22 Haziran 2015 Pazartesi

Toplumsal Anma Pratikleri Şekillenirken:İstanbul,24 Nisan 2010&2015/Talin Suciyan**

Bundan iki sene önce,2008'in 19 Ocak'ında,küçük bir grupla Yerevan'daki Soykırım Anıtı'na gitmiş,çiçek bırakmıştık.Aynı yıl,yüzbinlerce insanın Soykırım Anıtı'nı ziyaret ettiği 24 Nisan'da,yaşlı bir kadın,elinde,üzerinde Hrant Dink'in resmi olan bir poster tutuyordu.İki sene sonra,24 Nisan'da,İstanbul'da,Balıklı Ermeni Mezarlığı'nda,Dink'in mezarının başındaydık.50-60 kişiydik.Okunan dualardan sonra Rakel Dink toplananlara birkaç sözle hitap etti.24 Nisan'da evlerinden alınıp götürülen,yollarda öldürülen,Gomidas gibi yaşadıkları sonucu ruh sağlığını yitiren,dönemin Ermeni cemaati içinden yetişip,halkının ve birlikte yaşadığı insanların önünü açmak için düşünen ve üreten 236 kişinin ölüm yolculuğuna çıkarıldığı gün,biz de 95 sene sonra,bizlerin önünü açmak için verdiği mücadeleyi hayatıyla ödeyen Hrant Dink'e ruhani borcumuzu ödemek için oradaydık.

Hrant Dink'in mezarından sonra,Balıklı Mezarlığı'nda 1895 ile 1908 yılları arasında öldürülen Ermenilerin anısına yapılan anıt mezarın önünde dualar okundu,çiçekler bırakıldı.Orada bulunanlar olarak,bundan sonra,her 24 Nisan'da önce Hrant Dink'in mezarını,sonra da Anıt'ı ziyaret etme kararı aldık.Böylece,95 yıldır bizim dışımızda bütün dünyadaki Ermenilerin andığı ölülerimizi anmak için bir ritüel geliştirme cesareti bulduk.

Buradan sonra Cumartesi İnsanları'nın 24 Nisan anma eylemini takip etmek üzere,Galatasaray'a geldik.265. haftasında evlatlarını,yakınlarını "kaybedenler" eylemlerine bu defa 95 yıl önce "kaybedilenleri" evlatlarının resimleriyle yan yana tutarak,hesaplaşılmamış tarihin tekerrüründen kaçış olmadığının mesajını veriyordu.Onların evlatlarını "kaybeden" inkârın ta kendisiydi.Onlar bunu çok iyi biliyordu.

Haydarpaşa'da İnsan Hakları Derneği'nin İstanbul Şubesi'nin Irkçılığa ve Ayrımcılığa Karşı Komisyonu'nun düzenlediği anmaya katılanlar,Agnuni'nin,Zohrab'ın,Gomidas'ın,Dağavaryan'ın ve daha nicelerinin ölüm yolculuğuna çıkartıldığı yerden,"Soykırım insanlık suçudur,bir daha asla!" diyorlardı.Verdikleri mesaj çok netti:"Bir grup Ayaş'a,bir grup Çankırı'ya götürüldü.Ayaş'a götürülen 70 kişiden 58'i,Çankırı'ya götürülen 150 kişiden 81'i öldürüldü.Sözkonusu ırkçı anlayış ve uygulamalar sonucunda,Ermenilerin sadece canlarına kastedilmedi.Mallarına,mülklerine,tarihlerine el konuldu.Bu anlayışı sürdürenler,bizlere yalana dayalı bir resmi tarihi dayatarak gerçeği unutturmak istiyorlar.Bizler 95 yıldır bu yalana inanmıyoruz.Gerçeğin ortaya çıkmasını istiyoruz.Soykırım insanlık suçudur ve bir daha asla diyoruz."

Haydarpaşa'daki eylemi protesto edenler oldu.Tabii ki,en çok ilgiyi basın yine onlara gösterdi.Türkiye'de medyanın anmaya,sansasyondan,olay çıkaranlardan daha fazla önem atfettiği gün,bu ülkede hakikaten birtakım değerlerin değişmekte olduğundan bahsedebiliriz.Henüz onun pek yakınında olmadığımız,24 ve 25 Nisan'la müteakip günlerin yayınlarında belli oldu.

Haydarpaşa'dan sonra,bu 24 Nisan'ı düzenlenen tüm anma etkinliklerinden farklı kılan bir toplantıya katıldık.24 Nisan anma etkinlikleri ve Ankara'da düzenlenen konferans için,Ermeni Devrimci Federasyonu'nun yayın organlarından Armenian Weekly'nin genel yayın yönetmeni Khatchig Mouradian,anma etkinlikleri ve Ankara'da düzenlenen konferansa katılmak için Boston'dan İstanbul'a gelmişti.Khatchig,Beyoğlu'nda sınırlı sayıda dinleyicinin katıldığı toplantıda konuştu.2000-2007 yılları arasında Beyrut'taki Ermenice gazetelerden Aztag'da çalışmıştı,oradan da Boston'daki Armenian Weekly'ye geçti.Mouradian,bu haftalık İngilizce derginin genel yayın yönetmeni,aynı zamanda da Clark Üniversitesi'nde Soykırım Çalışmaları Bölümü'nde doktora çalışmasını sürdürüyor.Khatchig lafı hiç dolandırmadan:"1915'te olanlardan dolayı,bugün Türkiye'de yaşayanlar doğrudan suçlu değildir ama inkârdan sorumludurlar" diyordu.Ermenilerin de,bugün Türkiye'de yaşayanların kendi yaşadıklarını anlamalarını beklemediğini,beklenen şeyin,adalet ve tanınma olduğunu söylüyordu.Türkiye'nin inkâr üzerine kurulu politikaları karşısında,Soykırım'dan kurtulanların binlerce kez,yaşadıkları korkunç şeyleri anlatmak zorunda bırakıldıklarını,bunun da aynı acıyı binlerce kez yaşamakla eşdeğer olduğunu anlatıyordu.Türkiyelilerin,Ermenilerin ne yaşadığını biraz olsun görebilmek,hissedebilmek için yapabilecekleri en iyi şeyin,Der Zor çölüne gitmek olduğunu söylüyordu.Gidenler bilir,Der Zor,neredeyse çölleşmiş,çok az sayıda insanın yaşadığı bir bölgede üç-dört saat gidip,bir çöle varmaktır.Uçsuz bucaksız bir hiçliktir Der Zor.Otobüsle saatlerce giderek vardığınız bu çölün,Anadolu'nun içlerinden yürüyerek gelinen bir yol olduğunu düşünmek dehşete kapılmaya yeter.Bunu en iyi oraya giden anlar.

Khatchig Mouradian'ın İstanbul'da olması,bunları anlatması,konuşması,Türk dinleyiciler açısından sanıyorum iki açıdan önem taşıyordu.Mouradian,Türkiye'de çok ironik bir biçimde sıklıkla ve rahatlıkla "aşırı milliyetçilikle" itham edilen,"diaspora" olarak anılan bir grubun temsilcisidir.Ayrıca,Ermeni Devrimci Federasyonu Taşnaktsutyun'un yayın organının genel yayın yönetmenidir.Konyalı ve Adanalı bir aileden,diasporanın en kuvvetli cemaatlerinden biri sayılan Beyrut'ta doğmuş büyümüştür.Bütün bunları yan yana koyduğunuzda,Türkiyeli dinleyici/okuyucu için Khatchig,hiç karşılaşılmak istenmeyenin ta kendisidir.Onun için 24 Nisan'da bu karşılaşma,karşılaşılmak istenmeyenin kim olduğunu anlamak açısından çok ama çok önemli bir ilkti.İkincisi ise hiç şüphesiz söylediklerinin etkisidir.Soykırım kelimesini kullansın ya da kullanmasın,o salonda oturan herkes,Khatchig'in söylediklerinde kendine bir karşılık buldu.Bir de tabii,bir Türkiyeli Ermeni olarak benim için,Khatchig'in 24 Nisan'da aramızda olması çok ama çok tarihi bir olaydı.Onun varlığı 95 yıl önce ve 95 yıl boyunca,bizden alınan halalarımızın,teyzelerimizin,annelerimizin,babalarımızın,dedelerimizin,ninelerimizin bizlerle yeniden buluşması ve dertlerini anlatabilmeleri anlamına geliyordu.Bu,bizi bize yabancılaştıran,bizi bize düşman gösteren sistemin tersine döndürülmesiydi.

Bu konuşmadan sonra,endişeli ve korkak adımlarla Taksim Meydanı'ndaki anmaya gittik."Irkçılığa ve Milliyetçiliğe Dur De" grubunun organize ettiği anma etkinliğine yaklaşık bin kişi gelmişti.Aynı gece tüm haber bültenlerinde,en yakından çekilmiş karelerle,100 ile 150 kişi arasında katılımcı olduğunun söylenmesi,bunun karşısında "koskoca" protestoların yapıldığının iddia edilmesi ya da anmalarla protestoları eşitleyen bir dil kullanılması inkârın yeniden üretilmesinden başka bir şey değildi.

Etten polis duvarlarıyla çevrildik,Taksim'de bir köşeye sıkıştırıldık,çelik barikatlarla sıkı sıkıya,çepeçevre sarıldık.Bin kişilik katılımcıyı korumak için,herhalde onbin kişilik polis ekipleri vardı.Birkaç protestocu grup geldi.Ama anma etkinliğini bozmalarına izin verilmedi.Yine bir Türkiye klasiği olarak,istendiği zaman her şeyin mükemmelen yapılabildiğine şahit olduk.Elbette ki,yapılmak istenmediği zaman da nelerin olabileceğini hiç unutmadık.

"Dur De"nin etkinliği,katılımın en yüksek olduğu anma etkinliği olduğu için çok önemli.Şehrin orta yerinde,böyle bir anma etkinliği düzenlemenin ne demek olduğunu,düzenleyenlerin hiç de azımsanmayacak zorluklarla bu anmayı organize ettiğini biliyoruz.Bırakın böyle bir anma düzenlemeyi,bu anmaya sıradan bir katılımcı olarak gitmek bile Türkiye'de hâlâ cesaret işi.Bununla birlikte,anma sırasında da okunan metnin içeriğini,tüm bunlardan ayrı tutarak değerlendirmenin gerekli olduğunu düşünüyorum.

"Bu acı bizim acımız.Bu yas hepimizin...1915'te,nüfusumuz henüz 13 milyonken,bu topraklarda 1,5-2 milyon Ermeni yaşıyordu.Trakya'da,Ege'de,Adana'da,Malatya'da,Van'da,Kars'ta...Samatya'da,Şişli'de,Adalar'da,Galata'da...Mahalle bakkalımız,terzimiz,kuyumcumuz,marangozumuz,kunduracımız,yan tarladaki rençberimiz,değirmencimiz,sınıf arkadaşımız,öğretmenimiz,subayımız,emir erimiz,milletvekilimiz,tarihçimiz,bestekârımız...Arkadaşlarımızdılar.Kapı komşularımız,dert ortaklarımızdılar.Trakya'da,Ege'de,Adana'da,Malatya'da,Van'da,Kars'ta...Samatya'da,Şişli'de,Adalar'da,Galata'da...24 Nisan 1915'te 'gönderilmeye' başlandılar.Onları kaybettik.Artık yoklar.Çok büyük çoğunluğu aramızda yok.Mezarları bile yok.'Büyük Felaket'in vicdanlarımıza yüklediği 'büyük acı' ise olanca ağırlığıyla var.95 yıldır büyüyor.Bu 'büyük acı'yı yüreğinde hisseden bütün Türkiyelileri 1915 kurbanlarının anısı önünde saygıyla eğilmeye çağırıyoruz.Siyahlar içinde,sessizce,ruhlarına yakacağımız mumlarla,çiçeklerle...Çünkü bu acı bizim acımız.Bu yas hepimizin."

Bu metnin ilk akla getirdiği düşünceler "Demek ki,bizim Ermeni komşularımız varmış,1915'te alınıp götürülmüşler,yok olmuşlar." Böyle söylendiğinde,bugünden bakarak,metnin hitap ettiği kitle,bu durumu düşünecek,buradan yola çıkarak bir hassasiyet oluşturacak,hiç komşusu olmayan insanların bir zamanlar komşusu olduğu gibi,kendi yaşamında karşılığı olmayan bir deneyimi anlamaya çalışacak ve metne göre "yok olan" insanlar için yas tutacak,üzülecek.Metin,bir taraftan,olmayan bir hassasiyeti yaratmaya çalışırken,bir taraftan da itinayla öznelerden arındırılmış."1915'te gönderilmeye başlandılar..." "Artık yoklar..." Onlar yok,ama "yüreğimizde büyük bir acı var." Bu acı niye var?Komşularımızı kaybettiğimiz için mi var?Komşularımızın yok edilişiyle ilgili tarihi bir suskunluğu sürdürdüğümüz için mi,onların bugün burada olmamasıyla ilgili herhangi bir şeyden sorumlu olduğumuz için mi,inkar suçuna ortak olduğumuz için mi?Bunun gibi sorular çoğaltılabilir.Başka bir deyişle,bu metnin en temel sorunu,hiç kimseyi,hiçbir şeyden sorumlu tutmayan,varolan durum karşısında üzüntü duyan,romantik,naif bir tavırla yetinmesi.Bunu söylerken,elbette ki,iyi niyetle yazılmış bir metin olduğundan şüphe duymadığımın yeniden altını çizmeliyim.Ama 95 yıldır devam eden bir suçun,sadece iyi niyetle ve sorumluluk duygusundan arındırılmış bir şekilde anılması,işlenen suçun büyüklüğünü ve bir halkın,bir tarihin,bir kültürün,bir dilin ortadan kalkmasıyla sonuçlanan bir süreci feci bir kazaya indirgemekten kendini kurtaramadığı da açık.

Türkiye'nin askeri zaferler,30 Ağustos,23 Nisan,19 Mayıs gibi resmî bayramlar ve Mustafa Kemal'in ölüm yıldönümü gibi "resmî anmalar" dışında bir anma kültürüne sahip olduğunu düşünmemi gerektirecek pek bir neden göremiyorum.Aynı şekilde,"özür dileme" kültürünün de hiç gelişmemiş olduğu aşikâr.Tartıştığınız,kavga ettiğiniz herhangi birinden ne zaman özür dilediğinizi,ya da sizden ne zaman özür dilendiğini düşünürseniz,bu anların pek fazla olmadığını hemen farkedersiniz.Kaydetmemiş olduğum için,ismini yazamayacağım,Türkiye'nin önde gelen sosyologlarından biri,dört sene önce yaptığımız bir konuşmada,"Bu toplumun öyle özür dileme,hakikatle yüzleşme gibi bir kültürü yok.Biz olanlara bakacağız,ama çok da uzun uzadıya değil,bakıp yola devam edeceğiz" demişti.Onun bu rahatlıkta söyleyebildikleri,bir an için âdetâ beynimi durdurmuştu.Türkiye'de özür dileme,hakikatle yüzleşme gibi bir kültür olmadığı doğru,ama bu toplumun,bu kültürü bir yerinden tutup kendine uyarlamaktan başka çaresi olmadığı gerçeğinin,Kürt sorunu üzerine çalışan bu parlak akademisyenin aklından hiç geçmiyor olması çok katmanlı anlamlar taşıyordu.Bunları söylerken,altına binlerce imzanın konduğu "Özür Kampanyası"nı unuttuğum sanılmasın.Ancak 90 küsur sene sonra,Dur De'nin metninde olduğu gibi,çok benzer sorunları olan bir metinle özür dilemek,yüzleşme kültürü olmayan bir toplum için ancak bir başlangıç olabilir.

Türkiye toplumunun bir kısmının,özür dileme,askeri/milli zaferden/kayıptan başka bir şeyi anma gibi kavramlarla son üç yılda tanışmış olduğu gerçeğini düşünürsek,bu yaşadıklarımızın Hrant Dink'in öldürülmesiyle ne kadar yakından ilgili olduğunu da anlayabiliriz.Daha öncesinde ve daha sonrasında olanları bir kenara koyalım,çünkü bu devlet daha 6-7 Eylül için bile özür dilememiştir,ama 1915 ve Hrant Dink'in öldürülmesi bu toplumun hiç değilse bir kesimine özür dilemeyi ve resmi/milli anmalar dışında toplumsal örgütlülükle,sesini duyurmak isteyen ve daha önce bu toplumda hiç oluşmamış bir duyarlılığı oluşturmaya çalışan anma pratiklerini getirdi.

Bugün artık,Dink davası gözümüzün önünde karanlıklara itilmeye çalışılırken,gözümüzün görebildiği alanın çok gerisinde kaldığını sandığımız 1915'in karanlıklara itilmesinin ne kadar kolaylıkla yapılabildiğini artık herkes tahmin edebilecek ve hattâ kendi kişisel tarihinden bilebilecek durumda.Dink davasında "katili tanıyoruz,adâlet istiyoruz" diyenlerin,1915 için de,adâlet isteyecekleri günün gelmesini bekleyen milyonlarca insan var.Bu nedenle,24 Nisan'dan sonra,dünyanın dört bir yanından Ermeniler şaşkınlık ve merak içinde,İstanbul'daki anmaları izleyip,olanlara bir anlam vermeye çalışıyorlardı.Khatchig Mouradian,Boston'a döndükten sonra,24 Nisan'da yaşadıklarını çeşitli yerlerde anlattı,çünkü gelen soruların ardı arkası kesilmiyordu.Anmalardan sonra,Almanya'ya geldiğimde tanıdığım Ermeniler merakla İstanbul'da neler olduğunu soruyor,televizyondan gördüklerinin gerçek olduğunu teyit etmek istiyor,duyduklarında ise,yine de inanamıyorlardı.

Burada ifade ettiğim ve bir kısmı eleştirel de olan görüşlerden düzenlenen anma etkinliklerinin kıymetini azaltmaya çalıştığımın düşünülmesini hiç istemem.Bu 24 Nisan'da İstanbul'dan başka bir yerde olmayı düşünemezdim dahi.Ve biliyorum ki,dünyanın dört bir yanında ve yanıbaşımızda pek çok Ermeni için bu 24 Nisan,hiç değilse,yüreklere biraz su serpilen bir yıl oldu.24 Nisan'dan sonra,1 Mayıs'ta,Ermenice pankartın yakınında duran ve hayatının en mutlu iki gününü yaşadığını söyleyen Bitlisli bir Ermeni tam da bunu dile getirmekteydi.

Bu duygu durumunun ne kadar önemli olduğunu,inkârın,karartmanın ipotek altına aldığı hayatlarımızda,nasıl önemli bir ışık olduğunu vurgulamakla beraber,95 yıllık yaşanmışlıkların gerçekliğinin sadece bu duygu durumuyla ortadan kaldırılamayacağının akılda tutulması gerek.Adâlet,tarihin yazboz tahtası değildir,yok olanı geri getiremez,ama kalanların bir nebze olsun rahatlamasını,kuşaktan kuşağa geçen,inkârla derinleşen bir yaranın tedavisine başlanmasını sağlar.1915'ten sonra adâlet yerini bulsaydı,bugün Türkiye bambaşka bir ülke olurdu ve o Türkiye'de Hrant Dink'in öldürülme ihtimali de pek olmazdı...

*Talin Suciyan,Toplumsal Anma Pratikleri Şekillenirken:İstanbul,24 Nisan 2010,Toplumsal Tarih,Sayı:199,Temmuz 2010,s.14-17.

***

Toplumsal Anma Pratikleri Şekillenirken:İstanbul,24 Nisan 2015/**

[Editörlerin Notu:Ermeni Soykırımı ile ilgili resmi tarih anlayışında çatlaklar oluşmaya başladığı 1990'lı yılların başından itibaren 1915 hakkında konuşuyor olmanın kendisi,sağ ve sol liberal çevreler arasında içerik ve biçimden bağımsız olarak olumlu bir gelişme olarak kodlandı.Yirmi yılı aşkın bu süre zarfında 1915 hakkında konuşmayı ve yazmayı sınırlayıcı ya da sansürleyici güç,çokça devletle,devletin inkâr politikasıyla ilişkili olarak düşünüldü.Dolayısıyla gerek etnisitelerarası gerekse anaakım çoğunluk aydınlar ve azınlıklar arasındaki güç ilişkileri,bu ilişkilerin üzerine inşa edilen asimetrik gramer üzerine konuşmak,yani sahiden 1915'i şimdiki zamanda konuşmak çok da mümkün olmadı.Bunların "nasıl"ını konuşamamanın devletten kaynaklı nedenleri olmakla birlikte sivil toplum aktörleri ve kanaat önderlerinden kaynaklı zorlukları da vardı.Azad Alik editörleri olarak "1915'i konuşmak ama nasıl?" sorusuna yanıt aramayı da önemli bulduğumuz için Soykırım'ın yüzüncü yıldönümü özel sayı ve yayınlarının içeriğine bakmayı ve üretilmiş metinlerle fikri takibe ve diyaloğa girmeyi uygun gördük.Bu vesileyle Nisan ayından bu yana eski ve yeni yazarlarımızla kolektif bir şekilde organize ettiğimiz uzun soluklu diziye Talin Suciyan'ın İstanbul'daki anma toplantılarına dair eleştirel değerlendirmesiyle başlıyoruz.]


Beş yıl önce,o tarihte yapılan ve Taksim Meydanı'nda ilk kez düzenlenen anma da dahil olmak üzere bir dizi etkinliğin içeriği hakkında o gün düşündüklerimi Toplumsal Tarih dergisine yazmıştım.(1) 2010'dan bu yana,24 Nisan anmaları ve Özür Kampanyası hakkında çok daha kapsamlı çalışmalar yayımlandı.Seyhan Bayraktar'ın hatırlama ve siyaset üzerine 2010 Ağustos'unda yayımlanan kitabı "Politik und Erinnerung:Der Diskurs über den Armeniermord in der Türkei zwischen Nationalismus und Europäisierung" ve Ayda Erbal'ın özür dilemenin şekli ve içeriği üzerine 2013 yılında yazdığı "Özür Dilemek 'Bildiğiniz gibi değil'"(2) makalesi bunlardan ilk aklıma gelenler.Ayrıca,2010 yılında Sabancı Üniversitesi ile Hrant Dink Vakfı'nın ortaklaşa düzenlediği atölye çalışması çerçevesinde Bayraktar,Erbal ve Bilgin Ayata hatırlama,özür,inkâr konuları etrafında Türkiyeli akademisyen ve aktivistlerle tartışma olanağı bulmuşlardı.Aslına bakılırsa,bu panelin düzenlenmesi bile olay olmuştu.(3) Farklı bakış açılarına sahip,Türkiye dışında doğmuş büyümüş ya da uzun yıllarını yurtdışında geçirmiş Türkiye kökenli kadın akademisyen olma hâli,Türkiye akademi ve sivil toplum çevrelerinde o gün olduğu gibi bugün de akademik özgürlüğün ve hattâ insani ilişkilerin sınırlarını zorlamayı sürdürüyor.Bunun nedenlerini sorgulamayan akademik geleneğin ve sosyal hayatın kurulumunun da inkârın sıradanlığıyla yakından ilgisi olduğunu hatırlamakta fayda var.


Bu yazıda son beş yıl içindeki yayınların ve tartışmaların,yüzüncü yılında İstanbul'daki Ermeni Soykırımı anmalarının(4) içeriğine nasıl yansıdığına ya da yansıyıp yansımadığına bakmaya çalışacağım.Yüzüncü yıl ile ilgili hazırlık çalışmaları bağlamında birkaç kez 2013 yılı yazında sivil toplum örgütlerinin toplantılarına da katılmış,orada yapılan tartışmaları takip etme imkânı bulmuştum.Yukarıda saydığım kaynak ve toplantılar hakkında burada geniş bir özet yapmak yerine,çok temel bir iki noktaya değinmekle yetineceğim;çünkü bunların,bu yıl yapılan anmalarda da devam eden ana sorunlar olduğunu düşünüyorum.Özür Kampanyası'nın aldığı en temel eleştirilerden biri,kampanyada kimin kimden ve hangi suça istinaden özür dilediğinin belli olmamasıydı.Metinde soykırım kelimesi kullanılmamış olduğundan suçun ne olduğu muğlak bırakılmıştı.Suçun muğlaklaşması sonucu fail de kullanılan edilgen fiillerle ortadan kalkmıştı.(5) Özür Kampanyası'ndaki suçun isminin konmaması ve daha sonra da "ortak acı"ya evrilen söylemin faile ihtiyaç duymaması,son beş yılda devletin de benimsediği bir dil olarak çıktı karşımıza.2014 yılındaki taziye mesajı bu içselleştirmenin en iyi örneğidir.Taksim'de anma düzenleyen grupların soykırım kelimesini kullanmaları 2012 yılında,24 Nisan 2011'den sonra,yani inkâr bir can daha aldıktan sonra olacaktı.Öte yandan failsizlik 2015'te de bütün eleştirilere ve tartışmalara rağmen farklı faaliyetlerin içeriklerinde ve metinlerinde mevcuttu.

22 Nisan gecesi "In Memoriam 24 Nisan-24 Ապրիլ" (24 Nisan Anısına) başlığı altında bir konser düzenlendi.Gerek Türkiyeli gerekse Türkiye dışından Ermeni sanatçıların davet edildiği konserde aralarında Ermeni yazar ve entelektüellerin eserlerinden,anılarından da kesitler okundu.Ermeni izleyiciler konsere gelenlerin önemli bir kısmını oluşturuyordu.Türkiye'nin batısında,İstanbul'un ortasında,ilanlarında ve açılış konuşmasında açık bir biçimde ifade edilmese de,imâ edildiği hâliyle Soykırım'ın yüzüncü yılı anısına bir konser düzenlenmesi elbette ki önemlidir.Ancak yüz yıl sonra gelinen nokta itibariyle baktığımızda içerik açısından sorulması gerekenin sorulmamış olduğunu da tespit etmek gerekir.Konser bir anma etkinliği olarak nasıl düzenlenmelidir ki amacına ulaşsın sorusu en temel sorudur.Bu soruyu sorarken,bir yeni sorunun,amacın ne olduğunun açık olması gerekir.Amaç,"bir daha asla" mı demektir?Yoksa Ermenileri içererek Ermenilerin kayıplarına ya da bugünkü Türkiye'nin bütünün kayıplarına mı dikkat çekmektir?Hangi sorunun cevabına giden yol bizleri bir anma faaliyetine çıkarır?

Hollanda merkezli Impunity Watch (Cezasızlığı İzleme) örgütünün "Policy Brief: Guiding Principles of Memorialisation" başlıklı raporunda hatırlama pratiklerine ilişkin şunlara dikkat çekiliyor:Öncelikle,hatırlama pratiklerinin kurbanların hak taleplerini dile getirmeye aracı bir nitelikte olması gerektiği belirtiliyor.İkinci olarak,kurbanların geçmişte yaşadıkları şiddetle bugünün eşitsizliklerinin bağının kurulması gerektiğine vurguda bulunuluyor.Özellikle de kurbanın kurban olma durumunun devam ettiği durumlarda,bu sonuçları ve ilişkileri kurmak hatırlama pratiklerinin içermesi gereken unsurlardan biri olarak karşımıza çıkıyor.Üçüncü olarak ise rapor,yapısal şiddeti yani sosyal,toplumsal cinsiyet temelli,siyasi,sosyo-ekonomik farklardan kaynaklanan tüm şiddet türlerini de içerecek şekilde hatırlama faaliyetinin bağlamsallaştırılmasının önemine dikkat çekiyor.(6)

Anmanın en önce bir ritüel ile ilgili olduğunu düşünmek yanlış olmaz.Dolayısıyla bir anmayı anma yapan ona kimlerin katıldığından ziyade,neyin nasıl anılacağına ilişkin bir öneri getirmesidir.Bu bakımdan,bu konserin en temel meselelerinden biri,bütününde herhangi bir konserden büyük bir farkının olmamasıdır.İstanbullu Ermeni aydınlarının evlerinden alınıp bir daha geri dönmedikleri,bu yüzden Soykırım'ın sembolik olarak başlangıcına işaret eden 24 Nisan'a denk gelen günlerde düzenlenmiş olmasının konserin içeriğini ve amacını kendiliğinden dile getirdiği,"bunu da herkesin bildiği" söylenebilir.Ancak yukarıda da açıkladığım gibi anma etkinlikleri şekil ve içerik bakımından farklılık gösterir.Neyin anıldığının,nasıl anılacağının açık bir şekilde ilan edilmesi,varsa bir ritüelin anmanın başında anmaya katılanlara söylenmesi,bir anma faaliyetini herhangi bir konser etkinliğinden ayıracaktır.Örnek vermek gerekirse,"bu gece alkış olmayacak" demek dahi,ritüel yaratma yolunda bir adımdır.

Konserin açılış konuşmasında,bu gecenin "Ermeni aydınlarının 'son rahat gecesi'" olduğuna vurgu yapılarak "onların seslerini duymaya çalışacağız" deniyordu.Daha ziyade estetik olmaya gayret gösteren bir anlatımla karşımıza çıkan bu tanımlamalar,konunun esasıyla ancak uzak bir ilişki kurabilmişti.Çünkü,muhtemelen Ermeni aydınları 24 Nisan 1915'e kadar,önceki onyıllarda da çok rahatsız,kâbuslu,uykusuz geceler geçirmişti.

Impunity Watch'ın önerdiği ilkeleri takip edecek olursak,bir anma faaliyetinin açılış konuşmasının yukarıda belirtilen bağlamı ve onun gereklerini yerine getirmesini bekleyebiliriz.Oysa konserin açılış konuşmasında kimin kimi nasıl anacağını,bu konserin hangi özelliklerinin onu bir anma yapacağına dair çok temel ilkeler dışarıda bırakılmıştı.

Konserin başlığında Soykırım'ın imâsı vardı ancak kendisi yoktu.Açılış konuşmasının içeriğinde,son yıllarda getirilen eleştirilere rağmen,hâlen fail yoktu.Failsizlik tercihi,suçun da yine muğlak bırakılmasıyla,daha doğrusu telaffuz edilmemesiyle birarada düşünülmelidir.Edilgen cümlelerle başlayan açılış konuşması Birinci Dünya Savaşı arka planında,"her ırktan ve inançtan insan hayatlarını kaybetti" gibi çok genel bir noktadan hareket ederek yazılmış ve ulus devlet teranesi tekrarlanmıştı:Ulus-devletler kurulurken meydana gelmiş "yaralar"dan biriydi Ermenilerin yok edilmesi.Bu söylemin iddiası,her ulus-devletin soykırımla kurulduğu yanılsamasını içine barındırmasıdır ve hepimiz biliyoruz ki durum böyle olmamıştır.Açılış metninin tek önemli özelliği 1915'te işlenen suçlarla 1923 sonrasının önemli ırkçı vakalarıyla arasında bağlantı kurmuş olmasıydı.

Bu yıl yapılan anmaların bir diğer temasının da "utanç" olduğunu gördük."Yapılanlardan duyduğumuz utanç,hem onlar (Ermeniler) hem de ülkemiz için adalet aramak yolunda bize daha fazla sorumluluk yüklüyor." Kuşkusuz,utanç duyabilmek sorumluluk almak anlamına gelir;ancak metnin daha önceki bölümlerindeki edilgen fiilerle dolu cümleler,utanç ve sorumluluk arasındaki bağı kurmayı maalesef imkânsızlaştırıyor:Neyin sorumluluğunu kim alıyor?Soykırım ya da inkârın sorumluluğunu konseri düzenleyenler mi alıyor?Devletin sürekliliğine ve sorumluluğuna işaret edilmesi gerekmiyor mu?Türkiye'nin resmi devlet politikasının yüz yıldır inkâr olduğu düşünülürse,"ülkemiz"in de sorumluluğunu almayı bu bağlamda nasıl okuyacağız?

Bu konsere ağırlıklı olarak Ermeni sanatçıların davet edilmesi nasıl okunmalıdır?Elbette ki,bu adım Ermeni sanatçılarla Türkiyeli aktivistlerin dayanışması,yürüttükleri çalışmanın desteklenmesi olarak okunabilir.Nancy Kricorian Armenian Weekly'de yayımlanan yazısında Project 2015 kapsamında Amerikalı Ermenilerin anmalara katılmasını,diasporalı Ermenilerin Türkiye'de Ermeni Soykırımı'nın tanınması için çalışan gruplarla "birlikte direnme" (co-resistance) hareketi olarak okuduğunu söylüyor.(7) Öncelikle böylesi bir "birlikte direnme" ya da desteğe gerek olup olmadığı sorulabilir.Almanlar Yahudi Soykırımı'nı ve işledikleri suçları tanırken Yahudilerden destek mi beklemişlerdi?Faillik ve sonraki sessizlik durumunun öncelikle Almanya'nın sorunu olduğu başından itibaren açıktı.Ayrıca,Kricorian İsrail-Filistin sorunundan yola çıkarak bu öneriyi getiriyor.Ancak,bu örneğin yapısal pozisyonları ile anmaları düzenleyen ve onlara destek olan grupların yapıları karşılaştırılabilir değil.Gerek İsrail'de gerekse Filistin Yönetimi'nde siyasal sistemlerden,temsilden ve bunların devamı olan yapılardan söz etmek mümkünken,tüm bunların dengi bahsettiğimiz bağlamda ne olacaktır?

24 Nisan sabahı ise anma etkinlikleri Gomidas'ın ve Rupen Sevag'ın Elmadağ'daki evlerinin önünde başladı.Bu evlerin önüne birer hatıra taşı konacağına ilişkin bir girişimde bulunulmuştu;ancak bununla ilgili hâlihazırda herhangi bir sonuç alınmış değil.Kanımca bu girişim,son yıllarda düzenlenen anmaların içeriğine önemli bir katkıdır.Özellikle de İnsan Hakları Derneği'nin (İHD) 2010 yılında Haydarpaşa Garı ile başlattığı ve daha sonra İbrahim Paşa Sarayı ile devam ettirdiği,hafıza mekânları oluşturarak anma ritüelinin önemli bir tamamlayıcı unsurudur.Bu türden hatıra taşlarının yerleştirilmesi,gündelik hayatın içine Soykırım felâketini yerleştirmek,diğer bir deyişle günlük hayatın içine bu tarihi yerleştirmek anlamına gelir;ki bu da hafızanın ve bu konuda hassasiyetin oluşturulması ve sürekli kılınması yolunda önemli bir adımdır.Bu girişimin bir sonuç getirebilmesini umalım.


Bir sonraki durak Balıklı Ermeni Mezarlığı'nda ise 1894-1908 arasında hayatını kaybeden Ermeniler anısına yapılan anıtta,Ermeniler dualar okuyarak ölülerini andılar.Bir dua eşliğinde ruhlara huzur dilenen sade bir anma töreniydi.Bu Ermenilerin son yıllarda ölülerini anmak için geliştirdikleri bir tören olarak tekrarlanıyor.

Sadece Soykırımı anmada değil aynı zamanda sorumluluk ve anmaların çerçevesi hakkındaki tartışmaların da öncüsü niteliğinde olan İnsan Hakları Derneği (İHD) 2005 yılından bu yana 24 Nisan'ı anıyor.İHD,2014 yılı dışındaki son beş yıl boyunca 24 Nisan gecesi tutuklananların tutulduğu hapishane binası olan İbrahim Paşa Sarayı'nın önünde toplanılıp basın açıklaması yaptı.Bu sene de burada biraraya gelen grup,daha sonra yürüyerek Sirkeci'ye ve oradan Haydarpaşa'ya,(8) Ayaş'a gönderildikleri tren istasyonunun önünde bir anma düzenledi ancak buna polisin pankart dahi tutmalarına izin vermediğini de eklemek gerek.İHD son yıllarda yaptığı gibi,bu defa da,suçun ismini koyarak,inkâr ile Soykırım'ın devam ettiğine dikkat çekerek,ancak fail kuşakların sorumluluğu üstlendikleri ve bu suçtan utanç duyduklarını dile getirdikleri bir anmanın Soykırım coğrafyasında anlamlı olacağını vurguladı.Devletten Soykırım'ın tanınmasını,özür dilemesini ve tazmin etmesini talep etti.Verdiği mesajlar bakımından İHD'nin gerek anma faaliyetinin gerekse metninin yukarıda göndermede bulunduğum Impunity Watch'ın öngördüğü kriterlerle de büyük ölçüde örtüştüğünü söyleyebilirim.İHD'nin kampanyasını da "İnkâra son!" başlığıyla yürüttüğünü hatırlatalım.

Bir sonraki durak 2011 yılının 24 Nisan'ında mecburi askerliğini yaparken öldürülen Sevag Balıkçı'nın mezarı başındaydı.24 Nisan 2011,Soykırım inkârıyla kurumsallaşan ve toplumsallaşan örgütlü ırkçılığın,yüz yıllık karanlığın üstümüze yeniden çöktüğü gün olmuştu ve bir ailenin daha ocağına ateş düşmüştü.Maritsa Küçük cinayeti,Samatya'da ve Kurtuluş'ta yaşlı Ermeni kadınlara yapılan saldırılar,inkârın sıradanlığının,kurbanların yok sayılmasının,faillerin görünmez kılınmasının yüz yıl sonra bile kurbanların kendi halinde bir hayat sürdüremeyeceklerinin,hayatta kalanın yapabileceği en iyi şeyin hayatta kalmayı yeniden üretebilmek olabileceğinin,öyle ki buna "sevinmesi" gerektiğinin kanıtı âdetâ.

Oradan sonra İstiklâl Caddesi'nin girişine doğru yola çıktık.Project 2015 çerçevesinde ABD'nden gelen,aralarında Ermeni diasporasından bazı,önemli isimlerin de bulunduğu gruptan Heghnar Watenpaugh'un "Yeni bir Başlangıca Davet" konuşmasıyla başladı anma.Watenpaugh,Musa Dağlı büyükannesinin ve büyükbabasının katılmış olduğu,daha sonra Franz Werfel'in "Musa Dağ'da Kırk Gün" romanına konu olacak direnişten bahsetti.Bu önemli direniş,Werfel'in kitabı aracılığıyla daha sonra Yahudi Soykırımı döneminde Varşova Gettosu'ndaki direnişe ilham kaynağı olmuştu.Yüzüncü yılın önemi ve soykırımlar arasındaki bağlantılara dikkat çekmesi bağlamında bu direniş bağını hatırlatmak anlamlı olurdu.

Açılış konuşmasını Watenpaugh'un yapması,Türkiye'de Soykırım'ın tanınmasına ve adâlet talebinin yükseltilmesine diasporadan bir destek olarak okunabilir.Aynı zamanda,yüz yıldır düşmanlaştırılan diasporayla Türkiyeli sivil toplum örgütlerinin yeni bir ilişki kurmasıdır bu.Her ikisi de elbette ki,Kemalist inkârcılığın çok yakın zamana kadar başarıyla ters yüz ettiği ilişkinin yeniden tesisi anlamında önemlidir ve bu dönüşümün yaşanabilmesi için yıllardır çaba sarfedildiği de unutulmamalıdır,-bunun henüz çok yeni ya da çok geç başlamış bir ilişki olduğu da not düşelim.Watenpaugh'un metni kendisinden bir önceki nesil ile kendi çocuklarının neslini birbirine bağlarken,bir yandan da "yeni bir başlangıcın" çağrısını yapıyordu.Bu başlangıcın yeniliği sanıyorum diasporadaki Ermenilerin Türkiye'de Soykırım'ın tanınması ve adâlet talep eden grupların birarada çalışmalarına ilişkindir.Anlamlı bir umut olmakla birlikte,bu iş öncelikle Türkiyelilerin,inkâr mirasını üstlenmiş,kurumsallaştırmış,toplumsallaştırmış kitlelerin işidir.Devletin inkârcı pozisyonunun değişmediği bir ortamda bu yolun da nasıl gidileceği binbir soru işaretiyle doludur.Ve tabii ki Watenpaugh'un kendi ailesinden yola çıkarak yaptığı açılış konuşması,tüm temsil sorunlarının ortasından okunmalıdır.Ne Watenpaugh,ne de bir başkasının "Ermenileri temsilen" bir şey söylemesinin mümkün olduğu ve bu temsil sorunun kendisinin Soykırım'ın sonuçlarından biri olduğu da unutulmamalıdır.Kişisel bir hikâyeden çıkarak bir metin yazmak elbette ki tercih meselesidir;öte yandan inkârı bütün şiddetiyle süren bir Soykırım'ın aile hikâyelerinden yola çıkılarak anlatılması,suçun kitleselliği ve kuşakları kesen bağlamında yeniden düşünülmelidir.(9) Bunun anlamı "kişisel hikâyelerimiz önemsizdir ya da daha az önemlidir" demek değildir elbette.Kişisel hikâyelerimizdir bizleri biz yapan.Ancak unutulmaması gereken,inkârın bütün düşünce ve faaliyet alanlarını belirlediği bir bağlamda konuşuluyor olduğudur.Watenpaugh'dan sonra Nurcan Kaya'nın konuşmasında ise yüzleşme ve özür talebi vardı.Bununla birlikte yüzleşmenin neleri içermesi gerektiği,hangi yolu takip edeceğine ilişkin kesin ve net öneriler yoktu.Bu konu önümüzdeki dönemde konuyla ilgilenenlerin ya da en çok bu konuyla ilgilenmeyenlerin merak ettiği meseleler arasına girer diye umuyorum.

Taksim'deki gruba Galatasaray'dan yürüyerek gelen Nor Zartonk'un organize ettiği grup,elinde Maritsa Küçük,Sevag Balıkçı'nın yanında 1915'te hayatını kaybedenlerin resimlerini taşıyarak katıldı.Yürüyüş yapmanın anma bağlamında önemli bir harekete geçirici özelliği olduğuna hiç şüphe yok,ancak atılan sloganların bazılarının anma ile ilişkisini kurmak zordu."Yaşasın halkların kardeşliği" özellikle Ermeni Soykırımı sözkonusu olunca çok manidar bir hâl alıyor;zira Ermeni Soykırımı'nın en belirleyici özelliklerinden birisi fail ile kurbanın gerek devlet yönetiminde gerekse komşuluk ilişkileri bağlamında birbirine her seviyede çok yakın olmasıdır.Aynı şekilde,sol cenahtan neredeyse her mitingde duyulan "Faşizme karşı omuz omuza" sloganı da 24 Nisan'ın yüzüncü yılıyla ne kadar ilgilidir?"İnkâr etme,suça ortak olma" benim duyabildiğim en anlamlı slogandı.

Bu anma etkinliği çerçevesinde bir de dilek ağacı hazırlanmıştı.Hâle Tenger'in eseri olan "Dilek Ağacı"nın bir rituel olduğu,birlikteliğin ve anımsamanın bir simgesi olması amacını taşıdığı belirtiliyor.(10) Ağaç metaforunun oldukça olumlu anlamlar içeren,kök salan geçmişi,bugünü ve geleceği birbirine bağlayan bir anlamı var.Öte yandan,dilek ağaçlarına bağlanan dilekler Tanrı'ya havale edilir.Bu bakımdan insanların sorumluluğunu hafifleten bir anlamı olduğunu da unutmamak gerekir.

Türkiye'deki 24 Nisan anmaları içerik bakımından önceki yıllarla büyük farklılıklar göstermezken,Avrupa'da hiç beklenmedik gelişmeler oldu.Papa I. Francis'in Ermeni Soykırımı'nda hayatını kaybedenleri andığı ayinin ardından,Almanya'da Cumhurbaşkanı Joachim Gauck 23 Nisan günü Berlin'deki ekümenik ayinde hazır bulunarak bir konuşma yaptı.Gauck Soykırım'ın kurbanlarının neden anılması gerektiğini teker teker açıkladıktan sonra,"Failden konuşmadan kurbanı anma yarım bir hatırlamadır.Failsiz kurban yoktur" dedi ve konuşmasını suçlulara ve bugünkü Türkiye'de adâlet aramanın sorumluluğuna işaret ederek sürdürdü.Ayrıca Almanların da bu suçtaki ortaklıklarıyla yüzleşmeleri gerektiğini söyledi.(11) Gauck,yine son dönemde yaptığı konuşmalardan birinde,Auschwitz'in olmadığı bir Alman kimliğinden söz edilemeyeceğini söylemişti."Burada Almanya'da,günlük olarak evlerinden alınıp götürülen Yahudilerin evlerinin önünden geçiyoruz.Burada Almanya'da,yok etmenin planlandığı yerdeyiz;burada geçmişin dehşeti ve bugün ile geleceğe yönelik sorumluluk başka her yerdekinden daha büyük ve daha zaruridir." Gauck'un Alman kimliğine,Yahudi Soykırımı'na ve Almanya'ya yönelik sözlerini Türk kimliği,Ermeni Soykırımı ve Türkiye üzerinden okunduğunda failin,suçun ve tarihsel sorumluluğun ne kadar açık ve net bir şekilde ifade edildiğini görebiliriz.Öte yandan,Türkiye'de anma pratikleri şekillenirken,en azından 2010 yılından 2015'e fail,suç ve sorumluluk kavramları çerçevesindeki muğlaklık kalıplarının çeşitli şekillerde tekrar ettiğini söyleyebiliriz.(12) Bu tercihin temelinde şüphesiz inkârın kurumsal ve toplumsal yaygınlığı,derinliği ve normalliği vardır.Bu nedenle de bu yazının başında belirttiğim eleştirel yaklaşımların,çeşitli vesilelerle sormakta olduğumuz soruların hâlen geçerli olduğunu düşünüyorum:İnkârın yüz yıldır kesintisiz bir devlet politikası ve toplumsal pratik olarak işlemekte olduğu bir durumda Soykırım anmaları nasıl yapılmalıdır,kim kimi anmaktadır,Soykırım'la nasıl yüzleşilir,fail ve sorumluluk nasıl tanımlanmalıdır?Bu soruların cevaplarını ararken,mevcut deneyimlerden faydalanmak,inkâr zulmüyle yaşamaya mahkûm olan kurban nesillerin hassasiyetlerinin neler olabileceğine ilişkin kafa yormak,güç dengelerini görünmez kılarak,fail ile kurban arasında simetrik olduğu izlenimi uyandıran bir ilişki kurarak,suçun adını koymayarak kurban nesilleri yeniden kurban etmemeye özen göstermek,anma faaliyetlerinin de şeklini ve içeriğini değiştirecektir.Ermenilerin bu faaliyetlerin organizasyonuna katılmış olması faaliyetlerin içeriği "anma" olmadığı sürece kendi kendine bir anlam ifade etmeyecektir.Türkiye özelinde inkârı iyi anlamak,onu hedef almak,Gauck'un sözleriyle,"failsiz bir anmanın yarım bir hatırlama" olduğunu akılda tutmak,yüz yıldır süregelen yapısal eşitsizliğin sonuçlarına dikkat çekmek,kurbanların hak taleplerini dile getirmek anma pratiğinin olmazsa olmazları hâlini alması hem benzer deneyimlerden elde edilen birikimin yok sayılmaması hem yeni bir anma anlayışının geliştirilebilmesi için önemli bir adım olabilir...

***

1-
Talin Suciyan,"Toplumsal Anma Pratikleri Şekillenirken:İstanbul,24 Nisan 2010",Toplumsal Tarih,Sayı:119,Temmuz 2010,s.14-17.
2-
Ayda Erbal,"Özür Dilemek 'Bildiğiniz Gibi Değil'",Azad Alik,Şubat 2013. https://azadalik.wordpress.com/2013/02/01/ozur-dilemek-bildiginiz-gibi-degil/ Erbal'ın aydınların özrünü çok daha detaylı biçimde ele aldığı makalesi için bkz. "Mea Culpas,Negotiations,Apologias:Revisiting the 'Apology' of Turkish Intellectuals",in Birgit Schwelling (ed.),Reconciliation,Civil Society,and the Politics of Memory.Transnational Initiatives in the 20th and 21st Century,Bielefeld:Transcript,2012,51-94.
3-İçeriği ve etrafındaki tartışmalar için bkz. Ayşe Günaysu,"Silenced but Resilient:A Groundbreaking Panel Discussion in Istanbul",Armenian Weekly,3 Ağustos 2010. http://armenianweekly.com/2010/08/03/gunaysu-silenced-but-resilient-a-groundbreaking-panel-discussion-in-istanbul/
4-
Diyarbakır'da,Ankara'da ve başka illerde de anmalar düzenlendi.Mevzubahis şehirlerde anmalara katılanların bu anmalar üzerine yazmasının daha doğru olacağını düşündüğümden bu yazı sadece İstanbul'u kapsayacak.
5-
Soykırım kelimesinin kullanılıp kullanılmaması etrafında Türkiye'de maalesef hâlen devam eden bir tartışma var.Yüz yıl sonra,dünyanın farklı yerlerinde önemli yüzleşme deneyimleri yaşanmışken,bu deneyimlerden yola çıkarak soykırım,örgütlü ırkçılığın neden olduğu diğer suçlara karşı kurbanları koruyucu yasal düzenlemeler kabul edilmişken,Türkiye'de hâlen ısrarla bu kelimenin kullanılıp kullanılmamasına ilişkin tartışmanın meşruiyetinin savunulması,yüz yıllık inkârın zihinlerde yarattığı bir deformasyon sonucu fail sorunsalının çözülememiş olmasıyla ilintilidir.
6-
Impunity Watch,Policy Brief: Guiding Principles of Memorialisation,Perspective Series,January 2013,s.5. http://www.impunitywatch.org/docs/Policy_Brief_Guiding_Principles_of_Memorialisation.pdf
7-
Nancy Kricorian,"Choosing 'Co-Resistance' Rather than 'Turkish-Armenian Dialogue'",Armenian Weekly,22 Mayıs 2015. http://armenianweekly.com/2015/05/22/co-resistance/ Kricorian'ın verdiği "birlikte karşı koyma" örnekleri de Türkiye'ye ne kadar uyarlanabilir bu da ayrıca tartışılabilir.
8-
Haydarpaşa daha sonraki yıllarda,Anadolu'nun uzak köşelerinde hayatta kalmayı başaranların İstanbul'a geldiklerindeki ilk durakları olacaktı.Haydarpaşa Garı'nın yanında çadırlardan oluşan bir kampta hayatta kalan Ermeniler gelip bir süre barınıyorlardı.
9-
Fatih Akın'ın "The Cut" filmi de benzer bir metot ile bir kişinin "yol hikâyesi" olarak tasarlanmış,bu nedenle de Soykırım'ın kitlesel ve kuşaklar ötesi etkilerinin muğlaklaştırmasını beraberinde getirmişti.Kişisel hayatta kalma hikâyeleri elbette çok önemlidir;ancak inkâr sisteminin temel mantığı suçun sistematikliğinin görünmez kılınması olduğundan,en elverişli materyaller bu sistematikliğin ortaya çıkamadığı kişisel hikâyelerdir.Sonuç olarak kurbanlardan sürekli kişisel hikâyelerini anlatmaları istenirken,bir yandan da bu hikâyelerin bir sistematiklik ortaya koyamayacak kişisel hikâyeler olarak kategorize edilmeleri açmazı ile karşıya karşıya kalınmaktadır.
10-
Bkz. http://www.armenianproject2015.org/wp-content/uploads/pr.2015.04.10.Wishing-Tree-Public-Ritual.tur_.pdf
11-Bu tarihi konuşmanın içeriği hakkında Türkiye medyasında pek az şey duymuş olmamız tesadüf değildir ve büyük bir kayıptır.Bir cumhurbaşkanının ağzından yapılmış ve pek çok öğretici özelliğe sahip bir metin olduğunu söylemeden geçmeyeyim.
12-
İHD'ni ayrı tutmak isterim,gerek bu yazının içinde,gerekse 2010 yılında yazdığım yazıda,İHD'nin 2005 yılından bu yana çok net ve açık mesajlarla suçu,sorumluluğu açıkça tanımlayarak anmalar düzenlediğine değinmiştim.

**Yrd.Doç.Dr.Talin Suciyan,Toplumsal Anma Pratikleri Şekillenirken:İstanbul,24 Nisan 2015;(yay.haz.) Tümay Arslan,Ayda Erbal&Özge Genç;(son düzelti okuması) Deniz Buga,Azad Alik,21 Haziran 2015.

https://azadalik.wordpress.com/2015/06/21/toplumsal-anma-pratikleri-sekillenirken-bolum-ii-istanbul-24-nisan-2015/

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder