14 Ocak 2015 Çarşamba

Hac ve/ya Direniş/Nancy Kricorian*

Evden ayrılmadan önce Türkiye'ye yapacağımız Ermeni Mirası Turu'na bir isim buluyorum:"Bir Otobüste Yirmi Ermeni" ya da "Otuz Mendil Turu".Rehberimiz,sanki dini veya ruhani bir arayıştaymışız gibi turumuza hac,bize de hacı diyor.Ne bulmayı umuyorum?1915'te Osmanlı hükümetinin Ermeni vatandaşlarının çoğunun sürgüne ve ölüme gönderilmesiyle sonuçlanan Soykırım harekâtının başlamasından birkaç ay sonra babaannem ve ailesi Mersin'deki evlerinden kovulduklarından beri neredeyse yüz yıl geçti.Aileden sadece babaannem ve kardeşi gönderildikleri ölüm yürüyüşü sonunda hayatta kalmışlar.Suriye çölünde,Ras al-Ayn'da bir kampta sekiz bin Ermeni yetimden ikisiymişler.

Everek/Develi


Everek'teki Aziz Toros Kilisesi artık bir cami.Altarın yakınında,solda ve merkezde duran iki yarım kubbenin arasındaki duvarda bir Meryem Ana freskosu var.Rehberimizin buraya son gelişinde freskonun üzerinde taşınabilir bir kontrplak varmış.Resmin üzeri defalarca beyaza boyanmasına rağmen Bakire Meryem'in portresi tekrar tekrar yüzünü gösterdiği için kontrplak yerinden oynatılmayacak şekilde sabitlenmiş.Biz oradayken ilçenin belediye başkanı camiye geliyor.Kilisenin tarihine dair hiçbir şey bilmediğini söyleyerek bizim bir bilgimiz olup olmadığını soruyor.


Kalıntı...Camiden çıkıp Everek'teki son Ermeni'nin evine,Develi'nin eski Ermeni Mahallesi'ne doğru yürürken aklımdan bu kelime geçiyor.2000 yılında ölmüş ve mülkü İstanbul'daki yeğenine miras bırakmış.Bir zamanlar görkemli olduğu belli olan evin pencerelerinden tozlu odalara göz atıyoruz.Bu binalar kalıntı,bizler kalıntıyız,yırtık bir perdenin kumaş artıkları gibi.Hayalet arayan bizler de,bu topraklara dadanan hayaletleriz.


Gümüşhacıköy


Bu kasabadaki son Ermeniler Hayganuş ve Keğam adında iki yaşlı kardeş.Ahşap çerçeve ve alçıdan yapılmış yıkık dökük evlerinin avlusu tıka basa odun,çanak çömlek,kırık mobilya,kedi,istiflenmiş gazeteler,Ermenice yazıtlı taş parçaları ve top top edilmiş plastik torbayla dolu.Hayganuş,"Evim darmadağınık ama ruhum düzenli" diyor.


Ailenin geri kalanı İstanbul ve Almanya'da yaşadığı halde onlar bu mülkü korumak üzere burada kalıyorlar:Un ufak olmuş bir ev,karman çorman bir avlu;yan taraftaki geniş,duvarla çevrili bahçede meyve ağaçları,sebze yatakları,tavuklar,kediler ve keçeleşmiş yün yığınları.Hayganuş ve Keğam bizi kasabanın ilkokuluna götürüyor.Keğam'ın söylediğine göre eskiden bir Ermeni okuluymuş ve yanı başındaki otopark da bir zamanlar Ermeni kilisesinin olduğu arsaymış.Ermenilerden hoşlanmayan yerel bir yetkili kilisenin yıkılmasını emretmiş.Aynı yerde yapılacak olan caminin temel atma töreni sırasında meydana gelen depremde kafasına taş düşen yetkili ölmüş.Belki de,diyor Keğam,kafasına yıldırım düşmüştü -tam olarak hatırlayamıyor.Sonuçta adam ölmüş ve cami hiçbir zaman yapılmamış.

Mersin


Babaannem hep derdi ki,"Biz Tarsus tarafından geldik.Tarsuslu Aziz Pavlus'u bilir misin?Ben Mersin'de doğdum,deden de Adana'da".Babaannem dindar bir Evanjelik Ermeniydi ve kendi doğum yerinin Havari Pavlus'unkine yakın olması onun için bir gurur kaynağıydı.Ancak ben babaannem ölene kadar buraları haritada bulmaya bile tenezzül etmemiştim.

Toros Dağları'ndan güneye inerken Mersin,Tarsus ve Adana yönünü gösteren tabelalar görmeye başlıyoruz.Manzara tamamen değişiyor.Yol kenarlarındaki çamlar,yerlerini önce meyve bahçelerine,sonra da pembe zakkumlara ve uzun boylu deve dikenlerine bırakıyor.Rehberimizin beni daha önce uyardığı gibi,Mersinli Ermenilerden geriye hiçbir iz kalmamış -her şey yok olmuş.


Mersin'e varır varmaz teknelerin ardında Akdeniz'in uzandığı limana gidiyoruz.Babaannem bu göğe bakmış,işte bu kıyıda yürümüştü.New England'taki(1) bahçesindeki çiçekleri çok severdi,buradaki pembe ve beyaz zakkumları,ağaç minelerini,begonviller ve kırmızı ebegümeçlerini de kimbilir ne çok sevmişti.

Adana


Eski Ermeni Mahallesi'ne gidiyoruz.Çarşının olduğu ana cadde yakın zamanda yenilenmiş,ara sokaklarda halen hissedilen o köhneliğin albenisi yerini soylulaştırılmış bir tekdüzeliğe bırakmış.Ondokuzuncu yüzyılın sonunda iki Ermeni mimar tarafından tasarlanan Büyük Saat Kulesi'ne yürüyoruz.Restorasyon için üstü örtülmüş.Rehberimiz bize ikibinden fazla Ermeni'nin öldürüldüğü 1909 Adana Katliamı'nda Türk kalabalığının cinayete bu kuleden kışkırtıldığını söylüyor.Dedem 1911'de buradan ayrılıp Amerika'ya gitmişti.


Adana'daki hiçbir Ermeni kilisesi ve okulu yerinde durmuyor.Yeryüzünden silindiğimiz bir diğer yer de burası.Otobüsteki kadınlardan biri bu kelimeyi kullanıp duruyor.Silinmiş.Yok edilmiş.Kazınmış.

Seyhan Nehri'nin üzerinde duran,Roma döneminden kalma Taşköprü'ye gidiyoruz.Dedem ben üç yaşındayken ölmüş,o yüzden dedeme dair pek fazla anım yok.Solmuş bir fotoğraftaki genç adamı hayal ediyorum.Kömür grisi takım elbisesi,yeni düzeltilmiş bıyıkları ve koltuğunun altında katlanmış gazetesiyle köprüden geçiyor.


Mezire/Elazığ

Artık Türkçe karşılığı Elazığ ile anılan Mezire'ye giderken otobüstekilerden Dikran Fabricatorian bize ailesinin hikâyesini anlatıyor.Dikran'ın büyük dedesi Krikor İpekçiyan ondokuzuncu yüzyılda Mezire'de bir dokuma fabrikası kurmuş.İpekçiyan'ın ürettiği ipekler o kadar kaliteliymiş ki uluslararası çapta bilinir olmuş.Bu ünü takdiren padişah ailenin ismini "Fabrikatöryan" olarak değiştirmiş.


Krikor Fabrikatöryan'ın 1902'deki ölümünden sonra beş oğlu şirketin başına geçmişler ve de işi genişleterek iki büyük fabrika kurmuşlar.Beş kardeş yan yana beş konak yaptırmışlar.1915'te beş kardeş de kasabanın dışında bir yerde vurulmuşlar.Eşleri ve çocukları sürgün edilmiş.Bu çocuklardan biri Dikran Fabricatorian'ın babasıymış.

Konaklar 1950'lerde yıkılıp yerlerine apartmanlar yapılmış,ama "Beş Kardeşler" ismi kalmış.Yirmi kişi Dikran ve rehberin peşinde,sıcak ve kalabalık sokakta "Beş Kardeşler Apartmanları" ve "Beş Kardeşler Geçidi" tabelalarını görene kadar yürüyoruz.Binalardan birinin giriş katında bir internet kafeye giriyoruz.Kafenin sahibi bize bu evlerden birinde doğduğunu söylüyor,evlerin duvarda asılı eski bir fotoğrafını gösteriyor.Bizi diğer fotoğrafları görmek üzere kardeşinin yan taraftaki eczanesine yolluyor.Eczaneye girdiğimizde tavana özensizce asılmış,konakların birinden kalma pirinç bir avize görüyoruz.


Dikran'ın oğlu eczacıya avizeyi satın alıp alamayacaklarını soruyor.Eczacı,"Milyon dolar teklif etseniz bunu size satmam" diye cevap veriyor.

Aghtamar/Akdamar


Ramazanın ilk gününde sabahtan Van Gölü üzerindeki Aghtamar adasına giden bir tekneye biniyoruz.Mavi gölün üzeri esintili,ada da çok sıcak değil.Onuncu yüzyıldan kalma Ermeni Kutsal Haç Katedrali ve dış cephesindeki kabartmalar güzel korunmuş.Kilisenin içinde Hazreti İsa'nın hayatını resmeden freskolar var ve bunların bir kısmı hâlâ iyi durumda.

Bugün kilise bir devlet müzesi.Grubumuzdan bazıları Hayr Mer duasını söylemeye başladıklarında bir Türk nöbetçi yanımıza gelip şarkı söylemenin yasak olduğunu bildiriyor.Çatısında bir haçı ve şatafatlı bir altarı olan müzenin tek ziyaretçileri biziz.Adi(2),nöbetçiye barış için evrensel bir şarkı söylediğimizi anlatıyor.Derken biri Der Voğormya duasına başlıyor,nöbetçi el hareketleriyle sesin alçalması için işaretler yapıyor.Sesler yükseliyor,nöbetçi elini boğazına götürerek "müziği kes" anlamında bir işaret daha yapıyor.Ermeniler şarkı söylemeye devam ediyor:"Rab bağışlasın,Rab bağışlasın,Rab bağışlasın,Rab bağışlasın,Kutsal Teslis,dünyaya barış getir,hastaları iyileştir ve uyuyanlara Cenneti götür."


Müzik ardımda yankılanırken kiliseden çıkıp dışarıda uzun metal bir ayaklı şamdanın arkasına oturup ağlıyorum.Eski bir Evanjelik Ermeni olarak,dini bir baskı aracı olarak görürüm.Fakat burada dua bir an için bu sözde müzeyi -devletin kontrol ettiği ve hatırlamak kadar unutmakla da alakalı bu mekânı- dönüştürüyor,uzun bir aradan sonra vücuda gelen bir şeyin ev sahibi kılıyor.Burada,Ermeni kiliselerinin yerle bir edilip mahvedildiği;ahırlara,hapishanelere,düğün salonlarına,kültür merkezlerine,camilere ve müzelere çevrildiği bu yerde,salt direniş eylemi olarak şu duayı okuyoruz:"Rab bağışlasın,Rab bağışlasın,Rab bağışlasın,Rab bağışlasın,Kutsal Teslis,dünyaya barış getir,hastaları iyileştir ve uyuyanlara Cenneti götür..."

***


1-
Amerika'nın kuzeydoğu eyaletlerinin bulunduğu bölgeye verilen isim.
2-
Ermenice kadın ismi Adirne'nin kısaltılmış hali.

Nancy Kricorian Kimdir?


Nancy Kricorian,Watertown Massachusetts'teki Ermeni cemaatinde büyüdü.New York'lu bir romancı,deneme yazarı ve şair olan Kricorian aynı zamanda bir aktivist.Son romanı "All The Light There Was" yakın zamanda She Writes Yayınevi tarafından basıldı.Kricorian,"CODEPINK Barış İçin Kadınlar" ve "Ermenistan Ağaç Projesi" için çalışıyor.


*
Nancy Kricorian,Hac ve/ya Direniş;(çev.) Cihan Tekay;(çev. ed.) Görkem Daşkan & Burcu Gürsel,Azad Alik,13 Ocak 2015;Yazının bu versiyonunun İngilizce orijinali Guernica Magazine tarafından burada yayımlandı.Önceki bir versiyonu ise İstanbul DEPO'da gerçekleştirilen "Hafızayı Harekete Geçirmek:Kadınların Tanıklığı" yuvarlak masa toplantılarında sunuldu.

https://azadalik.wordpress.com/2015/01/13/hac-veya-direnis/

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder