28 Nisan 2015 Salı

"1915'te Ermeni ayaklanmaları olduğu iddiası yalan"/Prof.Dr.Taner Akçam*

"1915'te göç yolunda suçu Kürtlere yıkıyorlar,peki Suriye'ye yerleştirilen Ermeniler niye öldürüldü?"

Ermeni katliamının üzerinden bir yüzyıl geçti.

24 Nisan yaklaşırken tartışmayı başlatan Papa Francis'in katliamı "genel olarak geçen yüzyılın ilk soykırımı olarak kabul edilen" ifadesi oldu.Papa Francis'in sözlerine Vatikan'dan "Alıntı bağlamında kullandı" düzeltmesi geldi ancak bu açıklama Papa'nın bazı Türkiyeli siyasetçilerin hedefi haline gelmesine engel olmadı.Başbakan Ahmet Davutoğlu katliamla ilgili yaptığı taziye açıklamasında "Ermenilerin hatırasına sahip çıkmak tarihi ve insani görevimiz" dedi,ancak 1915'in kötü hatıralarını "Soykırım" olarak niteleyenleri miting meydanlarında hedef aldı,Papa Francis'e İspanya'da onüçüncü yüzyılda kurulan engizisyon mahkemelerini hatırlattı.

Yüzüncü yılda Almanya,Avusturya,Çek Cumhuriyeti,Rusya ve Avrupa Parlamentosu,yaşanan kitlesel kıyımı "Soykırım" olarak tanırken ABD Başkanı Barack Obama "Meds Yeghern/Büyük felaket" ifadesini yineledi.

Türkiye kamuoyu "Soykırım mı,değil mi" tartışması yaparken ezberler tekrarlandı ve "Soykırım değil" pozisyonu alanların önde gelen argümanlarından biri yine "Ermeni ayaklanması" oldu.

ABD'ndeki Clark Üniversitesi'nde öğretim üyesi Prof.Dr. Taner Akçam bu "bilgi"yi sorguluyor ve "Sistemli ve düzenli bir Ermeni ayaklanması daha sonra icat edildi.Böyle bir şey varolsaydı,belgeleri olurdu" diyor.Akçam sözlerine şöyle devam ediyor:

"Bunların yalan olduğunu kavramak bile insana acı veriyor.Ayaklanma dedikleri olaylara tek tek bakarsanız ne dediğimi anlarsınız.Genelkurmay Başkanlığı'nın sekiz ciltlik eserinde yayınlandı bu belgeler.Ama galiba kimsenin okuduğu yok...Örneğin,Ermeni ayaklanması dedikleri Zeytun sadece askerden kaçan gençlerle çatışma...Zeytun Ermeni halkı da gençlerin tutumunu onaylamıyor.Bitlis'te Taşnak temsilcisi,askeri yönetici ile birlikte hareket ediyor.Bunların hepsi bölgeden yazan subayların raporlarında yer alıyor."

Yüksek sesle yapılan Soykırım tartışması sırasında unutulan "1915'te ne oldu?" sorusuna Prof.Dr.Taner Akçam'ın verdiği yanıtlar şöyle:

-1915 olaylarını nasıl tanımlamalıyız?Soykırım mı,tehcir mi,katliam mı?

Bu söylenilen tanımların hepsi doğru.Bu bir soykırım.Çok basit bir nedenden dolayı soykırım.Çünkü "soykırım" kelimesini bulan kişi Raphael Lemkin,kelimeyi Ermenilere yapılanlardan dolayı buldu.Şimdi penisilin ilacını bulan adam,"ben şu hastalık için bir ilaç buldum ve adı da penisilin" dedikten sonra,"vay efendim bu ilacın adı penisilin olmaz",demenin bir âlemi var mı?Tam bir saçmalık bu.

Raphael Lemkin 1921 yılında,öğrenci iken Talat Paşa'nın öldürülmesi ile ilgili davayı duyup,davadan çok etkileniyor ve bir şeyi anlamıyor ve hocasına soruyor,"Bir insan bir milyon kişiyi öldürmekle suçlanıyor ama serbestçe dolaşıyor (Talat Paşa) ve ama diğer bir insan sadece bir kişiyi öldürdüğü için cezalandırılmak isteniyor.Bu nasıl bir şey?" Hocasının cevabı şu,"Bir çiftliği düşün,civcivleri var,çiftlik sahibi civcivlerini öldürüyor" diyor,"sen karışamazsın,seni ilgilendirmez,civcivler onun ve istediğini yapar".Hocasının anlatmak istediği ulusal egemenlik kavramıdır.Bir devletin içişlerine karışılamaz ve devlet adamları kendi vatandaşlarına istediklerini yaparlar.Bunun üzerine Lemkin,"Ama insanlar civciv değil" diye cevap verir ve sonra okuduğu dalı bırakıp,hukuk okumaya karar verir.Amacı devlet görevlilerinin işledikleri toplu katliamlardan dolayı yargılanmasını gerektirecek bir kanun yaratmak ve başarıyor da.

"Soykırım" kelimesini ilk defa 1944 yılında bir kitabında tanıtıyor ve uzun mücadelelerden sonra,1948'de Birleşmiş Milletler'den bir sözleşme olarak geçiriyor.Bu tarihten önce ve sonra verdiği tüm röportajlarda,yazdığı tüm yazılarda sürekli olarak,"ben bu kavramı Ermenilere yapılanlardan dolayı buldum" diyor.Şimdi bizim "bu kavram yanlıştır" diye bir tartışmaya girmemiz -açık söyleyeyim- abesle iştigaldir.Artık Türkiye'nin bu ilkellikten kurtulması,bunu aşması gerekiyor.

"İnkârcıların tek makul argümanı yok"

-Jenosid kavramı Holokost için söyleniyor.Orada bir sistematiklikten bahsediliyor.Ermeni Katliamı'nda da bu sözkonusu mu?

Eğer sistematik bir düşünce olmasaydı 1915'in Mayıs ayından başlamak üzere 1917'ye kadar 1 milyon 300 bin insanı sürüp bir milyonun üzerindekini imha edemezdiniz.Bu kadar insanın ölüyor olmasının İstanbul'da planlanmadığını iddia eden şaşkınların cevap veremeyeceği gerçek şudur:Demek ki bu ölümlere rağmen sürgünleri durdurmaya gerek görülmemiştir.Bu kadar insanın bu kadar uzun zaman süresine yayılarak öldürülmesi ve imha edilmesi,onların yerlerinde kalmasına tercih etmiştir.Ölümlerin emrini kendisi vermediğini,aleyhteki onlarca ve yüzlerce belgeye rağmen kabul etsek bile,bu ölümlerin meydana gelmesine zemin hazırladığı,ölümlerin olduğunu bilerek insanları sürmeye devam ettiği bir vakıadır.Yani neresinden bakarsanız bakın,inkârcıların tek bir makul argümanı bile yoktur.

"Ermenilerin sürüldüğü şehirlere nüfusun yüzde 10'una göre kota koyuldu"

Osmanlı hükümeti daha doğrusu İttihat ve Terakki Partisi Osmanlı sınırları içerisinde yaşayan Ermeni vatandaşlarını bulundukları yerden sürerek imha etme kararı almıştır ve sistemli bir biçimde bunu uygulamıştır.Şöyle bir soruya herkesin cevap vermesi lazım:Talat Paşa'nın 1918 başına ait kendi resmi rakamlarına göre sürgün edilen Ermeni sayısı aşağı-yukarı 1 milyon 300 bindir.Bu kadar Ermeni,bulundukları bölgelerinden çıkarılmış Suriye ve Irak'a sürgün edilmişlerdir.1918 yılında müttefik kuvvetler Irak ve Suriye'yi işgal ettiklerinde burada 150 bin civarında olduğunu tahmin ettiğimiz insanla karşılaşmışlardır.Bu 1918 tarihine kadar Osmanlı Devleti'nin topraklarına kimse girmedi.Sürülen insanların resmi rakamı da 1 milyon 300 bin;geriye de 200 bin kişi kalmış.Peki,bu aradaki rakam nerede?Buhar mı oldular bunlar?Uçtular mı?

Başka bir bilgi vereyim size,Osmanlı hükümetinin kendi gizli yazışmalarından;İçişleri Bakanlığı bütün bölgelere özellikle Halep,Musul,Beyrut ve Şam gibi yerlere yolladığı yazılarda Ermeniler oraya geldikleri zaman oradaki Müslüman nüfusun yüzde 10'u nispetinde yerleştirilmesini ve asla Müslüman nüfusun yüzde 10'unu geçmesine izin verilmemesini emreder.Peki oradaki Müslüman nüfus ne kadar 1 milyon 800 bin;peki bunun yüzde 10'u ne kadar ediyor;180 bin kadar.Peki sürdüğün 1 milyon 300 bin Ermeni'yi nasıl yüzde 10 veya 180 bin hâline sokacaksın?Şimdi anladınız mı niçin ne kadar Ermeni'nin hayatta kaldığını;işte bu da imhanın çok sistematik yapıldığını gösteriyor.

"Göç yolunda suçu Kürtlere atıyorlar,şehirdeki Ermenileri kim öldürdü?"

Haydi diyelim ki hiç kimse bu sistematiğe inanmıyor,size başka bir soru daha sorayım:1915 Mayıs'ından,1915 Ekim-Kasım'ına kadar sürgünler devam etti;Haziran-Kasım sürgünden hayatta kalan,yani Suriye'ye ulaşabilen Ermeniler buralara yerleştirildiler.Peki daha sonra bu yerleşen insanları niye öldürdüler?Haydi,diyelim Kürdistan dağlarında kontrolleri yoktu.Koca 4. Ordu'nun kontrol bölgesinde,dümdüz arazide,1916'nın Mart ayından başlayarak 1917 başına kadar 250 bin civarında insan niye öldürüldü?Göç yollarında kabahati Kürtlere yıkıp kurtulmaya çalışıyorlar.Peki burada kime yıkacaksınız suçu?

1915 Kasım'ında başlayarak ve ama esas olarak 1916 ile birlikte Halep ve civarında kurulmuş olan başta Resulayn ve Rakka gibi kasabalar olmak üzere,Muncub,Mamure,İslahiye,Katma,Bab,Mesekene ve Dipsi gibi tüm toplama kampları ve yerleşim yerleri boşaltılarak Ermeniler yeniden Der Zor çöllerine sürüldüler ve 1917 başına kadar imha edildiler.Bu bilgilerin belgeleri ortada.Haydi şimdi diyelim ki Anadolu'dan Ermenileri boşaltırken "hükümet kontrol edemiyordu" bahanesini buldunuz;peki Suriye'ye yerleşmiş ve rakamı 1916 Ocak'ı itibariyle 500 bin civarında olan Ermenileri niye yerlerinden yurtlarından ettiniz?Hani amacınız iskân-yerleştirme idi?O halde yerleşmiş Ermenileri niye yerlerinden zorla çıkarttınız?Niçin 1916 Mart'ından itibaren jandarma birliklerini kullanarak imha ettiniz?Dağlık değil,düz orası ve tüm alan 4. Ordu'nuzun doğrudan kontrolü altında...

Bence bu inkâr saçmalığını hiç uzatmaya gerek yok.Alman,Avusturya,İngiliz,Amerikan ve Osmanlı arşivleri hepsi aynı hikâyeyi söylüyor bize.Sonuçta İttihat ve Terakki Partisi savaş yıllarında Anadolu'daki Ermeni nüfusunu imha etmeyi gündemine aldı ve sistematik olarak bu planı iki yıl boyunca da uyguladı.

"Amaç Hristiyan nüfusu azaltmaktı,Rumlar sürüldü,Ermeniler imha edildi"

-Peki,bunun tarihsel bir gelişimi var mı?Bu savaş sırasında alınan ani bir karar mı yoksa on yıllar öncesinden mi düşünülmüştü?

İttihat ve Terakki Partisi'nin 1913'te Balkan Savaşı'nın kaybedilmesiyle birlikte Anadolu'yu İslam-Türk çoğunluk ekseninde homojenleştirmek istediğini biliyoruz.Bu doğrultuda özellikle 1914 yılı boyunca,Ege Bölgesi'nde,özellikle sahil şeritlerinden Rumları Yunanistan'a sürdüler.Amaç bu bölgelerdeki Hristiyan nüfusunu azaltmaktı.Ermeniler de bu anlayışa uygun imha edildiler,çünkü onları gönderecekleri bir ülke yoktu.

Ermenilere yönelik imha kararını ne zaman ve nasıl aldıkları konusunda elimizde bazı belgeler var.Bu belgelere göre imhaya yönelik nihai kararın 1915'in Mart ayı sonlarında alınmış olması kuvvetle muhtemel.Bunun çeşitli kanıtları var.Fakat bundan önce,örneğin savaştan önce herhangi bir imha karar alınmış mıydı bilmiyoruz!Burada Nazilerin,Yahudileri imha kararını aldıkları söylenen meşhur 1942 Wannsee Konferansı'nı hatırlatmak isterim.Aslında bu toplantı,daha önce alınmış imha kararlarının sistematik bir hâle sokulması amacıyla düzenlenmişti.İmhalar bu tarihten çok önce başlamıştı. 

"İttihatçılar 1914 Şubat Reform Antlaşması'nı,Doğu Anadolu'nun kaybedilmesi olarak okudu"

Şimdi 1915 Mart sonu kararı gerçekten nihai karar alındığı an mıdır,yoksa Wannsee Konferansı gibi,daha önce alınmış bir kararın uygulamaya sokulması mıdır,bilmiyoruz.Benim kanaatim savaştan önce böyle bir kararın alınmadığıdır.Neye dayanarak söylüyorum bunu?Talat Paşa'nın İçişleri Bakanı olarak 26 Mayıs 1915 tarihinde başbakanlık makamına yazdığı uzun bir rapora dayanarak...Burada Talat Paşa mealen diyor ki,"1914 Ermeni Reform Tasarısı'nın imzalanmasıyla birlikte Doğu Anadolu'daki bazı vilayetlerin yabancıların kontrolüne geçme tehlikesi ortaya çıktı ve tıpkı Avrupa'da olduğu gibi buradaki topraklarımızı da kaybedecektik." Yani 1914 Şubat Reform Antlaşmasını,İttihatçılar Doğu Anadolu Bölgesi'nin kaybedilmesi olarak okuyorlar.Ve o mektubunda Talat Paşa,devamla diyor ki,"ülkemiz için bir baş belası hâline gelen bu Ermeni reform meselesini nihai bir biçimde halletmek için bazı şeyler düşünüyorduk ki savaş çıktı." Yani İttihatçılar savaştan önce Ermeni reform problemini kökten halletmek düşüncesindeler ve bunun için de aralarında tartışıyorlar.Ama savaş çıkıyor ve Talat Paşa diyor ki,"savaşla birlikte,komutanlarımızın önerileriyle de geçici bazı önlemler aldık" ve ama diyor "şimdi artık konuyu sistemli bir hâle sokmanın vakti gelmiştir."

Elimizde başka ilginç belgeler de var;ben bunları kitaplarımda yayınladım.Örneğin Kasım 1914'te Erzurum ve Van gibi vilayetlere yolladıkları telgraf emirlerinde,"Ermeniler ile ilgili nihai karar elinize ulaşıncaya kadar yerel ihtiyaçlarınıza göre hareket edin",deniyor.

Tüm bunlardan çıkarak,İttihatçılar için iki önemli dönüm noktası olduğunu düşünüyorum.Birisi 1914 Şubat Reform Antlaşması;bu antlaşma ile birlikte yani savaştan önce böylesi bir imha fikri oluşmaya başlamış olabilir.İkincisi,savaşın gidişatıyla birlikte,özellikle Çanakkale'de yaşanan ölüm kalım günleri ve Sarıkamış yenilgisi sonrası,artık İstanbul'u dahi koruyamayacaklarını zannettikleri bir anda bu imha kararını almış olmaları kuvvetle muhtemeldir.

"İttihatçılar 1912 yazına kadar Taşnaksütyun örgütüyle birlikte hareket ediyordu"

-Peki Ermeniler gerçekten de bir iç tehdit oluşturuyor muydu,bir iç savaş çıkacak mıydı?

Elimizdeki verilere göre,hayır.Ama Osmanlılar "Ermenileri bir iç tehdit olarak gördükleri" tezini kullandılar.Niçin bir iç tehdit değillerdi?Çünkü,İttihat ve Terakki İstanbul'da 1912 yazına kadar Taşnaksütyun örgütüyle birlikte hareket ediyordu.Savaş başladığı zaman bile,ortada ayaklanma izlenimini verebilecek,büyük kapsamlı bir faaliyet yoktu.Valilerin İstanbul'a bölgelerinde her şeyin sakin olduğu yolunda yazdıkları onlarca telgraf var.

Ayrıca şöyle bir şeyi de bilmek gerekir;2 Ağustos 1914'te genel seferberlik ilan edildiğinde 18 ile 45 yaş arasındaki bütün Ermeni erkekleri askere alındılar.Ve bu Ermeni askerler önce düzenli birliklerdeydi.Daha sonra bunlardan yavaş yavaş amele taburları oluşturuldu.Amele taburlarındaki Ermeniler imha edileceklerdir.Osmanlı ordusunda ne kadar Ermeni askerinin olduğu,ne kadarının bu amele taburlarına konulduğu bilgisi bizde yok.Bunların bilgileri muhtemel vardır fakat Genelkurmay Arşivi'nde saklı tutuluyor bunlar.

"1915 başında Osmanlı için savaşan Ermeni askerleri vardı"

1915 Ocak-Şubat aylarında bile savaşan birliklerde Ermeni asker var.Sarıkamış'ta savaşan onlarca ve yüzlerce Ermeni var.Ruslar tarafından esir alınan Ermeni asker sayısı 150'nin üzerinde,öldürülenleri bıraktım artık.Sarıkamış'ta,bizzat Enver Paşa'yı ölümden kurtaran bir Ermeni askerdir.Osmanlı Ermeni askeri.Sırtında taşıyor kilometrelerce.Enver Paşa bunun için,teşekkür mektubu yazıyor Ermeni piskoposuna.Ve bu mektup 1916'da dönemin basınında yayınlanıyor.Eli silah tutan Osmanlı Ermeni'si esas olarak orduya alınmış ve sonra imha edilmiştir.Hikâyenin özeti budur.

Sistemli ve düzenli bir Ermeni ayaklanması daha sonra icat edildi.Böyle bir şey varolsaydı,belgeleri olurdu.Bunların yalan olduğunu kavramak bile insana acı veriyor.Ayaklanma dedikleri olaylara tek tek bakarsanız ne dediğimi anlarsınız.Genelkurmay Başkanlığı'nın sekiz ciltlik eserinde yayınlandı bu belgeler.Ama galiba kimsenin okuduğu yok...Örneğin,Ermeni ayaklanması dedikleri Zeytun sadece askerden kaçan gençlerle çatışma...Zeytun Ermeni halkı da gençlerin tutumunu onaylamıyor.Bitlis'te Taşnak temsilcisi,askeri yönetici ile birlikte hareket ediyor.Bunların hepsi bölgeden yazan subayların raporlarında yer alıyor.

Özetle,özellikle 1915'in Şubat-Mart aylarında yaşandığı söylenen,"ayaklanma" diye bizim gencecik insanlarımızın,gençlerimizin beyinlerine zorla sokulan şey aslında,asker kaçaklarıyla girilen sınırlı çatışmalardır!

"Sarıkamış yenilgisinden dolayı ayaklanma palavrası çıktı"

Bütün bunlar Sarıkamış yenilgisinden sonra büyük bir ayaklanma palavrasına çevrildi ve o ayaklanma palavrası bugün hâlâ da gidiyor.

Bir başka örnek daha vereyim:Türkiye'de çok yaygın bir propaganda var değil mi:"Ermeniler,askerden kaçtılar,savaş cephesinde telgraf hatlarını kestiler,posta arabalarına saldırdılar,vb.vb...",savaştan kaçanlar var doğru ama herkes kaçmış,Ermenisi,Rumu,Türkü,Kürdü,Müslümanı...Mesela bir yerde posta arabasına saldırı olmuş,İçişleri Bakanı Talat Paşa soruyor:Posta arabasına saldıran çetenin kaçı Türk,kaçı Kürt,kaçı Çerkes ve kaçı Ermeni,Rum diye...Cevapta da,şu kadarı Rum,şu kadarı Müslüman vb. deniyor.Çünkü bunlar asker kaçakları...yiyecek sorunları var ve sağa-sola saldırıyorlar.

"İmhaları duyan hükümet mensupları,daha sonra 'haberimiz yoktu' deyip sıyrılmak istedi"

-Talat Paşa'nın dışındaki hükümet üyeleri de biliyor muydu bunu?Bazı hükümet üyelerinin bu olayı daha sonradan öğrendiği de söyleniyor.Hattâ sonradan öğrenenlerle,haberdar olanlar arasında tartışmalar da yaşanıyor.

Yanlış duymamışsınız,bunları daha sonra bu insanlar kendi ifadelerinde söylediler.Soykırım,esas olarak İttihat ve Terakki Partisi'nin Merkez Komitesi'nin emriyle uygulandı ve hayata geçti.Hükümet üyelerinin böyle bir imha kararına katılması sözkonusu değildir.Ancak bu imhaları duydular ama bir şey yapmadılar.Sonra da "Haberimiz yok bunlardan" diye kendilerini kurtarmaya çalıştılar.Haberleri elbette var,yani olmaması mümkün değil.Çünkü bu haberler İstanbul'a geliyor,başta Almanya ve ABD düzenli olarak hükümet üyelerinden açıklama istiyor,vb.vb...Said Halim Paşa ilginç bir örnektir."Bize tehciri askerler istiyor,dediler,biz de 'askeri tedbirdir' diye karar aldık.Ama sonra imha olduğu haberleri gelince ben bunları Talat'a sordum,Talat da bana,'bir şey yok',dedi" diyor.Kendisini savunmak için de,"bölgelere heyet yolladık,Talat heyetin raporunu benden sakladı" diyor.

Düşünebiliyor musunuz?Bir hükümetin başı,bir süs çiçeği gibi,ciddiye alan yok...Ama biliyor ne olduğunu ve istifa etmeyi bile düşünmüyor.1918'den sonra ise kendilerini temize çıkarmaya çalışıyorlar.

-Alman tarihçi Guenter Lewy,620 ila 640 bin arasında Ermeni'nin katledildiğini söylüyor.

Guenter Lewy'nin bana bir soru olarak sorulması bile yanlış.Lewy kusura bakmasın ama sıradan bir cahil.Türkçe bilmemesi bir problem değil diyelim,ama 1916'da Diyarbakır'ın işgal edildiğini yazan;1919-1921 duruşmalarından Trabzon ve Yozgat davaları olarak adlandırılan davaların Trabzon ve Yozgat'ta olduğunu zannediyor...Üzerinde konuştuğu İstanbul davaları konusunda tüm bildiği,benim vaktiyle Almanca olarak yayınladığım bazı belgeler.Kendisi istemişti,ben de vermiştim.Bir kenara bırakalım Lewy'i.

Resmi rakam şu:1918'in Kasım ayında yeni Osmanlı hükümeti savaş kayıpları ile ilgili bir soruşturma komisyonu oluşturdu.Bu komisyon bulduğu rakamları Mayıs 1919'da açıkladı.Buna göre,Birinci Cihan Harbi yılında öldürülen Ermeni sayısı 800 bindir.1928 yılında Türk Genelkurmay Başkanlığı Birinci Cihan Harbi'ndeki kayıplar konusunda bir çeviri kitap yayınladı.Orada 800 bin sayısı vardı.Kitaba dipnot düşen Genelkurmay,"bizdeki rakamlar da bu yöndedir",dedi.Bu sayı sadece 1918'e kadar olan ölümlerle ilgilidir.Buna daha sonra Kafkasya'daki Ermeni ölümlerini de eklersek bir milyon civarında bir sayıya ulaşırsınız.

1918-1920 yıllarında insanlar daima bu 800 bin sayısını kullanıyordu.Mustafa Kemal'in kendisi de bu sayıyı defalarca kullandı.Örneğin Amerikalı General Harbord'la 1918 Eylül'ünde konuştuğunda bu rakamı verdi.Dolayısıyla,Guenter Lewy efendi şu rakamı vermiş,Britannica Ansiklopedisi bu rakamı vermiş,Kâmuran Gürün,Halaçoğlu şu rakamı dillendirmiş,laf-ı güzaf bunlar.

İntikam saldırıları oldu mu?

-Bu olayların sonrasında Ermeniler,intikam almak gibi tepkilerde bulundular mı?

İki tür intikam eylemleri oldu.Birincisi adalet aramayı temsil eden eski Yunan tanrıçası "Nemesis" isminden esinlenerek kurulan bir örgütün intikam eylemleri oldu.Karar,1919 yılında Taşnaksütyun örgütünün yıllık parti kongresinde alındı.Dört önemli İttihatçı lider öldürüldü.Talat Paşa,1921 Mart ayında Berlin'de,Said Halim Paşa Aralık 1921'de Roma'da,Bahaeddin Şakir ve Cemal Azmi (Trabzon valisi) 1922 Nisan ayında ve Cemal Paşa Temmuz 1922'de Tiflis'te öldürüldüler.Bu ekip tarafından öldürülmüş bazı Ermeniler de vardır.

Bir de,1918'in Ocak ayı sonrası yapılan intikam eylemleri vardır.Bolşevik Devrimi'nden sonra Rus askerleri Doğu Anadolu'yu terkederler.Orada,Andranik'in komutanlığında bir Ermeni ordusu vardır.Vehib Paşa komutanlığındaki 3. Ordu'nun ilerleyip Erzincan,Erzurum gibi yerleri işgal etmeye başladığında geri çekilen Ermeni ordusu,bazı yerlerde Müslüman katliamları yaptılar.Bizim Genelkurmayımızın konuya ilişkin yayınladığı bütün belgeleri ben tek tek okudum,rakamları topladım!Bu belgelere göre 5 binin üzerinde Müslüman öldürülmüş.Ama buna elbette Kafkasaya'da 1919-1920 yıllarında öldürülen Müslümanları da eklemek gerekir.Kesin bir rakam verebilmem zor ama 10 bin üzeri gibi bir tahminde bulunmak yanlış olmaz.

"Ermeniler 1920'lerden beri konuşuyor,ASALA'dan sonra Türkiye gündemine girdi"

-Türkiye'de Ermeni sorunu ya da Soykırımı ne zamandan beri konuşuluyor?1921'den beri mi,soykırım kavramsal olarak ilk defa ortaya çıktığından beri mi?ASALA'dan sonra mı konuşulmaya başlandı?

Çeşitli aşamaları var.İmha elbette Ermeniler için her zaman bilinen,konuşulan ve yazılan bir konuydu.Daha 1920'lerde 1930'larda bile imha konusunda sürekli yazdılar,konuştular,kitaplar yayınladılar,bunların hepsi Ermenice dilinde mevcut.1948'de soykırım kelimesi çıktığında,hemen kullanmaya da başladılar.Zaten Lemkin'in bir Ermeni arkadaşı da vardı ve Lemkin'e yardımcı oldu.Lemkin Ermeni gazetelere beyanat verdi,yazı yazdı.Ermenilerin,uluslararası planda anmaları ise,1965 yılında başladı.Hem Beyrut'ta hem de Ermenistan'da "Soykırım'ın ellinci yılı" ile birlikte anma toplantıları organize edilmeye başlandı.Ve o sıralarda da soykırım kelimesi sürekli kullanılıyordu Ermeniler tarafından.Yani 1965 önemli bir dönüm noktasıdır.

Bir diğer dönüm noktası -haklısınız- ASALA eylemleridir.ASALA'nın eylemleriyle birlikte bu konu gündeme oturdu ve daha çok Türk Dışişleri Bakanlığı'nın önemli sorunlarından birisi oldu.Türkiye'de,eğer Esat Uras'ın 1950'lerde yayınladığı kitabı saymazsak,Ermeni konusundaki ilk kitapların diplomatlar tarafından yazılmış olması tesadüf değildir.Keşke bu cinayetler olmasaydı ve bu cinayetlere gerek kalmadan konu gündeme gelebilseydi.

Bir diğer önemli dönüm noktası 1991 yılıdır.Bu yıl Ermenistan bağımsız bir devlet oldu ve Türkiye bu konuyla ilgilenmek zorunda olduğunu gördü.Bu tarihle birlikte soykırım konusu ciddi bir uluslararası sorun olmaya başladı.Eklenecek başka aşamalar da var.Bence bizlerin Türkçe kitap yayınlamaya başlamamız;Hrant Dink'in Agos gazetesini çıkartması;internet üzeri yaygın telekomünikasyon;Amerikan ve Fransız senatolarının soykırım kararları almak için girişimde bulunmaları,Fransa'da kanun çıkması gibi,daha çok dış kaynaklı nedenlerle de bu konu giderek gündeme geldi.Daha çok da gelecek bundan sonra da...Öyle görünüyor.

Çünkü Türkiye'de artık büyüyen bir sivil toplum var ve bu insanlar artık bu konuyla da yüzleşmeleri gerektiğinin farkediyorlar.

"Hükümet beyin yıkamayı bıraksa en geç altı ayda çözüm üretilir"

-Bu mesele "Ne mutlu Türk'üm diyene" ve "Türkiye üç tarafı denizlerle,dört tarafı düşmanlarla çevrili bir ülke"lerle büyütülenlere nasıl anlatılmalı?

Vallaha bu tabii ki hükümetin bu anlatmanın önündeki engelleri kaldırmasıyla mümkün.Yani şöyle bir örnek vereyim,işin zor olduğunu gösteren bir örnek bu.Bugün hâlâ Türk ders kitaplarında Ermeniler ulusal güvenliğimize yönelik bir tehdit olarak görülüyor ve böyle okutuluyor.

Ermenilerin ulusal güvenliğe tehdit olarak gösterildiği,okutulduğu bir ülkede elbette ki bu sorunun çözümü doğrultusunda kolay adım atılamaz.İlk yapılacak iş,hükümetin bu ırkçı,nefret söylemi dolu ders kitaplarını gündemden çekebilmesidir.Ben eğer ortamı oluşturulursa,Türkiye insanına geçmişte yaşanmış bu cinayetlerin kolayca anlatılabileceğine inanıyorum.Güneş balçıkla sıvanmaz ki...Kürt bölgesinde Kürt insanı,bölgesinde neyin yaşandığını çok iyi biliyorlar.Bugün eğer hükümet,tek taraflı beyin yıkama çalışmasına son verse üç ayda bilemedin altı ayda gerçekten sonuç alınabilir bu konularda.

Bana göre,aslında insanlar biliyorlar,neyin yaşandığını.Hrant'ın ölümünden sonra artık bu memlekette "ya galiba tarihte kötü bir şeyler olmuş" diyenlerin çoğunluk olduğunu düşünüyorum."Bu devlet bir tane gazeteciye dayanamayıp öldürdüyse,tarihte Allah bilir neler yapmışlardır",diyen bir çoğunluktan söz ediyorum.Hrant'ın öldürülmesinden sonra,Türk insanının kalbi artık bizim gibi düşünen insanlardan yanadır.Gönüller,1915'te yaşananların kötü hem de çok kötü şeyler olduğu fikriyle doludur artık.İnkârcılar gönüllerdeki savaşı kaybetmişlerdir.Savunmada olan artık onlardır.Bakın geçen haftalarda,Tayyip Erdoğan bile "niye savunmadayız" diye bağırıyordu.

Tayyip Erdoğan bir şeyle daha şaşıracak,bu ülkede kendisine Türküm,milliyetçiyim diyen birçok insan da bu çoğunluğa katılacak.Çünkü mesele sağcı,solcu,milliyetçi,dinci,laik olmakla ilintili değildir.Alevi,Kürt,Türk meselesi hiç değildir.Tüm mesele,milliyetçisi,sağcısı,solcusu,dincisi,Alevi'si,laiki ile,Türkü,Kürdü,Çerkes'i ile kendimiz hakkındaki,tarihimiz hakkındaki kanaati yeniden tanımlamaktır.

Dolayısıyla Türkiye'deki ana problemi insanların bilemiyor olmalarından değil,esas olarak devletin bu konuda hâlâ ayak diriyor olmasında görüyorum.Ve bunun için de hakikaten,nasıl ki Kürtler mücadele ettiyse ve kendileri hakkındaki yalanları yırtıp atabildilerse;nasıl solcular mücadele ettiler,kendiler hakkındaki yalanları yırtıp atabildilerse;nasıl Aleviler mücadele edip kendileri hakkındaki yalanları yırtıp atabildilerse;Ermeni Soykırımı eksenindeki yalanlar da bu tür bir mücadeleyle yırtılıp atılması gerekiyor.Ve bunun mücadelesini verecek yeteri kadar Ermeni yok bu ülkede artık.Ve bu bizim onlara karşı bir borcumuz,bir görevimizdir.

"Dink cinayeti cumhuriyet tarihinin en organize cinayeti,gerçekten çözülebilse 1915 de çözülecek"

Prof.Dr.Taner Akçam:"Türkiye Ermenilerden özür dilemeli,Yerevan ve diasporayla masaya oturmalı"

"1915'te Ermeni ayaklanmaları olduğu iddiası yalan"

ABD'ndeki Clark Üniversitesi'nde öğretim üyesi Prof.Dr. Taner Akçam mülakatımızda 1915'in "tehcir" olduğunu iddia edenlerin öne sürdüğü "Ermeni ayaklanmaları" iddialarıyla ilgili olarak bunları söylemiş ve eklemişti:

"Sistemli ve düzenli bir Ermeni ayaklanması daha sonra icat edildi.Böyle bir şey varolsaydı,belgeleri olurdu.Bunların yalan olduğunu kavramak bile insana acı veriyor.Ayaklanma dedikleri olaylara tek tek bakarsanız ne dediğimi anlarsınız."

Prof.Dr.Akçam,Ermenilerin sürülmesinin nedeninin Anadolu’daki Hristiyan nüfusunu azaltmak olduğunu,bu bağlamda Rumların da Ege’den Yunanistan’a gönderildiğini,ülkesi olmayan Ermenilerin imha edilmeye karar verildiğini ifade etmişti.

Akçam,ölümlerle ilgili  "Göç yolunda suçu Kürtlere atıyorlar,şehirdeki Ermenileri kim öldürdü?" diye sormuş,katliamların İttihat ve Terakki hükümeti tarafından sistematik bir biçimde yapıldığını söylemişti.

Akçam'la bugün 24 Nisan'a alınan Çanakkale Kara Savaşları anmasını,Türkiye'nin 1915'le ilgili pozisyonunu,katliamların yaşandığı dönemde Mustafa Kemal'in tutumunu ve Hrant Dink cinayetini konuştuk:

-"Ermeni Soykırımı"nın yüzüncü yılındayız,bir yandan Çanakkale Zaferi anma törenleri 24 Nisan'a alındı,bir yandan seçimler de yaklaşıyor,bir önceki seçimlerde "Afedersiniz Ermeni" gibi laflar da edildi.Bu sorunun çözümü adına önümüzdeki günlerde siz ne bekliyorsunuz?

Ben bir şey beklemiyorum.Yani seçimlere kadar hiçbir şey olmaz,aksine radikalleşerek devam eder hükümetin tutumu.Daha da sertleşir.Milliyetçi oyları almak için inkârcılığı,nefreti tahrik ve teşvik edeceklerdir.Ama ben bir şey söyleyeyim,bu yaklaşımla ancak kaybedeceklerdir!

Hükümetin bu tutumu bana geçmişte,gazetelerinin arka sayfalarına çıplak kadın resmi basıp,"halkımız bunu istiyor",diyen iğrenç gazetecilerin tutumunu aklıma getiriyor.İğrençliği yapıp,"bunu halkımız istiyor ve seviyor",diye satıyorlardı bu seviyesiz gazeteciler ekibi...

Ama hükümetin bilmesi gereken bir şey var;eğer nefretle,intikam duyguları yaymak ve inkârcılık başarılı olsaydı,daha önceki Türk hükümetleri başarılı olurlardı.Onlar başarılı olamadıkları için AKP işbaşına gelmişti.Erdoğan ne çabuk unuttu...İnkârcı sivil-askeri bürokratik zihniyet başarılı olamadığı için işbaşına gelmişti.Bu nedenle,Ermeni Soykırımı konusunda da açılım yapmak istemişti.Onların,inkâr siyaseti ile başarılı olamadıklarını,köşeye sıkışmış olduklarını farketmişti.Açılımlar bundan yapılmıştı.

Ama şimdi bakıyorum,hükümet sadece büyük ölçüde çarketmekle kalmamış,eski inkârcı kafaya taş çıkartıyor.Eski inkârcı ekibin yaptığı bir trajedi idi,bu hükümetin yaptığı ise bir komedi...Geçenlerde bir Ermeni dostum,"acaba ne yapsak da bunları daha fazla konuştursak",diyordu,"konuştukça daha çok rezil oluyorlar."

Yani herhangi bir şey beklemiyorum hükümetten!Ama yalanla gidebilecekleri bir yer yok ki.Kürt meselesini ne kadar yalanla bir yere götürebildilerse,Alevi meselesini ne kadar yalan ve yasaklarla bir yere götürebildilerse,bu Soykırım konusunda aynı şey başlarına gelecek.Kürt meselesi daha rahat zeminlere kaydıkça Kürtler,Alevi konusundaki uyanış arttıkça Aleviler,Ermeniler konusunda bildiklerini daha yüksek sesle anlatacaklar.

Artık şöyle bir problemimiz olduğunu görmemiz gerekiyor:Ermeni sorunu,Soykırım,Türkiye'nin tarihiyle yüzleşmesi,Kürt sorunu,Alevi sorunu gibi artık bizim önümüzdeki en temel siyasi sorunlardan birisidir.Ve bu soruna eski taktiklerle,kafayı kuma gömerek çare bulmak mümkün değildir.Biraz zaman alacak,biraz uğraşılacak belki,ama her konuda öyle olmuş.

Sonuçta Türkiye,eğer demokrasi istiyorsa,Türkiye eğer insan haklarına saygılı bir toplum istiyorsa,Türkiye eğer huzur içinde bir ülke ve gelecek istiyorsa ve komşularıyla istikrarlı ve güvenli ilişkiler kurmak istiyorsa tarihle yüzleşmek zo-run-da!Başka çaresi yok,kaçacak yeri kalmadı Türkiye'nin.Yani yüzüncü yılın en büyük anlamı o.Bana göre de yüzüncü yıl bir bitiş değil,başlangıç olacaktır.

-Cumhuriyet'in ilk yıllarında yüzleşme yapıldı mı?Mustafa Kemal'in tutumu nedir?

Cumhuriyet'in ilk yıllarında yüzleşme yapıldı.1919-1922 arasında yargılamalar yapıldı.Onaltı civarında insan idam cezasına çarptırıldı,üç kişi idam edildi.Bu mahkemelerde çoğunlukla Türk-Müslüman memurlar,askerler ve çeşitli mesleklerden vatandaşlar ifadeler verdiler.Cinayetleri anlattılar.Cezalar,ağırlıkla bu Türk-Müslüman kişilerin ifadelerine dayanılarak verildi.Dönemin gazeteleri özellikle başlangıç aylarında katliamlara ilişkin ayrıntılı yazılar yazdılar.Yani 1918 Ekim'i ile 1921 yılına kadar üç yıl boyunca bir yüzleşme sürecinden söz edebiliriz.Herkes katliamların olduğunu,kötü şeylerin yaşatıldığını kabul ediyordu.En fazla itiraz edenin söyleyebildiği cümle,"bütün bir Türk milletini,tüm Müslümanları suçlamayın,bu cinayetleri işleyen İttihat ve Terakki'nin yöneticileri idi",cümlesiydi.

Birkaç tane örnek vereyim:1919 yılının Ekim ayında Amasya'da Mustafa Kemal önderliğindeki Türk Ulusal Kurtuluş Hareketi ile İstanbul'daki Ali Rıza Paşa hükümeti,yaklaşan parlamento seçimleri nedeniyle Amasya'da bir görüşme yaparlar.Beş ayrı protokol imzalarlar ve birinci protokolde,tehcirden dolayı,suçlu olan İttihatçıların yargılanmasının "adlen ve siyaseten elzem" olduğu yazılır.Yani bırakın sadece katliam yapıldığını kabul etmeyi,gerek Ankara'daki milliyetçi hareket,gerek İstanbul hükümeti,tehcirden dolayı suçu olan İttihatçıların yargılanması gerektiği kararını alıyorlar.

Fakat bu yüzleşme esas olarak insani nedenlerle yapılmıyordu.Ana amaç,İtilaf güçlerini etkilemek ve Paris Barış Görüşmeleri'nden Sevr gibi bir sonuç değil de,Lozan gibi bir sonuç elde etmektir.Yani yüzleşme ve yargılamalar esas olarak Misak-ı Milli için ödenmesi gereken fiyat olarak görüldü.Ne zaman ki Sevr Antlaşması koşulları belli ve Osmanlı hükümeti Sevr Antlaşması'nı imzaladı,yargılamalar da,yüzleşme de bitti.Türk milliyetçileri,"Mademki Anadolu değişik etnik gruplar arasında paylaştırılıyor,o zaman biz de bu cinayetlerden dolayı İttihatçıların yargılanmalarına son vereceğiz" dediler.Dönüm bu noktada oldu,Sevr ile yüzleşme bitti.

Şöyle bir soru sormak isterim:Eğer İngiltere ve Fransa,Ankara'daki milliyetçilerin ve Osmanlı hükümetinin teklifini kabul etselerdi,yani Misak-ı Milli'yi kabul edip,bu Misak-ı Milli'ye karşılık olarak da İttihatçıların işledikleri suçlardan dolayı cezalandırılmalarını isteselerdi,bugün nasıl bir tarih anlatıyor olurduk?Muhtemel ki biz de tarihimizle,bugün Almanların konuştuğu gibi konuşuyor olacaktık.

-"Bir tehlike sezildiğinden yüzleşilemedi" diyebilir miyiz?

Tehlike sezildiğinden değil,tarihle yüzleşme ve suçluları cezalandırma ile,ulusal egemenlik meselesi birbirine karıştı.Anadolu'nun farklı gruplar arasında paylaştırılması,Türklerin savaş sırasında işledikleri suçlar nedeniyle cezalandırılması olarak sunuldu.Durum şu idi:İngiltere,Fransa ve İtalya,Osmanlı Devleti'nin 1918 Ekim'i itibariyle işgal edilmemiş topraklarını (aşağı-yukarı Lozan sınırları diyelim) Yunan,Türk,Kürt ve Ermeniler arasında paylaştırır ve bazı bölgeleri de kendi kontrollerine alırken,bunu "sömürgeci çıkarlarımız için yapıyoruz",demediler.Sevr Antlaşması'nı,yani Anadolu'nun farklı gruplar arasında paylaştırılmasını Türklerin savaş sırasında işledikleri suçlar nedeniyle cezalandırılması olarak sundular.Yani,toprak paylaşımı,cinayetler nedeniyle cezalandırılmanın bir tarzı olarak sunuldu ve buna itiraz edenler de idam cezasına çarptırıldı.

Durumu bir örnekle anlatayım:İstanbul'da 1 numaralı sıkıyönetim mahkemesi var.Bu mahkeme,Ermenileri öldürdükleri için İttihatçı katilleri yargılıyordu.Aynı mahkeme Sevr Antlaşması'na itiraz ettiği için,Mustafa Kemal ve arkadaşlarını da idama mahkûm etti.Yani ulusal güvenlik denilen,egemenlik ve toprak bütünlüğü meselesi ile geçmişteki suçlardan dolayı yargılamalar bir ve aynı şey olarak görüldü.Osmanlı topraklarının paylaşılması cezalandırmanın bir biçimi olarak sunuldu.Eğer İngilizler bu iki konuyu birbirinden ayırmayı başarabilselerdi,eğer tarihle yüzleşmenin fiyatı Sevr olmamış olsaydı,Misak-ı Milli olsaydı,tarihle çok daha rahat yüzleşebileceklerdi.Bu nedenle Türkler,"tarihle yüzleşmek bahanesiyle elimizdeki toprakları alıyorlar",dediler.Eğer Misak-ı Milli sınırlarındaki Türk egemenliği kabul edilmiş olsaydı,o zaman Türkler,belki sınırlı bir sayıda İttihatçı yönetici ile sınırlı olacak biçimde,yargılamaları yapacak ve suçluları cezalandıracaklardı.

Zannediyorum,bugün de bu sebeple "tarihle yüzleşelim" denildiğinde bazı insanlar,bunu,"vatanın bölünmesi" şeklinde anlıyor.Bunun nedeni de tarihin bu döneminde yaşananlardır.Bence büyük devletler,o yıllarda çok yanlış bir politika izleyerek Türkiye'nin kendi yüzleşmesine engel oldular.

Bir örnek vereyim:1945 sonrasında benzeri sorun Almanya ile yaşandı.Naziler yenildikten sonra kalan Alman toprakları ne olacaktı?Amerikan başkanı Roosevelt'in isteği ile dönemin Maliye Bakanı Morgenthau (ABD'nin İstanbul Büyükelçisi Henry Morgenthau'nun oğludur) bir plan hazırlar.Bu plana göre,Almanya'nın mevcut sınırları küçültülecek ve kalan sınırlar içinde de altı küçük devlet kurulacaktır.Tıpkı Osmanlı topraklarının Türkler,Kürtler,Rumlar,Yunanlar arasında bölündüğü gibi,küçük devletler kurulacak ve nasıl İstanbul uluslararası bölge ilan edildi ise,Ruhr Havzası da böyle olacaktı.Morgenthau'nun gerekçesi şu idi:Nazileri ve Almanları işledikleri suçtan dolayı,ellerindeki devleti parçalayarak cezalandırmak gerek.Zayıf küçük devletlerle bir daha insanlığın başına sorun çıkartamazlar.Yani tarihte işlenmiş suçların kolektif cezalandırılması,bu ülkeyi parçalamak olmalıdır.

Morgenthau planına,Savaş Bakanı Stimson itiraz ediyor ve mealen diyor ki,"eğer,bu planı hayata geçirirseniz,Nazileri Almanya'nın ulusal kahramanları olarak selamlamak zorunda kalırsınız!Almanya'nın sınırlarına dokunmayın ve sadece suçluların,katillerin yargılanmasına yoğunlaşalım ve dünyaya bir örnek gösterelim." Sonuçta plan uygulamaya konmaz.Bugün hiç kimse,Holokost denince Almanya'daki altı devlet,Almanya'nın ulusal güvenliği gibi şeyleri konuşmuyor.Herkes "Nazi kıyımı" deyince,Nürnberg'i konuşuyor.Ama bizde Ermeni sorununu ağzınıza aldığında karşınıza Sevr'i çıkartıyorlar.Dediğim gibi,eğer büyük devletler 1918'de Osmanlı'nın kendi kontrolündeki bölgeleri paylaştırmak gibi bir siyasi çizgi izlemeseydi,biz de bugün esas olarak 1919-1921 yıllarındaki yargılamaları konuşuyor olurduk.

-Bu sorunu çözmek için neler yapılmalı?

Özür dilenmeli.Türkiye devleti adına,Osmanlı döneminde işlenmiş bu cinayetler nedeniyle Ermenilerden resmen özür dilemelidir.Özür diledikten sonra da Almanya'nın yaptığını yapmak gerekir.Almanya 1952 yılında İsrail ve Yahudi diasporası ile görüşerek,Luxemburg Antlaşması'nı imzalamıştır.Türkiye de,Ermenistan ve Ermeni diasporası ile oturarak bir anlaşma yapılmalı,bu anlaşmayla tazminat vb. sorunları çözmelidir.Almanya sadece İsrail'le değil,Yahudi diasporasıyla da görüşmüş ve ayrı bir antlaşma imzalamıştı.Aynı şeyi biz de yapmalıyız.Türkiye hem Ermenistan'la hem de diasporayla görüşerek bu işi sonuca bağlamalıdır.

-Devletin veya hükümetin bu sorunu anlatmak gibi bir derdi var mı?Bunu anlatmak Türkiye'deki aydınlara ve gazetecilere düşüyor.Entelektüel kesimin,aydın kesimin dili nasıl olmalı,nasıl bir dil geliştirilmeli?

Çok basit.Bizim tarihimiz bir tek katillerin tarihi değildir.Önce tüm Türk gençlerine,beni dinleyecek,okuyacak olan Türk gençlerine söyleyeceğim bir şey var.Bir başkası nasıl Kürt olduğunu,Ermeni olduğunu,Alman veya Amerikan olduğunu rahatlıkla ve güvenle söylüyorsa,bizler de Türk olduğumuzu aynı güven ve aynı rahatlıkla söylemeliyiz elbette.Hiç kimse,bugünkü Türkleri,bu kuşağı katiller olarak suçlayamaz,suçlamıyor.Biz Türklerin asıl problemi,bazı Türklerin geçmişteki katillere sahip çıkmaya çalışmasıdır.Asıl meselemiz geçmişteki katillerle aramıza mesafe koymayı başaramamızdır.Yani bugün bir Türk genci Ogün Samast konusunda ne tavır alıyorsa,geçmiş konusunda da aynı tavrı almalıdır.Arada bir fark yoktur."Aferin Ogün Samast'a;iyi ki Hrant'ı öldürdü" diyen bir Türk-Kürt,Müslüman,1915'te de Ermenileri öldüren Türk-Kürt Müslümandır.Ama Hrant'ın öldürülmesini lanetliyorsa ve diyorsa,"Ogün Samast benim alnıma bir leke sürmek istemiştir!Ben bir Türk olarak buna müsaade etmem!" O zaman,1915'e ilişkin de aynı şeyi söylemeliyiz.Ve 1915'te de bizim gibi düşünen Türklerin,Kürtlerin,Müslümanların olduğunu bilmeliyiz.

Tekrar ediyorum,bu tarih,bir tek Ermenileri öldüren katillerin tarihi değildir.Bu tarih evinin çatısında sekiz kişilik Ermeni aileyi saklayan Urfalı Hacı Halil'in tarihidir.Bu tarih,Ermenileri evlerinde saklayan Müslümanların tarihidir.Bu tarih 3. Ordu Komutanı Vehib Paşa'nın,Trabzon'da görev yapan Avni Paşa'nın,Ankara valisi Mazhar'ın,Konya valisi Celal Bey'in veya Diyarbakır'da öldürülen kaymakamların tarihidir.

Biz kendi tarihimizde insanlığı gösteren,doğru ve dürüst davranan,vicdanlı davranan insanların da varolduğunu anlatmamız gerekiyor.Onların üzerine tarihimizi yükseltmemiz gerekiyor.Bizim katil Talat'a,katil Bahaeddin Şakir'e,katil Enver'e ihtiyacımız yok.Bizim kendi tarihimizde insanlık onurunu,Türklük-Kürtlük onurunu,Müslümanlık onurunu koruyan atalarımız var,dolayısıyla biz,bu atalarımızı anlatarak,onlara sahip çıkarak bu konuyu anlatabiliriz.Geçmişte bunların sayısı o kadar çok değildi,onun için çok fazla Ermeni öldürüldü.Ama bugün bizim sayımız çok olduğu için artık ikinci bir Hrant Dink cinayetine kolayca müsaade etmeyeceğiz.Yani anlatmak istediğim,hiç kimse bu süreci kendisinin bireysel olarak suçlandığı bir süreç olarak algılamasın ve öyle kavramasın.Gereksiz yere savunmaya geçip,katilleri savunmaya kalkmasın!

-Hrant Dink'in öldürülmesi,devlet politikası mıydı?

Evet!Cumhuriyet tarihinin en organize cinayetidir.

-En organize...

En organize.Ve çözülmemesinin nedeni de,karışmayan yok!Bu cinayete bulaşmamış bir kurum yok!Ve Hrant Dink cinayetini gerçek anlamda çözebilseler,zaten 1915 sorunu esas olarak çözülecek;Türkiye'nin demokratikleşmesinin önü açılacak!Maalesef Türkiye,bu yöne hizmet edebilecek olan Ergenekon yargılanmaları konusunda attığı büyük adımların hepsini geri aldı.Ve çok kötü bir sınav verdi.Bizler bugün,Polis'in,Genelkurmay'ın,MİT'nın ve hükümetin cinayetin tek tek hangi adımlardan geçerek örgütlendiğini bildiklerini biliyoruz.Hepsi biliyor ve bildikleri için de açığa çıkartmıyorlar.Bu yüzden de Hrant Dink cinayetini çözebilmek,Türkiye'nin yarınını çözebilmek demektir!Hrant'ın gerçek katillerini cezalandırabilmek,Türkiye'nin demokratik yarınını kurabilmektir!..

*Prof.Dr.Taner Akçam,"1915'te Ermeni ayaklanmaları olduğu iddiası yalan",Röportaj:Kağan Sezgin,T24,26-27 Nisan 2015.

http://t24.com.tr/haber/prof-taner-akcam-1915te-ermeni-ayaklanmalari-oldugu-iddiasi-yalan,294643
http://t24.com.tr/haber/dink-cinayeti-cumhuriyet-tarihinin-en-organize-cinayeti-gercekten-cozulebilse-1915-de-cozulecek,294738

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder