4 Ocak 2015 Pazar

Davutoğlu'nun anlayamadıkları/Prof.Dr.Taner Akçam*

Artık 1915 üzerine konuşurken,"herkes acı çekti" söyleminden kurtulmak gerekiyor.Ortada farklı nitelikteki şiddet biçimleri sözkonusudur.

AKP,Ermeni Soykırımı konusunda bir taraftan 95 yıllık türküyü tekrar ederken,diğer taraftan da yeni bir üslup tutturmayı deniyor.Dışişleri Bakanımız Sn. Davutoğlu "adil hafıza" kavramı ile bu yeni üslup denemesinin başını çekiyor.


Sn. Davutoğlu,bu kavramın ne anlama geldiğini şöyle anlatıyor:"Eğer o gün (Protokollerin imzalandığı 10 Ekim 2009 günü) Sn. Edward Nalbantyan kabul etmiş olsaydı,bir konuşma hazırlamıştım protokolleri hazırladıktan sonrası için...O konuşmayı bir tek kavram üzerine oturtmuştum:Adil hafıza...Kilit kavram bu.Yani bütün o tarihe tek taraflı bir hafıza ile bakmamak.Biz Ermenilerin neler yaşadığını neler hissettiğini,daha sonra neler yaşadıklarını anlamak için empati yapmalıyız;ama onlar da bizim hafızamıza saygı göstermeliler,kendi hafızalarına saygı beklerken.Tek taraflı bir hafıza kurmamalıyız...Onlar için 1915 yılı bir tehcir yılı olabilir.Bizim için aynı zamanda bir Çanakkale'dir.Bizim için Sarıkamış'tır."

Davutoğlu,ABD Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi'nin Ermeni Soykırımı'nı tanıması ardından düzenlediği basın toplantısında da aynı görüşleri yeniden dile getirdi."1915 Ermeniler için tehcir,bizim için aynı zamanda Çanakkale'dir...Bir milletin bekasıyla ilgili büyük bir savunma çabasında olduğu bir dönem.Anadolu'da çok büyük acıların yaşandığı bir dönem.Balkanlar'dan,Kafkaslar'dan iki milyon insanın göç ettiği bir dönem.İmparatorluğun dağılış sürecinde büyük bir kaos yaşandı.Bu acıları paylaşmayı her zaman bildik."

Davutoğlu'nun yapmaya çalıştığı aslında çok basit bir şey.Bir tür "dengeleme" politikası izlemek istiyor."Ermenilerin acısı varsa,bizim de acımız var";özetle söylenen bu.1915'te Ermenilere yapılanları kabul etmeye hazır olması sebebiyle yeni bir söylem gibi gelebilir bu kulaklara.Fakat bu kabul etmenin önünde,"Ermenilerin acıları"nın;"Müslümanların acıları" ile dengelenmesi şartı var.Bu bakımdan aslında yeni hiçbir şey yok bu söylemin içinde."Adil hafıza" ve "karşılıklı acılar" mantığının ikinci ve belki de daha önemli bir boyutu daha var.Buna göre yakın tarih,"Müslümanların" ve "Hristiyanların" iki ayrı tarafını oluşturduğu aktörlerce şekillenmiş ve bu "iki taraf",birbirleri ile çatışma içinde farklı "tarih ve hafıza" sahibi olmuşlardır.Bu ciddi bir tarih bilgisi çarpıtmasıdır.Bu sebeple konuya yakından bakmakta fayda vardır.


Birincisi,"adil hafıza" veya "karşılıklı acılar" tezi çok bayatlamış bir tezdir.Türkiye'de de yıllarca tekrar edildi;Şükrü Elekdağ'ın akıl hocası Justin McCarthy kitaplar yazdı bu konuda.Aslında ortada,üzerinde durulması bile gereksiz basit bir kural ihlali sözkonusudur:Bir hükümet veya partinin emri ile sivil halkın imha edilmesinin karşısına asla ve asla savaşlardaki sivil ve asker kayıplarını dikmeyiniz.Çünkü bu çok sıradan bir inkâr taktiğidir.Almanya'nın İkinci Dünya Savaşı'ndaki sivil ve asker kayıplarının,imha edilen Yahudilerden çok daha fazla olduğu sıradan bir ilkokul bilgisidir.Ama bugün,Nazi artıkları ve bazı aşırı Alman milliyetçileri dışında,Holokost'a,"adil hafıza" mantığı ile "bizim de acımız var" diyerek karşı çıkan Alman bulamazsınız;bunu yaparsanız ayıplanırsınız.Bunun gibi,Stalin'in İkinci Dünya Savaşı sırasındaki sivil halka yönelik katliamları karşısında,Sovyet Ordusu'nun ve halkının Naziler karşısındaki kayıplarını dikerseniz yine ayıp edersiniz.Az bilinen bir örnek daha;1994 yılında Rwanda'da Tutsilere karşı işlenen soykırımda,Hutu kontrolündeki hükümet 800 bin civarında Tutsi'yi imha etmiştir.Şimdi imha edilen bu 800 bin Tutsi'nin karşısına,bir Tutsi bağımsızlık örgütü olan Rwanda Yurtseverler Cephesi (RPF) karşısında verilen Hutu kayıplarını dikerseniz ayıp edersiniz.Bugün Rwanda Uluslararası Ceza Mahkemesi'nde yargılanan Hutu milliyetçileri bu tip savunmalar yapmaya çalışıyorlar.


Türkiye'de bu husus maalesef yeteri kadar bilinmiyor ve ne zaman 1915'te Ermenilerin kitleler halinde imha edilmesi konusu açılsa,buna karşı Kafkas,Balkan ve Birinci Dünya Harbi sırasındaki Müslüman sivil ve asker kayıpları dikiliyor.Liberal olarak tanımlanan yazarlarımız da sıkça yapıyorlar bunu.Ortalık bazen,"karşılıklı acılar" edebiyatından geçilmez hale geliyor.Herkes acı çekmiş olduğu ve herkesin de ötekinin acısını anlaması gerektiği için de,ortalığı derin bir huzur kaplayabiliyor."Suçlama","çatışma" ve "kavga"nın yerine,"harmoniye","uyuma" ve "anlayışa" çağrı yapan bu bakışın dayanılmaz rahatlatıcılığını görmemek mümkün değil."Herkes acı çekmiş" olduğu için "herkesin acısını anlayarak" derin bir huzura kavuşuyoruz.Dolayısıyla,ortada "suç işleyen" yok;"fail" yok ve "kurban" yok.Hepimiz aynı durumdayız;kavgaya ne gerek...Kabul etmek gerekiyor,derinden "suçlandığını hisseden" birisinin,aslında kendisini suçlayan gibi olduğunu hissetmesi gerçekten çok rahatlatıcıdır.Genel kuraldır;sıkışırsanız,kendinizi kurban rolüne sokunuz,rahatlarsınız.


Oysa ortada farklı nitelikteki şiddet biçimleri sözkonusudur.Savaşlardaki sivil ve asker kayıpları ile,merkezi emirle sivil halkın imha edilmesi asla aynı düzeyde ele alınacak cinayet tarzları değillerdir ve aynı düzeyde ele alınıp eşitlenemezler.Nedenleri,ortaya çıkış koşulları ve sonuçları itibariyle tamamıyla farklı şiddet biçimlerini eşitlerseniz,bunları anlamak istemiyorsunuz,bazı şeylerin üstünü örtmek istiyorsunuz demektir.


Niye Ermenilerin merkezi bir emirle,halk olarak imha edilip edilmediklerini konuşurken,savaşlardaki kayıpları gündeme sokmak istiyorsunuz?Ortada tuhaf bir mantık oyunu yok mu?Birbirlerinden,aktörleri ve nedenleri itibariyle tamamen farklı ve hatta Kafkas göçlerinde olduğu gibi farklı yüzyıllarda yaşanmış olayları karşı karşıya getirerek ve ama bunları birlikte düşünmemiz istenerek,sadece basit bir tarih çarpıtması yapılmıyor.Daha da kötüsü,Ermenilere yapılanlarla bu olaylar arasında eskilerin deyişiyle bir "illiyet rabıtası" bir mantık ilişkisi kurmamız isteniyor ve Ermenileri tüm bu olayların tarafı ve mümkünse karşı tarafı olarak görmemiz isteniyor.İyi de,basit soru şudur:Anadolu Ermeni'sinin Balkanlar'dan veya 1915'ten seksen yıl önce başlamak üzere Kafkaslar'dan kaçıp gelen Müslümanla ne alakası,ne ilintisi var?Daha da önemlisi,Birinci Cihan Harbi'ndeki sivil ve asker kayıplarının da,1915'in de sorumlusu İttihat ve Terakki Partisi değil mi?


Bu soru bizi konunun ikinci boyutuna götürüyor:"Herkes acı çekti" yumuşaklığı ciddi bir milliyetçiliği ve yakın tarihimize ilişkin bilgi çarpıtmasını bünyesinde taşıyor.Buna göre,yakın tarihimizde,"Müslüman-Türk" ve "Hristiyan-Ermeni" iki ayrı kolektif aktör vardır;"Müslüman-Türk aktörler" ile onların "tarih ve hafızaları" ve "Hristiyan-Ermeni aktörler" ile onların "tarih ve hafızaları" karşılıklı ilişki ve belki savaş içinde farklı "acılar" geliştirmişlerdir.Ve bu nedenle,bugünden düne bakarken,sadece bir tarafın acısı ve hafızası ile yetinilmemesi;her iki tarafın acı ve hafızasının aynı anda anılması gerekmektedir.Bu ciddi bir tarih çarpıtmasıdır;tarih böyle yaşanmamıştır.


Sn. Davutoğlu'nun geliştirmeye çalıştığı bu düşünce yapısı,aslında AKP'nde var olan derin Müslüman kimliğinin bir tezahürüdür.Diğer bir nedeni ise Fransız tarihçi Renan'ın sözünü ettiği gerçektir:"Bir devlet sadece geçmişin deforme edilmesi ile oluşabilir.Bir ulusun yaratılması geçmiş deforme edilmeden mümkün değildir." Yani 95 yıllık yalan ve inkâr politikası bu türden bir "taraflar" ve "hafızalar" zihniyetini yaratmıştır.Bu zihniyet,Türkiye'deki Müslüman kimliğin kendini düşünme ve algılayışı ile seküler milliyetçi tarih anlayışının buluşma noktasıdır.Ve bu nedenle de AKP (ve Sn. Davutoğlu) tarihe yönelik sıradan inkâr politikasını devam ettirmektedirler.


Balkan Savaşı'ndan başlayalım.Eldeki tarih bilgisi çok basittir.Balkan Savaşı Sırp,Yunan ve Bulgar devletleriyle yapıldı.Osmanlıların mobilize ettikleri ordunun dörtte biri Hristiyan Osmanlı vatandaşından oluşuyordu.Ermeniler Osmanlı vatandaşı olarak bu savaşta sadece asker olarak savaşmakla kalmadılar;Osmalı Ordusu için gönüllü yardımlar da topladılar.Örneğin Balkan Savaşları'nı desteklemek amacıyla kurulan Müdafaa-i Milliye Cemiyeti'nin Pangaltı şube müdürü,Dikran Allahverdi'dir.Dikran Bey,Balkan Savaşı için orduya,o zamanın parasıyla üçbin Osmanlı altını toplama başarısını göstermiş ve bu nedenle günlük gazetelerde bile adından bahsettirmiştir.Dikran Allahverdi,24 Nisan'da gözaltında alınan ve sürülen aydınlar arasındadır.Sn. Davutoğlu,şimdi sizin "adil hafıza"nızda Dikran Allahverdi'nin yeri neresidir?Balkan Savaşı'nı,"bizim hafızamız",yani "Müslümanların hafızası" olarak ilan etmek ve bunu "Ermenilerin tarihinin" hele hele de 1915'in karşısına dikmek biraz tuhaf olmuyor mu?

Sarıkamış örneği de böyledir.Sn. Davutoğlu'nun "adil hafıza" anlayışına göre,bir tarafta "bizim" yani "Müslümanların" Sarıkamış acımız,diğer tarafta ise Ermenilerin 1915 acısı vardır.Sn. Davutoğlu bana anlatabilir mi,niye Sarıkamış bir tarafta,Ermeniler öbür tarafta duruyor?Elbette ana neden,gene Davutoğlu’nun,Müslümanları bir taraf,Hristiyanları öbür taraf olarak gören tarih anlayışıdır.Onun için de Sarıkamış'taki Müslüman kayıpları,1915 Ermeni-Hristiyan kayıplarının karşısına,"farklı hafıza"lar olarak dikiliyor.


Bu kadar anlamsız ve yanlış bir karşı karşıya koyma olabilir mi?Biraz tarih bilgisi olan bir kişi,aslında Sarıkamış ve 1915'in,"iki karşılıklı taraf"ı ve bu iki karşı tarafın "iki farklı hafızası"nı temsil etmediğini bilir."Askeri kırdıran Enveri Paşa" türküsünü ben yapmadım.Bu halk yaptı.Yani Sarıkamış'ın katili de,1915'te Ermenilerin katili de Enver'dir.Basit bir tarih bilgisi bile bize,Sarıkamış'ı ve 1915'i karşı karşıya koymamamız gerektiğini;bunları beraberce Enver ve Talat'ın cinayet hanelerine yazmamız gerektiğini hatırlatır.

Tarihi hakikat bu değil mi?Birinci Cihan Harbi'ndeki Müslüman kayıplarının da Ermeni cinayetlerinin de sorumlusu İttihat ve Terakki Partisi değil mi?Peki hangi mantıkla ve niye aynı hükümetin işlediği iki ayrı karakterdeki suçu hem eşitliyorsunuz hem de birbirinin karşısına dikiyorsunuz?İttihat ve Terakki'nin bir cinayetini bir tarafın,diğer cinayetini öbür tarafın acısı ve hafızası haline sokuyorsunuz?"Adil hafıza" gibi parlak lafların arkasına sokulmuş bu anlamsızlığa bir son vermek gerekmiyor mu?Sn. Davutoğlu eğer İstanbul'da 1919 yılında İttihatçılara yönelik yargılamaların iddianamesini okusaydı;orada İttihatçıların bu iki farklı suçtan dolayı yargılandıklarını görür ve Sarıkamış'ı,1915 Ermenilerin imha edilmesinin karşısına dikmek tuhaflığından vazgeçerdi.

Tabloya Çanakkale'yi ekleyince durum değişmiyor.Üstelik çok daha ciddi bir başka tarih bilgisini gözler önüne seriyor.Ayhan Aktar'ın aktardığı Yüzbaşı Sarkis Torosyan'ın kişiliğinde simgeleşen bir durum bu,(Ayhan Aktar,Yüzbaşı Torosyan'ın hikâyesi...,Taraf,22 Mart 2010. http://arsiv.taraf.com.tr/yazilar/ayhan-aktar/yuzbasi-torosyanin-hikayesi/10566/).Çanakkale Savaşı da,aslında Davutoğlu'nun söylediği gibi "bizim" ve "Ermenilerin" farklı hafızaları ve acılarına denk düşmüyor.Daha da korkunç bir başka gerçekliği bize hatırlatıyor.Osmanlı Ordusu'nda,Sarıkamış'ta ve Çanakkale'de savaşan Ermeniler vardır.Ve bu askerler cephede savaşırlarken aileleri sürgün edilmiş ve imha edilmişlerdir.Çanakkale bir tarafta Müslüman Türk'ün,1915 öte tarafta Ermeni'nin tarihi ve acısı olarak durmuyor.Tam aksine,Çanakkale,Osmanlı Ordusu'nda savaşan Ermeni asker ailelerinin imha edilmesi tarihi olarak da duruyor.

2 Ağustos 1914 seferberliği ile birlikte 18-45 yaş arasındaki Ermeni vatandaşlar da,diğer vatandaşlar gibi silah altına alınmışlardır.Sarıkamış yenilgisinden sonra ise 25 Şubat 1915 tarihinde,bizzat Enver Paşa tarafından yollanan gizli bir emirle Ermeniler silahsızlandırılmış ve çoğunluğu amele tabularına konulmuşlardır.Tehcir süresince,bu askerler sistemli olarak imha edileceklerdir.Sadece askerdeki Ermenilerin imhası ile kifayet edilinmeyecektir.Bundan daha da acı bir durum vardır.Orduda,hayatta kalarak görev yapmaya devam eden Ermeni asker ve subayların aileleri de sürgüne tabii tutulacak ve imha edileceklerdir.Sarkis Torosyan bir istisna değildir.Başbakanlık Osmanlı Arşivi,orduda görev yapan Ermeni askerlerin,sürülen ailelerinin akıbetlerini öğrenmek istedikleri başvuru dilekçeleri ile doludur.Harbiye Levâzım Dördüncü Şube İnşaat Bölüğünde müstahdem Parsih;Bilecik ahalisinden Dâr-ül muallimin Hastanesi tabip muavinlerinden Nasib oğlu Minas Efendi;Kudüs Birinci Menzil Hastanesi İaşe Memuru Kiragos Efendi;Bursalı Nersis Mikailyan;Mülazım-ı Evvel Bolvadinli Agop;İzmitli Aram Asador Demirciyan;Konya’dan Dikran Artun;Balıkesirli Ohannes oğlu Artin;İstanbullu Papas oğlu Sırakan;İzmit Sancağının Arslanbey Karyesinden Hacı Serkis oğlu Kirkor Efendi bu isimlerden bazılarıdır.

Burada,askerde sağ kalmış bu Ermenilerin sadece Batı Anadolu'dan oldukları,Doğu Anadolu Ermenilerinden tek birisine ait bir yazışmaya rastlanmadığı;ayrıca ilgili evrakların tamamına yakınının 1915 Ağustos'tan sonrasına ait olduğu gibi derin bir konuya girmiyorum bile...


Sn. Davutoğlu,size ait "Çanakkale hafızası",Osmanlı Ordusu'nda savaşan Ermeni askerlerinin ve de ailelerinin imha edilmesine yer veriyor mu acaba?

Tarih,Müslümanlar bir tarafta,Hristiyanlar öbür tarafta yaşanmadı Sn. Davutoğlu.Çanakkale "bizim";1915 "Ermenilerin" değil,Sn. Davutoğlu.Osmanlı Devleti ve onun yönetici partisi İttihat ve Terakki,kendi Müslüman ve Hristiyan vatandaşlarına kan kusturdu.Müslümanlar savaş ve hastalıktan kırıldılar.Ermeniler ise bilinçli bir politika ile imha edilerek Anadolu'dan yok edildiler.Bu kadar basit bu mesele...
Niye zorlanıyorsunuz ki?Hristiyan-Ermenileri "bizden" göremediğiniz için mi?Yoksa bu nedenle mi hâlâ Hristiyan vatandaşların sıradan vakıf-mülk işlerini bile halledemiyorsunuz.Modern literatürde,buna ayrımcılık dendiğini biliyorsunuz değil mi?..

*Prof.Dr.Taner Akçam,Davutoğlu'nun anlayamadıkları,Taraf,11 Mayıs 2010.

http://arsiv.taraf.com.tr/haber-davutoglu-nun-anlayamadiklari-49814/

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder