22 Ocak 2016 Cuma

Yervant Sırmakeşkhanlıyan (1870-1915) ve Küçük Asya'dan/Dr.Aylin Koçunyan*

Küçük Asya'dan,24 Nisan 1915'te ölüme gönderilen ve 1914 başına dek gazetenin sütunlarına katkıda bulunmuş olan Yervant Sırmakeşkhanlıyan (1870-1915) veya kısa adıyla Yerukhan'ın iki farklı türde yazdıklarını,makaleler ve hikâyeler olmak üzere üç ayrı bölümde,ilk kez biraraya getiriyor.Kitap,yirminci yüzyıl Osmanlı Ermenilerinin iç dinamiklerini,cemaat-geniş toplum ilişkisini,sosyal Darwinizm'in cemaatlere yansıyış şeklini ve Ermenilerin varolma endişelerini,cemaat-ihtilal-anayasa ilişkisini ve özellikle Adana bağlamında beliren şiddet terminolojisinin 1915'in habercisi gibi yavaş yavaş yankılanışını gözlemlemek açısından ilginç boyutlar taşıyor.

Önsözünü New York'tan filolog Vartan Mateosyan'ın kaleme aldığı ve Jamanak gazetesi editörlerinden filolog Sevan Değirmenciyan'ın yayına hazırladığı Küçük Asya'dan kitabı,24 Nisan 1915'te ölüme gönderilen ve 1914 başına dek gazetenin sütunlarına katkıda bulunmuş olan Yervant Sırmakeşkhanlıyan (1870-1915) veya kısa adıyla Yerukhan'ın iki farklı türde yazdıklarını,makaleler ve hikâyeler olmak üzere üç ayrı bölümde,ilk kez biraraya getiriyor.Kitap,Jamanak gazetesinde yazmış bu önemli Ermeni aydınının düşünce dünyasını yeniden toplumsal belleğe kazandırmak amacıyla kurum bünyesinde yürütülen bir çalışmanın eseri.Diğer açıdan da bakarsak,2008'de gazetenin yüzüncü yıl kutlamalarıyla gündeme gelen ve bugüne dek kurucu Misak Koçunyan'ın edebi mirasının kitaplaştırılmasına yönelik bir çalışmanın devamı niteliğinde.Bütün bu miras,ister kurucu Misak Koçunyan'ın özelinde olsun ister genel anlamda Jamanak'ta yazıp çizmiş diğer aydınlar açısından olsun,işin doğası gereği,üretim dili olan Ermenice'de derleniyor.Ama belki uzun vadeli bu projenin bir diğer ayağı da,Türkiye'deki bellek ve entelektüel tarih çalışmalarına katkıda bulunmak üzere,bu yapıtların bazılarını Türkçe'ye de aktarmak olmalı.Bu,hem çok-uluslu bir imparatorlukta bütünün parçası olan cemaatlerde siyasetin nasıl tartışıldığını hem de bu tartışmanın Osmanlıca dışındaki İmparatorluk dillerinde hangi terminolojiyle yapıldığını gözlemlemek açısından ilginç olabilir.

Kitapta göze çarpan ve belki de Yerukhan'ı en çok üzen nokta,Anadolu topraklarında yaşayan Osmanlı Ermenilerinden epeyce insanın yirminci yüzyıl başında özellikle Amerika ve Avrupa'ya göçüdür.Çeşitli şehirlere yaptığı ziyaretler sırasında sohbet ettiği insanların aktardıkları üzerinden,yazar,bu olgunun toplumsal ve siyasi nedenlerini sorgular;satır aralarında göçün sosyo-ekonomik sonuçlarına değinir.Dış göç kadar,Osmanlı Ermenilerinin Anadolu coğrafyasındaki hareketliliğine,yani iç göçe de dikkat çeker.Değişik şehirlerde Ermeni cemaat yaşamının nasıl şekillendiğine ve Osmanlı Ermenilerinin diğer halklara göre,özellikle de ticaret alanında,nasıl konumlandıklarına da göz atmayı ihmal etmez.Bir eğitimci olarak,kuşkusuz ki eğitim konusu kafasını en çok kurcalayan sorunlardan biridir.Bu konuda da yine çevresinde rastladığı insanlara ve onların zihinlerindeki sorulara kulak verir.Belki de en önemli husus eğitim sisteminin Ermeni cemaatinin ihtiyaçlarını ne oranda karşıladığıdır ve esas sorun,yetişen nesillerin giderek kendi cemaatlerine yabancılaşması,sadece kendi geleceklerini inşa etme kaygısıyla yaşadıkları toprakları terketmeleri ve böylelikle nitelikli beyin gücünün Avrupa ve Amerika'ya sürekli göçüdür.

Yerukhan aynı zamanda,vilayetlerde eğitim gibi birçok sürecin sekteye uğramasında Ermeni cemaatinin merkezi yönetimiyle taşradaki teşkilatlanması arasındaki kopukluğun rolüne değinir;cemaat yöneticilerinin uzaktan ahkâm kesmek yerine sorunların kökenlerine inmek için vilayetlerle yakın fiziksel temas içinde bulunmaları gerektiğine vurgu yapar.Dönemin diğer Ermenice kaynaklarında olduğu gibi,Yerukhan da Ermeni nüfusun yoğunlaştığı vilayetlerde Kanun-ı Esasi'nin yeniden tesis edilmesine rağmen güvensiz ortamın hâlâ hüküm sürmesini ve Adana katliamları gibi uç örneklerin yaşanmış olmasını gündeme getirmekte,anayasa ile yeniden yükselen adâlet ve eşitlik sesleriyle vilayetlerde yaşanan şiddet arasındaki çelişkiye işaret etmektedir.Yazara göre,vilayetlerde,baskıcı devlet bürokrasisinden Ermeni köylülerin toprak ve diğer edinimlerine el koyan Kürt ağa ve aşiretlere kadar bütün "ancien régime" aktörleri ve davranış kalıpları yönetimsel zaaflar olarak süregelmekte ve adâlet,eşitlik ve hak taleplerinin kâğıt üzerinden uygulama alanına geçmesini sekteye uğratmaktadır.Kürt aşiretlerin baskısından nasibini alan Kürt köylüleri de gündeme getirerek Yerukhan,Doğu vilayetlerinde Kürtler ile Ermenilerin ilişkilerini,duygusal ve kültürel etkileşimlerini ve dayanışmalarını da belli nüanslarla irdelemektedir.Ermeni cemaatinin partilerarası ve iç kavgalarına dikkat çekerek,gittikçe içine sürüklendiği kaosta,belli bir toplumsal konsensüse ulaşamayan bir toplumun dâhili çalkantılarının rolünü de sorgulamaktadır.Yerukhan,Ermeni toplumunun varoluşunu,dışarıdan gelecek yardımlara değil,iç dinamiklerden yükselen bir toplumsal uzlaşmaya ve uyumlu politikalara bağlamaktadır.Bu olumsuz siyasi ortamda,satır aralarında da olsa,Mısır'ın bazı Ermeni aydınların gözünde,henüz anayasal bir süreci yaşamamış ama buna rağmen belli reformları gerçekleştirebilmiş bir siyasi model olarak yükselişine ve bu reform sürecini simgeleyen Nubar Paşa'nın başarılı bir devlet adamı imajıyla gündeme gelmesine de tanık oluyoruz.

Kitapta yer yer gündeme gelen medeniyet söylemi her ne kadar taşra-merkez ilişkisine belli bir geri kalmışlık önyargısıyla yaklaşan başkent insanı izlenimi verse de,Yerukhan ondokuzuncu yüzyıl seçkinci İstanbul aydın tiplemesinin çok ötesinde konumlanmaktadır.Ayrıca köklere bağlılığı sık gündeme getirmesi ve gelecek inşası kaygısıyla Batı'ya ve kendi gözlemiyle öldürücü ve yok edici medeni yaşam tarzlarına göç edenlere belli bir kurban gözüyle bakmasıyla,insan yaşamındaki başarıyı belki de yerel coğrafyaya aidiyet,cemaat kimliğine bağlılık ve medeniyet arasındaki dengeli bir sentez üzerine oturtmaktadır.Mekânlara ilişkin canlı anlatımları,eski şehir kartpostallarında çoğu zaman "Ermeni mahallesi" veya "Ermeni köyü" diye rastladığımız kesitlere sanki içerik kazandırmakta ve donuk resimlerin insan unsuruyla birlikte zihnimizde canlanmasını sağlamaktadır.Hikâyeler bölümünde göze çarpan yozlaşmış Ermeni din adamı imgesi,Fransa'daki ruhban karşıtı akımdan etkilenen ondokuzuncu yüzyıl Ermeni aydınını tekrar akla getirse de,Yerukhan'ın dinî otoriteye bakış açısı önemli nüanslar içermektedir.Yerukhan makaleler bölümünde,Fransa ve Avrupa'daki örneklerinden farkla,kilisenin Ermeni tarihi içindeki işlevini sorgulamakta ve ruhani otoritenin yüzyıllar boyunca zorunlu olarak siyasi bir bayrak taşımış olmasına ve millet varlığının sürdürülmesinde politik otoritenin her zaman yanında yer almasına dikkat çekmektedir.Osmanlı döneminde de bu siyasi işlevin ruhani otoriteye nasıl eklemlendiği konusunu ve İstanbul Ermeni Patrikhanesi'nin çok boyutlu rolünü irdelemektedir.Dinin bir "ahlâk idealine" dönüştüğü bir çağda,Ermeni milletinin ahlâki ve düşünsel düzeyinin yükselmesi için din adamı sınıfının zayıflatılması gerektiği savının çocuksu bir hata olduğuna,bunun toplumun zayıflatılmasıyla eşdeğer bir anlam taşıdığına ve din adamlarına bu kadar kusur yükleninceye kadar ilk önce laiklerin her açıdan kusursuz bir sınıf oluşturması gerektiğine vurgu yapmaktadır.

Kitabın belki de en etkileyici boyutu,Türk-Ermeni ilişkilerine samimiyet ekseniyle yaklaşan satırlarıdır.Belki de Yerukhan'ın bütün karamsar ruh hâline su serpen,dönemin kardeşlik söyleminin samimiyetsizliğini sorgulayan,Macid Efendi gibi aklı başında insanların az da olsa varlığıdır:"Allez!mon ami,l'avenir nous réserve,j'espère,de beaux jours.Il peut y avoir que nous soyons les fondateurs d'une fraternité,d'une vraie fraternité entre Turcs et Arméniens."(1) Bu sözleri kendisine bir tanıdığı,Nişan Efendi Maksut,Tokatlıyan'da,Türkçe bir mektuptan aktarıyordu.Mektup Sakız'dan,okul arkadaşı ve can dostu Vali Ahmed Macid Efendi'den geliyordu.Samimi bir mektupta birdenbire beliren bu Fransızca cümle,samimiyet bayrağını mükemmel şekilde taşıması açısından Yerukhan için dokunaklı bir boyut içeriyordu.Sözlerin esas değeri,tesadüfi olmasında ve Türk bir hemşehrinin duygularını ifade etmesindeydi.İçinde sıradan bir ruh yoktu.Herkes tarafından duyulmak için yazılmamıştı.Çoğu zaman etrafında gördüğü gibi,koşullara uygun şekilde,göz boyamak için gazete sayfalarına serpiştirilmiş parlak,allı pullu sözler değildi bunlar...

Hikâyelerle makalelerin,hayal gücüyle düşüncenin birbirine geçiş yaptığı kitap,yirminci yüzyıl Osmanlı Ermenilerinin iç dinamiklerini,mali sorunlarını,cemaat yönetiminin zaaflarını,somut yönetimsel ilkeler getiren bir nizamnameye sahip olunmasına rağmen,müeyyide boyutundan yoksun olması nedeniyle cemaatin idari mekanizmasının "paslanmış bir tekerlek" gibi sorunlu işleyişini,cemaat-geniş toplum ilişkisini,sosyal Darwinizm'in cemaatlere yansıyış şeklini ve Ermenilerin varolma endişelerini,cemaat-ihtilal-anayasa ilişkisini ve özellikle Adana bağlamında beliren şiddet terminolojisinin 1915'in habercisi gibi yavaş yavaş yankılanışını gözlemlemek açısından ilginç boyutlar taşıyor...

***

1-Cümlenin Türkçe çevirisi:"Dostum,umuyorum ki gelecek bize güzel günler va'dedecek!Olabilir ki bir kardeşliğin kurucuları olalım,Türklerle Ermeniler arasındaki gerçek bir kardeşliğin." Bu bölüm,kitabın "Է Րբ Արղեօք" (Acaba Ne Zaman?) başlıklı makalesinden alınmıştır.

*Dr.Aylin Koçunyan,Yervant Sırmakeşkhanlıyan (1870-1915) ve Küçük Asya'dan,Toplumsal Tarih,Sayı:262,Ekim 2015,s.94-95.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder