırım sürecinde yer alması için teşvik ediyordu.Bir yandan Ermeni mülkleri yağmalanıyor,bunun yanı sıra kadın ve çocuklar sahipleniliyordu.Müslüman haneler gözlerine kestirdikleri Ermeni kadın ve çocukları evlerinde alıkoymakta beis görmüyordu.Lerna Ekmekçioğlu'nun ifadesiyle,Jön Türkler Ermenilerin legal olarak kaçırılması,evlerde,fabrikalarda,tarım arazilerinde çalıştırılması ve sömürülmesi için uygun iklimi sağlamıştı (Ekmekçioğlu,2013;Ekmekçioğlu,2014.)

1915 tanıklıkları,çocukların genellikle kervanlar yola çıkmadan önce kadınlardan ayrıldığını belirtir.Annelerinin yanından kalan çocukların bazıları da tehcir yolunda ellerinden alınmıştır (Miller ve Touryan,1993:132.) Müslüman Türkler ve Kürtler sürgün kafilelerinden istedikleri kişiyi alıkoymakta serbestti.Özellikle devlet memurları ve askerler tarafından kafileden zorla ayrılıp sahiplenilen çocuk sayısı çok fazladır.(27) Sayısız sözlü tarih görüşmesi,güzel kızların kaçırıldığının ve kadın ve çocukların açık artırmayla satılan hayvan muamelesi gördüğünün altını çiziyor.Bazı anneler çocuklarını onlar dönene kadar bakılmaları için güvenilir Müslüman komşularına emanet ediyordu;çoğu geri dönemeyeceğini hesaba katmamıştı ya da en azından çocuklarını kurtarmak istiyordu.Bazen de Ermeniler çocuklarını para,yiyecek ya da diğer aile üyelerinin korunması için rehin vermeye razı gelmişti.

Müslüman hanelerde zorla alıkoyulan çocuklar genellikle tarım işçisi olmaya zorlanıyordu.Ermeni kızları "evlat" edinmek ve besleme,hizmetçi,kapatma,cariye gibi kullanmak daha yaygındı.Müslümanların yanında yaşayan Ermeni yetimlerin,üvey aile sayesinde sahip oldukları güvenli ortamı çok önemsememeleri ve fırsatını buldukları an evden kaçmaları ilginçtir.Kaçan çocuklar bir şekilde köylerine geri dönmeye,daha da önemlisi ailelerini bulmaya çalışmıştır.Ermeni yetimlerinin yüzlercesi de Dâhiliye Nezareti tarafından Kadınları Çalıştırma Cemiyet-i İslâmiyesi aracılığıyla istihdam edilmek üzere Anadolu'dan İstanbul'a getirilmişti.Kızlar Nezaret tarafından uygun bulunan Müslüman hanelere dağıtılır;erkek çocuklar İstanbul'da ve şehir dışındaki fabrika,atölye,çiftlik ve küçük işletmelerde çalıştırılır (Karakışla,1999.)

Birinci Dünya Savaşı'nın hemen sonrasında ise durum tamamen farklı bir hâl alır.İttihatçı liderler yurtdışına kaçmış ve yeni hükümet,Müslüman hanelerde cebren alıkoyulan Hristiyan kız ve erkek çocukların serbest bırakılmasını ve yakınlarına geri verilmesini emreder.(28) Ermeni cemaat yetkilileri,Mondros Ateşkes Antlaşması'nın Osmanlı savaş esirlerinin serbest bırakılmasını öngören maddesinin Müslümanlaştırılmış kadın ve çocukları da kapsadığını ileri sürüyordu.Buna uygun olarak,hükümet,yerel valilere Ermeni kölelerin,siyasi tutukluların,yetim kızların ve kadınların serbest bırakılmasını emretti.(29) 1919'un başlarından itibaren Ermeni Patrikhane yetkilileri son birkaç yılı Müslümanların yanında ve devlet yetimhanelerinde geçiren çocukları bulmak,kurtarmak ve topluma yeniden kazandırmak için geniş kapsamlı bir kampanya başlattı.Vorpahavak (yetimlerin toplanması) adı verilen çaba,İngilizlerin hâkimiyetine giren Sina,Filistin,Suriye ve Irak'ta 1917'nin sonlarından itibaren başlamıştı.

Osmanlı yetkilileri başlangıçta yetim toplama faaliyetlerini destekliyordu.Tüm vilayetlere,Ermenileri evlerinde alıkoymakta ısrar edenlerin,kadın ve çocukları derhal,en geç bir hafta içinde yetkili makamlara teslim etmeleri,aksi hâlde ağır şekilde cezalandırılacağına dair emirler gönderildi.(30) Birçok Ermeni çocuk bu süre zarfında ailelerinin yanına dönebildi.Ancak 1919 Mayıs'ında Batı Anadolu'nun Yunanlar tarafından işgalinin ardından durum değişti.Türk milliyetçi hareketi güçlenirken,siyasi tercihler giderek Ermeni ve Rum karşıtı olmaya başladı.Bu sefer Müslüman halk ve İstanbul hükümeti,"Ermeniler Müslüman yetimleri kaçırıp Ermenileştiriyor" diye veryansın etmeye başladı.Hükümet yanlısı gazeteler Ermenilerin,Müslüman çocukları,Ermeni kökenli olduklarını itiraf etmeye zorladığını iddia etti (Kévorkian,2011:760-762.) Sözkonusu dönemde çocukların "meşru mülkiyeti" üzerine rakip taraflar arasında bitmeyen bir kavga vardı.Kadınlar ve çocuklar bir oraya bir buraya sürüklenirken,kim kimi kaçırıyor tartışması kolay kolay kapanacak gibi değildi.1921 yılına geldiğinde bu konu hâlâ gündemdeydi.25 Kasım 1921 tarihli New York Times'ta çıkan bir habere göre,bu tarihe kadar 100 bin civarında Ermeni yetim çocuk iade ve himaye altına alınmıştı;henüz iade edilmemiş çocuk miktarı ise 75 bin civarında tahmin edilmekteydi (Yarman,2014:83-85.)

Sonuç yerine


Bu çalışmanın esas hedefi tarihsel anlatıda büyük ölçüde dilsiz ve görünmez olan çocukları duyabilmek ve görebilmek.Öte yandan,genellikle geride kendi
lerine dair birincil kaynak bırakmayan ya da çok az bırakanların tarihini yazmanın zorlukları yadsınamaz."Aşağıdan tarih" yapmaya çalışan,farklı madûn gruplara ve kimliklere odaklanan tüm araştırmacılar benzer sıkıntılarla karşı karşıyadır.Çocuklar sözkonusu olduğunda sınıf,toplumsal cinsiyet,statü,etnisite gibi etkenlerin tarattığı ast olma durumuna bir de yaştan (rüştten) kaynaklanan bir bağımlılık durumu eklenir.Dolayısıyla bu yazıda aktör konumuna oturttuğum çocuklar,Osmanlı toplumunda Ermeni olarak,aile ve soyun toplumsal statüyü belirlediği bir dünyada yetimler olarak,üstelik de rüştünü ispatlamamış çocuklar olarak sayısız açıdan ast konumdadır ve kendilerini ifade etme,seslerini kayıtlara geçirme olanakları son derece sınırlıdır.Bu yazıda konu edinilen yetimlere dair birincil ifadeler bulmak neredeyse imkânsızdır.Öte yandan çocukların,anlatının merkezinde kalmalarına,görünür olmalarına imkân vermek hayatlarını günyüzüne çıkarmak,"görünmezi görmek" anlamında çocukluk tarihçiliği açısından değerlidir.Ermeni yetimlerin farklı durumlardaki yaşam koşullarına,yoksunluklarına yoğunlaşmak,bu muhtaç durumdaki çocuklara ne gibi imkânlar sunulduğunu gözler önüne sermek de bir ölçüde tarihsel özne olmalarına olanak sağlamaktadır.

Birinci Dünya Savaşı'nın yol açtığı insanlık dramlarının en büyüklerinden biri Osmanlı Ermenilerinin maruz kaldığı katliam ve zorunlu yerinden etmeydi.1915'in yaz aylarından itibaren yaşananlar hem yüzbinlerin ölümüne yol açmış hem de bir o kadar kadın ve çocuğu bakıma muhtaç durumda bırakmıştır.1915'in çıkardığı bilanço korkunç olsa da yetim kalan Ermeni çocuklar ve dul kalan anneler sorunu,Ermeni toplumu sözkonusu olduğunda neredeyse on yılda bir tekrarlanan âdetâ bir rutine dönüşmüştür:Önce 1894-1896 Hamidiye Katliamları,ardından 1909 Adana Katliamı,son olarak 1915'te Ermenilerin yaşadığı coğrafyaya istisnasız yayılan sistematik ve organize bir katliam.

Şu makro soru elbette önemli:1894-1896 ve 1909 ile 1915 arasındaki ilişki nedir?İlgili literatürde aralarındaki sürekliliğe işaret edenler olduğu gibi ilişkinin determinist olmadığını vurgulayanlar da var.Yetimleri odağa alan bir sosyal tarih bize katliamların sebeplerine ve/veya ilişkililiğine dair fazla bir ipucu vermese de sonuçlarını değerlendirmek açısından zengin bir veri sunuyor.Bu üç epizodun önce benzerlikleri üzerinde durulabilir.Farklı aktörler arasında paylaşılamamak bu üç yetim kuşağın da ortak kaderi:1894-1896'da Abdülhamid rejimi bir yerden çekiyor,misyonerler başka bir yerden çekiyor yetimleri.1909'da bu sefer Jön Türk rejimi sahiplenmeye çalışıyor çocukları.Dönemin Adana valisi Cemal Paşa,çocukların bakımını üstlenmeye soyunmuşken Patrikhane adına Zabel Yesayan yetimlerin kimliklerini korumak için savaşmak zorunda kalıyor.1915'te sayısız Müslüman devlet yetkilisi,asker ve seçkin birer evlatlık alıyor ve 1919'da Patrikhane bu çocukları toplamaya çalışıyor.

Üç dönem arasındaki diğer bir benzerlik de katliamlarda çocukların,büyük ölçüde tehdit olarak algılanmamış olması.Eli silah tutabilir diye düşünülen biraz daha büyük erkek çocuklar hariç,çocuklar her üç dönemde de öldürülmemiştir.Öte yandan çocukları öldürmemek,bazı Ermenileri hayatta bırakmak anlamına gelmiyordu.Bilakis,Ermeniler nüfus olarak azalırken,ihtidalar neticesinde Müslümanlar ya da Protestanlar çoğalıyordu.Dolayısıyla üç dönemi tanımlayan diğer bir benzerlik Ermeni yetimlerinin köksüzleştirilmesidir.Kimliğin dil ve din üzerinden belirlendiği bir dünyada,kimliklerini kaybetme tehlikesi yaşamışlar,çoğunlukla da kaybetmişlerdir.1894-1896 yetimlerinin neredeyse yüzde 85'ine Amerikan misyonerlerinin yetimhanelerinde bakılmış ve neredeyse tamamı Protestan olmuştur.Adana Katliamı sonrasında vilayet yetimhanelerinde kalan çocuklar Ermenice öğrenememiş ve dinî eğitim almalarına da izin verilmemiştir.1915'te sayıları yüzbinlere ulaşan yetimler,çoğunlukla evlatlık (ya da eş olarak) hanelere alınmış ve Müslümanlaştırılmıştır.

Üçüncü olarak,katliam yetimlerinin şimdiki çocuk algımızla çelişen birer irade ve cesaret timsali oldukları söylenebilir.Kriz koşulları çocukların aktör olarak oynadıkları rolü net biçimde dönüştürmüştür.Ermenice zeki,becerikli ve koşulları kendi yararına manipüle edebilen birini tanımlamak için kullanılan carbig (ճարպիկ) kelimesinin katliam yetimlerine dair anılarda ve anlatılarda sıkça karşımıza çıkması bu yüzdendir (Miller ve Touryan,1993:113.) Görünüşe göre,pasif,koşulların kadere yön vermesine izin veren çocukların hayatı tehlike altındaydı.Hayatta kalabilen çocuklar sadece agresif değildi,aynı zamanda akıllı ve atak da olmak zorundaydılar.Çocuklar açıkça risk alıyor ve koşulları kontrol etmelerine yarayacak seçimler yapıyordu.Örneğin,hayatta kalmayı başaran çocuklar,potansiyel "koruyucu"larını zekâları ya da güzellikleriyle etkileyenler ve imkânları kendi yararına döndürebilenlerdi.Kimi zaman yetimhanelere ya da evlere kabul edilme yollarının peşinde koşuyor,kimi zaman da kendilerine sağlanan görece korunaklı ortamda duramayıp fırsat bulunca kaçıyorlardı.Bugün vapura tek başına binmelerini tehlikeli bulduğumuz çocuklar,o günlerde Adana'dan Sivas'a ailesini bulmaya gidebiliyordu.


Son olarak farklılıklara değinmekte fayda var.Katliamlar neticesinde yaşanan yetim krizleri çok sayıda benzerlik gösterse de öncelikle niceliksel olarak ayrışırlar.1894-1896,1909 ve 1915 sırasıyla onbinlerce,binlerce ve yüzbinlerce çocuğu yetim bırakmıştır.Sayılar arasındaki ciddi fark,kurumlar arasındaki rekabeti büyük ölçüde etkilemiştir.1890'larda kanlı bıçaklı olan misyonerler ve merkezî devlet otoritesi,1909'da ateşkes imzalamış görünmektedir.Yerel düzeyde Osmanlı devlet otoritesini temsil eden vali Cemal Bey,misyonerlerle çok iyi ilişkiler kurmuştu ve bunun karşılığında misyonerler de valiye sadakat ve itimat göstermişti.Rekabetin yerini,işbirliği ve dostluk almıştı.Uluslararası İane Komisyonu'nun kuruluşundan itibaren misyonerler herhangi bir gerginlik olmadan valiyle birlikte çalışmıştı.Amerikalı misyonerler,çok kısa süre sonra kapatmak üzere sadece birkaç tane yetimhane açmıştı.Katliamdan bir yıl sonra,Nisan 1910'da Amerikalılar idare ettikleri yetimhaneler üzerindeki kontrolü vilayete devretmeye razı olmuştu.Misyonerlerin ifadesine göre yetimlerin velayetini,"Osmanlı milletine,gerçek velilerine" bırakmak en doğrusu olacaktı zira "aydınlanmış" vali bu "Osmanlı sorumluluğu"nu üstlenecek yetkinlikteydi.(31) Amerikalıların pozisyon değiştirmesinin ardında,Adana'da merkezî devletin varlığının güçlü olması,anayasal rejime destek verme kaygısı ama en çok da açmak istedikleri hastane için gerekli izin ve desteğin sağlanması yatıyordu.Protestan misyonerleri ilk defa Ermenilerin "İslamlaştırma","ihtida" suçlamalarına sırt çeviriyordu.

Bu yazıda çocuk aktörleri merkeze alan,çocukların deneyimlerini tarihsel kaynaklar olarak değerlendiren bir tarihyazımı anlayışıyla geç Osmanlı toplum ve siyasetine dair çıkarımlar yapmaya çalıştım.Çocukların araştırmacılarca ihmâl edilen rolüne,dolayısıyla aynı zamanda da gözden kaçan siyasi önemine işaret ettim.Ermeni katliamlarının çocuk mağdurlarının yaşadıklarına ve sebep oldukları çatışmalara yoğunlaşmak;milliyetçilik,kimlik,aidiyet,din değiştirme,nüfus siyaseti gibi konuları çocukların tanıklığı ışığında yeniden incelemek,tarihyazımına yeni bir boyut ve bakış açısı katabilmektedir...

***

1-
"Fifty Thousand Orphans made so by the Turkish Massacres of Armenians",New York Times,18 Aralık 1896;"Orphans in Turkey",Missionary Herald,sayı 94,Mayıs 1898,s.204-208;"Editorial Paragraphs",Missionary Herald,sayı 95,Ekim 1899,s.396.
2-"...an unusual opportunity for impressing truths upon the men and women of the next generation":Florence A. Fensham,F. A.,Lyman,M. I. ve Humphrey,H. B.,A Modern Crusade in the Turkish Empire,Women's Board of Missions of the Interior,Chicago,1908,48.
3-"Orphans in Turkey",a.g.e.,s.204-208.
4-"I almost envy our Bitlis associates.":Dr. Raynolds,"Relief at Sassoun",Missionary Herald,sayı 91,Ekim 1895,s.403-404.
5-"Truly this is a hopeful and blessed work.Hopeful,because the children are so young.They are the little twigs which we may bend in the right direction.They are virgin soil in which we may
sow seeds of truth and righteousness.":Helen D.Thom,"Report of the Girls' Department of Mardin Orphanage",ABC 16.9.7,30 Aralık 1897,reel 694,sayı 1118-9.
6-"...ahali-yi mahalliyenin ahlâk ve efkârı fesad-pezir olunarak bilahare milliyetlerini dahi gaib edecekleri tabi olmasına nazaran ... misyonerlerin devam-ı ifsadatına meydan verilmemesi...":BOA,İ.HUS.,74/1316-Z/59,19/Z/1316 (30 Nisan 1899);BOA,MV,97/73,9.S.1317 (19 Haziran 1899)
7-"...cerad-ı münteşir gibi bu havaliye dağılan misyonerler...":BOA,A.MKT.MHM.,702/29,14/Ş/1317 (18 Aralık 1899)
8-BOA,A.MKT.MHM,702/24,21 Mart 1899;BOA,HR.SYS,2793/2,18 Şubat 1899.
9-BOA,A.MKT.MHM.,702/30,24 Nisan 1315 (6 Mayıs 1899)
10-BOA Y.MTV,188/118,22.Za.1316 (3 Nisan 1899)

11-BOA Y.MTV,188/118,22.Za.1316 (3 Nisan 1899)
12-El Tiyempo,İstanbul,25 Mart 1897,sayı 54,s.1.
13-BOA Y.MTV,188/118,22.Za.1316 (3 Nisan 1899)
14-El Tiyempo,İstanbul,1 Nisan1897,sayı 56,s.2.
15-BOA,A.MKT.MHM.,702/29,26/N/1316 (7 Şubat 1899)
16-"The Summary of Armenian Patriarch's Complaint to the British Embassy,1897",ABC 16.9.7,reel 694,sayı 706-9.
17-BOA,A.MKT.MHM.,702/21,25/Ra/1314 (3 Eylül 1896)
18-"...there is no force drawing them down while we are trying to lift them up.":Mr. Baldwin,"The Orphanages",Missionary Herald,sayı 95,Mart 1899,s.111.
19-Babikyan Meclis'teki konuşmasında ısrarla en az 21 bin Ermeni'nin öldürüldüğünü söyleyince mebuslar son derece öfkelenir.Babikyan ve Yusuf Kemal'in 23 Temmuz 1909'daki oturumda raporlarını ayrı ayrı sunması kararlaştırılır ve Meclis tartışmalarına ara verilir.Ancak plânlanan tarihten bir gün önce Babikyan ölü bulunur.Bunun üzerine Erzurum mebusu Vartkes plânlanan tarihte Babikyan'ın raporunun okunmasını ister ancak ölü bir adamın raporunun sunulması fikri kabul görmez.Rapor daha sonra Ermenice ve Fransızca'ya tercüme edilir ve yayımlanır.Yusuf Kemal'in raporu da bir komiteye teslim edildiği bahanesiyle okunmaz ve içeriği hâlâ meçhuldür.Tengirşek anılarında da dönemin sansürsüz bir yorumunu yapmaktan kaçınır.
20-Zabel Esayan,"Giligio Vorpanotsnerı" [Kilikya Yetimhaneleri],Arakadz,sayı 13,17 Ağustos 1911,s.196-197.
21-Cemal Paşa anılarında Türkçe eğitim yanlısı olduğunu kabul etmekle birlikte Ermenilerin korkularının yersiz olduğunu savunur:"Osmanlı İmparatorluğu'nun resmî dilinin Türkçe olmasını istemek,unsurları Türkleştirmek istemek midir?Osmanlı İmparatorluğu'nda mekteplerin hükümetin kontrolü altında bulunmasını ve yeknesak olmasını arzu etmek,sair unsurları Türk yapmak istemek midir?",s.344.
22-"M. Ronflard,Gérant du Vice-Consulat,à Monsieur Pichon,Mersine,le 7 mai 1910",MAE,Nou-velle Série,sayı 84.
23-Meşrutiyet dönemi siyasi partileri arasında da bu temel bir tartışmaydı.İttihat ve Terakki Cemiyeti,"ittihat" kelimesinden de anlaşılacağı gibi birleşik bir kimlik yaratılması taraftarıydı.Diğer yandan,Hürriyet ve İtilaf Fırkası daha adem-i merkeziyetçi bir siyaset izliyordu.
24-"Lettre de Zabel Essayan à Tigrane Essayan,Cilicie,[ca.September] 1909",Musée des Lettres et des Arts d’Erévan (MLA),Zabel Essayan Fonu,no.252 (çeviri:L. Ketcheyan)
25-Zabel Esayan,a.g.e.
26-Çok sayıda araştırmacının bu konuyla ilgilenmesinin bir neticesi olarak Kasım 2013'te Hrant Dink Vakfı,Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü ve MalatyaHAYDer işbirliğiyle ve Friedrich Ebert Vakfı,Chrest Vakfı ve Olof Palme International Center'ın desteğiyle "Müslümanlaş(tırıl)mış Ermeniler Konferansı" düzenlemiştir.
27-Başbakanlık arşivinde mülki ve askerî yetkililer tarafından "evlat edinilen" Ermeni kızlara dair çok sayıda belge bulunmaktadır.Dâhiliye Nezareti,Ermeni kızlarını terbiye maksadıyla evlat edinen devlet görevlilerine karşı hiçbir itirazı olmadığını açıklamıştır.BOA,DH.ŞFR.,61/23,11/R/1334 (17 Ocak 1916)
28-BOA,DH.ŞFR.,92/196,15/M/1337 (21 Ekim 1918)
29-BOA,DH.ŞFR.,95/212,19/R/1337 (23 Aralık 1918)
30-BOA,DH.ŞFR.,93/300,23/S/1337 (28 Kasım 1918);BOA,DH.ŞFR.,94/56,1/Ra/1337 (4 Ocak 1919)
31-"The International Hospital",Missionary Herald,sayı 106,Nisan 1910,s.154-156.

Kaynakça


-A.G. Altınay,(2006) "In Search of Silenced Grandparents:Ottoman Armenian Survivors and Their (Muslim) Grandchildren",H.L. Kieser, ve E. Plozza,(der.),Der Völkermord an den Armeniern,die Türkei und Europa=The Armenian Genocide,Turkey and Europe içinde,Chronos,Zürih,117-132.
-
S. Deringil,(2012) Conversion and Apostasy in the Late Ottoman Empire,Cambridge University Press,Cambridge.
-
L. Ekmekçioğlu,(2013) "A Climate for Abduction,a Climate for Redemption:The Politics of Inclusion during and after the Armenian Genocide",Comparative Studies in Society and History,55(3):522-553.
-L. Ekmekçioğlu,(2014) "Kız kaçırma,kız kurtarma:Birinci Dünya Savaşı sırasında ve Mütareke yıllarında İstanbul'da Ermenilik ve Müslümanlık",Toplum ve Bilim,129:223-256.
-Z. Esayan,(2014) Yıkıntılar Arasında,Aras Yayıncılık,İstanbul.
-
D.Z. Ferriman,(1913) Turkish Atrocities:The Young Turks and the Truth About the Holocaust at Adana in Asia Minor,During April,1909,Londra.
-
H. Hendrick,(2008) "The Child as a Social Actor in Historical Sources:Problems of Identification and Interpretation",P. Christensen ve A. James,(der.) Research With Children:Perspectives and Practices içinde,Routledge,New York,40-63.
-
E.K. Jernazian,(1990) Judgment Unto Truth:Witnessing the Armenian Genocide,Transaction Publishers,New Jersey.
-
Y.S. Karakışla,(1999) "Kadınları Çalıstırma Cemiyeti Himayesi'nde Savaş Yetimleri ve Kimsesiz Çocuklar:'Ermeni' mi,'Türk' mü?",Toplumsal Tarih,6:46-55.
-
R.H. Kévorkian,(1999) "La Cilicie (1909-1921):Des massacres d'Adana au mandat Français",Revue d'Histoire Arménienne Contemporaine,3.
-
R.H. Kévorkian,(2011) The Armenian Genocide:A Complete History,I.B. Tauris,New York.
-
H.L. Kieser,(2005) Iskalanmış Barış:Doğu Vilayetlerinde Misyonerlik,Etnik Kimlik ve Devlet (1839-1938),İletişim,İstanbul.
-
N. Maksudyan,(2009) "Fight over 'Nobody's Children':Religion,Nationality,and Citizenship of Foundlings in Nineteenth-Century Ottoman Empire",New Perspectives on Turkey,41:151-180.
-
N. Maksudyan,(2010) "'Being Saved to Serve':Armenian Orphans of 1894-1896 and Interested Relief in Missionary Orphanages",Turcica,42:47-88.
-
N. Maksudyan,(2012) "New 'Rules of Conduct' for State,American Missionaries,and Armenians:1909 Adana Massacres and the Ottoman Orphanage (Dârü’l-Eytâm-ı Osmânî)",F. Georgeon,(der.),L'ivresse de la Liberté:La Révolution de 1908 dans l'Empire Ottoman içinde,CNRS,Paris,137-171.
-
D.E. Miller, ve L. Miller Touryan,(1993) Survivors:An Oral History of the Armenian Genocide,University of California Press,Berkeley.
-
V. Rowe,(2003) A History of Armenian Women's Writing,1880-1922,Cambridge Scholars Press,Amersham.
-
T. Sahara,(2014) What Happened in Adana in 1909? Conflicting Armenian and Turkish Views,ISIS Press,İstanbul.
-
K. Sanchez-Eppler,(2005) Dependent States:The Child's Part in Nineteenth-Century American Culture,University of Chicago Press,Chicago.
-
A. Sarafian,(2001) "The Absorption of Armenian Women and Children into Muslim Households as a Structural Component of the Armenian Genocide",O. Bartov ve P. Mack,(der.),In God's Name:Genocide and Religion in the 20th Century içinde,Berghahn Books,New York,209-221.
-
J.W. Scott,(1988) Gender and the Politics of History,Columbia University Press,New York.
-
V. Shemmassian,(2006) "The Reclamation of Captive Armenian Genocide Survivors in Syria and Lebanon at the End of World War I",Journal of the Society for Armenian Studies (JSAS),15:113-140.
-
Y.K. Tengirşek,(1967) Vatan Hizmetinde,Bahar Matbaası,İstanbul.
-
A. Yarman,(2014) Ermeni Etıbba Cemiyeti,Tarih Vakfı Yurt Yayınları,İstanbul.
-
T. Zahra,(2011) Lost Children,Reconstructing Europe's Families after World War II,Harvard University Press,Cambridge.

*Doç.Dr.Nazan Maksudyan,Üç Kuşak Üç Katliam:1894'ten 1915'e Ermeni Çocuklar ve Yetimler,Toplum ve Bilim,Sayı:132,2015,s.33-49.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder