11 Ocak 2016 Pazartesi

Dört Nesil:Kurtarılamayan Son/Yrd.Doç.Dr.Talin Suciyan*

Bu makalede soykırımsonrası inkâr habitusu kavramıyla çerçevelediğim,1923'ten sonra kurumsallaşan ve sıradanlaşarak günlük hayatı belirleyen pratikleri ve deneyimleri,bir sözlü tarih görüşmesi aracılığıyla anlatmaya çalıştım.Her ne kadar Prof. Mihran Dabag'ın anlattıkları kişisel/aile tarihinin parçası olsa da aynı zamanda 1923'ten sonra vilayetlerde kalan Ermenilerin deneyimleri bağlamında temsilî bir özellik taşır.Bu nedenle bu görüşmenin metnini,başka birincil ve ikincil kaynaklara da atıfta bulunarak kullandım.Ayrıca,1915'ten sonraki kuşaklar açısından faillik ve kurbanlık durumları farklılık gösterse de esasen soykırımsonrası toplumunun fail ve kurban kuşaklardan oluşmaya devam ettiğini,inkârın bu durumu belirginleştiren bir rol oynadığını ve Cumhuriyet tarihini bugüne kadar derin bir biçimde belirlediğini iddia ediyorum.

Bundan yaklaşık yedi sene önce,1923'ten sonra özellikle de 1930'lu yıllardan başlayarak Türkiye'de kalan Ermenilerin tarihi üzerine doktora tezi yazmak istediğimde,nasıl bir işe kalkıştığımı bilmiyordum.Elbette ki bu konuyu seçmiş olmam belli bir boş bırakmanın,üstelik de ailelerimizin,arkadaşlarımızın,akrabalarımızın içinde olduğu büyük bir boş bırakmanın farkında olmamla ilgiliydi.Ancak bunun,inkârla kurulan bir toplumsal düzen,bir kurumlar,mekanizmalar bütünü,arkadaşlıklar,dostluklar manzumesi,sosyal hayatı sürdürebilmenin gerek şartı,akademinin her alanında yaygın bir gelenek görenek meselesi ile ilgili olduğunu bu işin sonunda öğrenecektim.Bu durumla karşı karşıya kalmak bütün bu ilişkileri baştan gözden geçirmeyi de beraberinde getirecekti.Öte yandan,birincil kaynak olarak kullandığım ve benden bir ya da iki önceki kuşaktan Ermenilerle yaptığım sözlü tarih görüşmelerinde gördüğüm şey,benim bu sistematikliğini yeni farkettiğim durumun onlar için zaten bir hayat şekli olduğunu anlamam oldu.Bunu anlamak için doktora yapmalarına gerek yoktu çünkü onların hayatlarını üzerine bina ettikleri biyografik bilginin tâ kendisiydi bu.Başka bir deyişle,Türkiye'de kalan ve/veya daha sonraki yıllarda başka ülkelere göç eden Ermeniler için inkârla yaşamak gündelik,sıradan bir şeydi.Zaman içinde bunun benim ve ailemin de hayatında başka türlü olmadığını farkettim.Bu çalışma kuşaklar boyu devam etmekte olan inkârla yaşama durumunun,hayatlarımızın kurucu unsuru olduğunu belirgin bir şekilde ortaya çıkarttı.Onların deneyimlerini dinledikçe,üç kuşak boyunca aslında birbirine çok benzer hayatlar yaşamakta olduğumuzun,esasen çoğunluk toplumunda çok büyükmüş gibi görünen değişimlerin,konuştuğum insanların ya da benim hayatıma çok az yansıması olduğunu gördüm.Bütün bunların,özellikle de bu sıradanlık hâlinin beni getirdiği kavram,Pierre Bourdieu'nün "habitus" kavramı oldu.Bourdieu (1977:78) habitus kavramını,"tarihin,inkâr edilen bir tarih olarak doğaya dönüşmesi" olarak tanımlar.(1) Ben Bourdieu'nün "doğaya dönüşme" dediği şeyi,sıradanlaşma olarak okuyorum.Bu sıradanlıktan neyi kastettiğimi şu şekilde anlatmaya çalışayım:20 Kura Askerlik,Vatandaş Türkçe Konuş,Trakya Pogromu,Varlık Vergisi,6-7 Eylül Pogromu gibi uygulama ve saldırıların;sadece ve öncelikle konjektürel,dönemin siyasi gelişmelerinin ve dalgalanmalarının bir sonucu değil,kurumsallaşmış ve toplumsallaşmış,inkâr edilen bir tarihin gündelik hayatı kurmuş olmasıyla belirginleşen bir habitus meselesi,tam olarak soykırımsonrası(2) inkâr habitusu olduğunu iddia ediyorum.Başka bir deyişle,bu tür hukuki ve toplumsal örgütlü şiddet içeren pratikleri kolaylaştıran,her daim zemin hazırlayan toplumsal ve kurumsal bir yapı olduğunun,bu nedenle de gündelik hayatın soykırımsonrasında kurulumunda,yaşananların inkârının ne kadar kilit bir rol oynadığını anlamanın;bu tür pratiklerin kolaylıkla örgütlenebilmesini de anlayabilmenin ön şartı olduğunu söylüyorum.Çünkü soykırımsonrası toplumda fail ve kurban kuşaklar birlikte yaşamaya devam ettiler.Bu birlikte yaşamanın arka planında soykırımın inkârı vardı.Kalanlar,bu inkârın içinde,buna dâhil olarak yaşayacaklarını ya hemen ya da zaman içinde gördüler.1915 ve sonrasında fail pozisyonda olanların çocukları kendi ailelerinin failliğini sorgulamadıkları oranda inkâr yoluyla fail olmaya devam ettiler;(3) böylelikle de kurbanların da kurban olma hâlleri kısmi farklılıklar göstererek devam etti.Yani,faillikleri farklılık gösterse de fail kuşaklar,kurbanlıkları farklılık gösterse de kurban kuşaklar olarak yaşamaya devam ettiler,ediyorlar.Bunu söylerken elbette ki inkârı sadece -ya da öncelikle- bir kişisel ya da aile temelli bir mekanizma olarak görmüyorum.Resmî,kurumsallaşmış,yaygın inkâr mekanizmalarının toplumsal tabanda şu ya da bu şekilde kabul bulmuş olması ve yeniden üretiliyor olması sayesinde inkârın sürekliliği sağlanıyor.Devletin inkârı kurumsallaştırmasındaki tutarlılık ve süreklilik,toplumun geniş katmanlarının da çeşitli şekillerde bu inkâra ortak oluşu sayesinde bu mekanizmaların önemli bir dirençle karşılaşmadan,rahatlıkla kurulup genişleyebildiğini söylüyorum.(4) Sonuç itibarı ile Uğur Ümit Üngör ile Mehmet Polatel'in (2011:12) isabetli bir şekilde söyledikleri gibi,"soykırım bir dışarıda bırakma değil,bir kapsama,ortak etme suçuydu." Tez çalışmamda öncelikle Ermenice kaynaklardan;Ermenice gazetelerden;1950'li yılların ortalarından itibaren yoğunluklu olarak ABD'nde yayımlanan,Ermenilerin 1915 öncesinde yaşadıkları şehirlerin tarihlerini konu alan kitap ve anılardan;Türkiye'de yayımlanmış Ermenice yıllık,gazete,dergilerden;sözlü tarih görüşmelerinden ve Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi'ndeki belgelerden,onları soykırımsonrası inkâr habitusu çerçevesinde okuyarak yararlandım.Bu okumanın önemli sonuçlarından biri,hem İstanbul'da kalan ama hem de İstanbul dışında kalan Ermenilerin günlük hayatını kuran olaylara bütünlüklü bir bakış sunmasıydı.Buna göre günlük hayatın kurucuları şöyleydi:Dayak,küfür,kiliselere saldırı,mallarına el konma,kız çocuklarının kaçırılması,okulda gerek öğrencilerin gerekse öğretmenlerin ayrımcılığına ve saldırılarına uğrama,sürülme,öldürülme,kendi okullarında eğitim olanaklarından kesin bir şekilde mahrum bırakılma,göçe zorlanma,gizli yaşama,iki isimle yaşama,kültürel mirasın yok edilmesine tanıklık etme,haklarını arama imkânlarını kullanamama,Ermenice yayınların yasaklanması ve yasakların takibatı,sürekli korku ve tehditlerle yaşama şeklinde uzayan bir liste.Böyle bakıldığında,esasen soykırımsal politikaların hiçbir zaman sona ermediğini,kalanların da sürülmesinin ve/veya Ermeni olduklarını kendilerine dahi itiraf edemeyecek hâle gelmesini sağlayarak,"geriye kalan iş"in de bitirilmesinin hedeflendiğini söyleyebilirim.İnkârın,bu işlevlerin yerine getirilmesinde çok önemli bir ilkesel karar olduğu ve aslında amacına ulaştığı da açıktır.Bugün İstanbul dışında,bir Ermeni hayatı,yani kültürüyle ve nüfusuyla,varolabilme hâli mümkün değildir.(5)

Yaptığım çalışmaya dair bu temel kavramı açıkladıktan sonra,yazının girişinde bahsettiğim sözlü tarih görüşmelerine geri dönmek isterim.Bu görüşmeleri Berlin,Münih,İstanbul ve Montreal'de yaptım.Açık uçlu sorularla,öncelikle aile tarihiyle başlayarak,görüştüğüm kişilerin hem ailelerinden dinlediklerini hem de kendi deneyimlerini aktarmalarını istedim.Tez çalışması kapsamında bu görüşmelerden öğrendiklerimi belgelerle birleştirmek zor bir iş değildi.Tarihçilikte kaynak önceliğinin çok uzun yıllar boyunca devlet arşivlerine verilmesine şaşmamak gerek;pek tabii ki insanlarla konuştuğunuz zaman olayların çok daha başka katmanlarına dokunabilir oluyorsunuz.Benim açımdan bu katmanlardan biri,görüştüğüm kişilerin yaşadıklarının birbiriyle benzerliğini farketmekti.Birincisi,görüşmelerin çoğunda,görüşmecinin kendi kendine tekrar ettiği bölümler oluyordu.Görüşmeci,kendini derinden sarsmış olan bu anıyı tekrar ederken duygusal olarak çok zorlanıyor,ancak bu zorlanma aracılığı ile,bu olayı yaşamamış olmama rağmen onu,neredeyse duygusal ve düşünsel olarak paylaşıma açıyordu.Bu deneyimler bu süreçte edindiğim zor ama çok öğretici deneyimler oldu.Bana bu ayrıcalığı tanımış oldukları için bütün görüştüğüm insanlara ne kadar teşekkür etsem azdır.

İkincisi,görüştüğüm insanlar kendi hayatlarının,örgütlü inkârın bir parçası hâlinde şekillendiğini çoğunlukla farketmiyorlardı.Yani,fail kuşaklar ve devlet politikaları bağlamında son derece tutarlı ve örgütlü bir inkâr siyasetinin,bütün şiddetiyle bugün de devam etmesine ve bunun örneklerini gazetelerde,sokakta her gün yaşamalarına rağmen,kendi deneyimlerini bireysel deneyimler olarak aktarıyorlardı.

Son dönemde beni en çok etkileyen kitaplardan biri olan Kévork Haladjian'ın(6) "Tebi Gakhaghan"ının [Darağacı Yolunda](7) Diyarbakır'da geçen bölümünde okuduklarım,bu örgütlülüğün ne kadar bilinçli olduğuna örnek teşkil ediyor (Haladjian,1932:143-144.) İsmail Müştak'ın Ermenilerin şehirde kaç kişi olduğuna ve Şeyh Said ile birlik olup olmadıklarına ilişkin sorusu üzerine Diyarbakır milletvekili Şeref Bey -ki bu kişi 1915'te bölgede aktif rol oynamış Müftüzade Şeref Uluğ(8) olmalıdır- şöyle cevap verir:

"... Fakat burada kalmış Ermeniler siyasi bakımdan hiçbir varlık gösteremezler.Büyük çoğunluğu kadın ve çocuk Türk beylerinin çiftliklerinde bulunuyor.Kalanlar zanaatkârlar,Müslümanlaştırılmış olanlar şehirde çalışırlar.[Bu konuşmanın devamında]... Ermeniler tam da bu nedenle,zanaatkârlar yetiştirmek için tutuldular,sonra zaman içinde Türkleşmeleri için. ... [Türkleşmeleri] Zor bir iş olacaktı eğer dış dünya ile ilişkileri kesilmemiş olsaydı.Burada okulları yok,Ermenice basın-yayın hayatı da yok.Kendini geliştirmiş olanlar zaten gitti,kalanların da yüzde 80'inin okuması-yazması yok.Yaşlılar ölüyor,yeni kuşaklar da Türk okullarında eğitim görüyor.Daha kesin çözümler var,kiliseyi kapatmak,okula,vakıf mallarına,şahsa ait mallara el koymak,Ermenice konuşmayı yasaklamak,özellikle de Ermeni-Türk evliliklerini desteklemek ve böylece kısa vadede bu azınlık çoğunluk içinde kaybolur gider. ... Bütün mektupları sansürden geçer.Ermenice gazetelerin buraya girmesi kesinlikle yasaktır.İstanbul'da yayımlanan Ermenice gazeteler bile burada bilinmez.Zaten zaman ve imkân da verilmez böyle şeylerle ilgilenmelerine."

Şeref Uluğ'un bu birkaç cümlesinde,aslında vilayetlerde kalan Ermenilerin hayatlarının bir özetiyle karşı karşıyayız.Bu nedenle esasen her bir sözlü tarih görüşmesinde ortaya çıkan ve birbirine çok benzer olan bu tablonun çok daha geniş ve derin olan inkâr habitusuyla ilgisini kurmak;bunların kişisel değil,yaşanılan ülkenin toplumsal ve resmî siyasetinin bir parçası olduğunu farketmek ve insanların yaşadıkları şeylerin tekil olaylar değil,örgütlü bir düşünce ve pratikler bütününün parçası olduğunu görmek,bu görüşmelerde saklı sıradanlığın niteliğini ortaya çıkartacaktır.

Şeref Uluğ'un okur-yazarlığa,okullara ve basın-yayın hayatına değinerek başlaması,İstanbul'daki cemaatle ilişkilerin kesilmesine vurgu yapması tesadüf değildir.Ermeni okullarının İstanbul dışında faaliyet göstermesine kesin olarak izin vermemek;vilayetlerde yaşayanların İstanbul ile ilişkileri minimumda tutmak;Patrikhane'nin İstanbul dışında yaşayan Ermenilerle bağını olabildiğince etkisiz kılmak;Patrikhane'yi,cemaatin idari yapısının yürütme unsuru olarak devreden çıkartmak ve onun toplumsal angajmanını minimuma indirmek,1923 sonrasında sürdürülen sistematik inkâr siyasetinin kurumları hedef alan kısmının önemli köşe taşları olmuştur.(9) Uzun vadede bu siyaset kalan Ermenileri İstanbul'a ya da başka yerlere gitmeye mecbur bırakmanın yöntemlerinden biri olacaktı.

1950 yılında Patrik Karekin Khachaduryan'ın (Haçaduryan) (Trabzon,1880-İstanbul,1961),1944-1950 arasında Episk.Kevork Arslanyan tarafından vekâleten idaresiyle ortaya çıkan kriz döneminden sonra Patrik seçilmesiyle,Patrik'in vilayetlerdeki çocukları toplamak ve onları İstanbul'a getirip Ermeni okuluna gönderme projesi hayata geçti.Hem din adamı yetiştirme gayesi hem de genel olarak toplumsal cinsiyet rolleri,erkek çocukların toplanmasına öncelik veriyordu.1932 yılında eğitim hayatına son vermiş olan Üsküdar'daki Surp Haç Okulu,1953 yılında "Surp Haç Tıbrevank Ermeni Ruhban Okulu" ismiyle din adamı yetiştirmek üzere yeniden açılır,1967'den sonra orta,lise ve teoloji bölümlerinden,teoloji bölümü kapanır;(10) orta ve lise eğitimi veren yatılı bir okul olarak eğitim hayatına devam eder.Özellikle de günümüzde cemaatin önde gelenlerini yetiştirmiş bir okul olduğunu söyleyebiliriz.Türkiyeli okurların Aras Yayıncılık'tan çıkan kitaplarıyla tanıdıkları Mıgırdiç Margosyan,bu okulda öğretmenlik,daha sonra da müdürlük yaptı.Bu okuldan yetişen ve daha sonra Almanya'da öğrenim hayatına devam eden,sonra da Bochum'daki Ruhr Üniversitesi'ne bağlı Diaspora ve Soykırım Araştırmaları Enstitüsü'nü kuran ve hâlihazırda bu kurumda çalışmalarını sürdüren Prof. Mihran Dabag ile yaptığım sözlü tarih görüşmesi;hem okulun hem cemaatin Diyarbakır'da ve İstanbul'da içinden geçtiği soykırımsonrası dönemin özelliklerini özetleyen bir görüşme oldu.1944 yılında Diyarbakır'da doğan Dabag ile 27 Ocak 2015'te,Almanya'nın Konstanz şehrinde yaptığım sözlü tarih görüşmesinin ilk kısmını,bu makalede öne sürdüğüm argümana bir örnek teşkil etmesi nedeniyle aşağıda okurların dikkatine sunuyorum.(11)

Prof. Mihran Dabag ile sözlü tarih görüşmesi (Birinci bölüm)

-Aile tarihinden başlayalım.Anneniz ne zaman,nerede doğdu?

Soykırımdan geçmiş bir aile için doğum tarihlerini bulmak çok zor.Annem,Süryani Protestan ailesindendi,kendisi Süryanilikten fazla,koyu bir Protestanlığı hisseden biriydi ve doğum yeri Derik olmuştur,Diyarbakır'a ve Mardin'e yakın bir kaza.Protestan bir badveli(12) ailesinden gelmekte,son derece inançlı...Kendisinin doğum tarihini bilmiyor.Kendisinin söylediğine göre,1915'te anne-babasını götürdüklerinde ikinci dişi çıkarıyordu.İkinci dişi çıkmıştı.Gerçek dişleri,süt dişleri dökülmüştü yani.Bana anlattığına göre akşamleyin evlerin büyüklerini götürüp uzakta Derik'in ilerisinde kestiklerini,öldürdüklerini hatırlıyor,gözünün önünde kalan şey,o anla ilgili olan şey,ışıkların gidip gelmesiymiş,"ışıklar görüyorduk" dedi.Karanlıkta götürmüş oldukları için,anne-babasının öldükleri anı öyle hatırlıyor.Derik'te öldürülmüş olmaları lâzım çünkü (...) kendisi bir Kürt ailesinin yanında kalmış,her ne kadar da büyük çabalar göstermişlerse de kendisini Müslüman etmek için,buna razı olmamış.Bununla ilgili çok ilginç bir hikâye vardır.Müslümanlaşmazsa onu öldürme tehdidinde bulunan Kürt'e,"Beni,öyleyse,anne-babamı öldürmüş olduğunuz yerde öldürün" demiş.Bu kişi almış,hakikaten oraya götürmüş,onun için diyorum ki,anne-babasının öldürüldükleri yer Derik'in içindeydi.Orada tekrar bu soruyu sormuş,tabancasını çıkarmış,"Müslüman olmazsan seni öldüreceğim" demiş.O da "öldür" demiş,"anne-babamın yanına ulaşırım" demiş,adam da annemi ayağından vurmuş.Bu delik annemin ayağında vardı.Fakat bakmış ki,herhangi bir şekilde Müslüman olmayacak,acımış ve geri dönmüşler ve kendisinin yanında beş yıl daha kalmış sonra beş altın karşılığında geri satın almışlar annemi.

-Kim satın almış?

Bilmiyorum kim satın almış.(13) Annem Mardin'de yetimhanede kalmış,misyonerlerin kurmuş olduğu yetimhanede kalmış,aklında birkaç kelime İngilizce kalmıştır [oradan].Bütün hatırasını anlatırsam,başlı başına bir mesele...

-Kaç yaşlarında olmalı?

Süt dişlerinin çıktığını,beş sene onlarla kaldığını söylüyor demek ki,15 yaşlarında olmalı.Süryanileri Diyarbakır'da tehcire uğratmadılar,sanırım akrabaları geri almışlar.Çünkü annemin akrabaları vardı.Hatırlıyorum,çok iyi giyinmiş,İstanbul'a gelmiş tüccarlardı.Diyarbakır'da Süryani cemaati,Ermeni cemaatinden daha gelişmiş hâldeydi,çünkü kalanların sayısı daha fazlaydı.Benim orada olduğum zaman,1944-1964 arası,benim orada olduğum zaman 1000-1500 kadar Ermeni vardı.

-Bu sayı merkezdekilerin sayısı herhalde...

Merkez bu.Köylerden ve kasabalardan en çok duyduğum Lice,Hazro,Palu'dan gelenler var.Diyarbakır o bölgenin göç merkeziydi.Köylerde hâlâ Ermeni vardı,merkez dışında,asıl Diyarbakırlının sayısı azdı.Biliyorsunuz,Diyarbakır'da kıyım çok radikal bir şekilde gerçekleşti."Kaghketsi chmnats" derdi annem yani "şehirli yoktur (kalmadı)"

-Baba tarafını da konuşalım biraz.

Babam hakkında çok daha az bilgiye sahibim.Çünkü babam bu konuda benimle herhangi bir şey konuşmadı.Bütün bilgileri annem ya da "gnkamayar [vaftiz anne]",Ermenice teyze dediğim Sivas'tan Diyarbakır'a gelmiş,çok acılı bir yoldan geçerek Diyarbakır'a ulaşmış Sivaslı bir kadındı,Nuritsa.Babam çok zengin bir ailenin çocuğu olmuştur,anlatılanlara göre 13 tane köy sahibi,evlerinde 36 tane yatak,kendisi Diyarbakır şartlarına göre çok iyi eğitim görmüştü,Antep Amerikan Koleji'ni bitirmek üzereyken bu katliam başlamakta ve o sırada kendisi Diyarbakır'da tatildeydi.Yazdı.Babamın kurtuluş tarihini,onları mı anlatayım yani?

-Evet.

Kendisi,benim dedemi ve bütün ailemi kurtarmak için gelen Kürt ortağı,-dedemin bir ortağıymış sanırım-,dedem herkes götürülüyor diye,önde gelen biri olduğu için,kaçmayı reddetmiş ve hem babamı hem de kardeşi olan Mihran'ı [da alıp] bütün aileyle beraber bu tehcire gitmek istemiş ve kaçmayı tercih etmemiş.

-Tehcire gitmiş yani...

Evet...Babam babasını ikna edebilmiş,gitmesine müsaade etmesi için,herhalde bu Batı'nın ve Protestanlığın getirdiği bir rasyonaliteden hareket ederek,kendisinin en büyük çocuğu olduğunu,ilk önce kendisini öldüreceklerini ve herhangi bir şekilde aileye yardımcı olamayacağını söyleyerek Kürtle beraber gitme müsaadesini almış.

-Yani kaçmış...

Gitmesine müsaade ediyor,bu Kürt aile onu almış ve beraberinde götürmüşler.Gittiği zaman,herhalde babamın konuşmamasının tek sebebi buydu,kardeşi Mihran,ki babam bana bu ismi vermiş,"sen yaşamaya gidiyorsun,ben ölmeye" demiş.Ve babam her gün aynı kapıdan girip çıkıyordu.Ben bunları babamdan duymamışımdır.

-Bir saniye,doğru anlamak için,tekrar anlatabilir misiniz?

Babam diyor ki,"en büyüğü ben olduğum için önce beni öldürecekler,bırak gideyim,size yardım edemeyeceğim." Mihran küçüğü kaçmıyor,annesi ve babasıyla kalıyor.Mihran,babam götürüldüğü zaman Kürtler tarafından,"sen yaşamaya gidiyorsun ben ölmeye" demiş.Bu beni bugüne kadar en çok üzen,en çok etkileyen anlatı.O kadar şey dinlemişim,bu benim üzerimde en çok etki eden şey.Bu adam bu evin kapısından her gün girip çıkıyor.Babam sonra geri dönüyor [eve,ailesi öldürüldükten] sonra.Her gün aynı kapıdan girip çıkıyordu.Babam bu konular konuşulduğunda hemen evi terkederdi.Hiç hiç konuşmamıştır.(14)

Bu yaşama borcunu cemaate hizmet etmekle ödemek istedi.Babam Diyarbakır'ın önde gelen kişilerinden biri.Aile hep Diyarbakırlı.Babamın doğmuş olduğu odada ben de doğmuşum.Babamın annesinin Rum olduğunu duymuştum,Gadar,Geder derlerdi,keyfi çok seven,rakı içen,Dicle kenarında keyfeden bir kadınmış,dedem ise hep evde duran.

-Soyadları ne?

Dedemin ismi Giragos Bduşyan,babam Karnik Bduşyan,Kemal derlerdi dışarıda.Kemal Efendi.

-Babanızın soyadı da Bduşyan,siz nasıl Dabag oluyorsunuz?

Soyadı kanunu çıktıktan sonra gidip "soyadın nedir?" diye sorulunca "Bduşyan" demiş,"o nedir?" demiş,"mesleğin nedir?","Dabağ'ım" deyince,"Dabağ" yazmış.Babam bir şeyi imzaladığı zaman,üç imza atıyordu,biri "K. Bduşyan","K. Dabağ",ses uyumundan dolayı "Dabağ" olmuş,İstanbul'da "tabak","tabakhane" derlerdi,parantez açar ("Tabak") yazardı.Babam hiçbir zaman Bduşyan soyadından vazgeçmemiştir.Annemin soyadı Hıdırşah olmuştur,Roza.

-Ailede hangi dil konuşuluyordu?

Evde birçok dil konuşuluyordu.Anne-babam gizli bir şey konuştukları zaman Arapça konuşurlardı.Annem Diyarbakır Ermenicesini konuşuyordu,en iyi bildiği dil Diyarbakır Ermenicesiydi,Süryanice bilmezdi.

-Nerede öğrenmiş?

Bizim Diyarbakır'da Süryaniler Ermeni mahallesinde büyüdüğünden,Ermenice dominant [baskın] olduğundan bilirdi.Ermenice konuşuyordu.Muhakkak ki Kürtçe de biliyorlardı.Onlar bizimle Diyarbakır Ermenicesiyle konuşurken biz daima Türkçe cevap veriyorduk.Babam modern Ermeniceyi çok iyi bilen birisiydi.Amerikan Koleji'nde öğrenmiştir.

-Anneniz okula gitti mi?

Annem okula gitmemiştir,okur-yazarlığı yoktu.İstanbul'da vefat etti.

-Ne zaman?

Annemin ölümüyle ilgili [ayrıntıları] daha sonra anlatırım.Benim ailem İstanbul'a benden sonra gelmiştir.Ben,senin de bildiğin gibi,Diyarbakır'da Tıbrevank kurulacağı devrede Sahak Vartabed,(15) Ermeni Patriği Karekin Haçaduryan tarafından Anadolu'nun çeşitli şehirlerine gönderiliyordu,her gelişinde bizim evde kalırdı.İstanbul'da daha kurulacak olan Tıbrevank'a talebe seçerdi.Ben de bu yolla İstanbul'a geldim,bu çocukları hepsini beraber babam getirirdi İstanbul'a trenle.Karekin Badriark'a [Patrik'e] götürdüğünde (yazılandan da daima iki kişi daha fazla götürürdü),Patrik "Kaç kişi daha fazla getirdin?" diye sorardı.Ben hatırlıyorum,babam böyle eliyle gösterirdi,iki ve sonunda da "Oğlum iki kişi daha kurtardık" derdi.İstanbul'a ilk böyle geldim ve "domates yiyemem" diyerek geri döndüm.Aslında annesiz-babasız olamadığımdandı ama bahane domatesti çünkü önümüze konan her yemeği yeme mecburiyeti vardır.Eve döndüm.Sonra "dayak ve küfre dayanamıyorum" deyip İstanbul'a gitmeye karar verdim.Çocukluğumu geçirdiğim devre,Diyarbakır Hristiyanlar için sevindirici bir şehir değildi.Biz çocuklar daima dayak yeme,küfür edilme durumuyla karşı karşıyaydık,sokakta yalnız gitmeye çekinir,şehrin geniş sokaklarından geçerek eve gelirdik,bizi tutar,elimizi haç yaptırıp üzerine tükürtürlerdi,Kelime-i Şehadet getirtirlerdi,biz de giderdik tersini yapardık,bu sefer taşlar gelirdi.(16) Diyarbakır evlerinin avluları vardı,yazın avluda yemek yediğimiz zaman,taşların atıldığını hatırlıyorum,evin önü açıktı.Ev tam Diyarbakır'daki Surp Giragos Kilisesi'nin,dört ayaklı minarenin yakınında,Köprülü Sokak 8 numara.Surp Giragos'un dört yolu var,oradan sağa gidince bizim sokaktır.Babam diyordu ki,"Protestan,Rum Keldani Kilisesi hepsi oradaydı,öğlenleyin o dört yol o kadar dolu olurdu ki insan geçemezdi." Bunlar babamdandır.Her şeye rağmen Diyarbakır benim için çocukluk hafızamda korku,dayak ve küfürdür.Yolda yürüme korkusu.

-Diyarbakır'daki Surp Giragos Kilisesi'nin binası ve idaresi ne durumdaydı?

Benim babam Diyarbakır'ın tek mütevelli sistemi(17) içindeydi,bir idare heyeti vardı.Bu idare heyetinin ikinci şahsı Mıgırdiç Margosyan'ın babası Sarkis'ti.Bizim bugünkü Surp Giragos Kilisesi ise Sümerbank deposuydu.Biz çocuklar o deponun,kilisenin önünde top oynarken,içeriye bakmaktan bile korkardık,daima bir bekçi olurdu önünde,kasten topu içeri atıp içini görmeye çaba gösterirdik.Ayinler ise,Diyarbakır'ın eski mangabardezi [anaokulu] kiliseye çevrilmişti,hemen kilisenin yanında,aynı avluya ait,orada yapılmaktaydı.Bir papazımız vardı,Der Arsen,o ayrıca Elazığ,Malatya,Derik gibi diğer bölgelere de gidip ayinler yapardı.Ben bizim mangaberdez olan kiliseyi hep dolu hatırlıyorum ayin olduğu zaman.Bunu çekinmeden söyleyebilirim,babamın en büyük arzusu bu kiliseyi geri almaktı,büyük mücadeleler,davalardan sonra,kendisi bu kiliseyi geri alabildi,ayinler yapıldığı zaman oradaydı.

Kiliseyi geri almak için,Vakıflar Kanunu'na göre sürekli davalar açılırdı.Oradaki memurlara,bayramlarda sini baklava götürdüğümüzü hatırlıyorum.Kiliseye ait vakıf malları da geri alınabildi.Babamın "Cemaat için küçük bir kilise ama,bir kandil dahi assak o kiliseyi geri almamız lâzım" dediği hâlen kulaklarımda.[Bu sayede] bizim kilise,köylerden gelen,maddi imkânı olmayan,annesini-babasını,kocasını kaybetmiş kişilere aylık verecek duruma gelmişti.Hatırladığım bir şey varsa,hep mahkemelikti işler.O zaman Diyarbakır'da Derderents Tüme diye birisi vardı,Süryani papazının oğlu Tüme,kendisi avukat olmadığı hâlde,bir çeşit hukuksal bilgiye sahip ve memurlarla ilişkiyi kurup gerekenin verilmesini bilen birisiydi,babamın devamlı onun aracılığından faydalanmış olduğunu hatırlıyorum.Tek mütevelliydiyse bile bir varçutyun [idare] vardı,tek başına bir iş yapmıyordu.Bu ne kadar kaldı bilmiyorum,daima beş-altı kişiden oluşan bir mütevelli heyeti vardı.Babamın yanında bunların en aktifi Margosyan'ın babasıydı.(...)

1950'lerin sonunda durum Diyarbakır'da böyleydi.1964'te İstanbul'a geldi babam.(...) Babamın ayakkabı imalathanesi vardı,orada islimle çalışan bir kazan vardı,kazan patladı ve bütün imalathane yerle bir oldu.Bunun dışında da babam kazandığını köylerden gelenlere dağıtan birisi olmuştur.(...)

-Ölülerinizi nereye gömüyordunuz,cenaze nasıl yapılıyordu?

Diyarbakır'da cenaze:Bir tahtadan tabut yapılırdı,aynı gün içerisinde cenaze kaldırılırdı yahut da bir gün içinde.Diyarbakır sıcak bir yerdi,en geç bir gün sonra cenaze yapılırdı.Sırtları üzerinde taşınıp mezara götürülürdü.Mezarlık tam Urfa kapısının arkasında,yani hemen Diyarbakır surunun arkasında bulunuyordu.Hem Süryanilerin hem Ermenilerin mezarlığı yan yanaydı.Sonunda bu mezarlığın etrafına bir duvar çekildi,çünkü mezarlığı durmadan (...) kazıp altın diş arıyorlardı.(...) Bundan çok rahatsız olunuyordu,bir duvar çekildi,bir bekçi kondu oraya.Her iki cemaatin mezarlıklarını içeren bir duvar.

Bayram günlerini hatırlıyorum,Bzdig Zadig [Küçük Paskalya],(18) Medz Zadig [Büyük Paskalya],(...) Dznunt [Noel].Aklımda bir resim gibi,hiç unutmam,bayram günlerinde,babam,[ona] İşkhan [Prens] Karnik derlerdi,[yani] cemaat başkanı için İşkhan titrini kullanırlardı,önce babam papazın evine gidip tebrik ederdi bayramı,ondan sonra babam gelirdi eve,cemaat bizim eve gelirdi tebriğe.Babam sonra gidip diğer evleri teker teker,hepsini olmasa bir kısmını ziyaret eder,tebrik ederdi.Güzel bir tradisyondu [gelenekti],hiç unutmuyorum,oturma odası nasıl dolup dolup boşalıyordu hiç unutmuyorum.

-Etraftakiler nasıl tepki veriyordu bu kutlamalara?

Kimse farketmiyordu,her şey ev duvarları içerisindeydi.Yalnız hatırladığım başka bir şey vardı.Müslümanlar "gâvur"un kesmiş olduğu hayvandan et yemedikleri için annemin daima bir Müslümana,sokaktan geçerken bir adama tavuk kestirdiğini hatırlıyorum."Efendi,efendi" derdi...Kavurma için dışarıdan bir kasap getirilirdi.Misafir olarak gelirlerse [Müslümanlar] yiyebilsin diye.(...) Ne olur ne olmaz diye...

-Geliyorlar mıydı?

Ben hiç geldiğini [Müslümanların] hatırlamıyorum.Babamı kurtaran ailenin oğullarının gelmiş olduğunu hatırlıyorum.Gelirlerdi,bize tereyağı,peynir getirirlerdi ve yatarlardı.Köydeydiler.İsmi Veli'ydi,onun ötesini bilmiyorum.Babam onlara muhakkak ki hayatını borçluydu.Onlar saklamışlar babamı.Babam,ailesi götürüldükten sonra (...) zengin bir ailenin çocuğu olduğunu bildikleri için,onların evine gidip ailesinin altınlarının yerini göstermek zorunda kalmış.Tehditle.Babamın hatalarından birisi bana hiçbir şey anlatmamış olmasıydı.Zamanında gayrimüslimler taşınmaz mal sahibi olamıyorlardı,Hasan Paşa diye birinin üzerine yazılmıştı dedemden kalanlar.Babam sonuna kadar bunlardan bir kısmının geri verileceğini umuyordu.Onun oğullarından birisi Abidin Bey,uzun boylu birisiydi,babamı hep bu ümitle tutuyordu,babam da saygısını eksiltmiyordu,bir gün bir şey alabilme ümidinden dolayı.Ve öldü.Bir şey de alınmadı.Burada bahsedilenler köyler,dükkânlar,ev şu bu.Babam benimle bu ayrıntıları konuşmamış,bunlar annemden,teyze dediğimden duyduklarım.Ama bu Abidin Bey'i çok iyi hatırlıyorum.Bu adam koza işiyle uğraşıyordu,Hasan Paşa.Bu adamın Pirinççizadeler'le ilgisi var mıydı,bilmiyorum,düşünüp duruyorum.Babam bana bir şey anlatmıştı Cahit Sıtkı Tarancı ile ilgili olarak.Babam[ın] bu aileyi tanımış olması lâzım.Onun babası Pirinççizade,o yüzden Cahit ve Sıtkı,ismi oradan geliyor.Bir gün,Cahit Sıtkı'nın babasına dönüp "Sen bir katilsin" dediğini bana babam anlatmıştı."Senin yaptıklarını ben çekiyorum" hasta,verem miydi,bir şeydi.Ben bu aileyi tanımıyordum,babamın bana anlattığı.Ama Diyarbakır'da bu kişiler vardı,Pirinççizadeler'i(19) duymuştum ama kim olduklarını bilmiyordum.Ben babamın bunu söylediğini hatırlıyorum.Cahit Sıtkı Tarancı'nın biz o zaman,"35 Yaş" şiirini hepimiz ezbere öğrenirdik.Ne vesile ile söylediğini hatırlamıyorum ama babam biliyor olmalıydı Cahit Sıtkı'nın babasına niye böyle bir şey söylediğini.(...)

[T]atlıcıoğulları vardı.(20) Diyarbakır Ermeni Kilisesi'nin vakfındaydılar,dondurma ve baklava dükkânı Dağ Kapısı'nda en güzel yerdeydi.Dağ Kapısı'na çıkan herkes orada ya dondurma ya baklava yerdi.Ermeni Kilisesi'ne ait dükkânın kiracılarıydılar.O zaman vakıf kiralarını artırma imkânı yoktu.Bunu çok iyi hatırlıyorum.Zamanında ne tespit edilmişse kira onu veriyorlardı.Çok cüzi bir kira veriyorlardı.Babam İstanbul'a geldikten sonra,1964'ten sonra,Vakıflar'da kiraları yeniden düzenleme hakkı çıkmıştı.Tatlıcıoğulları'nın Üsküdar'dan babamı alıp götürdüklerini,zorla,uzun yıllar boyunca yapılmış olan bir anlaşmanın,kendisinin mütevelli heyeti başkanı olmuş olduğu zaman yapılmış bir anlaşmaya zorladıklarını (...) fakat babamın bunu imzalamadığını biliyorum.Epey Ermeni kilisesine ait dükkân,ev,bu kiralardan gelen paraların ihtiyaçlarımızı karşıladığını biliyorum.Diyarbakır Ermeni Kilisesi'nin maddi bir sorunu yoktu.Bunu bana kardeşim ve annem anlattı.(...) Babamın "Ben yaşadığım kadar yaşadım,bugüne kadar böyle bir şey yapmadım,bundan sonra da imzalamam" dediğini (...) söylediler.Sonra imzalamadı babam.Kirayı artırmak istiyorlardı o zamanın mütevellileri,yeni değerlendirme olacaktı,sahte bir anlaşma yapıp geriden gelen kirayı ileriye yönelik düşük tutmaya yönelik bir anlaşma.

-Soykırımın bu kadar canlı olduğu bir yerde,Diyarbakır'daki komşularınızla ilişkileriniz nasıldı,herkes biliyor muydu olanları?

Herkes her şeyin farkında.Herkesin aile hikâyesi var.O sıralarda köylerden yetim kalmış,Müslümanlaşmış,tekrar Hristiyanlaşan,nüfusunu kaydını değiştiren kişilerin geldiğini çok iyi hatırlıyorum,bu insanlara yardım ediliyordu.Sessiz bir şekilde "Müslümanlaşmıştır,şimdi döndü" diye konuşulduğunu da hatırlıyorum.Diyarbakır böylelikle merkez hâline gelmişti.Müslümanlaşmış kalanlar da etrafta vardı.Babamın,bir kör nine dediğimiz birisini bile,Müslümanlaşmış Kürtlerin elinden kaçıp gelen birisini bizim eve alıp,annemin ona bakmış olduğunu çok iyi hatırlıyorum.

-Diyarbakır'da Ermeniler kimlerle sosyal ilişkiler içindeydi?

Kendi aramızdaydık.Ermeniler zanaatkârlardı,çok kuyumcu vardı.Dabağ,bizim gibi,tüccarlar vardı,tekstil işi yapanlar,demirciler çok vardı,bir de yemeniciler çoktu.Dışarıda herkesin bir Türk ismi vardı.Evde başka türlü çağırılırdı,dışarıda başka türlü.Bir türlü koexistenz [yan yana varolma],ses çıkartmadan,çekingen,çatışmalardan uzak kalmaya çalışarak yaşıyorduk,bir tehdit korkusunun herkeste olmuş olduğunu biliyorduk.Dinime küfür etti denmesi bile yeterliydi.Çocukken çok hatırlıyorum,şimdi soruyorsun da...Ermeniler ve Süryanilerin ilk işi evlerinin önünü temizlemekti,çocuklar muhakkak getirip pislik atardı.Temizlenmiş suyla yıkanmış...Annem bir gün çocuklara kızdı,ne yapıyorsunuz diye,annem çok kötü Türkçe konuşurdu,çocukların anneleri gitti polise ve "Dinimize küfretti" dediler,hepimizi aldılar karakola götürdüler,annem,teyze dediğim Nuritsa,ben,ağlaya sızlaya oturmuştuk,"dinimize küfretti" suçlamasıyla karakolda oturmuştuk.O oda gözümün önünde.Ne yapacağımızı,nasıl inandıracağımızı bilmeden oturuyorduk."Dinime küfretti" dediği zaman yeterliydi.(...)

-Şeyh Said Ayaklanması ile ilgili bir şey duyduğunuzu hatırlıyor musunuz?

Şeyh Said ile ilgili bir tek şey hatırlıyorum.Annemin,Dağ Kapısı'nda onların asılmış olduğunu ve gidip herkesin,önünden herkesin geçip tükürmesini anlatmıştır.Annemin bunu anlattığını biliyorum.(...)

-Yahudi var mıydı Diyarbakır'da?

İyi ki sordun,bu benim için çok önemli bir şey.Diyarbakır'da bir tek Yahudi kadın kalmıştı.Travmatize olmuş."Deli" derlerdi kendisine.Annem bana derdi ki "Bu son Yahudi'dir." Zamanında olmuştur Yahudi.Bir kısmı İsrail'e bir kısmı İstanbul'a gitmiş.Bu kadının sokaklarda şarkı söyleyerek,bağırarak dolaştığını hatırlıyorum ve ona neler yapılmış olabileceğini düşünmek istemiyorum.(...) Rum da kalmamıştı,Rum kilisesi depoydu hatırlıyorum.Protestan kilisesi vardı.Benim orada olduğum zaman Amerikan misyonerleri daha vardı.Annem çok koyu Protestan olduğu için,önce Protestan kilisesine gidip,"İsa'ya gel" şarkısını söylüyordum (şarkıyı söylüyor) sonra da Ermeni kilisesine gidiyordum.Babam diyordu,onlara git,"Bir şey öğrenirsin,sonra da bizim kiliseye gel." Babam pek inanan birisi değildi.

-Diyarbakır'da okula gittiniz mi?

Cumhuriyet İlkokulu'na gittim.Rabia Hanım diye bir hocam vardı,korkuyordum onun bakışlarından çocukken."Gâvur" derdi Rabia Hanım.Ben o sınıfta oturduğum zaman,onun gözleri şimdiye kadar gözümün önünde.Bakışları...İzci bile olmuştum.Neler yapmadık inandırıcı olmak için.Herkes biliyordu Ermeni olduğumu.Babam derdi ki,"İsmin Orhan,hiç olmazsa." İsmim Orhan'dı,herkes biliyor [Mihran olduğunu],[olsun] "Bilmeyen küfretmesin" derdi.(...) Üçüncü sınıfa kadar gittim.Yalnız korkuyu hatırlıyorum.O sınıfta böyle çekingen,o kadının gözleri,büyük gözleri vardı,tam böyle.Atatürkçü öğretmenlerden birisi olması lâzım.(...) "Korkma sönmez bu şafaklarda"yı,İstiklal Marşı'nı hatırlıyorum,Andımız... (...) O kadar şey olmuştu ki,Celâl Bayar'ın Diyarbakır'a geldiğini de hatırlıyorum.Halk Partisi'ne karşı büyük bir hareket vardı.Halk Parti devresi,açlık,yoksulluk şu bu.Hatırlıyorum.Küflenmiş bir ekmek göstermişlerdi ki,"bu Halk Parti iktidarı zamanında böyle ekmek yeniyordu" diye.Celâl Bayar geldi,biz büyük bir heyecanla Diyarbakır Belediye Meydanı'nda karşılandığını,Kürtlerin davul zurnayla,Kürt danslarını yaptıklarını hatırlıyorum.Büyük bir ümitti,büyük bir heyecanla karşılanıyordu.

-İnönü ile ilgili bir şey hatırlıyor musunuz?

İnönü ile alakalı sırf negatif şeyler duyduğumu hatırlıyorum.Ermeni düşmanı olduğunu."Ermenilere bu memlekette limon sattıracağım" demiş olduğunu babam bana söylemişti.

-İstanbul'a gelelim mi yavaş yavaş?Tıbrevank nasıl bir ortam?

İstanbul'a gelelim.İstanbul'a önce gelişimizi anlatayım.Sahak Vartabed küçük bir imtihan yapıp yazıyordu listeye,babam çocukları alıp getiriyordu.Tam sayısını hatırlamıyorum,kaç kişiysek,tam hatırlamıyorum,Tıbrevank'a geliyorduk,her birimiz birer karpuz elimizde.Yol üç gün sürüyordu.Postayla geliyorduk daha ucuza,iki tren çeşidi vardı,bir Ekspres vardı bir de Posta.Ekspres iki buçuk gün sürüyordu,biz ucuz olan Postayla geliyorduk.Önce Karagözyan Yetimhanesi'ne(21) geldik.Dördüncü sınıf ve beş.Her gelen bir sene sınıfta bırakılıyordu,Ermenice öğrensin diye.Karagözyan'a geldik,Ermenice bilmiyorduk,çok iyi Saradaryan diye,Sivaslı uzun boylu etkileyici bir Ermenice hocamızın olduğunu hatırlıyorum.[Bizi] Hürriyet tepesine götürdüğünü,Talat Paşa'nın mezarının önünde bir şeyler anlatmak istediğini ve anlattığını hatırlıyorum.[Onun] kim olduğunu anlattı.Fazla bir şey konuşamazdı,ama bizde onun söylediklerinden,Talat Paşa denilen kişinin Ermenilere büyük acı yahut da Ermenilere karşı çok şey yapmış olduğu hissi uyanmıştı.Tam hatırlamıyorum.Ya biz belki biraz duymuştuk ama oraya Talat Paşa için gitmiş olduğumuzu hatırlıyorum.Bir şey bilerek gitmiştik,bir şey biliyorduk.(...) Öğretmenlerimiz,Digin [Hanım] Sarkisyan,bunlar,bu jenerasyon bize Ermeniliği hissettiren jenerasyon olmuştur.Haygazun Kalustyan(22) vardı.(...)

Sonra Tıbrevank.Tıbrevank'ta her gün sabah-akşam ve her pazar kiliseye gitmek.Sonra gruplara ayırdılar,ayda bir haftaya indi ama sabah-akşam.Öğretmenler meselesi vardı.Tıbrevank'ta hepimiz Anadolu'dan gelmiş olduğumuz için,Ermeniceyi iyi konuşamıyorduk,Ermenice derslerden kaçınıyorduk,matematiğin yahut da fiziğin Ermenice olmaması isteniyordu,o zaman bu dersleri Ermenice ile verme hakkımız vardı.Orada önemli olan Sabri Altınel diye bir hoca,orta dereceli bir şairdi ve kendini solcu olarak gösteren birisiydi.Bu adam karizmatik öğrenciler üzerinde etkisi olan bir şahsiyetti.Talebeleri etrafında toplayıp Tıbrevank'ta sol bir akımın doğmasına sebep olan kişilerden bir tanesi.Daima söylediği bir şey vardı."Önemli olan insandır" derdi.Ben de "önemli olan insandır" demenin altında "önemli olan Ermeni olmak değildir yatıyor" derdim.Bu bir tür "Türkleşelim"e kadar götüren bir düşünce şekli geliştirdi.Bunun yanında Vahan Acemyan(23) vardı,matematik,kimya filan dersleri verirdi,Bulgar vatandaşı olduğu için çok çekingen bir hâli vardı.Sabri Altınel'in etkisi altındaydı,bu iki öğretmenin talebelerin üzerinde yarattığı etki,oldukça Ermenilikten uzaklaştırmıştı Tıbrevanklıları.Hattâ ve hattâ,oranın kütüphanesine baktığım zaman,bizim Ermenice kütüphanenin nasıl kitaplarının yırtılıp atıldığını,tebeşir tozlarının üzerlerine döküldüğünü ve Ermenice yazı makinesinin kırılıp döküldüğünü hatırlıyorum.Ben o zaman Ermenice kütüphaneye bakan kişiydim.

-Niye böyle bir şey oldu?

Bu atmosferden oldu.Okulda "Türkleşelim" diyenler bile vardı.Ermeniceye karşı bir tavır,Ermeniceyi iyi bilmememin,okulun sıkı disiplin atmosferi ve solcu hareketlerin doğuşu sonucu olmuş bir şey.Sonra Ermeni Patriği Şnorkh Kalustyan (1913-1990) kilisede bizi toplayıp,yapılanın bir vandalizm olduğunu söylediğini hatırlıyorum.Bu kelimeyi ilk orada duymuştum.Ermenice kitapları okulda saklama hakkımız yoktu.Yani 1923'ten önce ve Türkiye'nin dışında basılan kitapları saklama imkânı yoktu.İdare heyeti bunları nereye saklayacağını bilmiyordu.Önce götürüldü Surp Haç Kilisesi'nin çanında saklandı,yukarı çıkardılar,çan kulesinin içine sakladılar.Sonra kilise idare heyeti korkmaya başladı.Oradan aldılar getirdiler yine okula,okul müdürlüğü tekrar korkuya kapıldı.En sonunda ne yapılacağını bilmedikleri için,bizim Tıbrevank'ın kaloriferine o kitapların nasıl atılıp yakıldığı bugüne kadar gözümün önünden gitmiyor,o an o kitapları yaktıkları zaman,kalorifer kazanının önünde bulunuyordum.(24) [P]atriğin kütphanesi de Tıbrevank'a getirilecekti,öyle vasiyet etmişti ama bu sebepten getirilemedi.(25) Yetmez mi bu kadar?

***

Makalenin girişinde bahsettiğim,görüştüğüm insanların ailelerinden dinledikleri ya da kendilerini derinden etkilemiş deneyimlerini anlatırken yaşadıkları duygusal ve düşünsel zorluklar,tekrarlamalar bu görüşmede de yaşandı.Mihran Dabag'ın,babasının kendisine verdiği isimle ilgili kısmı anlatırken,okuldaki öğretmeninin gözlerini hâlâ hatırladığını söylerken veya karakola götürüldüklerinde bekledikleri odayı anlatırken yaşadıkları bu durumlara verilebilecek örneklerden birkaçı.

Bu sözlü tarih görüşmesinin;tarihin,inkâr edilmiş bir tarihin doğaya dönüşmesinden,sıradanlaşmasından ne kastettiğimi açıklayabildiğini umuyorum.Bu sıradanlığı daha net bir biçimde görebilmek için konuların birbirini takip etme sırasına ya da anlatıcının kendisinin,kendi deneyimlerine yaklaşımına dikkat etmek yeterlidir.Örneğin,eve aslında Paskalya ya da Noel bayramlarında Müslüman misafir gelmiyordur ama "ne olur ne olmaz diye..." sokaktan geçen bir Müslüman'a tavuk kestirilir.Hayatını ve varoluşunu temelden etkileyen bir olay karşısında "babamın hayatta kalma hikâyesini mi anlatayım yani..." der.Bu hikâye,kendi taşıdığı isimle bütün hayatına işlemiş olsa da bunu ancak sorunca anlatır.Soyadının aslında başka olduğunu,babasının kendi soyadını hayatı boyunca kendisine verilen soyadının yanına yazarak "Bduşyan" soyadından vazgeçmeyişini de özel olarak sorunca anlatır.Babasının bir Kürt tarafından "kurtarılma" hikâyesi bir "define avı"na dönüşür.Diyarbakır'ın çocukluk hafızasında "korku,dayak ve küfür" olması ve bütün bunların aynı sıradanlık içinde birbiri ardına ortaya çıkmasının tamamı,bahsettiğim soykırımsonrası inkâr habitusunun özellikle de İstanbul dışında yaşamaya devam eden Ermeniler açısından ne anlama geldiği ile ilgili temsilî bir önemi var.Bu durum,okumak için geldiği İstanbul'da,Tıbrevank'ta çok daha incelikli bir hâl alarak,çok daha derin bir düzeyde işlemiştir.Çok demokrat,çok "hümanist" bir çerçeveye yerleştirilen "Önemli olan insan olmaktır" sözüne o gün yaptığı yorum ("Önemli olan Ermeni olmamaktır"),elbette ki sözü kimin söylediğiyle doğrudan ilişkilidir.(26) Fail ve kurban nesillere bölünmüş bir toplumda,(27) topyekûn örgütlü bir inkâr ortamında,bir Ermeni okulunda,Ermeni öğrencilere Türk bir edebiyat öğretmeninin,aynı zamanda şairin söylediği söz,bağlamından kopartılarak anlaşılamaz.Mihran Dabag'ın o gün,bu kadar net bir biçimde anladığı alt cümleyi,bugün dahi bu şekilde formüle etmenin söylemsel imkânsızlıklarıyla karşı karşıya kalmaya devam ediyoruz.Böylesi bir "hümanizm"in,yani kimin,hangi durumda,nerede ve neden durduğunun açıkça ortaya konmadığı,bağlamın nasıl kurulmuş olduğunun muğlak bırakıldığı bir ortamda,aslında sadece inkârın yeniden üretildiğini görmek ya da göstermek hâlen çok zor.Çünkü aslında soykırımsonrası inkâr habitusu;solcusuyla,devrimcisiyle,domekratıyla,"ilerici"siyle,"açık fikirli ve eşitlikçi"siyle,katılımı hep artan geniş bir sağcı yelpazesiyle,bütün şiddeti ve sıradanlığıyla kendini yeniden üretmeye devam ediyor...

***

Başlığa dair:Hagop Oshagan "Felaketi (Aghed) (...) zamandan kurtarmak"tan bahseder.Marc Nichanian bunun "sondan artakalanı kurtarmak,yani sonun kendisini kurtarmak" olarak okumak gerektiğine işaret eder.

Not:Bu makaleyi okuyup fikirlerini paylaştıkları ve önerilerde bulundukları için Yeliz Soytemel ve Ayşe Günaysu'ya teşekkür ederim.

***

1-Bu kavramla ilgili daha geniş tartışma yayına hazırlanmakta olan,doktora tezimin kitap olarak basılacak versiyonunda (Suciyan,basım aşamasında) mevcuttur.
2-"Soykırımsonrası",kendisinden sonrasını temelden belirlediği ve aslında öncesine bir daha dönülemez olduğu için,zamansal bir öteye atıfta bulunsa da esasen geride bırakılamaz,sona ermemiş bir şeye işaret eder.Bu nedenle de kanımca bitişik yazılmalıdır.
3-Burada "bilmeme","haberi olmama" gibi bir argüman sık sık karşımıza çıksa da Sivas,Ordu,Diyarbakır,Malatya,Bursa gibi çeşitli şehirlerden Ermenilerle yaptığım görüşmelerde,ayrıca başka şehirlerden gelen Ermenilerin anılarında gördüğüm ortak nokta,herkesin yaşadığı şehirlerdeki komşularının her şeyi bildiğini söylemeleriydi.Olay yeri hafızası insanlarda tazeydi.İkinci,üçüncü kuşaklar için elbette ki bu hafızanın yüzde yüz aktarımından bahsedilemeyecek olsa dahi,kısmi olarak inkârla çelişecek olayların,deneyimlerin vuku bulmuş olması ancak bunların daha geniş ve derin inkâr habitusunu aşamamış olması varsayılabilir.Örneğin DSİP'de 19 Aralık 2014 tarihinde Bülent Bilmez ile Tolga Tüzün'ün konuşmacı olduğu söyleşide,dinleyicilerden biri kendi doğup büyüdüğü şehirde (emin olamadığım için yazmıyorum) "Kiliseler" isimli bir yer olduğunu ancak bu yerin boş bir tarla olduğunu aktardı.Kendisinin de bu boş arazinin neden bu isimle anıldığını annesine sorduğunu,annesinin de eskiden o alanda kiliselerin olduğunu anlattığını söyledi.Bu tezat tabii ki çok şey ortaya koyar."Boşluk" ve "Kiliseler" ismi yan yana konduğunda inkâr edilmiş tarih net bir biçimde ortaya çıkar ve o anda olmasa bile hayatın ilerleyen bir kısmında,aynen bu katılımcının da dile getirmesinde vücut bulan bir şekilde anlam kazanır.Ayrıca,Namık Kemal Dinç'in Agos'ta yayımlanan,Emre Can Dağlıoğlu'nun yaptığı söyleşide Diyarbakır'da yaptıkları sözlü tarih çalışmalarında Kürtlerin de Ermeniler gibi,olanları dün gibi hatırladığını söyler (Dağlıoğlu,2015.)
4-Soykırımsonrası habitus çok kabaca,"iyi hiçbir şey olmamıştır" şeklinde okunmamalıdır.Zira mevzu iyilik ya da kötülük değildir.Bu kavram,toplumun değer yargılarının şekillenmesinde,günlük hayatın şekillenmesinde,düşünce dünyasının,medya organlarının yayınlarında,devlet politikalarında inkârın kurucu rolüne işaret eder.Tabii ki bunun dışında kalan durumlar vardır ve olacaktır.Örneğin Yaşar Kemal'in Akhtamar adasında bulunan Surp Haç Kilisesi'nin yıkımını durdurmak için verdiği çaba bu habitusa karşı verilen bir mücadeledir (Kemal ve Bosquet,1993:67.) Cumhuriyet döneminde,Yaşar Kemal'in yaptığına benzer,kurumsal inkârın doğrudan parçası olan bir pratiğe kişisel bir karşı çıkışla üstelik de başarıya ulaşmış,benim bilebildiğim çok sayıda örnek yoktur.İnkârın kurumsal ve toplumsal mekanizmalarına ilişkin yapılacak araştırmalar bu tür örneklerin de ortaya çıkmasına imkân sağlayacaktır diye düşünüyorum.
5-Vakıf Köy örneği sık sık bir "vitrin" olarak karşımıza getirilse de bu köy de verdiğim tarihsel olaylardan bağımsız değildir.Hattâ tez çalışması sırasında Sancak bölgesinin bu siyasetten çok daha fazla etkilenmiş olduğunu gördüm.Bu bakımdan "Ermeni hayatı" derken bahsettiğim,1915 öncesi gibi bir toplumsal,siyasal,ekonomik,kültürel varoluş hâlidir.
6-T'ap'a agan müstear ismini kullanan Haladjian,1925 yılında Şeyh Said Ayaklanması'na destek verdiği gerekçesiyle İstanbul'da tutuklanıp Takrir-i Sükun Kanunu'na bağlı olarak İstiklâl Mahkemeleri'nde yargılanmak üzere gazetecilerle Harput'a sürülmüştür.Bu gazeteciler Aka Gündüz,İsmail Müştak (Mayokan),Ahmet Emin (Yalman),Ahmet Şükrü (Esmer),Suphi Nuri ve ismi Abdül Rezak şeklinde yazılan,metinde Arap olduğu belirtilen bir diğer gazeteci olmakla beraber bu gazetecinin kim olabileceğini henüz bulamadım.
7-Bu kitap 1925-1928 arası dönemde,İstanbul dışında -özellikle de Doğu vilayetlerinde- nasıl bir günlük hayatın hüküm sürdüğünü sosyal,ekonomik,demografik yönleriyle anlatan nadir eserlerden biridir.1932 yılında ilk baskısı Boston'da yapılan,neredeyse 900 sayfalık kitabın bugüne kadar ciddi bir akademik ilgi uyandırmamış olması herhalde aynı inkâr habitusu içinde anlaşılmalıdır.Bu ve daha sonra Yerevan'da 1973 yılında yayımlanan Dersim Ermenileri Etnografyası kitabıyla ilgili makale için bkz. Madteosyan,2011:63-69.
8-Müftüzade Şeref Uluğ hakkında daha fazla bilgi için bkz. Üngör,2012:237 ve Kévorkian,2011:359-365.
9-Bu konularla ilgili Lozan görüşmelerinin TBMM'nde tartışıldığı Gizli Celse Zabıtları'nda (1934:5-9) çok daha detaylı bilgi bulmak mümkündür.
10-Surp Haç Okulu esasen onyedinci yüzyıldan beri hizmet vermektedir.Okulun kendi tarihi üzerine internet sitesinde yer alan bilgiye göre okul 1932'de eğitim hayatına son vermiştir.Nedeninin ne olduğu bu kaynakta belirtilmemiş.Daha fazla bilgi için bkz. (http://www.tibrevank.com/school/contents/tarihce?l=tr&parent=55)
11-Metinde küçük dilsel birkaç düzeltme dışında neredeyse hiç düzeltme yapmadım.Sadece iki noktada konular aynı olduğu için,okumayı akıcılaştırmak için paragrafların yerini değiştirdim ve okul anılarında,yemekler ve bir film çekimiyle ilgili kısmı çıkarttım.
12-Badveli,Protestan Ermeniler içinde dinî bir rütbe.
13-1915'ten sonra kaçırılan kız çocukları 1918'den sonra kurulan yetimhanelerde toplanmaya başladılar.Bu çalışmaları yürütenler çocukları,kadınları bulundukları ailelerden geri almak için çalışma yürüttüler;bir kısmını alabildiler.Daha fazla bilgi için bkz. Ekmekçioğlu,2014 ve Tachjian,2009:60-80.
14-Bu bölümdeki duygusal ve düşünsel yük kuşaktan kuşağa aktarılan ağır deneyimin ortaya çıktığı zor anlardan biriydi.
15-Vartabed,yüksek rütbeli din görevlisi.
16-Aynı hikâyeyi Garabet Demircioğlu da anlatır (Tosun,2011.)
17-"Tek mütevelli sistemi",vakıf yönetimlerini akamete uğratmak amacıyla 1938 ile 1949 yılları arasında uygulanan vakıf yönetimi sistemidir.Bu yönetim şeklinde,vakıfların idaresinde -seçim süreçlerini ortadan kaldırarak- Vakıflar Genel Müdürlüğü'nce istenen bir şahıs atanıyor,cemaatle ilgisi pek de olmayan bir kişinin atanması durumu da sıklıkla yaşanıyordu.Bu kişinin aldığı keyfî kararlar sonucu vakıflar maddi anlamda büyük zorluklar çekiyorlardı.Bu uygulamanın İstanbul'daki vakıflarda nelere sebep olduğuna ilişkin Ermenice gazetelerde bolca haber ve yazı bulunmaktadır.Ancak İstanbul dışındaki vakıfların bu sistemden nasıl etkilendiklerine dair bilgiler azdır.Bu bakımdan bu kısım sistemin nasıl işlediğine dair bir fikir vermesi açısından önemlidir.Tek mütevelli sistemini doktora tezimde ve yayına hazırlanan kitabımda detaylı bir şekilde tartıştım.
18-"Paskalya" burada "bayram" kelimesi yerine kullanılıyor.
19-Pirinççizadeler'in tarihine ve özellikle de bugününe ilişkin bkz. Günaysu,2013.Daha fazla bilgi için Üngör ve Polatel,2011 ve ayrıca bkz. Tarancı,1957:5-6.
20-Bu paragrafı,konuyla ilgisi olduğu için buraya aldım.
21-Karagözyan Yetimhanesi tarihi için Türkçe kaynak olarak bkz. (http://www.karagozyan.k12.tr/ilkogretim/ilkogretim-tarihce-58-1.html) ve Ermenice ile,Azadyan,1949.
22-Haygazun Kalustyan (1920-1985),İstanbullu Ermeni şair.Ermenistan'a göç etti ve oradaki Bilimler Akademisi'nde çalıştı,orada vefat etti.Daha fazla bilgi için bkz. (http://www.arasyayincilik.com/tr/yazarlar/yervant-gobelyan/79)
23-Vahan Acemyan'ın derslerini Türkçe yapmasıyla ilgili A.K. sözlü tarih görüşmesinden (Berlin,20 Ocak 2009):"Bunlar üzerine,daha sonra Baron Vahan zamanında kimya,fizik Türkçeyle anlatılmaya başlandı,kavardan [köylerden] gelenler için kolay oldu tabii,onu çok sevdiler.Matematik,biyoloji,psikoloji derken her şey Türkçe oldu."
24-Bu makaleyi okuduktan sonra annem Hasmik Suciyan (d. 1946) ve babam Hamparsum Suciyan (d. 1938) kitap yakmaların evlerde sık sık yapılan bir uygulama olduğunu,kendilerinin ve tanıdıklarının evlerindeki sobalarda çok sayıda Ermenice kitap yaktıklarını anlattılar.Babam,İstanbul'daki tahta bina evlerinin yıkılarak yerine apartman yaptırılması sırasında evin bahçesindeki kuyuda bulunan bir Ermenice kitabın paniğe neden olduğunu aktardı.Kitabın inşaatta çalışanlarca bulunması korkuyu daha da artırmıştı.Bu kitabın kuyuda bulunmuş olması da ailenin "kitaplardan kurtulmak" için kuyuyu da kullandığını gösteriyor (11 Şubat 2015.) Ermenice yayınların yasaklanmasına dair belgeler Başbakanlık Cumhuriyet Arşivleri'nde bolca mevcuttur.Bu yasak kitapların nasıl takip edildiğini ve başlarına ne geldiğini ancak sözlü tarih görüşmelerinden ya da anılardan anlayabiliyoruz.Tıbrevank'taki "kitaplardan kurtulma"ya ilişkin Mihran Dabag'ın anlattıklarının bir benzerini A.K. de anlatmıştı:Bu olay Dabag'ın okuldan ayrılmasından sonra olmuştur;demek ki kitaplardan "kurtulmak" zorunluluğu daha sonra da devam etmiştir:"Dokuzuncu sınıfta Ermenice kütüphaneyi üstlendim.(...) O kütüphanede Hınçak Partisi'nin tüzüğünü buldum.1967'de Margosyan geldiğinde İstanbul'da Hagop Aprahamyan Basımevi vardı.Bu adamın matbaası kapandı.Matbaa Öğretmenler Birliği'ne verildi.Bir de kitabevi varmış.İki kamyon kitap geldi Tıbrevank'a.O kitapları biz getirdik,o kitapları yakarak bizim çamaşırlar yıkandı.Ama o kitaplar elden geçti.(...) Türkiye'de yasak olup olmamasına bakarak ayırdılar.Büyük bir kısmı Badriarkaran'a [Patrikhane] gitti.Bir kısmı da atıldı.Atılanlar arasından alıp babama gönderdim.Merzifon'da basılmış Hayabadum diye,Sabahgülyan'ın önsözüyle.Sabahgülyan da Hınçak'ın en büyük lideri.(...) Bu kitap Marxist gözle Ermeni tarihiydi ve Merzifon'da 1912'de basılmıştı.İsmi tanıdım ve o kitabı aldım babama gönderdim."
25-Konuşmanın başka bir bölümünde bu bilgiyi vermişti;burası daha uygun olduğu için buraya ekledim.
26-Uli Kreikebaum'un Doğan Akhanlı ve Fatih Akın ile yaptığı ve Kölner Stadt-Anzeiger gazetesinde yayımlanan röportajın fotoğrafının (Akın,Akhanlı'nın omuzuna kolunu atmış,samimi bir kucaklaşma fotoğrafıdır) altında yer alan başlık:"Am Ende das Opfer hat eine Stimme" (Sonunda Kurbanın da Bir Sesi Oldu) röportajın içinden,Akhanlı'ya ait sözler.Burada da kanımca aynı soru geçerlidir.Bu sözü söyleyen kimdir?Kurbanın sesi olduysa,onun adına neden başkası konuşuyor?
27-Diaspora ve Soykırım Araştırmaları Enstitüsü'nde doktora çalışmasını sürdüren Annika Maria Törne ile birlikte 2013 yazında İstanbul'da katıldığımız,1915'in yüzüncü yılını anma hazırlıkları yapan sivil toplum kuruluşlarının toplantısında,kendisi bu ayrımdan bahsetmişti.Bu vesileyle bu konuya dikkatimi/zi çektiği için Törne'ye teşekkür ederim.

***

Kaynakça

-T. Azadyan,(1949) Hushamadean Karageozyan Orpanots'i 1913-1948,Becid Basımevi,İstanbul.
-P. Bourdieu,(1977) Practical Reason:On The Theory of Action,Cambridge University Press,Cambridge.
-E.C. Dağlıoğlu,(30 Ocak 2015),Agos,(http://www.agos.com.tr/tr/yazi/10413/kurt-hareketi-1915-konusunda-resm-tarihin-sablonculugundan-siyrilamadi)
-L. Ekmekçioğlu,(2014) "Kız kaçırma,kız kurtarma:Birinci Dünya Savaşı sırasında ve Mütareke yıllarında İstanbul'da Ermenilik ve Müslümanlık",Toplum ve Bilim,129.
-A. Günaysu,(11 Şubat 2013) "Diyarbekir'in Soykırım Zenginlerinden Pirinççizadeler",Özgür Gündem,(http://www.ozgur-gundem.com/yazi/64486/diyarbekirin-soykirim-zenginlerinden-pirinccizadeler)
-Yaşar Kemal ve A. Bosquet,(1993) Yaşar Kemal Kendini Anlatıyor:Alain Bosquet'nin Yaşar Kemal'le Konuşmaları,Toros Yayınları,İstanbul.
-R. Kévorkian,(2011) The Armenian Genocide:A Complete History,I.B. Tauris,London.
-U. Kreikebaum,(21 Eylül 2014) "Am Ende das Opfer hat eine Stimme",Kölner Stadt-Anzeiger,(http://www.ksta.de/kultur/-akhanli-und-akin--am-ende-hat-das-opfer-eine-stimme-,15189520,28477270.html)
-V. Madteosyan,(2011) "Dersimi Hayut'ean Yerakhdavore:Keork Haladjian",Armenian Weekly,Nisan özel sayısı:63-69.
-M. Nichanian,(1983) "Identität und Katastrophe in der Sprache",M. Dabag,ve K. Platt,(der.),Identität in der Fremde içinde,Bochum,184-191.
-H. Oshagan,(1932) Mayrineru Shukin Dag,Hairenik Publishing,Boston.(Nichanian'ın makalesinde kullanılan baskı Antilias,Beyrut.)
-T. Suciyan,(basım aşamasında) The Armenians in the Modern Turkey,I.B. Tauris,London.
-T'ap'aragan [Keork Haladjian],(1932) Tebi Gakhaghan,Hairenik Publishing,Boston.
-V. Tachjian,(2009) "Gender,nationalism,exclusion:The reintegration process of female survivors of the Armenian Genocide",Nations and Nationalisms,15(1):60-80.
-C.S. Tarancı,(1957) Ziya'ya Mektuplar,Varlık Yayınları,İstanbul.
-F. Tosun,(20 Mayıs 2011) "Bir canavarmışım gibi subaylar beni görmeye geliyordu",Garabet Demircioğlu ile röportaj,Agos.
-Türkiye Büyük Millet Meclisi Gizli Celse Zabıtları,(1934),cilt 4,2 Mart 1339 (1923.)
-U.Ü. Üngör,(2012) The Making of the Modern Turkey:Nation and State in Eastern Anatolia,1913-1950,Oxford University Press,Oxford.
-U.Ü. Üngör ve M. Polatel,(2011) Confiscation and Destruction:The Young Turk Seizure of Armenian Property,Continuum International Publishing Group,London.

*Yrd.Doç.Dr.Talin Suciyan,Dört Nesil:Kurtarılamayan Son,Toplum ve Bilim,Sayı:132,2015,s.132-149.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder