15 Aralık 2014 Pazartesi

Perşembe Konuşmaları'nda Yrd.Doç.Dr.Nazan Maksudyan/Hazal Özdemir*

Tarih Vakfı'nın "Tehcir-Taktil-Soykırım:1915-2015" başlıklı Perşembe Konuşmaları serisinin üçüncü konuğu "Türklüğü Ölçmek" kitabından da tanıdığımız,İstanbul Kemerburgaz Üniversitesi öğretim üyesi Yrd.Doç.Dr.Nazan Maksudyan'dı.2006 yılından beri kimsesiz çocuklar üzerine çalışan Maksudyan,"Üç Kuşak Üç Katliam:1895'ten 1915'e Ermeni Çocuklar ve Yetimler" adlı,odağı birer tarihsel aktör olan çocuklara yönelten konuşmasına,çocukların tarihyazımındaki yerini sorgulayarak başladı.

Çocukların ve gençlerin anlattıklarının yeni yeni tarihçilerin gündemine girdiğini,olayların tanığı olarak önem kazanmaya başladıklarını belirten Maksudyan,çocuk kırılganlığını,naifliğini vurgulayan romantik söylemin,onları pasif alıcılara dönüştürdüğünün altını çizdi.1960'larda toplumsal tarih anlayışının yükselişiyle birlikte sıradan insanlar nasıl tarihsel özneler haline geldilerse,çocukların da tarihsel kimlikleri,eylem ve iradelerinin tarihçilerin ilgi alanına girmesi gerektiğini öne sürdü.Maksudyan,konuşmasında tarihsel aktör olmanın üzerinde sık sık dururken,1896-1896 Hamidiye katliamları,1909 Adana Katliamı ve 1915-1916 Soykırımı'nı,yetimleri,kendi deyişiyle "spot ışığı altına alarak" değerlendirdi.

Nazan Maksudyan,yakın zamana kadar ihmal edilen tanıklar olarak çocukları merkeze alırken,ilk önce 1894-1896 katliamlarından bahsetti.1894'te Ermenilerin düzenlediği reform yanlısı miting,II. Abdülhamid'in Hamidiye Alayları tarafından şiddetle bastırılır ve katliama dönüştürülür.Sasun'da başlayan katliam,Maraş,Diyarbakır,Erzurum ve çevredeki diğer şehirlere yayılarak 1896 yılında da devam eder.200-300 bin Ermeni ölür,kalanların bazıları Müslüman olur,bazıları kaçar,50 bin çocuk yetim kalır.Protestan ve Katolik misyonerler,çocukları ihtida için daha kolay ikna edilebilecek aktörler olarak gördüklerinden ilgilerini onlara yöneltirler.Kısa zamanda pek çok yetimhane açılır.Yetimhaneler genellikle Fransız ve İngiliz binalarında kurulur ve oldukça fazla sayıda çocuk bu binalara yerleştirilir.Yerel yöneticiler misyonerlerin açtığı bu yetimhanelerden memnun olmasa da,başka bir yöntem bulunamadığı için sessiz kalırlar.İslamlaştırma,Katolikleştirme ve Protestanlaştırma çabası farklı kollardan devam ederken yetimler ciddi bir rekabet alanı haline gelir.Çocuklara yetimhanelerde nasıl bakıldığındansa,onlara empoze edilen din üzerine süren kavgalar ön plandadır.

1909 Adana katliamlarına geldiğimizde ise yine benzer bir sahneyle karşılaşırız.Adana Ermenilerini hedef alan bir pogrom sonucu 20 bin civarında Ermeni,Süryani ve Keldani öldürülür.Zabel Yesayan'ın deyişiyle Adana,üç gün içinde "dumanı tüten bir yıkıntı"ya dönüşür.Yesayan'ın anılarında,yaşlı bir kadının ağzından "İki nesil öldürüldü.Sadece çok yaşlı kadınlar ve yetimler kaldı.Şimdi de gözlerini çocuklara diktiler" ifadesine rastlarız.3.500 çocuğun yetim kalması sonucu yeni bir kriz belirir ve Patrikhane Yetimhane Komisyonu iki hedef belirler.Zabel Yesayan'ın da aralarında bulunduğu komisyon,yetimlerin doğdukları yerden uzaklaştırılmaması ve Ermeni olmayan yetimlerin bakımının üstlenilmemesi talebinde bulunur.İttihat ve Terakki Cemiyeti ise Darüleytam-ı Osmani'yi açmak ve Ermeni yetimlerini kendileri eğitmek istemektedir.Ancak dil ve din eğitimi konusunda tartışmalar sonlanmaz.Sonradan Cemal Paşa olacak Cemal Bey,dini eğitim yapılmamasını,eğitim dilinin ise Türkçe olmasını ve her çocuğun bu yetimhaneye kabul edilmesini önerir.Dönemin anlayışı Osmanlıcılık ve sekülerizm bağlamına uygun bir taleptir.Ermeni cemaati ve İtilaf devletleri ise bunu kabul etmez,Türkleştirme projesi olarak niteler.Zabel Yesayan da tek dilde eğitim yapılması fikrine karşıdır.Darüleytam 1911 Ağustos'unda,Yesayan'ın ifadesiyle "bir utanç abidesi olarak şehrin göbeğinde" açılır.Ermeni cemaati,Fransız ve Amerikan basını,Darüleytam'ı bir Türk yetimhanesi olarak tanımlamakta ısrar eder ve bir Osmanlı kurumu olarak görmez.

1915'e geldiğimizde Maksudyan'ın ifadesiyle,aynı rutinin tekrarlandığını,yetimlerin yine paylaşılamadığını;hatta Darülaceze açıldıktan sonra kimlik ve aidiyet sorununun daha da büyüdüğünü görürüz.Çocuklar üzerindeki hegemonik mücadele,nüfus siyaseti sözkonusu olunca daha da artar.Üstelik bu sefer,öncekilerden çok daha fazla sayıda çocuk vardır.Maksudyan'ın dile getirdiği gibi,tehcir ve katliam sadece cana kastetmez,tümden yok etmeyi planlar:Hayatta kalanlar için de silinme ve yok olma tehlikesi mevcuttur.Ermeni kadınlar ve çocuklar sahiplendirilir,tarımsal veya cinsel emek olarak kullanılır;bu durumu meşrulaştıran bir iklim yaratılır.Kadınlar köle olarak alınıp satılır,ciddi bir el değiştirme gözlemlenir:Çocuklar ve kadınlar mübadele araçlarıdır.Misyoner faaliyetleri ise savaş yıllarında askıya alınır.

Birinci Dünya Savaşı sonrasında ise iklim yeniden değişir ve Müslüman hanelerinde alıkonan Hristiyan çocuk ve kadınların,"Ermeni kölelerin" serbest bırakılmasına dair bir yasa çıkarılır.Ancak Batı Anadolu'nun işgali,anti-Rum ve anti-Ermeni söylemi pekiştirirken,"Ermeniler Müslüman çocuklarını kaçırıyor" iddiası öne atılır.1919-1920 yıllarında Anadolu,istasyon kavgalarına,kapı yumruklamalarına,"bu çocuk kimin" tartışmalarına sahne olur.

Maksudyan'ın altını çizmek istediği bir başka nokta ise paylaşılamayan,ısrarla sahiplenilmeye çalışılan çocukların gürbüz Alman çocukları değil,"hasta,zayıf,kirli,bitli" yetimler olmasıdır.Anne-babalarının kim olduğuna,eğitim durumlarına bakılmaksızın yetimlere verilen önem,nüfus siyasetinin yansımasıdır.Tecavüze uğrayan kadınlara,çocuklarını doğurmaları için baskı yapılır.Wilson'ın self-determinasyon ilkesinin ulusların sınırlarını belirlediği bu dönemde,nüfus ulusal zenginlik olarak görülür.Cumhuriyet'te bu algının değiştiğini hatırlatan Güven Gürkan Öztan,Savaş ve Mütareke döneminde yetimlerin kimliğinin önemli olmadığını,ancak 1920'ler ve 1930'lar Türkiye'sinde yetimlere "köprüaltı çocukları" olarak bakıldığını ekler.Hatta onların Müslüman olmadığı düşünülür.Çünkü "Müslümanlar çocuklarını sahipsiz bırakmaz,bunu yapan olsa olsa Ermenilerdir" anlayışı hâkimdir.

Maksudyan'ın aktarımına göre Darüleytam'lar kısa sürede etkisiz hale gelir ve Cumhuriyet döneminde kapatılır.Çocukların bazıları ailelerin yanına,bazıları ise Çocuk Esirgeme Kurumları'na yerleştirilir.Arşivlerde yetim çocukların yazdığı hatıralara sıkça rastlanır.Buldukları ilk fırsatta kaçan,köylerine gitmeye çalışan çocuklar,onlara atfedilen edilgenlik,kırılganlık ve pasiflik söylemlerini çürütür.Bu da gösteriyor ki çocukların irade ve eylemlilik sahibi olduklarını anlamak için,yaşadıklarını kendi ağızlarından duymaya,onların mücadelesini ve tarihsel aktörlüklerini görünür kılan,deneyimlerini tarihsel kaynaklar olarak değerlendiren bir tarihyazımına daha çok önem verilmelidir...

*Hazal Özdemir,Perşembe Konuşmaları'nda Yrd.Doç.Dr.Nazan Maksudyan,Toplumsal Tarih,Sayı:252,Aralık 2014,s.22.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder