24 Şubat 2016 Çarşamba

Enver Paşa ve Naciye Sultan Aleyhine Bir Dava:Gayrimenkul Alımında İzlenen Gayrimeşru Yol/Neval Milanlıoğlu*

Naciye Sultan'ın yani bir anlamda Enver Paşa'nın lehine sonuçlanmış olsa da hem Mahmud Mahir Efendi'nin savunmalarına hem de mahkemenin nihai kararına bakıldığı zaman ortada bir tehdit olduğunun esasen kabul edildiği aleni bir biçimde görülmektedir.Bununla birlikte Abraham Karakâhya Paşa'nın bu çok kıymetli çiftlikleri yalvararak satmış olmasındansa Enver Paşa'nın nüfuzunu kullanarak bu arazilere sahip olmuş olması,akla çok daha yatkındır.

Bugüne kadar Enver Paşa'yla alakalı pek çok şey yazılıp çizildi.Önümüzdeki sene hem Ermeni Tehciri'nin hem de Sarıkamış Harekâtı'nın yüzüncü yıldönümleri olması hasebiyle onunla alakalı daha birçok şey söylenecek gibi gözüküyor.Devrinde bile kimileri onun iyi bir asker ve samimi bir vatansever olduğunu düşünürken,kimileri ise müstebit olarak görülen Sultan Abdülhamid'in ruhuna rahmet okutturacak derecede zorba olduğunu söyler.Bugün yazacaklarımız sanıyoruz ki ikinci grupta olanların düşüncelerini destekler nitelikte olacaktır.Fakat kesin bir hükme varmadan evvel ele alacağımız olayın hangi tarih aralığını kapsadığını göz önünde bulundurmakta fayda var.Zira olayın geçtiği tarih 1919 ve yaklaşık bir sene kadar evvel yani 2 Kasım 1918'de Enver Paşa ile İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin önde gelen diğer liderleri bir Alman denizaltısı ile yurdu terketmiş,muhalifler basın ve yayın yoluyla cemiyet ve üyeleri aleyhine propagandaya başlamış ve 5 Temmuz 1919'da Enver Paşa ve üç arkadaşı çeşitli suçlardan yargılanarak gıyaben idama mahkûm edilmişlerdi.Dolayısıyla bahsini edeceğimiz olayın,başta Enver Paşa olmak üzere tüm İttihat ve Terakki Cemiyeti üyeleri hakkında hiç de iyi olmayan şeylerin söylendiği bir tarihe denk düşmesi,iddialara karşı biraz daha ihtiyatla yaklaşmamızı gerektirir.

El-adlü Esasü'l-Mülk (Adâlet Mülkün Temelidir)(1) adını taşıyan 88 sayfalık bu eser,1919 tarihinde Osmanlı mahkemelerinde görülen bir davayı,tarafların mahkemeye sundukları savunmaları,delilleri ve mahkeme kararını içermektedir.Davacı taraf Meclis-i Âyan eski üyelerinden Abraham Paşa'nın(2) eşi Fulik Hanım,(3) davalı taraf ise Enver Paşa'nın eşi Naciye Sultan'dır.(4) Fulik Hanım'ın avukatı Hrisantos Efendi tarafından derlenen eserin konusu ise dava dilekçesinden anlaşılmaktadır.Buna göre;tapusu Fulik Hanım'da olan Demirci,Yorgancı,Kasapçayırı ve Bilezikçi çiftlikleri ile bunların müştemilatı bir süre önce vefat etmiş olan eşi Abraham Paşa'nın takririyle 17 Ağustos 1916 ve 7 Mart 1917 tarihlerinde Abraham Paşa'nın ilerleyen yaşı ve ölümcül hastalığından istifade edilerek sabık Harbiye Nazırı Enver Paşa vasıtasıyla tahakküm ve tehdit yoluyla ve değerinden çok düşük bir fiyata eşi Naciye Sultan'a ferağ ettirilmiş,bu çiftliklerde bulunan ve değeri 6000 lirayı mütecaviz olan eşyalara el konulduğu gibi,içindeki odunlar da satılarak parası gaspedilmiştir.Bu sebeple Fulik Hanım ferağın feshini,el konulan eşyaların iadesini ve satılan odunların bedelini istemektedir.(5)

Sadece Bilezikçi Çiftliği'nin Şişli'den Rumeli Kavağı'na kadar uzanan çok geniş bir alanı kapsadığını söylersek,sanırız davaya konu olan çiftliklerin kıymeti hakkında bir fikir vermiş olabileceğiz.(6) Ayrıca Hrisantos Efendi'nin beyanatından anlaşıldığı kadarıyla bölgenin kıymeti sadece büyüklüğünden ve sahip olduğu doğal güzelliklerden ileri gelmemektedir.Çünkü 12 Ocak 1915 tarihli Meclis-i Vükela kararıyla Şişli'den Rumelifeneri'ne kadar işlettirilmesi imtiyazı verilmiş olan elektrik tesisatının da Bilezikçi Çiftliği'nde kurulması,bölgenin ehemmiyetini ve değerini bir kat daha artırmıştır.

Avukat Hrisantos Efendi mahkeme karşısında savunmasını yaparken;Abraham Paşa'nın mallarının kıymeti anlaşıldıktan sonra Enver Paşa tarafından yoğun bir tehdit ve tazyiğin başladığı iddiasında bulunur.Fakat Enver Paşa bu tehdidi şahsen yapmaz,onun yerine eniştesi ve seryaveri bulunan Kâzım Bey'i,(7) Levazımat-ı Umumiye Reisi İsmail Hakkı Paşa'yı,(8) Sıhhiye Müfettişi Süleyman Numan Paşa'yı(9) ve Adliye Nazırı İbrahim Bey'i(10) Abraham Paşa'ya musallat eder.Başlangıçta gayet dostane gözüken ziyaretler zaman içerisinde birer tehdit hâlini alır.Bahsi geçen bu kişiler Abraham Paşa'nın yatak odasına kapanıp kimseler duymasın diye kapıları sıkıca kapattıktan sonra;askerî bir tedbir olarak çiftliklerinin istimlâk edileceğini,buralara tabyalar ve mitralyözler yerleştirileceğini ve eğer böyle bir yola başvurulursa eline beş-altıbin liradan fazla bir para geçmeyeceğinden çiftliklerin Enver Paşa'ya satılarak en azından üç-beş bin lira daha fazla para almasının hayrına olacağını söylerler.Abraham Paşa,çiftliklerin büyük bölümü eşime ait;bu yüzden biraz düşünmeme müsaade ediniz diyerek zaman kazanmaya çalışır.Paşa'nın çiftlikleri satmaya meyilli olmadığı görüldüğü hâlde,paşalar ziyaretlerini sıklaştırır.Hrisantos Efendi ilk ziyaretten sonra tehditlerin giderek artmaya başladığını beyan eder.Hattâ bir seferinde İsmail Paşa'nın Abraham Paşa'ya:"Ne yapacak isen yapıp bu işi bitireceksin.Ben senin dostunum.Sonra sana fena olacak" der.Abraham Paşa çiftliklerini satmak istememesine rağmen korkusundan hayır diyemez.

Avukat,bu durumun zaten ölüm döşeğinde olan Paşa'nın hem beden hem de ruh sağlığı üzerinde olumsuz tesirler yarattığını söyler ve Paşa'nın teklifi kabul etmemesi hâlinde başına gelebilecekleri düşündükçe hastalığının şiddetlendiğini belirtir.Abraham Paşa yaşanan bu olaylardan sonra son nefesine dek odasından çıkamaz ve eşi de dâhil olmak üzere kimseyle sıkıntısını paylaşamaz.Fakat yine bir gün böyle bir ziyaretten sonra Fulik Hanım,hastabakıcı ve uşakla birlikte odaya girer.Her defasında Paşa'yı yüzü sapsarı kesilmiş ve kederli bir biçimde bulan Fulik Hanım,bunun sebebini sorar.Bu yükü artık tek başına taşıyamayacağını anlayan Abraham Paşa:"Birisinden kurtulduk,daha beterine çattık" diyerek açılmaya mecbur olur.Enver Paşa'nın çiftliklerini çok düşük bir fiyata almak istediğini belirttikten sonra:"Elimizden alacaklar,ben senin malını ne yapacağım?Nasıl vereceğim?Hayır,vermem.Varsın zaptetsinler.Ne yaparlar ise yapsınlar.Ben takrir vermem" der.Fakat artan baskılar sonucu canının malından daha kıymetli olduğuna kani olan Paşa,eşini haberdar etmeksizin 7 Mart 1917'de Yorgancı,Kasapçayırı ve Bilezikçi çiftliklerinin Naciye Sultan'a satışını onaylamayı kabul eder.Abraham Paşa takriri bir saat kadar süründürür fakat satış işleminde hazır bulunanlardan Antonyan Efendi,Paşa'nın kulağına:"Bunlar askerdirler,kılıçları vardır.İmza et" dediği için Paşa takrir kâğıtlarını imzalar.Satış işlemi tamamlandıktan sonra Fulik Hanım her zaman olduğu gibi,saat altı sularında Paşa'nın odasına girer.Paşa'yı yüzü sapsarı,üzgün ve düşünceli bir hâlde otururken bulur.Bu durumun sebebini sorduğunda aldığı yanıt ise şöyledir:"Takrir vermeyeceğim,varsın alsınlar dedim ama üzerime çok düştüler.Top,mitralyöz koyacağız,tabyalar yapacağız ve Mavromoloz(11) gibi elinden alacağız dediler,ben de mecbur olup verdim.Sonra sizler geriye alırsınız." Fulik Hanım'ın işte ancak o saatte bu satış işleminden haberi olur.

Tüm devir işlemlerinin 24 saat gibi kısa bir süre içerisinde hâlledilmesi de Hrisantos Efendi için Abraham Paşa'nın satışa zorlandığının bir kanıtıdır.Zira bu kadar büyük bir alanın ve içindeki onca şeyin kayıtlarının tutulması bile günler alabilecekken Abraham Paşa'nın hastalığının en şiddetli olduğu andan yararlanılıp,Fulik Hanım'ın kulağına gitmeden satış işlemlerinin alelacele gerçekleştirilmesi şüpheli bir durumdur.

İddialara göre;bu dört çiftliğin satış işlemleri gerçekleştikten sonra bile Enver Paşa rahat durmaz.Yine Abraham Paşa'nın uhdesinde olan Karakâhya Köşkü'nü,ittisalindeki orman ve parkları da bedavaya almak ister ve yine İsmail Paşa ile Kâzım Bey'i,Paşa'yı ikna etmek için görevlendirir.Aynı yollu tehditler karşısında daha fazla dayanacak gücü kalmayan Abraham Paşa;"kendimi bunların elinden kurtaramayacağım" diye diye kısa bir süre sonra vefat eder.Köşkü almakta kararlı olan Enver Paşa,bu sefer de Fulik Hanım'ı mezkûr bahçeyi satması için uyarır.Fulik Hanım ise üç erkek evladının Avrupa'da olduğunu ve onların imzası olmadan bir şey yapamayacağını söyleyerek konuyu kapatmaya çalışır,neyse ki Enver Paşa ve arkadaşlarının iktidardan sakıt olmaları ve yurtdışına kaçmalarıyla bu konu da kapanır.

Davacı tarafın çarpıcı iddialar içeren bu savunması karşısında mahkeme,diğer tarafın da savunmasını dinlemek ister.Naciye Sultan'ın avukatı Mahmud Mahir Efendi öne sürülen iddialara karşı Enver Paşa'nın Abraham Paşa'ya hiçbir şekilde tahakküm uygulamadığını ve ortada herhangi bir tağririn yani malın fiyatının olduğundan daha az veya çok gösterilmesi gibi bir durumun olmadığını söyleyerek müvekkilesini savunur.Ona göre;ortada herhangi bir tağrir olsa bile kanunlar gereği satışın feshi istenemez.Çünkü satıcı kendisine verilen ücreti kabul etmiştir.Ayrıca Abraham Paşa'nın ölüm döşeğinde olmasından istifade edildiği iddiası da gerçeği yansıtmamaktadır ve hem bu iddianın doğruluğu kanıtlansa bile kanunlara göre ferağın feshi talep edilemez.

Her iki taraf da dinlendikten sonra Beyoğlu Birinci Hukuk Mahkemesi'nce görülen birçok duruşmadan sonra;Abraham Paşa'nın,Fulik Hanım'ın vekili olduğu,bu sebepten onun malını istediği fiyata satabileceği,alıcı ve satıcı dışında herhangi bir kimse tarafından uygulanan tahakkümün ferağın feshini gerektirmeyeceği ve Abraham Paşa'nın kendisine verilen paraya rıza göstermesi gibi nedenlerle davanın reddine ekseriyetle karar verilir.

Verilen karara itiraz eden Fulik Hanım,davayı bir üst mahkemeye;İstinaf Mahkemesi'ne taşır.İstinaf Mahkemesi'nde de mesele bu hâliyle görüşüldükten sonra;ortaya atılan bu iddiaların asılsız olduğu söylenerek reddine karar verilmesi kanuna aykırı görüldüğünden,bir önceki mahkeme kararının ıslahına ve konuyla alakalı tedkikat yapılmasına 12 Kasım 1919'da karar verilir.Alınan karar üzerine Hrisantos Efendi sözlü ve yazılı olarak mahkemeye savunmasını sunar.Bu açıklamalar davaya konu olan malları,malların kıymetini ve büyüklüğünü göstermesi açısından oldukça önemlidir.Bu savunmaya göre;bir kısmı Abraham Paşa'ya büyük bir kısmı da Fulik Hanım'a ait olan ve İstanbul'un en mutena mevkiinde olup,içinde müştemilatıyla birlikte 33 adet köşk,binlerce dönümlük tarla,bağ,bahçe,çayır,koru,fundalık ve su menbaı bulunan yaklaşık 120 bin dönümlük bu dört çiftlik,11 Şubat 1897 tarihinde yani 22 yıl evvel altın olarak 35 bin liralık istikraz mukabilinde Mösyö Istefanović'e teminat olarak gösterilmişti.(12) Hâlbuki Hrisantos Efendi'nin iddiasına göre;Enver Paşa,adamları vasıtasıyla Abraham Paşa'ya uyguladığı baskı neticesinde bu çiftlikleri ve içindekileri yalnızca 17.500 liralık evrak-ı nakdiye mukabilinde yani sadece kiremitleri bahasına eşi Naciye Sultan namına ferağ ettirmişti.(13)

Hrisantos Efendi'nin mahkemedeki savunmaları oldukça ilginçtir.Zira Enver Paşa'nın bahsi geçen çiftlikleri kat be kat ucuza zorbalıkla aldığı iddia edildiği gibi,Enver Paşa,âdetâ adamlarını Abraham Paşa üzerine salmış bir kabadayı veya zorba gibi gösterilmektedir.

Mahkeme tüm bu anlatılanlara rağmen kanaatini değiştirmez ve satış sözleşmelerinde alıcı veya satıcı dışındaki kimseler tarafından yapılan tehdit veya tazyiğin sözleşmeyi feshedemeyeceğini yani Naciye Sultan'ın bizatihi elinde bıçak veya diğer bir öldürücü alet ile yine bizzat Fulik Hanım'ı tehdit etmesi sözkonusu değil ise Enver ve İsmail Hakkı paşaların veya hariçten bir veya daha ziyade kişinin fariğa vekilini her ne vechle olur ise olsun icbar etmiş olmasının zorlama hükmünde olamayacağını söyler.

Bu sefer Hrisantos Efendi farklı bir yol izleyerek Enver Paşa'nın dışarıdan herhangi biri olarak kabul edilmemesi gerektiği üzerinde durmaya başlar.Avukata göre;Enver ve İsmail paşalar sadece bu olayda değil,memuriyetleri süresince birçok kereler tegallüb ve tahakküm göstermişlerdir ve yaşanmış tüm bu olaylar kendi iddialarını da kanıtlar nitelikte olduğundan mahkemeye arzı iktiza etmektedir.Hrisantos Efendi,Enver Paşa'nın tegallübüne örnek olarak Damat Salih Paşa'nın(14) idamı ile Veliaht Yusuf İzzeddin Efendi'nin intiharını mevzu bahis eder.Ona göre;koskoca bir damad-ı şehriyarî olan Salih Paşa'nın idam edilmesi bu kadar kolay iken,Abraham isminde bir Ermeni'nin Enver Paşa'nın emri ve hattâ arzusuna muhalefete cüret gösterebilmesi imkânsızdır.Yine Veliaht Yusuf İzzeddin Efendi'nin devrin yöneticilerinden farklı bir siyaset takip ettiği için muhatapları tarafından hoş karşılanmaması ve bu şartlar altında daha fazla yaşayamayacağına kanaat getirip yaşamaktan ise ölmek daha evladır diyerek hayatına son vermesi de muhaliflerinin tahakküm ve tegallübüne örnektir.

Hrisantos Efendi'nin iddialarındaki en önemli kozu ise meşrutiyetle idare olunan bir ülkede Enver Paşa ve diğer üç arkadaşının hiç kimsenin fikrini dahi almadan ülkeyi savaşa sokmuş olmasıdır.Ona göre bu;Enver Paşa'nın kendisini tek otorite olarak gördüğünün en büyük kanıtıdır ve böyle büyük bir karar alırken milletin rızasını gözetmeyen bir devlet adamının hele o zamanda sıradan bir Ermeni'nin rızasına ehemmiyet vermeyeceği açıktır.Yine Enver Paşa'nın asker kaçaklarının idam edileceğine dair 7 Ağustos 1914 tarihli emri de Abraham Paşa üzerinde uygulanan tahakküme kanıt olarak gösterilmektedir.Zira Abraham Paşa'nın üç evladından ikisi askere gidecek yaşta olmalarına rağmen Avrupa'da bulunmaktadırlar ve Paşa evlatlarının hayatıyla tehdit edilmektedir.Nitekim halkın tek geçim kaynağı olan hayvanlarına bedel ödemeksizin el koymak suretiyle evlad-ı vatanın açlıktan ölmesine göz yumabilen biri için bu tehditleri fiile dökmek hiç de zor değildir.

Savunmada iddia edildiği üzere Enver Paşa hükümetinin görevi kötüye kullandıklarına dair tek örnek bu değildir.Örneğin;Enver Paşa'nın hükümeti zamanında İsmail Hakkı Paşa tarafından her gün çıkarılan emirler üzerine kadın şapkası tüylerine,topuklu ayakkabılarına ve çoraplarına varıncaya kadar Müslüman ve Hristiyan mağazalarının tüm mevcudu askerî ihtiyaç adıyla ufacık bir makbuz mukabilinde zaptedilmekte,bu eşyaların büyük bir kısmı bazı önemli kişilerin dükkânlarına veya evlerine nakledildiği gibi,muhalefet edenlerin satış yapmalarına mani olmak için mağaza kapılarına nöbetçiler yerleştirilmekteydi.

Dava süresince Hrisantos Efendi'nin üzerinde durduğu en önemli konulardan biri de Ermeni Tehcir ve Tedibi'dir.Ona göre;26 Eylül ve 31 Aralık 1915 tarihlerinde başka mahallere naklolunan Ermenilerin arkalarında bıraktıkları menkul ve gayrimenkullerine devlet tarafından el konulmasına dair çıkarılan kanunlar da Abraham Paşa üzerinde bir tahakküm unsurudur.Çünkü bu,aynı zamanda Ermenilerin taktiline yani hiçbir Ermeni'nin sağ olarak eski mahallerine dönemeyeceklerine kanaat getirildiğinin de bir göstergesidir ve bu durumda Abraham Paşa'nın da hiçbir şekilde can güvenliği yoktur.Zira o zaman alınan duyumlara göre;vilayetteki Ermenilerin ve Ermeni servetlerinin bu şekilde tesviye ve tasfiyesinden sonra sıra İstanbul ve İzmir Ermenilerini tağrib etmeye gelmiştir.Buralardaki zengin Ermenilerin kara defteri yapılıp hazırlanmış ve kısım kısım uzaklaştırılmaları düşünülmüştür.Dolayısıyla Abraham Paşa'nın bu kara kitaba kaydedildiği veya muhalefeti hâlinde kaydedileceğine dair korkularının olması gayet doğaldır ve Ermeni milletine ait Sanasaryan,Gülbenkyan ve Posta hanları polis müdüriyeti tarafından zapt veya cüzi bir fiyat mukabilinde istimlâk olunup,Gümüşciyan Efendi'nin üç-beş bin tonluk vapurları keyfi olarak müsadere olunurken,Abraham Paşa'nın da bir Ermeni olarak kendi malından emin olamaması şaşılacak bir durum değildir.Enver Paşa'nın aleyhine dava değil bir söz söylemek bile vatana hıyanet olarak kabul edilirken,müvekkilinin "evet efendim" ile mukabele eylemesi kadar zaruri bir şey yoktur.

Hrisantos Efendi tüm bu iddiaları mahkemede tek tek sıraladıktan sonra kâfi gelmemesi hâlinde daha yüzlerce emsal verebileceğini söyler ve Enver Paşa'nın sadece Abraham Paşa'nın değil,daha birçok Müslüman ve Hristiyan tebaanın mallarına da fırsattan istifade el koyduğu iddiasında bulunur.14 Mayıs 1915 tarihinde Tarabya'dan ilerisinin harp sahası ilan edilerek,burada yaşayan Hristiyanların eşyalarını satmalarına dahi izin verilmeden üç gün içerisinde Anadolu içlerine sürülmesi,bu mahalle bir daha girmelerine mani olunması ve eşyalarının satılıp,gayrimenkullerinin zaptedilmesi aslında hep Enver Paşa'nın görevini kötüye kullandığına birer örnek olarak gösterilir.

Örneğin;Balkan Muharebesi'nde ahalisi dağılmış olan Büyükçekmece'de vaki Mençekre karyesinin İslam ve Rum mezarlıkları üzerine Birinci Dünya Savaşı esnasında Enver Paşa tarafından izin alınmaksızın annesi adına bir köşk inşa edilmiş ve etrafına teller çekilmek suretiyle İslam ve Hristiyan ahalinin arazisi zaptedilmiştir.Bu da yetmezmiş gibi Rum kilisesinin arsa ve enkazı üzerine yine Enver Paşa tarafından bir samanlık yaptırılmıştır.(15) Bununla da yetinmeyen Enver Paşa yine Mençekre'de bir Rum ailesine ait olan çiftlikleri sahipleri öldü diye ilmühaber çıkartarak eşi Naciye Sultan adına kaydettirmiştir.Hattâ Hrisantos Efendi çiftlik sahibi ailenin daha sonra hayatta olduklarını beyan ederek çiftliklerini talep ettiklerini ifade eder.Enver Paşa'nın bu tavrının sadece Hristiyanlara karşı olmadığı da beyan edilir.Misal;Büyükçekmece'de Tahir Efendizade Mustafa Efendi'nin çayır ve tarlaları da yine savaş zamanı Enver Paşa tarafından zaptedilerek çok ucuz bir fiyata Naciye Sultan'a sattırılır.

Hrisantos Efendi daha önce davaya konu olan ve kendi meselelerine çok benzeyen bir olayı da mahkemede anlatır.Buna göre;Büyükçekmece'de Aleko isminde bir şahsın 16 bin dönümlük arazisine ve bir ağılına Enver Paşa göz diker ve bunları satmak için Aleko'yu icbar eder.Arazisini satmak istemeyen Aleko,Enver Paşa'nın konağına çağrılır ve arazisini 1600 liraya satması teklif edilince kabul etmek zorunda kalır.Fakat bilahare satıştan vazgeçtiği ve bu kararında ısrar ettiği için Büyükçekmece Belediyesi,İttihat ve Terakki Şubesi Reisi Hasan Bey'den 8 Haziran 1918 tarihli şu telgrafı alır:"Tarlaların hemen takririnin itasını Paşa Hazretleri emretti.Acele gelip muameleyi yapınız.Sonra hakkınızda iyi değildir."(16) Bu tehdit karşısında Aleko mecburen 900 dönüm arazisinin ve bir ağılının,Naciye Sultan adına takririni verir.Enver Paşa bununla iktifa etmez ve takrire dâhil olmayan diğer 700 dönüm araziyi de ücret ödemeksizin zapteder.Fakat bu arazi daha sonra İngiltere hükümeti tarafından Naciye Sultan'dan geri alınarak eski sahibine iade edildiği gibi,Sultan 10 bin liralık bir tazminat cezasına çarptırılır.(17) Aslında sadece bu değil,daha önce Enver Paşa tarafından el konulan Abraham Paşa'nın bir diğer çiftliği;Maltız Çiftliği'nin de Enver Paşa ülkeden ayrıldıktan sonra Fulik Hanım'ın ricası üzerine Naciye Sultan tarafından iade edilmesi de bu çiftliklerin haksızca ele geçirildiğine birer kanıt olarak sunulur.

Hrisantos Efendi'ye göre;işin asıl dikkate şayan tarafı;Hristiyanların mallarını satmalarına ve Hristiyanlardan mal almaya kati surette yasak getirildiği hâlde Naciye Sultan'ın bu kanundan müstesna tutulmuş olmasıdır.Hattâ bununla alakalı bir belge de mahkemeye delil olarak sunulmuştur.Buna göre:Komidas oğlu Tinob'un Bahçeköy'de vaki bahçesinin Naciye Sultan'a satılmasında Harbiye Nezareti'nden verilen tezkirece askerî cihetten herhangi bir sakınca olmadığı anlaşıldığından satışın gerçekleşmesi uygun görülmüştür.

Tüm bu iddialar dinlendikten sonra söz hakkı Naciye Sultan'ın avukatı Mahmud Mahir Efendi'ye verilir.Hrisantos Efendi'nin iddialarını meseleden çok uzak,abartılı ve hisleri okşama maksatlı gören Mahmud Mahir Efendi,Fulik Hanım'ın eski avukatı Apikyan Efendi tarafından da yine aynı iddialarla daha evvel bir İngiliz mahkemesine müracaat edildiğini fakat orada da adâletin yerini bularak davanın Osmanlı mahkemelerinde görülmesine karar verildiğini ifade ettikten sonra savunmasına başlar.Asıl konudan uzak olan iddialara cevap vermek istemeyen Mahmud Mahir Efendi,çiftliklerin satışı konusunda herhangi bir ikrahın olmadığını yani Abraham Paşa'nın hiçbir surette satışa zorlanmadığını söyler.Zira çiftliklerin iki kısım hâlinde ayrı ayrı tarihlerde satılmış olması da buna bir kanıttır.Yine Abraham Paşa eğer çiftliklerin satılmasına razı gelmiyor idiyse Fulik Hanım'ın vekâletinden istifa ederek satışa mani olabilirdi,bilakis Abraham Paşa çiftlikleri yalvararak satmıştı der.Bu iddiasından sonra Mahmud Mahir Efendi,satış işlemlerinin Fulik Hanım'ın bilgisi dışında yapıldığı iddialarını da yalanlar ve eğer satışın Fulik Hanım'dan gizli yapılması istenseydi,işlemlerin Abraham Paşa'nın konağında değil,başka bir mahalde yapılmasının daha makul olacağını ifade eder.Mahmud Mahir Efendi'ye en ilginç gelen iddia ise daha önce hiç ortaya atılmamış olan;Abraham Paşa'nın ilerleyen yaşıyla birlikte bunamaya başladığı ve Enver Paşa'nın bundan istifadeyle Abraham Paşa'nın çiftliklerine el koyduğu iddiasıdır.Paşa'nın akıl sağlığı gayet yerinde olan bir rical-i devlet olduğunu belirten avukat;hem öyle olsa bile kanunlara göre matuh (bunamış) bir kimsenin de vekâletinin geçerli olduğunu söyleyerek bu iddiayı da yanıtlar.Ona göre;Naciye Sultan'ın bahsi geçen kanundan müstesna tutulduğu iddiası da gerçekleri yansıtmamaktadır.Ermenilerin gayrimenkullerini satmalarına izin verilmediği doğrudur çünkü hükümet Ermenilerin,bu satışlardan elde ettikleri kazancı başka mahallere gönderdiklerini düşünmektedir fakat Abraham Paşa bu kimselerden değildir.Yani aslında Naciye Sultan değil,Abraham Paşa kanundan müstesnadır.

Mahmud Mahir Efendi'yi dinledikten sonra söz hakkı alan Hrisantos Efendi,kendi savunmasının abartılı ve meseleden uzak görülerek cevaplanmamasının bir kaçış olduğunu,Abraham Paşa'nın yalvarma iddialarının da gerçek olmadığını beyan eder.Bunun gerçek olduğu farzedilse bile;o kadar kıymetli bir arazinin satışı için yalvarmasının tedkike şayan bir durum olduğunu ve kendi iddialarını destekler nitelikte olabileceğinden araştırılması gerektiğini dile getirir.Hrisantos Efendi;eğer Naciye Sultan'ın Enver Paşa ile evliliğinden önce ve Enver Paşa'nın iktidardan sakıtından sonra satın aldığı mallar araştırılırsa,bazı gerçeklerin de gün yüzüne çıkacağını belirtir.Zira Naciye Sultan,Enver Paşa'dan önce bir arşın arsa satın almadığı gibi,Enver Paşa ülkeden ayrıldıktan sonra dahi bir arşın arazi satın almamıştır ve yine ona göre;bu hakikat karşısında,satın alma işlemlerinin tamamının Enver Paşa tarafından yapılmış olduğu fakat saltanatın arkasına gizlenmek için Naciye Sultan namına kaydettirildiğini düşünmek hiç de zor değildir.

Naciye Sultan'ın avukatı Mahmud Mahir Efendi ise bu iddiaların mesnetsiz olduğunu söyleyip esas meseleden uzaklaşıldığını tekrar ederek cevap vermeyi reddeder.Daha önceki savunmasını yineleyerek mahkemenin en doğru kararı vereceğine olan inancını beyan eder.

Genellikle aynı iddiaların tekrarlandığı birkaç duruşmadan sonra her iki tarafın da başka söyleyecek sözleri olmadığını ifade etmelerinin ardından mahkeme,26 Ekim 1920'de nihai hükmünü verir.Buna göre;"senin için hayırlı olmaz" sözünün kimin tarafından söylendiği malum olmadığından ve bunun bir ikrah unsuru olarak kabul edilemeyeceğinden bir önceki kararın kabulüne karar verilir.Böylece yaklaşık iki sene süren dava Naciye Sultan'ın lehine sonuçlanır.

Her ne kadar dava,Naciye Sultan'ın yani bir anlamda Enver Paşa'nın lehine sonuçlanmış olsa da hem Mahmud Mahir Efendi'nin savunmalarına hem de mahkemenin nihai kararına bakıldığı zaman ortada bir tehdit olduğunun esasen kabul edildiği aleni bir biçimde görülmektedir.Bununla birlikte Abraham Paşa'nın bu çok kıymetli çiftlikleri yalvararak satmış olmasındansa Enver Paşa'nın nüfuzunu kullanarak bu arazilere sahip olmuş olması,akla çok daha yatkındır.Yine Enver Paşa'nın iktidarı zamanında satın aldığı veya iddia edildiği üzere el koyduğu arazilerin bir kısmının o,ülkeden ayrıldıktan sonra eşi Naciye Sultan tarafından isteyerek veya istemeyerek eski sahiplerine iade edilmiş olması da bu arazilerin alımında,usulsüz bir yol izlendiğini kanıtlar niteliktedir.Diğer taraftan Hrisantos Efendi'nin mahkemeye tesir etmek istediği ve bu yüzden birtakım iddialarında abartıya kaçmış olabileceği düşünülebilir.Fakat tüm bu iddiaların gerçeklerle hiçbir şekilde bağdaşmadığını söylemek de bir o kadar abartılı ve gerçeğe mugayir olacaktır...

***

1-Hrisantos,El-adlü Esasü'l-Mülk:Fulik Hanım ve Naciye Sultan Davası,İstanbul,1336.Eser,Erzurum Atatürk Üniversitesi,Seyfettin Özege Nadir Eserler Koleksiyonu'nda yer almaktadır.
2-Önemli sarraf ailelerinden Karakâhya sülalesine mensup olan Abraham Eremyan,1833 yılında İstanbul'da doğdu.Babası Kevork Eramyan ile dedesi Terzontz Eram Amira,Kavalalı Mehmed Ali Paşa ve ailesinin sarraflığını üstlenmişti.Mısır'da özel eğitim gören ve Kavalalı'nın sarayında özel kalem müdürlüğü görevinde bulunan Abraham Eramyan,Hidiv İsmail Paşa'nın kâhyası olarak İstanbul'a tayin edildi.Bu görevinde iken Sultan Abdülaziz'in Mısır'ın imtiyazlarını genişletmesinde önemli rol oynadı.I. Meşrutiyet döneminde Sultan Abdülhamid tarafından Meclis-i Âyan üyeliğine atandı ve II. Meşrutiyet döneminde de bu görevini sürdürdü.Renkli şahsiyeti ve zevküsefaya olan düşkünlüğüyle tanınan Abraham Paşa 1918'de İstanbul'da vefat etti.(Edhem Eldem,"Abraham Paşa",Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi,Kültür Bakanlığı ve Tarih Vakfı,İstanbul,1993,I,59-60.) Ayrıca bkz. Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA),Dâhiliye Nezareti Sicill-i Ahval İdaresi,Memur Sicil Zarfları (DH.SAİD.MEM),nr.2/10.
3-İstanbul'un önemli Ermeni sarraflarından Agop Yazıcıyan'ın kızıdır.1850'li yılların sonunda İstanbul'da doğduğu tahmin edilmektedir.(Haydar Kazgan,Osmanlı Finansında Galata Bankerleri,İstanbul:Tarihçi Kitabevi,2014,s.109;Calouste Sarkis Gulbenkian,The Man and His Work,Calouste Gulbenkian Foundation,Armenian Communities Department,Lizbon,2010,s.8.)
4-Sultan Abdülmecid'in oğlu Şehzade Selim Süleyman Efendi'nin tek kızı olan Naciye Sultan,1896 senesinde Fer'iyye Sarayı'nda dünyaya geldi.1911 senesinde,henüz onbeş yaşında iken Enver Bey ile nikahları kıyıldı ve yaklaşık üç sene yani Enver Bey Harbiye Nazırlığı'na yükseltildikten sonra düğünleri yapıldı.Enver Paşa'nın ülkeden ayrılması akabinde işgal kuvvetlerinin baskılarına daha fazla dayanamayarak iki küçük kızıyla beraber Berlin'e gitti.Burada,kendisine göz kulak olmak vazifesiyle görevlendirilen kayınbiraderi Kâmil Bey'le birlikte yaşadı.Enver Paşa'nın vefatından sonra tekrar İstanbul'a dönen Naciye Sultan,Kâmil Bey ile evlenerek İstanbul'da kalmaya karar verdi.Fakat 1924 senesinde hanedanın sürgün edilmesi kararıyla birlikte tekrar ülkesinden ayrıldı.Sürgünde olduğu süre boyunca Avrupa'nın çeşitli ülkelerinde ikâmet eden Naciye Sultan,hanedan kadınlarının ülkeye dönmesini sağlayan 1952 tarihli kanunla vatanına döndü ve ölüm tarihi olan 1957'ye kadar ailesiyle birlikte İstanbul'da yaşadı.(Neval Milanlıoğlu,Emine Naciye Sultan'ın Hayatı (1896-1957),Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü,Basılmamış Yüksek Lisans Tezi,İstanbul,2011.)
5-Sadarete ve Dâhiliye Nezareti'ne Fulik Karakâhya imzasıyla sunulan arzıhaller için bkz.BOA,Bab-ı Âli Evrak Odası (BEO),nr.4578/343302;Dâhiliye Nezareti,Kalem-i Mahsus (DH.KMS),nr.53-1/40.
6-Enver Paşa'nın Abraham Paşa çiftliklerini satın almış olması döneminde de çok büyük yankılar uyandırmış olmalı ki Hüseyin Cahit Yalçın anılarında;Enver Paşa tarafından satın alınan Abraham Paşa köşkünün,abartıldığı kadar muhteşem olmadığını bilakis fazlasıyla mütevazı olduğunu anlatır.(Hüseyin Cahit Yalçın,Tanıdıklarım:Yaşantı,1875-1957,İstanbul:Yapı Kredi Yayınları,2001,s.28.)
7-11 Mart 1886 yılında İzmir'de dünyaya gelen Kâzım Bey (Orbay) Mühendishane-i Berr-i Hümayun'da ve Harp Akademisi'nde aldığı eğitimin ardından staj yapmak üzere Almanya'ya gitti.Ülkeye döndükten sonra Trablusgarp ve Balkan savaşlarında görev aldı.Aynı zamanda Enver Paşa'nın kızkardeşi Mediha Hanım'la evli olan Kâzım Bey,1914-1918 yılları arasında Harbiye Nezareti başyaverliğinde bulundu.1944-1946 yılları arasında Genelkurmay Başkanı olarak görev yapan Kâzım Orbay,1964 senesinde Ankara'da vefat etti.(Milliyet,nr.5033,4 Haziran 1964,s.7.)
8-Savaşta bir ayağı sakat kaldığı için "topal" olarak anılan İsmail Hakkı Paşa,18 Ağustos 1917 tarihinde kurulan İaşe-i Umumiye Müdüriyeti'ne müdür olarak tayin edildi.(Cem Doğru,"Birinci Dünya Savaşı Döneminde Ekonomide Bir Kurumsallaşma Çabası:İaşe Nezareti",Namık Kemal Üniversitesi,Sosyal Bilimler Metinleri,sayı 4 (2009),10.) Bu görevinde iken adı birçok yolsuzluğa karıştığı ve cemiyet içinde dahi aleyhtarları bulunduğu hâlde Enver Paşa onu görevden almaya yanaşmadı.İttihatçıların yönetimden sakıtından sonra ülkeyi terketti.Daha sonra tekrar İstanbul'a dönen İsmail Hakkı burada vefat etti.(Halil Menteşe,Halil Menteşe'nin Anıları:Osmanlı Mebusan Meclisi Reisi,(haz.) Orhan Birgit,İstanbul:Hürriyet Vakfı,1986,s.177-178.)
9-Süleyman Numan Paşa,1889'da Askerî Tıbbiye'den yüzbaşı rütbesiyle mezun olduktan sonra 1892'de ihtisas yapmak üzere Berlin'e gitti.İstanbul'a döndükten sonra bir müddet Gülhane'de görev yapan Süleyman Numan Paşa,Birinci Dünya Savaşı'nda Ordular Sıhhiye Genel Müfettişliği ve Sıhhiye Nazırlığı görevlerinde bulundu.İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin nüfuzlu kişileri arasında bulunduğundan Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra İstanbul'un işgali üzerine işgal güçleri tarafından Malta'ya sürüldü.Milli Mücadele yıllarında Anadolu'ya giderek faal görevde bulunmak istediyse de kendisinin bilim alanında daha faydalı olacağı düşünüldüğünden İstanbul'da kalması uygun görüldü.(Kemal Özbay,Türk Asker Hekimliği Tarihi ve Asker Hastaneleri,İstanbul:Yörük Basımevi,1976,c.2,s.176.)
10-İbrahim Hayrullah Bey,1859 yılında İstanbul'da doğdu.Babası 1909 senesinde Şeyhülislamlık makamında bulunan Mehmed Sahib Molla'dır.İttihat ve Terakki Cemiyeti üyelerinden olan İbrahim Hayrullah Bey,II. Meşrutiyet'in ilanından sonra devlet kademelerinde hızla yükselmeye başladı.1909 senesinde Selanik Valiliği'ne,1912 senesinde de İstanbul Valiliği'ne getirildi.1913 yılında Adliye Nazırı unvanını aldı ve 1917 tarihine kadar bu görevini sürdürdü.1914 senesinde Adliye Nazırlığına ek olarak kendisine Şura-yı Devlet reisliği de verildi.Kısa bir süreliğine Evkaf Nazırlığı da yapmış olan İbrahim Hayrullah Bey,Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra İstanbul'un işgali üzerine işgal güçleri tarafından Malta'ya sürüldü.(Sinan Kuneralp,Son Dönem Osmanlı Erkânı ve Ricali (1839-1922),İstanbul:İsis Yayımcılık,1999,s.83.)
11-Rumeli Kavağı'na çok yakın bir mevkiide yer alan ve Abraham Paşa'nın eşi Fulik Hanım'ın tasarrufunda bulunan Mavromoloz Çiftliği'nin istimlâk edilerek buraya top ve tabyalar yerleştirilmesine,esasında 1906 senesinde niyet edilmiş olduğunu arşiv belgelerinden anlamaktayız.(Bkz.BOA,Yıldız Mütenevvia Maruzat (Y.MTV),nr.289/32,12 Receb 1324;Y.MTV,nr.290/158,17 Ramazan 1324.) Fakat Hrisantos Efendi'nin beyanlarından ve mahkemeye sunduğu raporlardan anlaşıldığı kadarıyla Enver Paşa,Harbiye Nazırlığına yükseltildikten sonra çiftliğe birkaç kez keşif heyetleri göndermiş ve başlangıçta sadece üçte birinin istimlâki düşünülürken sonradan çiftliğin tamamının istimlâkına Enver Paşa tarafından karar verilmiştir.Ayrıca Hrisantos Efendi,Enver Paşa'nın bu çiftliği de Naciye Sultan üzerine yapmak niyetinde olduğunu fakat Mütareke'nin imzalanmasıyla bu emeline nail olamadığını,söylemektedir.
12-Abraham Paşa'nın bu dönemde kumar ve borsa spekülasyonlarında bir servet kaybettikten sonra Osmanlı Bankası'na yaptığı borçlanma için bkz.Edhem Eldem,Osmanlı Bankası Tarihi,İstanbul:Osmanlı Bankası,1999,s.280-281;Edhem Eldem,135 Yıllık Bir Hazine:Osmanlı Bankası Arşivinde Tarihten İzler,İstanbul:Osmanlı Bankası,1997,s.214,230-231.
13-Harp yıllarında "evrak-ı nakdiye" adı altında kâğıt para sistemine geçildiğinden Osmanlı lirası esaslı bir değer kaybına maruz kalmıştır.Bu anlamda sözkonusu 17.500 lira,eğer 1916 sonuna doğru ödendiyse takriben 10 bin altın liraya,1917 yılının ortalarında ödendiyse de takriben 4 bin altın liraya tekabül etmekteydi.
14-İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin muhalifi olan Hürriyet ve İtilaf Fırkası liderlerinden Salih Paşa,Sultan Abdülhamid devri sadrazamlarından Tunuslu Hayreddin Paşa'nın oğludur.Sultan Abdülmecid'in kızlarından Münire Sultan'la yaptığı evlilik ile hanedana damat olmuştur.Damat Salih Paşa 11 Haziran 1913'te devrin Sadrazamı ve Harbiye Nazırı Mahmud Şevket Paşa'ya düzenlenen suikastın azmettiricilerinden görülerek idama mahkûm edilmiş ve mahkûmlar 24 Haziran 1913'te Bayezid Meydanı'nda infaz edilmiştir.(Ali Birinci,Hürriyet ve İtilaf Fırkası:II. Meşrutiyet Devrinde İttihat ve Terakki'ye Karşı Çıkanlar,İstanbul:Dergâh Yayınları,1990,s.206-211;Murat Bardakçı,Son Osmanlılar:Osmanlı Hanedanı'nın Sürgün ve Miras Öyküsü,İstanbul:İnkılap Kitabevi,2008,s.139-140.)
15-Büyükçekmece Gölü'nün kuzeybatı kıyısında yer alan Mençekre Karyesi çiftliklerinin Enver Paşa tarafından zorla satın alındığı iddiaları o devirde de büyük yankı uyandırmış,hattâ daha sonra olaya konu olan mahale teftiş heyeti gönderilerek olayın iç yüzü öğrenilmeye çalışılmıştır.Heyet-i teftişiye raporunda yer alan ifadelerin bir kısmı şöyledir:"Mençekre,evvelce meskûn bir karye iken mürûr-i zaman ile ahalisi dağılarak kimi merkez kazaya (Büyükçekmece) ve civar köylere kimi de İstanbul'a ve mevâki-i saireye hicret etmiş ve elveym karye-i mezkûre gayr-i meskûn ve metrûk bir hâlde bulunmuştur.Arazinin bin küsur dönümü Nikolaidis biraderlere ve miktarı kayden malûm olmayan mütebâkisi de kısmen civarındaki Polaya Karyesi ahalisine ve kısmen dağılan ahaliye aittir.Nikolaidis biraderler,iş bu araziyi harp esnasında Naciye Sultan Hazretlerine ferağ etmiş iken bade'l- mütareke iş bu ferağın cebr ve ikrah neticesi olduğunu iddia etmeleriyle İngiliz mümessilliğinden vâki olan ve mükerreren te'kid ve te'yid kılınan iltimâs üzerine arazinin idâre-i kendilerine iadesi hükümet-i merkeziyece bi't-tensib o sûretle idâre-i icâbı icrâ edilmiş ve elveym mezkûr araziyi sahib-i evvelleri Nikolaidis biraderler tasarruf eylemekte bulunmuşlardır."(Dâhiliye Nezareti,İdâre-i Umumiye Belgeleri (DH.İUM),nr.62/23,17 Şubat 1338/17 Şubat 1922.)
16-Bu tehdit telgrafı mahkemeye kanıt olarak sunulmuştur.
17-BOA,Dâhiliye Nezareti Hukuk Müşavirliği Belgeleri (DH.HMŞ),nr.7/2-9;DH.HMŞ,nr.7/2-11;DH.HMŞ,nr.7/2-10;DH.HMŞ,nr.2/14-12;Meclis-i Vükela Mazbataları (MV),nr.219/170;MV,nr.219/120.

*Neval Milanlıoğlu,Enver Paşa ve Naciye Sultan Aleyhine Bir Dava:Gayrimenkul Alımında İzlenen Gayrimeşru Yol,Toplumsal Tarih,Sayı:245,Mayıs 2014,s.76-82.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder