20 Şubat 2016 Cumartesi

Rupen Zartaryan (1874-1915) ve Makaleler/Dr.Aylin Koçunyan*

Önsözünü Houshamadyan projesi yöneticisi ve tarihçi Dr.Vahe Taşçıyan'ın kaleme aldığı ve Jamanak gazetesi editörlerinden filolog Sevan Değirmenciyan'ın yayıma hazırladığı Makaleler kitabı,24 Nisan 1915'te ölüme gönderilen ve aynı gazetenin sütunlarına katkıda bulunmuş olan Rupen Zartaryan'ın (1874-1915) yazdıklarını ilk kez biraraya getiriyor.Kitap,Jamanak gazetesinde yazmış Ermeni aydınların düşünce dünyasını yeniden toplumsal belleğe kazandırmak amacıyla kurum bünyesinde yürütülen çalışmalardan üçüncüsünü oluşturuyor.

Diyarbakır vilayetinde doğan Zartaryan,gazetecilik mesleğine Masis,Arevelk,Arevelyan Mamul gibi gazetelerdeki yazılarıyla başlamış,1908-1909 yılları arasında Jamanak'ın baş sayfalarında günlük siyaseti eleştiren yazılar kaleme almış ve ardından mensubu olduğu Ermeni Devrimci Federasyonu'nun İstanbul'da kurduğu Azadamard gazetesinin yazı işleri müdürü olarak 24 Nisan 1915'e dek görev yapmıştır.

Kanun-ı Esasi'nin yeniden ilan edilmesine rağmen hâlâ birçok çelişkinin devam etmesi nedeniyle,II. Meşrutiyet döneminde günlük siyaseti değerlendiren birçok Ermeni aydında olduğu gibi,Zartaryan'ın yazılarında da baskın olan duygu karamsarlıktır.Ona göre en büyük çelişki,azınlık halklarının haklarından yararlanamamaları olmakla birlikte,ilerleme yanlısı Türk aydınların bu durum karşısında sessiz kalmasıdır.Zartaryan bu sessizliği sorgularken,sadece Ermeniler adına değil,aynı zamanda Rumlar,Süryaniler,Keldaniler ve daha pek çok millet adına sesini yükseltmektedir.Oysa ona göre,milliyetçiliğe dayanan nefret ve hoşnutsuzluk,ülkenin temel menfaatlerini algılayan ve devletin halet-i ruhiyesine hâkim hiçbir dürüst Osmanlı vatandaşının kayıtsız kalamayacağı ağır durumlara sebebiyet vermektedir.Zartaryan,Kanun-ı Esasi'nin ilanını izleyen milletvekili seçimlerini de eleştirirken,Meclis'teki temsil hakkını,demokrasi ve eşitlik ilkelerini de içine almasıyla,diğer tüm hakların üzerinde tutmaktadır.Bir ülke sınırlarında yaşayan milletlerden birinin,sayı bakımından çok küçük de olsa,temsil hakkından mahrum bırakılmasının kendisini bağlayacak kanun ve sorumlulukların dışına itilmesi anlamına geldiğini,İmparatorluğu oluşturan halklardan her birinin nüfusu nispetinde Osmanlı Meclisi'nde temsil edilme hakkına sahip olduğunu vurgulamaktadır.Oysa Ermeni nüfusunun yoğun yaşadığı vilayetlerde,seçim bölgeleri tanımlanırken çizilen idari sınırların amacının bu sayısal temsil olanağını zayıflatmak olduğunun da altını çizmektedir.Yazar ayrıca,taşradan gelmiş olmanın verdiği hassasiyetle,sadece Ermeniler bağlamında değil,genel anlamda seçim sisteminin çiftçi ve zanaatkâr kesimin tercihlerinin mecliste temsil edilmesinin önünü kapadığına ve sadece maddi olanaklara veya nüfuza sahip kesimlerin çıkarlarını kolladığına da dikkat çekmekte,seçim sistemindeki bu adâletsizliğin yan yana yaşayan halkları birbirine karşı gereksiz bir mücadeleye teşvik edeceği ve bu mücadelenin ülkenin kalkınmasına sekte vurarak İmparatorluğu milliyet kavgalarının hüküm sürdüğü bir coğrafyaya dönüştüreceği konusundaki endişelerini de dile getirmektedir.Ülkenin etkin aydın unsurlarının savunduğu bu siyasi istikametin adâletten yoksun olmasının yanı sıra,ileri görüşlülük ve sağduyu anlamında hiçbir temele dayanmadığı hususunu da hatırlatmaktadır.

Kitap,Osmanlı toplumundaki demokratikleşme sürecinin sekteye uğramasının arkasındaki nedenleri sorgularken,yeni hükümetin oluşumunda hâlâ eski rejim taraftarlarının görev almasının en önemli gerileyici güç olduğuna dikkat çekmektedir.Bu bağlamda Zartaryan,hükümetin iç yapısının hiçbir temel değişimden geçmediğini,devlet kurumlarının bir önceki rejimin insan gücünü,politikalarını ve adâletsizliklerini büyük oranda devam ettirdiğini vurgulamaktadır.Ek olarak,İttihatçı hükümetin devlet görevlilerinin sorumluluğu ilkesini benimsemedikçe,halk katında anayasal bir döneme geçildiği hususunda güven telkin edemeyeceğini ve bu sorumsuzluğun bürokrasiyi ahlâki boyuttan uzaklaştırdığını da belirtmektedir.Osmanlı Parlamentosu kadar,hak ve özgürlükleri temsil eden bir diğer kurum olarak mahkemeleri göstermekte,hükümdarların etki alanını da kanunlarla sınırlaması açısından yargı bağımsızlığının önemine vurgu yapmaktadır.Yazara göre,Osmanlı'daki yargı sisteminin yozlaşmış olması nedeniyle halk da ahlâki değerlerini ve adâlet fikri üzerindeki tüm inanç ve güvenini yitirmiştir.Oysa onun açısından,mahkemeler özgür ülkelerde,vatandaşın kendi hakları konusunda farkındalık yaratacak,her şahsın,yüksek rütbeli devlet memurunun ve hattâ hükümdarların da üstünde olduğunu göstererek kanun önünde herkesin eşit olduğunu kanıtlayacak yegâne kurumdur.

Kitap,Osmanlı'nın anayasal bir düzene geçebilmesi için hangi kurumların yapısal değişikliklerden geçmesi gerektiğini sorgularken,devlet aygıtının ötesine geçerek,bir halk üniversitesinin bu süreçte önemli toplumsal işlevler üstleneceğine ve önemli bir ahlâki potansiyel oluşturacağına vurgu yapması açısından ilginçtir.Zartaryan'ın satır aralarında olgunlaşan yaklaşımı,ruhların ve zihinlerin eğitiminin bir halk üniversitesi gibi farklı çevrelerden gelen insanları aynı çatı altında sosyalleştirecek bir kurumda sağlanmasıdır.Böylelikle Osmanlı'yı oluşturan farklı milletler arasındaki iletişim eksikliği çözülecek,bu milletlerin fikirsel olarak birbirlerine yaklaşmaları sağlanacak ve aralarında dayanışma ruhu yaratılacaktır.Yazara göre,"Hükümet sadece bir güçtür,ne eksik ne de fazla.Oysa toplum kendi içinde birçok ve daha dinamik gücü barındırmaktadır.Bu güçler kendilerini sergilediklerinde bizatihi hükümet gücünü tamamlarlar."

Kitap,Osmanlı İmparatorluğu'nun anayasallaşmasının önündeki iç engelleri sorgularken,bu sürece etki edecek dış dinamikleri incelemeyi de ihmal etmemektedir.Bu bağlamda Zartaryan,Rusya'nın bölgede hâkimiyet kurmak adına İran ve Osmanlı'daki anayasal dengeleri nasıl sarsmayı hedeflediğini ve ne oranda başarılı olduğunu da irdelemektedir.Meclis-i Mebusan'ın açılışı vesilesiyle,Viyana'da yayımlanan Neue Freie Presse'nin yaklaşımlarına yer vererek,Osmanlı'daki anayasal sürecin dış yankılarına da kulak vermektedir:"Şimdiye dek baskı gücüyle biraraya getirilmiş bu çok dilli ve farklı ırklardan oluşmuş unsurlar arasında,bundan sonra nasıl bir dâhili birlik meydana getirilecek?Bu sorun büyük ölçüde bizi de ilgilendirmektedir.Sorun bizim için önemlidir,çünkü biz de aynı koşullar içinde bulunmaktayız ve çünkü Türkiye bizim komşumuzdur." Yazar aslında Neue Freie Presse'nin Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun tıpkı Osmanlı gibi çok uluslu bir yapıdan geldiğini ancak daha ileri bir parlamento tecrübesine sahip olduğunu,farklı ırklardan meydana gelmiş bir toplumun idaresinin ve birliğinin ne anlama geldiğini iyi bildiklerini imâ ettiğini belirtmektedir.Ayrıca gazetedeki bu satırların dolaylı olarak Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun Osmanlı'daki bu yeni anayasal sürecin nasıl deneyimleneceğini yakından izleyeceği ve iç huzurun sekteye uğraması hâlinde bu durumu kendi bölgesel çıkarları için nasıl kullanacağı anlamına geldiğini de ifade etmektedir.Kitabın genel anlamda dış dinamiklere bakış açısı değerlendirildiğinde,Zartaryan'ın önerdiği çıkış yolunun tek bir ideal üzerinde yoğunlaştığını farkediyoruz:Devletin temeli,Osmanlı'yı oluşturan farklı etnik kimlikler arasında sağlanacak birliğe dayanmalıdır.Osmanlı Meclisi'nin dikkate alması gereken yegâne nokta,bu dâhili dengeler arasındaki ahenktir.Bu ahengin sağlanmasında esas kilit rol Türk mebuslara düşmektedir.Bu ideal ilkin Türk mebuslara parlak görünmelidir,çünkü onların siyasi olgunluğu ve Parlamento'daki sağduyuları sürece etki edecek tek unsurlardır.Kitap,bu dâhili birliğin sağlanmasında halkların mutlak eşitliğinin tek koşul olduğunun,bu eşitliğin lafta kalmayarak kanunlara ve uygulanma süreçlerine yansıması gerektiğinin altını da çizmektedir.

Zartaryan'ın güçlü kaleminden yükselen kavramlar,bir bakıma,başka dillerde tek bir kelimeyle karşılıklarını bulmakta zorlandığımız,Ermenice'ye özgü bir siyasi ve hukuk terminolojisinin varlığına da tanıklık etmekte ve içinde bulunulan siyasi bağlamı kelime oyunlarıyla resmetmektedir.Osmanlı'daki hukuki ve siyasi düşüncenin parçalarını biraraya getirirken,söylemler kadar belki de söylemleri içinden çıktıkları kültürel bağlama özgü kılan dil de önemli bir parametre olarak karşımıza çıkmaktadır.Zartaryan özelinde kitapta derlenen makaleler,II. Meşrutiyet dönemine gelindiğinde ilk anayasa deneyimlerini geride bırakan Osmanlı Ermenilerinin günlük siyaseti daha somut kıstaslar üzerinden değerlendirdikleri veya eleştirdikleri gözlemlenmektedir.Askıya alınan 1876 Kanun-ı Esasi deneyimi ve onu izleyen baskıcı rejimden sonra,anayasanın ikinci defa ilan edilmesi Ermeni toplumunun aydınları arasında önemli bir aşama olarak algılanmakta,gerçek aşamanın söylemlerin uygulama alanlarında somutlaşması ile katedileceği görüşü hâkimiyet kazanmaktadır.Belki de Zabel Yesayan'ın bir yazısına yansıyan şüphe söylemi,II. Meşrutiyet aydınlarının üzerinde birleştikleri duygusal eşiği bize daha iyi özetlemektedir:Yesayan'a göre,insanlar özgürlüğü bir bilinçsizlik ortamında bulmuş ve meşru bir hak olarak değil insanlara geçilmiş bir iltimas,bahşedilmiş bir mutluluk olarak algılamıştır.Bu bilinçsizlik ortamında,baskı yeniden başlarsa,insanlar yeniden baskıcılara itaat etmeye hazır olacaktır.Tek yaşama koşulunun özgürlük olduğuna ikna olunmadıkça,şüphecilerin karamsarlıklarını muhafaza etmeye ve özgürlüğün hâlâ ilan edilmediğine düşünmeye nedenleri vardır.(1)

***

1-Zabel Yesayan,"Gasgadzodnerı (Şüpheciler)",Jamanak,28 Ekim 1908.

*Dr.Aylin Koçunyan,Rupen Zartaryan (1874-1915) ve Makaleler,Toplumsal Tarih,Sayı:265,Ocak 2016,s.94-95.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder