19 Haziran 2015 Cuma

Yüzyıllık Terkedilmişlik/Ayda Erbal&Talin Suciyan*

"Ne yazık ki,1908 öncesi zihniyetinden çıkamama hâli,Türkiyeli Ermenilerin de ufkunu belirlemeye devam ediyor."

Ondokuzuncu yüzyılda Osmanlı Ermenilerinin tarihi,(1) büyük vaatlerin ama daha çok da büyük bir terkedilmişliğin tarihidir.24 Nisan 1915 ve müteakip haftalarda tutuklanıp sürülen ikiyüzden fazla Osmanlı Ermeni aydınının en kahredici bilgisi yapayalnız bırakıldıklarıydı.Krikor Zohrab'ın birlikte akşam yemekleri yediği,kâğıt oynadığı,hattâ bir dönem evinde sakladığı İttihatçı dostları onun öldürülmesini engellememeyi seçeceklerdi.Hülâsa,terkedilmişlik Ermenileri terketmeyecekti.Mezopotamya kamplarında,Anadolu'nun gözden ırak köylerinde,dağlarında hayatta kalmayı başaranlar yalnızdı.Din değiştirerek,zoraki cariye olarak hayatta kalabilenler de sadece 1915 yazında değil,ondan sonraki yüz yıl boyunca da yalnız bırakıldılar.

Hayatta kalan İstanbul Ermenileri ise,yıllar sonra kitap yakma töreni düzenlerken yine yalnızlardı.(2) Nazi Partisi'nin kitap yakma kampanyalarını taklit etmek zorunda bırakılmış bir grup İstanbullu Ermeni,Pangaltı Ermeni Kilisesi'nin bahçesinde toplanacak,Franz Werfel'in "Musa Dağ'da Kırk Gün" isimli romanını ve yazarın fotoğrafını bir platformun üzerine koyup yakacaklar,maruz kaldıkları sembolik zulmün son perdesi olarak,sadece yazarı değil,kitabın içeriğini,yani kendilerini,kendi tarihlerini inkâr etmeye mecbur kalacaklardı.

Hayganuş Mark,Hagop Mıntzuri,Aram Pehlivanyan,Zaven Biberyan,Vartan ve Jak İhmalyan kardeşler ve daha az ünlü olanlar,hepsi ama hepsi,Hrant Dink'in de ortağı olduğu aynı kaderi paylaştılar:Terkedilmişlik.(3)

Aynı şekilde,dünyanın dört bir yanında Ermeniler Soykırım'ın ellinci yılını anmak için biraraya geldiklerinde,İstanbul Ermenileri bu anma eylemlerini protesto etmek için,kendilerini Taksim Meydanı'ndaki Cumhuriyet Anıtı'na çelenk bırakırken buldular.Hayatta kalmanın sürekli ve değişmez bedeli,kendi kendilerine ve diasporadaki tüm Ermenilere mecburi bir yabancılaşma oldu.(4)

İstanbul'daki Ermeni cemaati kendisi ile diasporadaki cemaatler arasına mesafe koymak için çaba harcarken İstanbul dışında,hâlen Anadolu'da kalmış olan cemaatlerle de ilişkiler yok denecek kadar azdı.Bugünlerde Türkiye'de,romantik bir şekilde çokkültürlülüğü övülen Anadolu,(5) hayatta kalan Ermeniler için Cumhuriyet döneminde âdetâ bir açık hava hapishanesine dönüşecekti.En hafif şekliyle kendi dillerini ve kültürlerini yaşatmanın imkânlarından yoksun bırakılan Anadolu Ermenileri,bir kez daha doğup büyüdükleri yerleri terketmek zorunda kaldılar.Onların çocukları artık İstanbul Ermenisi olacaklardı.Böylelikle,Anadolu'da Ermeni varlığı sona ermiş oldu.

Bu arada İstanbul'daki tükenen entelektüel dünyanın son temsilcileri olan Ermeni gazeteciler ve yazarlar,okullar,kiliseler,vakıflarla birlikte,gerek değişen hükümetler,gerekse dönemin Türk aydınları tarafından kendilerine yöneltilen her türlü sözlü,fiziksel ve hukuki saldırıyla baş ederken yine yalnızdılar.(6) Türkiye Ermenilerine reva görülen bedel çok yüksekti.Adâlet beklentisinden vazgeçmeleri yetmiyor,buna ek olarak,hayatta kalmayı başarmış ve dünyanın dört bir yanına dağılmış olan akrabalarından da açık ve net bir biçimde kendilerini ayrıştırmaları gerekiyordu.Hiç dillendirilmeyen bedel,İstanbul Ermenilerinin kendi siyasi kimliklerini ve tarihlerini külliyen inkâr etmeleri gerekliliğiydi.

Bu hayatta kalma stratejisinin,Cumhuriyet'in azınlıklara uyguladığı milliyetçi politikaların doğrudan bir sonucu olduğu rahatlıkla söylenebilir.Hâlihazırda,bugün Türkiye'de bu konuyla ilgili düşünen ve yazan insanların,kendini ifade eden ve siyasi taleplerini dile getiren Ermeni diasporasını marjinalleştirmeleri ve öcüleştirmeleri de aynı Cumhuriyetçi-milliyetçi politikalar çerçevesine denk düşmektedir.Türkiyeli Ermenilerin bir hayatta kalma stratejisi olarak uyguladığı bu yöntemin,Türkiye'de Ermeni olmayanlar tarafından da sorgulanmadan benimsenmiş olmasını anlamak zor.Bununla birlikte,son dönemde diaspora Ermenileri arasından,özellikle de siyasi talep dile getirmemeyi tercih edenleri(7) seçerek,onları diasporadaki meşru muhatapları olarak önceliklendirmek aynı Cumhuriyetçi-milliyetçiliğin devamıdır.Ermenilerin siyasi ve hukuki taleplerinin üstü kapalı ve kasıtlı bir şekilde susturulması,hem ikili ilişkilere ve söyleme hâkim olmakta hem de dikkati,özü siyasi olan bir meseleden uzaklaştırmaktadır.(8)

Bugün,1908'den 103 yıl sonra,"Ermeni sorunu" aynı şekilde,kanun karşısında hukuki,siyasi ve sosyal eşitlik paradigması etrafında dönüp durmakta.Oysa eşitlik aynı zamanda,bu taleplerde bulunanları "beşinci kol" olarak dışlamamayı,ötekileştirmemeyi de kapsar.Ne yazık ki Türk toplumunun ilerici kesimleri bile kendilerini güç sahibi bir konumda hissettikleri zaman,yani ancak Ermeni muhatap yapısal bir güçsüzlük zemininden konuşuyorsa,Ermenilerle daha rahat ilişki kurabiliyorlar.(9) Diasporada yaşayan Ermeniler,hiçbir şekilde Türkiyeli entelektüellerin ya da Türk devletinin sahip olduğu uluslararası iktidara sahip olmamalarına rağmen,son derece güçlü oldukları şeklinde algılatılıyor ve yansıtılıyorlar.Üstelik bu insanlar,Türkiye'deki kamuoyuna "radikal ve milliyetçi" olarak tanıtılırken,yaşadıkları ülkelerin eşit vatandaşları olarak siyaset yaptıkları tamamen gözardı ediliyor.Böylelikle,yalnızlık,farklı şekillerde yaşanmakla birlikte,gerek Türkiye'deki,gerekse diasporadaki Ermeni toplumunun en belirgin özelliği olmayı sürdürüyor.

Buradan bakıldığında,Türkiyeli entelektüeller arasında hâkim olan söylem,gerek Türkiye gerekse diaspora Ermenilerine yönelik kurumsal ve toplumsal ayrımcılığa ve düşmanlığa karşı çıkabilecek bir söylem olmaktan çok uzak.(10) Son onbeş yılda,yakın tarihe eleştirel bir bakış geliştirilme zorunluluğundan kaynaklı akademik çalışmalar literatüre önemli bir katkı sağladıysa da,bu çalışmalar kurumsal ayrımcılığın kristalize olduğu Varlık Vergisi,20 Kura Askerlik,(11) 6-7 Eylül Pogromu veya Dersim katliamına(12) odaklıydılar.Ancak bu literatür,gündelik yaşamdaki tezahürleri içinde sıradanlaştırılmış,ırkçılık ve özcü bir yurtseverlik içeren söylemlerin varlığı sorununu ele alma konusunda yetersiz kaldı.(13) Bütün bu olaylara,kökleri derinlerde olan sistemik ve ideolojik bir sorun değil de,münferit vakalar olarak yaklaşmak,bir ölçüde bu ayrımcı söylemin normalleşmesine katkıda bulundu.(14) Zaten Hrant Dink'in öldürülmesine kadar,ırkçılık kelimesi Türkiye'de bir tabuydu;ırkçılık denildiğinde akla ya ABD ya da Avrupa gelirdi.Irkçılık onların problemiydi ve Türkiye entelektüellerinin bu konuya fazla kafa yorması gerekmezdi.

Böylelikle,ırkçılığı kamuoyunun dikkatinden uzak tutmaya yönelik bilinçli çabalar,sorunun ehlileştirilerek işe yarar yanlarının öne çıkarılmasına ve Türkiye'deki ırkçılığın karanlık tarihine el atmak yerine sözde rakip söylemler -onların milliyetçileri bizim milliyetçilerimiz gibi yanlış eşleşmeler- üretilmesine yaradı.(15)

Benzer bir biçimde,Holokost'un kamusal alanda konuşulmaktan kaçınılması,yer bulamaması ya da örneğin daha az olmakla birlikte kimi sol çevreler tarafından Ermeni Soykırımı'nın reddi için Holokost'un biricikliğinin kullanılması,ya gerçekleri gölgede bırakmaya çalışan ya da kötücül pragmatik bir siyasi kültürün göstergesi.Örneğin,2011 yılında Holokost,Türkiye'de ilk defa hükümet yetkililerinin de katılımıyla anıldı.Devletin bu anma sırasında verdiği mesajlar,Yahudi Soykırımı'nın biricikliğinin altının çizilmesi ile Osmanlı İmparatorluğu'nun,sonrasında da Türkiye Cumhuriyeti'nin önce İspanya,sonra Avrupa Yahudilerine kucak açmış olmasının vurgulanması arasında gidip gelirken,ne Holokost'un anlamına ilişkin bir derin muhasebeye girişildi ne de Türkiye'nin karanlık azınlıklar tarihinden ve bu süreçte birkaç kez yaşanan Yahudi karşıtı hareketlerden bahsedildi.

Salahiyet,Etnisizm,Irkçılık

Holokost ve ABD'ndeki sivil haklar mücadelesinden bu yana,ırkçılık üzerine yapılan tartışmalar oldukça ilerleyip gelişti.Kuramsal olarak baktığımızda,ırkçılık konusunda Amerika,Avrupa ve Avustralya'daki yaklaşımlar,artık tahakküme dayalı (eski usul) ırkçılıktan çok,asimetrik güç ilişkileri içinde kullanılan dil ve söylem aracılığıyla ötekileştirme ve tâbi kılma üzerinden şekillenen,modern,normalleşmiş (normalized racism),tezatlı (ambivalent racism),kaçınmacı (aversive racism),bırakınız yapsınlarcı (laissez-faire racism),farklara dayanan (differential racism) ve kurumsal (institutional racism) ırkçılık biçimleri üzerinde duruyorlar.(16) Ne var ki,ister popüler olsun ister akademik,ırkçılık üzerine yapılmakta olan tüm bu tartışmaların bağlam içi ya da bağlam dışı incelikleriyle Türkiye'deki entelektüel hayata bir etkisinin olduğunu söylemek zor.

Türkiye'de genel olarak Ermenilere ve azınlık tarihine,özelde ise tarihi Ermeni şahsiyetlere yönelik mevcut yaklaşımın temelinde gündelik normalleştirilmiş ırkçılığın(17) doğru düzgün sorunsallaştırılmamış olması,bununla ilgili bir bilinç oluşturulmaması yatıyor.Yukarıda bahsedilen genel sorun,ondokuzuncu yüzyılda ve 1915'te Osmanlı Ermenilerinin çoğunluğunun yaşam koşullarına ve Cumhuriyet döneminde Türkiye Ermenilerinin hayatta kalma stratejilerine ilişkin geniş çaplı cehalet nedeniyle de ağırlaşmış durumda.Anaakım zihniyete içkin ırkçılığın varlığı kurumsal düzeyde de,toplumsal düzeyde de kabul edilmediği gibi,gündelik hayatta çeşitli alt türevleriyle kendini gösteren ırkçılığa karşı mücadeleyi kurumsal olarak mümkün kılacak hiçbir geniş kapsamlı önlem de alınmış değil.(18) Bununla birlikte Türkiye'de çoğunluk entelektüelleri bir şekilde doğaları gereği böyle bir önyargılılık eğiliminden muaf olduklarına inanıyorlar.(19) Türkiye'de ırkçılığın varlığını kabul etseler dahi,bunu sağ ya da merkez ideolojilerin bir parçası olarak görüp kendileriyle ilgisi olmadığını düşünme eğilimindeler.(20)

Yukarıda bahsi edilen gündelik davranma biçimleri çoğunluk aydınlarının ayrıştırılabilir dört temel salahiyet formu olarak kendini gösteriyor.Birincisi "iyi Ermeniler"in (Türkiyeli Ermeniler artı diasporada Soykırım'ın tanınmasını önceliklendirmeyen Ermeniler) "kötü Ermeniler"den (uluslararası siyasetin gündemine Soykırım tanınmasını getirmek için siyaset yapanlar) seçilip ayrılması.Başka bir deyişle,Türkiye'deki muhataplar,apolitik ya da örgütlenmemiş Ermenileri veya yapısal bir zayıflık noktasından konuşan Ermenileri -örneğin Türkiye'de azınlık olma durumuyla ilgili bir zayıflık ya da coğrafi bir bağımlılık noktasından kaynaklanan zayıflık,örneğin Ermenistanlı Ermeni olmak- diyaloğun tarafı olarak görüyorlar.Bu,bir emperyal pratik olarak "evin (hizmetkâr) Zencileriyle",yani âdetâ reenkarnasyona uğramış Millet-i Sadıka'nın postmodern versiyonu olan sadık milletle ilgilenmeyi seçmek anlamına geliyor.Ancak bu pratiğin siyaseten sorunu sadece bununla da sınırlı değildir.Sözkonusu düşünme biçimi,esasen bu "siyasi olarak aktif Ermeni"yi sorunun kendisi olarak algılar.Tüm bunlara ilâveten,bu salahiyeti kendinde görenler,siyaseten aktif olan tüm Ermeniler ortadan kalksa Türkiye'deki kurumsal ayrımcılık ve eşitsizliğin kendiliğinden buharlaşacağına dair bir hüsnükuruntuya da sahip gibidirler.Oysa Ermeniler 1915'in tanınması için hiçbir siyasi faaliyet sürdürmüyor olsalar dahi,Türkiye'nin 1915 ve sonrasıyla ilgili kurumsal sorumluluk sorunu aynı olacaktı.(21) Sonuç olarak mevzunun siyasi ve hukuki veçhelerinden kaçınmaya yönelik böylesi bir göstermelik müzakerenin,bir geçiş dönemi siyasetinde çok ihtiyaç duyulan kurumsal sonuçları vermesi mümkün gözükmemektedir.Aslında,dini özellikler bakımından aynı olmasa dahi,Kürt ve Ermeni "sorunları",kurumsal eşitlik meselesinin çözülmesi gerektiğini anlamayan ya da anlamak istemeyen Türkiye'nin,Türk "sorunu"nun neredeyse ikiyüz yıldır sürüyor olması nedeniyle benzer bir yol izlemişlerdir.Ermenilerin kendi aralarında,birbirleri hakkında ne düşündüğü Türkiye devletinden gereken kurumsal sorumluluklarının taahhüdü açısından bir önem taşımaz.Üstelik,bu "böl ve yönet" kolonyal/emperyal zihniyetinin sonucu olan pratik,insan hakları ve eşitlik ilkeleriyle çelişmektedir.Adâleti ötelemek için Ermeniler arasındaki farklılıkları araçsallaştırma üzerine kurulu bir siyaset Türkiye'nin 1915 sorununu çözmeyecektir.Ermeniler arasında farklılıklar olsun ya da olmasın,insan hakları gereklerinin yerine getirilmesi ve kurumsal değişikliklere gidilmesi mecburiyeti aynı kalacaktır.Kürt siyasi hareketinin ve beraberinde Türklerin de geçmek zorunda kaldığı yollar temeldeki sorunların ne olduğunu görmezden gelenlere oldukça acı bir ayraç olmuştur.

İkinci sorunlu salahiyet alanı,kurban ile failin bulanıklaştırılmasıyla devletin ve toplumun sorumluluğunun hafifletilmesi olarak ortaya çıkar.Bu,birbirleriyle bağlantılı,biri geçmişi,biri de bugünü ilgilendiren iki argümanla,iki farklı şekilde yapılmaktadır.Birincisi,argüman ve karşı argümanların derinliği Türkiye'deki durumla karşılaştırılamasa dahi,1980'lerde Almanya'da yaşanan "Historikerstreit"(22) tartışmasını hatırlatır.Aralarında dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nun da bulunduğu birtakım entelektüeller,1915'te,Türklerin de Birinci Dünya Savaşı'nda özellikle de Çanakkale Cephesi'nde büyük acılar çektiklerini söylemektedir.Karşılaştırmalı tarih konusunda fikri olan herhangi biri,Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı ordusunun ve Ermeni olmayan Osmanlı tebaasının da büyük kayıplar verdiğini inkâr etmez.Ancak,bu argüman yanlış bir eşitlik kurarak devlet eliyle,devletin kendi vatandaşlarını öldürmesi ile savaş durumunu birbiriyle eşitlemektedir.Bunun sonucu olarak da yanlış bir neden-sonuç ilişkisi ortaya çıkmakta,Osmanlı Ermenileri,devletin aldığı kararın müsebbibi ya da savaşın kendisinin müsebbibi olarak gösterilmeye çalışılmaktadır.İkinci argüman ise,Türkiye'nin muhafazakâr kesimleri tarafından dile getirilen,ancak onlarla da sınırlı kalmayan,kurban ile fail ve sonraki kuşakların sorumluluğunu bulanıklaştıran "ortak acı" argümanıdır.Yaklaşık olarak şöyle bir şey imâ eder:"Siz acı çektiniz ama biz de sizin acınızla acı çektik." Yeni bir icat olmakla birlikte bu söylem faillerin,onlara destek olanların,inkârcıların ve kurumlarının sorumluluğunu "acıyı hissetmeye"(23) indirgemektedir.Tasavvur edilemez ve hattâ hayatta kalan kuşakların dahi sahiplenemeyeceği türden bir acıyı sembolik bir şiddetle kendilerine mâl etmeye yönelik bu argüman,daha çok kurumsal ve sosyal sorumlulukları,etik ve siyasi gereklilikleri ortadan kaldıran bir çerçeveye oturmaktadır.Martin Luther King Jr.'ın "Birmingham Cezaevi'nden Mektup"ta yazdıklarını hatırlarsak King "Bir yerdeki adâletsizlik,her yerdeki adâleti tehdit eder.Yekpâre bir elbise olarak üzerimize geçirdiğimiz kaderle,kaçınılmaz mütekâbiliyetler ağının bir parçasıyız.Birimizi etkileyen hepimizi de etkiler" der.Ancak King hiçbir noktada,siyasi sorumluluğu sulandırmak için ya da siyasi sorumluluk yerine diğerinin acısını üstlenme salahiyeti olduğunu iddia etmez.

Üçüncü olarak,kurbanın acısını hissetmesine izin verilen nadir durumlarda da başka bir yakışıksız salahiyet biçimi ortaya çıkmaktadır.Kurbanın muhatapları olan,aynı zamanda kurumsal ve sosyal olarak faillerin,onları destekleyenlerin ya da inkârcıların mirasçısı da olan kuşaklar,kurbanın kendilerini kötü hissetiremeyecek şekilde konuşmasını talep etmektedirler.Başlı başına sorunlu bir kavram olsa da,empatiye ve açıklığa vurgu yapacaklarına,Ermenileri koşullu dinlemeyi tercih ederler.Bu,"konuşman gerektiği gibi konuşmazsan seni dinlemeyeceğiz" türünden bir tehdidi imâ eder.Böylelikle,sorumluluk yükü,yine tersine çevrilmiş bir biçimde kurbanın ve yapısal olarak zayıfın omuzlarına kalır.Bunun sonucunda ise,gücü ve konumu aynı feci insan hakları ihlallerinin tersinden bir sonucu olarak oluşmuş muhatap,tartışmaya,samimiyetle ilgilenen bir taraf olarak katılmak yerine,Ermenilere bir tür lütufta bulunan taraf olarak katılır.

Bunlara ilâveten,bir diğer sessizleştirme yöntemi de,kurbanın kendini muhatabın duygusal ihtiyaçlarına uydurmak ve onlara öncelik verecek şekilde konumlandırması beklentisidir.Bu da Türkiye'deki çoğunluğun duygusal ihtiyaçları anlamına gelmektedir ve bu ihtiyacın da ne olduğunu çoğunluğun entelektüelleri belirlemektedir.Soykırım kelimesinin kullanımı ya da kullanımından kaçınılması etrafındaki tartışma bunun en açık örneğidir.Bu "diyalog" kavramının ardındaki eşitsiz ve bazen de üstünlükçü bir eşitlemecilik öngören zihniyet,en çok koşullu dinleme durumunda görünür olur.Bu koşullu dinleme,Ermeniler kendi acılarını anlatmak için uygun dili ve tonu kullanmadığında diyaloğu sona erdirme iktidarını kendinde görme şeklinde tezahür eder.Bu iktidar dinamiği sadece entelektüellerin Ermenilerle olan ilişkisini belirlemekle kalmaz,aynı zamanda tarihsel olarak çelişkili bir ilişkinin yaşanageldiği Türkiye'nin Kürt vatandaşlarıyla da ilişkisini belirler.(24)

Son olarak,bir diğer salahiyet çerçevesi de,Türkiye'deki azınlıklara "aynılık" söylemi dayatılmasıyla kurulur.(25) Türklerle Ermeniler arasında varsayılan kültürel benzerlik,yemek,müzik gibi alanlarda oluşturulan "aynılık söylemi",eşit vatandaşlar olmanın ya da adâletin alternatifi olarak ortaya çıkar.Bu,fenotipik (birbirimize benziyoruz),kültürel (yemeklerimiz ve müziklerimiz birbirine benzer) ve coğrafi (Anadolu) benzerlik söylemleri pek de safiyane olmayan anlamlar taşır.Ermenilerin bu Anadolu'ya hayali bir cemaat olarak dahli potansiyel olarak dışlamacı bir narsisizmin alameti olan bu benzerlik söylemi üzerinden kurulur.Sadece kendine benzeyeni sevebilen ve saygı duyabilen bu yaklaşım,kültürel benzerliği yüceltmeyi bir siyasi çözüm olarak sunar.Bu argümanın siyaseten ne kadar sorunlu olduğu tersine çevrildiğinde daha iyi anlaşılabilir.Zira çoğunluğun farklılık karşısında nasıl bir tavır alacağı,azınlık tarafı bir benzerlik kurmak istemediğinde ya da farklılığında ısrar ettiğinde nasıl davranacağı belli değildir.Sonuç olarak,1895 ile 1915 arasındaki kısıtlı bir dönemde ihtida etme bir alternatifti ve Ermeniler ihtida etmek istemediler.Bu bakımdan 1915 ile sonuçlanan tarih ve 1915'in kendisi,Osmanlı'nın,Şeriat ve Zımmî hukuktan kaynaklanan farklılık ve astlık ilişkisiyle ciddi bir hesaplaşmaya oturmamış olması olarak da okunabilir.Dahası,bu aynılık argümanı dolaylı olarak,sosyal uyum için farklılıkların da bastırılmasını imâ etmektedir.(26)

Hülâsa,Anadolu'yu ortak tarihin mitik yurdu olarak temsil eden(27) ve de özellikle benzerlik argümanına yaslananların ondokuzuncu yüzyıl toprak romantizmine dayanan bu söylem,anakronik bir tarih anlayışıyla barışçıl,eşit bir birlikte yaşam tahayyülü kuruyor.Fakat,bu modası geçmiş söylem,verili ciddi siyasi sorunlara bir çözüm olmaktan hem çok uzak hem de kanaatimizce ancak rakı-dolma sofrasında muhabbete başlamak için kullanılabilecek bir mezeden ibarettir.Bu kadar derin bir kendi kendini oryantalize etme(28) durumuna başka bir yerde rastlamak zor.Bildiğimiz kadarıyla,hem Filistinlilerin hem de İsraillilerin yediği humus,ne akademik tartışmalarda ne de medyada bir çözüm önerisi olarak sunulmaktadır.Müzik ve mutfak,Kürt-Türk ayrımında bir işe yaramadıysa,benzerlik söyleminin Ermeni-Türk sorununa nasıl bir çözüm getireceği de meçhuldür.Üstelik,aynılık,benzerlik söylemini ciddiye alırsak,sormamız gereken diğer bir soru,taraflar birbirine bu kadar yakın ve benzerken,1915 ve sonrasında olanların nasıl olup da yaşanabildiği yani benzerin benzerini nasıl ortadan kaldırabildiğidir.

Döngüsel Bir Kâbus Olarak Tarih

Osmanlı-Osmanlı Ermenileri,Türk-Ermeni,Türkiye Ermenileri ve Türkiye tarihlerinin 1908 öncesinin hukuk önünde eşitlik ve farklılıkla nasıl baş edileceğine ilişkin muammasında sıkışmış kalmış olduğu söylenebilir.Bu denklemin bir tarafında,bugün dahi,Ermenilerin siyasi aktör olmasını ya da kanun önünde eşit olmalarını (o zamanlar Osmanlı içinde şimdi çeşitli uluslararası siyasi aktörler nezdinde) ya külliyen istemeyenler ya da bu durumu kabullenmekte zorlananlar var.(29) Diğer tarafında ise,adâlet ve eşitliğin sağlanması için siyasi eşitlik ve siyasi eylemin ne anlama geldiğini bilenler bulunuyor.Her iki taraf da sadece Türklerden ya da sadece Ermenilerden müteşekkil değil.İkinci grupta çoğunluğu Ermenilerin oluşturduğu söylenebilir ancak,aralarında tanınma siyaseti yürütmekten çekinmeyen,Türkiye'de,Avrupa'da,ABD'nde yaşayan Türkiyeli akademisyenler ve insan hakları savunucuları da var.Bu mücadeleyi verenler,inkâr ve tanıma tartışmasının,yalnızca tanınma için verilen ve bununla sınırlı bir mücadele ya da olan biteni unutmaya giden yolun başı olmadığını,bu tartışmaların yaşandıkları ülkelerde insan hakları mücadelesini ve eğitim müfredatını derinden etkileyen daha uzun vadeli bir sorumluluğun ilk adımı olduğunu da biliyorlar.

Ne yazık ki,1908 öncesi zihniyetinden çıkamama hâli,Türkiyeli Ermenilerin de ufkunu belirlemeye devam ediyor.Geçmişle esaslı bir yüzleşmenin yapılmıyor olması,Türkiyeli Ermenilerin "beşinci kol" olarak algılanmaya devam edilmesine ve seslerini duyurabilmek için kendilerini diasporadan uzaklaştırmaya çalışmalarına neden oluyor.Kurumsal engellerle uğraşmak yerine,devlet,garip ama aynı zamanda arkaik bir göz boyama yöntemini seçmeye devam ediyor.Türkiyeli Ermenileri devlet kademelerine atamak istemekle,yapısal eşitsizliğe vitrini düzeltmeye yönelik çözümler getirilmeye çalışılıyor.Bu noktada,1915 öncesinde Osmanlı üst düzey bürokrasisinde iki düzineden fazla Ermeni'nin yer aldığını hatırlamakta fayda var.Ancak bu eşitlik ya da insan haklarıyla ilgili bir sorumluluk üstlenmenin yolunu açmaya yetmemişti.Bugün hâlen belli bir noktaya kadar devam ettiği söylenebilecek olan 1908 öncesi zihniyetin,Türkiye'de yaşayan Ermenilere nasıl bir siyaseti lâyık gördüğüne bu yazının başında kısaca değindik.Hâl böyleyken,Türkiyeli Ermenilerin "beşinci kol" olarak algılanmaktan çıkması ve tümüyle eşit vatandaşlar olması için geriye,tarihle esaslı bir hesaplaşmanın gerçekleşmesinden başka yol kalmıyor.

Yukarıdaki tartışmanın ışığında,Hrant Dink'in pek çok neden yanı sıra,açık açık konuştuğu ve ölümünden sonra dahi,2010 yazına kadar deneyimini adlandırmaya cüret ettiği için yargılanmaya devam edilmesi,Türkiyeli bir Ermeni'nin kendi ailesinin ve sağ kalan olarak kendisinin deneyimini kamusal alanda özgürce tanımlamasının imkânsızlığını ortaya koymuştur.Tarihsel olarak kurban olan,yaşadığı bu mağduriyet durumunun hukuki ve siyasal boyutunu ifade ettiğinde,yeniden kurban edilmiştir.Türkiyeli entelektüeller,19 Ocak 2007'nin bir kırılma noktası olduğunu görmezden gelemezler.Bu kırılma,Cumhuriyet tarihinin Ermenilerin hayatta kalma stratejileri açısından ne anlama geldiğinin,nasıl bir tarih olduğunun yeniden değerlendirilmesini gerektirmektedir.

Türkiye 1915'e adâlet perspektifinden yaklaşmaya hazır olduğu gün,ki bu perspektif Dink'in yaptığı gibi açıkça olanları ismiyle tanımlamayı da içeriyor,Dink cinayetinde de adâlet yerini bulacaktır.Ayrıca,bunu yapan bir Türkiye,kendi ülkesindekiler dahil tüm diasporadaki Ermenilere yaklaşmayı ve onların taşınması zor yalnızlığının yükünü paylaşmayı da becerebilecektir...

***

1-Daha geniş bilgi ve sosyo-politik bir analiz için bkz. son dönemde İngilizce'ye çevrilen Raffi'nin (Hagop Melik Hagopyan) Tajkahayk:The Armenian Question (Taderon Press,2007) adlı eseri.
2-Kitap yakma töreni için,bkz. Rıfat N. Bali,Musa'nın Evlatları,Cumhuriyet'in Yurttaşları,İstanbul:İletişim Yayınları,2001,s.133.Franz Werfel'in ismi,aynı zamanda Nazilerin kitaplarını yaktıkları yazarlar arasındaydı.
3-Cumhuriyet döneminde yazmaya devam eden,eleştirel Ermeni yazarlarının tamamı şu veya bu şekilde engellendiler;ülkeyi terketmek zorunda bırakıldılar ve/veya çıkardıkları yayınlar durduruldu.Hayganuş Mark'ın 14 yıl aralıksız olarak çıkardığı Hay Gin,1932'de devlet tarafından kapatıldı.Nedeni ise hiç açıklanmadı (bkz. Bir Adâlet Feryadı:Osmanlı'dan Türkiye'ye Beş Ermeni Feminist Yazar,1862-1933;(der.) Lerna Ekmekçioğlu&Melissa Bilal,İstanbul:Aras Yayıncılık,2000.) Avedis Aleksanyan,S.K. Zanku (Sarkis Keçyan),Aram Pehlivanyan,İhmalyan Kardeşler,Zaven Biberyan'ın birlikte çıkardıkları Nor Or da 1946'da kapatıldı.Nor Or'un genel yayın yönetmeni ve Türkiye Komünist Partisi üyesi olan Aram Pehlivanyan (Şavarş) gazetesinde yayımladığı yazılardan ve parti üyeliği nedeniyle üç yıl hapse mahkûm edildi,sonra da Türkiye'den ayrıldı.Erzincan Armıdanlı Hagop Demirciyan (Mıntzuri),bademcik ameliyatı için geldiği İstanbul'dan bir daha köyüne geri dönemedi,1915'te tüm ailesini kaybetti ve hayatı boyunca İstanbul'da sürgün olarak yaşadı.
4-Kersam Aharonyan,Khoher Hisnamyagi Avardin (50. Anma Yılına Dair Düşünceler),Beyrut,1966,s.149.
5-Türkiye'de pek çok yazar ve gazeteci,diaspora Ermenilerine seslenirken,Ermenilerle "ortak geçmişlerini" vurgulamak için cennetvâri bir Anadolu imgesine göndermede bulunuyor.Bu tahayyül Cumhuriyetçi-solcu bir ideolojik kurgunun sonucu olarak ortaya çıkarken,bugün Anadolu'da yaşayanların,çoğunlukla siyasi yelpazenin sağında,hattâ en sağında yer alan partilere oy verdiği unutuluyor.Ermenilerin dâhil olmadığı günümüz Anadolusu,"cennetvâri bir Anadolu" söylemini üretenler tarafından da pek sevilmez.Anadolu'yu Ermeni sanatçıların,mimarların,müzisyenlerin yaşadığı bir yer olarak romantize etmek,Anadolu'nun hâlihazırdaki ilkel olduğu düşünülen nüfusuna tercih edilir.Fakat tarihsel olarak,ne bütün Ermenilerin hayatı sanatla dolup taşıyordu ve moderndi (bkz. Matossian ve Villa'nın 1914'ten Önce Ermenilerin Köy Hayatı) ne de 1915'i önceleyen dönemde Anadolu cennetvâri,barışçıl bir birlikte yaşam beşiğiydi.
6-Cumhuriyet dönemi Türk basınında,genel olarak Ermenilere ve Ermeni entelektüellerine yönelik yazılı saldırılar,hedef göstermeler hiç eksik olmadı.
7-2006'dan önce tek "iyi Ermeniler",Türkiyeli Ermenilerdi.Daha sonra,çoğunlukla Avrupa'da yaşayan Ermeniler arasından bir grup seçilerek onlar meşru muhatap olarak görülmeye başlandı.Bu,Ermeni kimliğinin araçsallaştırılmasıyla yaratılan strateji değişikliği kolonyal-emperyal politikanın en iyi örneklerindendir.
8-Bu eşitlemenin başka boyutları da olduğunu inkâr ediyor ya da görmezlikten geliyor değiliz.Bununla birlikte,siyasi olmadığı sanılan ya da olmaması beklenen argümanlarda dahi bu,siyaset belirleyici oluyor;inkâr ya da konudan kaçınma tüm söylemlere sızmaya devam ediyor.
9-Veya Ermeni muhatap,tanıma siyaseti güden Ermenileri eleştiriyor veya bazı durumlarda onları hasta ve obsesif insanlar olarak tanımlıyorsa.Bu durum siyaseten yanlış,hattâ adâlet isteyen insanları psikolojik olarak sorunlu olarak adlandırmak ırkçı olsa da,bu bazı Türk aydınlar tarafından,özellikle de argüman sahibi Ermeniyse kabul görür oldu.Bunun siyasi-felsefi ve sosyal psikolojik olarak ne anlama geldiğini ciddiyetle düşünmek lâzım.Birisinin etnik kimliğini argümanından önce görmenin yahut son derece sorunlu bir argümanı bir Ermeni telaffuz ediyor diye meşru görmenin anlamı nedir?Etnik kimliği argümandan önce görmenin insanları etnik kimliklerine indirgemiş mücrim bir devletin bakış açısından ne farkı vardır?
10-Genel kanının tersine Türk kamuoyunda diasporadaki Ermenilere yönelik düşmanlık ASALA saldırılarıyla başlamamıştır.Ayrıca 1970'lerde çok okunan romanlar yazan Kemal Tahir'in 1915'i konu eden iki romanı vardır.Bu romanlar Ermenice'ye ya da İngilizce'ye çevrilmemiştir.Çoğunlukla iddia edilen "Ama biz bir şey bilmiyorduk ki" iddiası,bu bakımdan en hafif şekliyle zayıf bir iddiadır,çünkü 1970'lerde 18-20'li yaşlarını sürenlerin muhtemelen bu kitaplardan haberi vardı.
11-20 Kura Askerlik,Hristiyan ve Yahudi vatandaşların İkinci Dünya Savaşı döneminde yeniden askere alınmasını kapsayan uygulama.25-45 yaş arasında olan Hristiyan ve Yahudi erkekler 14 aydan başlayıp dört yıla kadar uzayan dönemlerde askere alınmış (bkz. Agos,Sayı:787,Varujan Köseyan'ın tanıklıkları),aynı dönemde de Varlık Vergisi ödeme zorunluluğuyla karşı karşıya kalmışlardı.(Ermenilere yüzde 232,Yahudilere yüzde 179,Rumlara yüzde 156,Dönmelere de yüzde 10 oranında vergi kesilmişti.)
12-Şubat 2011'de,Barış ve Demokrasi Partisi (BDP),TBMM'ne bir önerge vererek 1937-1938'de yaşanan katliamların ve sürgünlerin soykırım olarak tanınmasını istedi.
13-Seyhan Bayraktar'ın 2010'da yayımlanan "Politik und Errinerung:Der Diskurs über den Armeniermord in der Türkei Zwischen Nationalismus und Europaesierung" kitabı bir istisna.Bayraktar,devlet ile entelektüellerin söyleminin zaman zaman nasıl birbiriyle örtüştüğünü ve milliyetçi söylem çerçevelerini yeniden ürettiğini ortaya koymaktadır.
14-Söylemin normalleştirilmesinden kasıt,siyasi olarak aktif diaspora Ermenileri hakkında sorunsuzca önyargı üretmeye yaramış tüm söylemsel pratiklerdir.Sol ya da liberal çevreler bu tür bir aktivizmin öcüleştirilmesi söyleminin sakınmadan açıkça normalleştiği yerlerdir.
15-Soykırım'ın tanınmasını isteyenler arasında Ermeni milliyetçilerinin de bulunması,tüm tanınma mücadelesini milliyetçi yapmaz.Bu sorun aralarında Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının ve tüm dünyadan insan hakları standartlarını gözetenlerin ve adâletin yerini bulmasını isteyenlerin kolektif davası olarak düşünülebilir.Bu bakımdan Soykırım'ın tanınması için çalışılması bir milliyete atfedilecek mahdut görüşlü bir gündemin çok ötesinde bir ölçeğe sahiptir.
16-Irkçılık/etnisizm kavramları ve bunlar etrafında gelişen tartışmalar için bkz. Martha Augoustinos&Katherine J. Reynolds,Understanding Prejudice,Racism,and Social Conflict,2001;Jennifer Lynn Eberhardt&Susan T. Fiske,Confronting Racism:The Problem and the Response,1998;Arthur P. Brief,Diversity at Work,2008;John Nagle,Multiculturalism's Double Bind:Creating Inclusivity,Cosmopolitanism and Difference,2009;Robert Miles&Malcolm Brown,Racism,2nd ed.,2003;Martin Bulmer&John Solomos,Researching Race and Racism,2004;Pierre-Andre Taguieff&Hassan Melehy,Force of Prejudice:On Racism and its Doubles,2001;Ruth Wodak&Martin Reisigl,Discourse and Discrimination:Rhetorics of Racism and Anti-Semitism,2000.
17-Ruth Wodak ve Martin Reisigl'a göre,ırkçı,anti-Semit ya da etnisist ayrımcılıklar sosyal pratikler ve ideoloji olarak birbiriyle çelişen şekillerde ortaya çıkar ve beş basit sorunun etrafında oluşturulan referans stratejileriyle anlaşılabilir;(İnsanlar dilsel olarak nasıl adlandırılır ve onlara hangi özellikleriyle referans verilir?),anlamlandırma stratejileri;(Onlara hangi özellikler,beceriler,nitelikler atfedilir?),tartışma stratejileri;(Hangi argümanlar aracılığıyla,bir sosyal grubun dışlanması,baskı altına alınması ayrımcılığa uğraması,sömürülmesi meşrulaştırılıyor?),perspektif ve teorik çerçeve kazandırma stratejileri;(Bu fikirler,argümanlar hangi perspektiften ya da hangi bakış açısından ifade ediliyor?),hafifseme ve yoğunlaştırma stratejileri;(Bu ayrımcı ifadeler açıkça mı ifade ediliyor,yoğunlaştırılıyor ya da hafifseniyor mu?) Ruth Wodak&Martin Reisigl,Discourse and Discrimination:Rhetorics of Racism and Anti-Semitism,2000,s.XIII.
18-Gündelik ırkçılık kavramı ırkçılığın mikro ve makro sosyolojik boyutlarını birbiriyle bağlantılandırmayı amaçlayan bir kavram (Essed,1991:16.) "Kurumsal" ve "bireysel" karşıtlıkçı ayrımının yanlışlığına vurgu yapan ve bu ikilik sayesinde bireyin kurumların dışına konduğunu (ırkçı yapılar onları hayata geçirenlerden bağımsız olmadıkları hâlde,hayata geçirenlerin kendilerinin gerçekleştirdiği bir şey olduğu hâlde,bazı pratikler yapısal ve ırk temelinde eşitsizlikler sistemini harekete geçirdiklerinde ırkçı olarak tanımlanırlar [36]) açıkladıktan sonra Essed,"gündelik" kavramına şöyle değiniyor:"[...] gündelik kavramı genel olarak,fazla sorgulanmadan,üzerinde anlaşılmış tanımlar ortaya çıkaran sosyal anlamlardır,prensipte,kültürel ya da altkültürel normlar ve beklentiler çerçevesinde şekillenirler.Bu pratikler ve anlamlar alışılageldik dünyanın bir parçasıdır,rutin ve tekerrür eden pratikleri içerir (48-49.)" Essed,Ruth Wodak&Martin Reisigl,Discourse and Discrimination:Rhetorics of Racism and Anti-Semitism,2000 içinde,s.7.
19-Bu,azınlıkların da çoğunluğa karşı önyargılı olmadığı anlamına gelmez.Fakat yapısal ve nedensel bakımdan birbiriyle eşitlenemeyeceğinden,ayrı bir tartışmanın konusudur.
20-Pek çok web sitesi ve rapor,ayrımcılıkla ilgili araştırmalarda anaakım/muhafazakâr medyayı izlerken,liberal ve hattâ solcu köşe yazarlarının özcü ifadelerine bakmaz,onları incelemesine konu etmez.
21-Özellikle de inkâr devam ediyorsa kurumlar kendiliklerinden Soykırım-sonrası bir yapı kazanmazlar.Ermeni ve Kürt meseleleri,Türkiye devleti ve toplumunun Soykırım-sonrası bir normatif düzene biat etmemeleriyle çok yakından ilişkilidir.Ancak kurumsal taahhütler kendi içlerinde bir amaç değildirler.Avrupa'da devam eden anti-Semitizm ve yenilerdeki İslam karşıtı tutumlar,bunun böyle olmadığının en önemli kanıtıdır.Açık ve gizli tüm ırkçılıklara karşı günlük mücadele gündelik pedagojik bir sorumluluktur ve bu farkındalık yaratma sadece kâğıt üzerinde kalamayacak sürekli bir mücadeledir.
22-"Historikerstreit",1980'ler Almanyası'nda Holokost'un Alman tarihinin merkeziliği ile ilgili tartışmada sağ ve sol kanattan yapılan tartışmaları kapsar.Bu tartışmada,sağ kanat Alman toplumu ve kurumlarına sinmiş anti-Semitizm'in önceki yüzyıldan Holokost'a uzanan uzun tarihini hafifseme eğilimindeydi.
23-"Acıyı hissetme"nin Ermeniler sözkonusu olduğunda başlı başına bir amaç hâline dönüşmesi bir sürpriz değil.Aynı argüman Türk-Kürt uyuşmazlığında bir amaç hâline gelememektedir,çünkü Kürtlerin sürdürdüğü mücadele,çoğunluk aydınlarının görmezden gelemeyeceği kadar gerçek bir siyasi meydan okumadır.
24-Türkiyeli entelektüellerin büyük kısmı yıllarca Kürt entelektüellerinin silahlı mücadeleyi kınamalarını istediler.Bu ancak son dönemde değişebildi.
25-Türkiyeli Ermeniler ve diasporadaki birkaç Ermeni grubu bu noktaya değinmişti.
26-İç siyasette AKP'ni destekleyenler ve laikler birbirlerini "aynı" ya da benzer olarak tanımlamıyorlar.Ama iş,Ermenilere ve Türklere gelince,herkes hızlı bir şekilde "aynılaşıyor".
27-Ondokuzuncu yüzyıl yurt romantizmi Türkiye'deki anaakım sol ile Ermenilerin anaakım yurt algılarının buluştuğu noktadır.Ermenilerin algısındaki,mitik Anadolu özlemi milliyetçi bir özlem olarak algılanırken kötüdür,ama aynı şey Türk yurtseverleri tarafından yapıldığında son derece arzu edilesi bir şeye dönüşür.Özünde,her ikisi de,birbiriyle aynı olmamakla birlikte,milliyetçi-romantik kurgulardır.Anadolucu Türk solcuları Anadolu'da uzun zaman bulunmadıkları gibi,bugün de orada yaşamamaktadırlar.Kürtler ise,yaşadıkları bölgeyi "Anadolu" olarak adlandırmamakta,silahlı bir çatışma ve yerinden edilme gibi ağır koşullar altında yaşamaktadırlar.
28-Oryantalizm sadece Batı'nın Doğu hakkındaki tahayyülü ya da Doğu hakkındaki temsili değildir.Kendini kendisine oryantalize eden yönleriyle,Doğu,pekâlâ kendisinin ne kadar "Doğulu" olduğunu yeniden kurar.Bir başka deyişle,"Batılıların kurumları ve hukuku vardır,Türklerin ve Ermenilerin ise dolması ve rakısı."
29-1915 ile ilgili konuşurken öne çıkan en önemli argümanlardan bir tanesi "Ama Ermeniler de ayaklandı"dır.Tarihsel olarak bu doğru.Ancak bu ayaklanmanın boyutu ve tekrarlanma sıklığı ciddi bir biçimde abartılmaktadır.Ayrıca,tarihyazımını Ermenilerin başlattığı bir şiddet tarihi olarak çerçevelemek önemli noktaları gözden kaçırmaktadır:Ermenilerin ondokuzuncu yüzyılda son derece kötüleşmiş olan yaşam koşulları,aralıklarla ama sürekli şekilde maruz kaldıkları şiddet,seslerini yaptıkları başvurularla duyurmaya çalışmış olmaları ancak bunun hiçbir sonuç getirmemiş olması ve son olarak,İttihatçıların da aynı mutlakiyetçi rejimden kurtulmak istemeleri gözden kaçmaktadır.Bir şekilde,iç siyasette aktif olan ve statükoyla mücadele eden Ermenilerin siyasi aktivitesinden memnun olmayan Türkiyeli entelektüeller son derece ayrımcı bir şekilde "Biz yapabiliriz,siz yapmamalısınız" demeye getiren bir yolu benimsemeye devam ediyorlar.

*Ayda Erbal&Talin Suciyan,Yüzyıllık Terkedilmişlik,The Armenian Weekly,29 Nisan 2011.(http://armenianweekly.com/2011/04/29/erbal-and-suciyan-one-hundred-years-of-abandonment/);(çev.) Ayşe Günaysu;(çev. ed.) Ayda Erbal;(tashih) Eren Barış&Fırat Berksun,Şerhh dergisi,2015/1,s.[122]-132.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder