20 Ekim 2014 Pazartesi

Türklüğün halleri:Barış Ünlü'yle Türklük sözleşmesi ve Türkiye entelektüelliği üzerine*


-"Türklük Sözleşmesi" olarak adlandırdığınız mutabakatın bu toprakların asıl kurucu metni olduğunu söylüyorsunuz.Bu sözleşmeyi,Kemalizmle rabıtanın da ötesine geçen bir duyuş,düşünüş ve davranış dünyası olarak mı açıklıyorsunuz?

Türklükten kastettiğim farkında ve bilincinde olmadığımız belli bir duygu,düşünce,davranış,görme,duyma,ilgilenme,bilgilenme dünyası.Ya da olumsuzdan gidersek,duygulanmama,düşünmeme,davranmama,duymama,görmeme,ilgilenmeme,bilgilenmeme dünyası.Türklük Kemalizmle ve milliyetçilikle yakından ilgili,hatta onların çocuğu,ama bir kere doğduktan sonra,onlardan özerk bir hayatı da olmuş.Özerk bir hayat sürdürebiliyor,çünkü dediğim gibi,farkında olunmayan,üzerine düşünülmeyen bir varoluş hali Türklük.Tabii Türklüğün farklı halleri var.Bir İslamcının,bir milliyetçinin,bir Kemalistin veya bir sosyalistin gösterdiği Türklük halleri arasında büyük farklar var.Buna Türklüğün katı,sıvı ve buhar halleri olarak da bakılabilir.Ancak,çok çarpıcı bir ortak noktaları da var.Türkiye'de Türkler,Türklük halleri ve Türklük imtiyazları üzerine düşünmez.Bu nedenle,kişi Türklüğü üzerine düşünmediği ölçüde Türktür diyorum.Dikkat edersek,günlük hayatımızda bunun çok sayıda örneğini hiç beklenmedik kişilerde gözlemleyebiliriz.Diyelim son derece liberal ve demokrat bir akademisyen,Kürt milletvekilleri Meclis'te Kürtçe konuşunca sinirlenir ve "bu kadarı da fazla,ortamı geriyorlar" der.Burada ilginç olan,o kişinin bunu söylemesi değil bana göre.Bunu bir liberal veya demokrat olarak söylediğini zannetmesi.Yani,bunun Türklüğüyle alakalı olabileceğini aklına dahi getirememesi.Çünkü kendini ve benliğini kozmopolit ve ulusötesi görüyor ve görmek istiyor,ama öyle değil işte.O nedenle o kadar zekâ,okuma ve yılların emeği "bu kadarı da fazla" derken boşa gidiyor.Kendi benliği üzerine düşünse,düşünce ve duygularının oluşumu üzerine akıl yürütse,bunları görelileştirebilecek.Etnisite ve kimliği sadece Kürtlere dair meseleler olarak değil,aynı zamanda kendine dair meseleler olarak görmesi gerekiyor.Başka bir deyişle,sadece Kürtlerin etnisitesi yok,senin de var.Sen de o etnisite ve kimliğin çerçevesi içinde duyuyor,görüyor ve düşünüyorsun.Türklüğünün farkına varsa,özgürleşecek ve çok daha yaratıcı olacak.Ayrıca,"ben biliyorum,çünkü etnisite gözlüğünden değil,bilimle,evrensel değerlerle bakıyorum" paternalizminden de kurtulacak.Ama farkedemiyor,çünkü çok zor.Zorluğu başka ülkelerde de görüyoruz,en başta da ABD'nde...Bu ülkede kendini ırkçılıktan tamamen azade gören liberal ve sosyalist beyazlar kendi beyazlıklarının farkına ancak 1990'larda varabildiler ve bunun üzerine yazmaya başladılar.Yani,ikiyüz-üçyüz yıllık bir gecikme diyebiliriz.Türklük meselesi üzerine düşünmeye başladığımda,benzer şeylerin başka ülkelerde de olması gerektiğini düşündüm ve sonra "whiteness studies" diye büyük bir literatürün olduğunu gördüm.Sonra da biraz bu literatürü okumaya çalıştım.Gerçekten de beyazlık dedikleri şey benim Türklük olarak gördüğüm şeye çok yakın.Üzerine düşünülmeyen bir duygulanım,düşünüş ve imtiyazlar dünyası.Charles Mills,ABD'nin her anlamda beyazları kayıran metaforik bir "ırksal sözleşme" üzerine kurulu olduğunu söylüyor.Her beyaz bu sözleşmeyi imzalamamış olabilir,ama her beyaz bu sözleşmeden yararlanır.Ben de "Türklük Sözleşmesi" derken Mills'den ilham aldım.Diyelim,1913-1925 arasında tamamlanmış olan Türklük Sözleşmesi,Türklere ve Türkleşeceklere maddi,manevi büyük imtiyazlar sunacağını açıkça ilan etti.Türkleşmeyi kabul etmeyen Kürtlere ise büyük ceza kesilecekti.Sözleşmenin dışına itilmiş,mallarına ve canlarına el konulmuş Ermenilerden ve Kürtlerden bahseden Türklere de büyük cezalar kesilecekti.Sözleşmeye göre,illâ aktif imzacı,kraldan fazla kralcı olman gerekmiyordu.Pasif bir şekilde sözleşmeye uyarsan,yani sözleşmeye itiraz etmezsen,başına bir şey gelmeyecekti ve birçok pozisyona gelebilecektin.Türklerin neredeyse tümü ve bazı Kürtler bu sözleşmeyi çok iyi anladı.Böylece cumhurbaşkanı,bakan,profesör,burjuva,general,hâkim,polis oldular.Bu imtiyazlar dünyası aynı zamanda bir beklentiler dünyası.Bu imtiyazların farkına varılmadığı ve imtiyazlar sorun haline getirilmediği sürece de,devletle ve muktedirlerle suç ortaklığı içine girmek kaçınılmaz oluyor.Örneğin,"Türk olmasaydım bu noktalara gelemezdim" diye düşünen kaç Türk gördünüz?Türkleşen Kürtler bunu -açıkça söylemese bile- düşünür.Onlar bu konularda doğal olarak çok bilinçli.Ama Türklük imtiyazları Türklerin büyük çoğunluğunun aklına dahi gelmez.Kürt olmanın dezavantajları gelir,ama Türk olmanın avantajları gelmez.Bunu söylemeye çalışıyorum.

-Bu konsensüsler düzlemini ve imtiyazları reddetmenin olanakları nasıl yaratılabilir?

İmtiyazları reddetmek kolay değil tabii,ama imtiyazları farketmek de bir o kadar önemli bence.ABD'nde beyazlığı farketmek,beyazlık deri rengi gibi son derece görünür bir şeyle ilgili olduğu için,nispeten daha kolay.Ama beyazlığınızdan vazgeçmek de aynı nedenle daha zor,hatta belki de imkânsız.Türkiye'de Türklüğü farketmek daha zor,çünkü bunu görmek için derinin altında neler olup bittiğini görmek gerekiyor.Ama farkedildiğinde de,reddetmesi daha kolay,çünkü Türklük büyük ölçüde kültürel bir habitus meselesi.Ancak,benim beklentim imtiyazlardan vazgeçmek değil açıkçası.Zaten Kürt hareketi Türklerin imtiyazlarını büyük ölçüde sarstı.Artık eskisi gibi kendinden emin bir şekilde,enternasyonalist veya kozmopolit edalarında Türklük yapmak o kadar kolay değil.Kürtler artık birçok yerde var.Akademide,yayın dünyasında,siyasette...Ordu,polis,yargı ve başka kritik devlet organları hariç.Oralarda Kürt kimliğiyle barınmak imkânsız.Sonuçta,Türklerin özgüvenleri ve imtiyazları epey sarsıldı.Benim asıl beklentim,kişilerin duygularının ve düşüncelerinin Türklükle gölgelenmiş olabileceğini düşünmeye başlamaları.Yani "ben liberal olduğum için veya Marxist olduğum için böyle düşündüğümü ve duygulandığımı zannediyordum,ama belki de Türk olduğum için öyle düşünüyordum ve duygulanıyordum" demeleri."Bir liberal değilim,bir Türk liberaliyim" ya da "bir Türk Marxistiyim" demeleri...Çok basit bir şey aslında bu.Sünnilik durumuyla da benzer ya da erkeklik durumuyla ve imtiyazlarıyla.Mesela,Türkiye'de radikal bir kişi Alevilik hakkında ateist olduğu için bilgisiz olduğunu düşünebilir,yani dinle ilgisiz olduğunu düşünerek,oysa Sünni olduğu için bilgisiz ve ilgisizdir.Bence bunlar hakkında düşünmek,düşünce hayatını çok zenginleştirecektir,çünkü kendinden kurtulma anlamında büyük bir özgürlük ve yaratıcılık alanı açacaktır.Kişi ilgisizliklerini,bilgisizliklerini,duyarsızlıklarını sorunsalllaştırmalıdır.Bu yapılırsa,Türklüğün,erkekliğin ve Sünniliğin düşünceleri ve duyguları sınırlandıran ve fakirleştiren halleri ortadan kalkabilecektir.Bildiğim kadarıyla,cinsiyet meselesinin bir parçası olarak erkeklik artık çalışılmaya başlandı.Bu anlamda,Alevilik meselesinin bir parçası olarak Sünnilik ve Kürt meselesinin bir parçası olarak Türklük de çalışılmaya başlanmalı.Türklük çalışmaları eğer ciddi olarak başlarsa,bunun çok yararlı olacağını düşünüyorum.O zaman,farklı Türklükler üzerine daha nüanslı analizler de yapılacaktır.

-Güney Afrika'da Apartheid'a karşı mücadele eden ve işkencede öldürülen siyah hareketin (Black Consciousness) liderlerinden Steve Biko'nun sözleri akla geliyor.Biko,birçok beyaz-Marxistin ırk meselesiyle yüzleşmemek için sınıf siyasetini öne sürdüklerini söylüyordu.Türkiye'de sınıf siyaseti yaptıklarını iddia edenlerin büyük bir kısmı için de geçerli görünen bir eleştiri bu.Biko'dan ilhamla sol siyasetin açmazlarını nasıl yorumlamalı?

Evet,beyazlık ve siyahlık meseleleri üzerine çok düşünülmüş ve yazılmış ülkelerden biri de doğal olarak Güney Afrika.Steve Biko ve arkadaşlarının beyaz liberallere ve Marxistlere yönelttiği eleştiriler,beyazları derinden sarstı.Söylediklerinin özeti,"siz ilk önce beyaz,sonra liberal ve Marxistsiniz.Ayrıca,son derece paternalist ve konformistsiniz" idi.Marxizmden gidersek,sınıf analizinin ırk meselesinden bir kaçış olarak kullanıldığını iddia ettiler.Gerçek Marxist olamıyorlardı,beyazlıklarını sorgulamıyorlardı,çünkü bunu yaparlarsa devleti,ailelerini ve cemaatlerini karşılarına alacaklardı.O nedenle,gerçek bir Marxist olmak yerine,Marxizmi bir kaçış yolu,hatta bir kariyer olarak görenler oldu.Dolayısıyla,Biko'nun eleştirdiği,Marxizmden ziyade,Marxistlerdir.Türkiye solu için de benzer şeyler şüphesiz ki iddia edilebilir.Türklüğü üzerine düşünmediği ölçüde,kendini safi Marxist veya sosyalist gördüğü ölçüde,Türk kalmış,Türkiye solu olamamış bir solumuz var.Kürt ve Ermeni meselelerinden,bunların gereklerinden kaçmak için Marxizm çok uygun bir yoldu.Şerefli bir yol,kaçışı kaçış olarak göstermeyen bir yol...Düşünce tarihimize baktığınızda,Ermeni ve Kürt meseleleri üzerine solcular tarafından yazılmış kaç eser biliyorsunuz,son on-onbeş yılı dışarıda tutarsak?Tarihte şüphesiz ki bunun istisnaları vardı.Bugün ise durum çok daha iyi.Artık şovenler ve Kemalist sol,Türkiye solu içinde bir azınlık olarak kaldı.Özellikle son yıllarda ulusalcılığın ve Kemalizmin aldığı büyük darbeler solcuları bu konularda daha eleştirel hale getirdi.Ama özeleştirel değil tabii.O ayrı bir sorun.Türkiye solunda kendini eleştirmek,yani solu eleştirmek anlamında kendini eleştirmek,çok nadir.Yapanları "şimdi sırası mı,iktidarı eleştirmek varken yine solu eleştirdi" diye eleştiriyorlar.Onlara kötü gözle bakıyorlar.Bu noktada şu da sorulabilir:Türkiye solu diye bir şey var mı?Düşünsel anlamda etkisini yitirdi.Bunda kendi günahı çok büyük.Çünkü hazır kalıplara ve klişelere fazla güvendi,diğerlerinin yaptığı eleştirileri ve çalışmaları "liberal bu,emperyalizmin,İslamcılığın ekmeğine yağ sürüyor" diye küçümsedi.Sonuç malûm.Öte yandan,siyasette çok etkisiz ve sayısal olarak çok küçük bir insan kümesi bu.Ayrıca,toplumun ezici çoğunluğu son derece milliyetçi,muhafazakâr ve devletçi.Dolayısıyla,daha mütevazı olmak gerekiyor diye düşünüyorum.Bundan kastım da,Türkiye'yi değiştirip dönüştürmekten ziyade,Türkiye'de varolan bütün düşünce ve zihniyet kalıplarını,kendimizinkiler dahil,yıkıcı bir eleştiriye tabi tutmak.Ne varsa yıkmaya çalışmak.Türklüğü,Sünniliği,erkekliği,milliyetçiliği,Kemalizmi,muhafazakârlığı,aileyi...Son yıllarda Türkiye solunu toplumla bağı yok diye çok eleştirenler oldu.Bence bu çok yanlış bir eleştiri.İki nedenle:Birincisi,toplumla daha fazla bağı olsa ne olacak,iktidara mı gelecek?İkincisi,tam tersine,toplumla çok fazla bağı,ortak paydası var.Türklük gibi,Sünnilik gibi,bir tür muhafazakârlık gibi,erkeklik gibi,yabancı düşmanlığı,homofobi gibi...Türkiye'de topluma uzaklaşmak gerekiyor biraz.Bunun sonucunda hiç değilse verimli ve yaratıcı bir düşünce hayatımız olur.Liberal-muhafazakâr ideolojik hegemonya da böylece yıkılabilir.

-Güney Afrika üzerine bir sohbetimizde "utanç entelektüel hayata yön veren temel duygu" diyordunuz.Türkiye'ye bakınca,utanç,cesaret ve entelektüel kopuşa dair ne düşünüyorsunuz?

Türkiye'de entelektüel denen insan türü üzerine çok az düşünülmüş,yazılmış.Bana öyle geliyor.Aydın denen türe dair çok şey var,ama entelektüel denen türe dair çok az.Belki de entelektüelimiz az olduğu için.Yani kendi devletine,kendi cemaatine,çoğunluğa karşı çıkmış,büyük risk alarak "doğruyu söyleme" faaliyetine kendini adamış,azınlıkların ve güçsüzlerin yanında yer almış okur-yazar insan türü.Bu tür insanlar nasıl ve neden ortaya çıkar,hangi duygu onları entelektüel olmaya iter,ne kadar özerk,ne kadar angaje olmalıdırlar?Bu tip sorular önemli.Özellikle Frankofon dünyada çok tartışılmış,hâlâ da tartışılıyor.Ama bizde neredeyse hiç yok.Örneğin,utanç ve onunla ilişkili suçluluk duygusu kişiyi entelektüel yapan önemli itkiler olabilir.Güney Afrika gibi ırklararası uçurumun Apartheid döneminde çok derin olduğu bir ülkede bunun özellikle böyle olduğunu düşünüyorum.Beyaz entelektüellerin bir bölümü,kendi imtiyazlarından büyük bir utanç,siyahların sefaletiyle ve ezilmişliğiyle ilgili de büyük bir suçluluk duydular.Bu onları büyük fedakârlıklarda bulunmaya itti.Apartheid'ın yıkılmasına hayatlarını adadılar.Kimi hayatından,kimi ailesinden,kimi özgürlüğünden,kimi itibarından vazgeçti.Cesaret şüphesiz ki önemli,ama buna vurgu bizi entelektüel meselesi üzerinde düşünürken fazla ileri götürmez.Zaten entelektüeller hep cesaretleriyle övülür.Ama cesur insan çoktur.Çoğunluğun ve devletin değerlerini korumak adına hayatını kaybeden aydınlara da mı entelektüel diyeceğiz?Dolayısıyla,entelektüelin ayırt edici özelliği cesaret değildir bana göre.İllâ cesaret diyeceksek,farklı tür cesaretlerden bahsetmeliyiz.Fiziksel cesaret -yani hayatını veya özgürlüğünü riske atma- en çok görülendir.Ama moral cesaret çok az görülür.Yani,"doğruları söyleyerek" kendi çevreni,kendi aileni bile karşına alıp başkasının davasına sahip çıkmak,kendini ona adamak,kendi benliğinden vazgeçip başka biri olmak cesareti.Bunu çok az insan gösterebiliyor.Demek ki,daha büyük bir cesaret sözkonusu.Utanç da bu cesareti göstermeye iten duygulardan biri olabilir.Ama başka duygular da vardır şüphesiz.Entelektüellik üzerine düşünmek bu açılardan verimli olabilir.

-Utanç ve cesaretin kesiştiği noktayı yakalamışken,İsmail Beşikci ve Mehmet Ali Aybar gibi,Türkiye solunun marjında kalmış iki entelektüel üzerine çalışmalarınız var.Bu iki entelektüeli biyografilerini ihmal etmeden nasıl değerlendirmeliyiz?

Bu iki isim de biraz önce bahsettiğim entelektüellik tanımına uyan istisnai isimler bana göre.Tabii entelektüellik her entelektüele göre değişir,yani her entelektüelin farklı kaygıları,duyguları ve aşamadığı sınırları vardır.Dolayısıyla,entelektüellikten bahsederken genelden özele,özelden de genele gidip entelektüellik ve entelektüeller üzerine daha iyi düşünebiliriz.Mehmet Ali Aybar,kendi kuşağındaki sosyalistler arasında istisnai bir yer tutar.Aybar,sosyalizmin özgürlükçü ve güleryüzlü olması gerektiğinden,horlanmanın en az sömürülme kadar önemli olduğundan,reel-sosyalizmin sosyalizm olmadığından bahsetti.Çekoslovakya işgaline kararlı bir şekilde karşı çıktı.Bunlar Türkiye sosyalist siyasetinden hızlı bir şekilde dışlanmasına yetti.Doğruyu söylediği için dışlandı,bu kadar basit bana göre.Zaten merhum Sadun Aren bana bunu aynen böyle söylemişti.Ancak,burada özeleştiri yapmıyordu Sadun Bey."Aybar doğruyu söyleyerek yanlış yaptı" demişti.Aybar bu anlamda sol içinde bir entelektüel vazifesi görmüştür.Kendi köyünü kararlı bir şekilde eleştirdi,köyü de bununla yüzleşemediği için onu köyün dışına attı.1970'lerde yanında çok az insan kaldı.Ama tarih elbette ki onu haklı çıkardı.Bugün çoğu solcunun kabul ettiği eleştirileri ve tespitleri,o kırkbeş yıl önce dile getirmişti.Ancak bugün bile hakkı yeterince teslim edilmiyor.Gün Zileli bu anlamda ahlaklı bir duruş sergiledi bence.O zamanlar Aybar'a sol jargonla saldıranlardandı,ama sonra bunun aslında kendi acizliğiyle ilgili olduğunu itiraf etti.Ancak,Aybar'ın da sınırları vardı elbette.Osmanlı-Türk bürokrasisinin (bey takımı diyordu) egemen sınıflığına,baskıcılığına,gericiliğine yaptığı onca eleştiriye rağmen,örneğin Ermeni meselesine büyük ölçüde standart bir Türk gibi bakmıştır.Yani,Türklük duygu ve düşünsel refleksler dünyasından çıkışını tam olarak tamamlayamamıştır,çünkü muhtemelen o da Türklüğünün farkında değildi.İsmail Beşikci bu anlamda çok ilginç.Beşikci üzerine biraz okudum ve çalıştım.Ayrıca,kendisini yakından tanıma şansım da oldu.Beşikci,bana göre,Türklüğü tamamıyla terketmiş bir insandır.Bunu yapabilen tanıdığım tek insan.Düşünceleri,duyguları,refleksleri Türklük dediğim şeyden tamamen azâde.Beşikci denince akla cesaret gelir,"Kürt vardır" diyen insan gelir,bunun için onyedi yıl hapis yatan insan gelir.Ama bence asıl önemli olan,Türklüğünün farkına varıp ondan istifa etmesidir,tabiri caizse.Bütün o fiziksel cesareti,sahip olduğu bu moral cesaret sayesinde gösterebildi.Ve bu nedenle Türk dünyasından,devletiyle,sağıyla-soluyla,akademisiyle bütün bir Türk dünyasından hızla dışlandı.Beşikci'nin kimi görüşlerini ve tavırlarını eleştirebilirsiniz,ama o eleştiriyi yapmadan önce bunları kavramak gerekiyor.İlk önce neyle karşı karşıya olduğumuzu anlamalıyız,ondan sonra istediğimiz gibi eleştirebiliriz.Entelektüel üzerine düşünmekten bunu kastediyorum.Ama maalesef bu pek olmuyor Türkiye'de.Örneğin,Beşikci hakkında az çok bir şeyler bilen ve düşünmüş çok az solcu ve akademisyen var.Üzerine yapılmış çalışma da çok az.Bunu,söz gelişi,Noam Chomsky,anlamakta zorlanabilir.Beşikci'ye olan bu ilgisizlik Türklük dediğim duygu ve düşünce dünyasıyla yakından ilgili.Kürtler eğer akademide olabilseydi,durum farklı olurdu.İnsanlar genelde cesur insanları sever,ama moral cesaret gösterenler fazla sevilmez.Çünkü onlar konfor bozar,insanların rahatını kaçırır.Batılıların konfor zonu (comfort zone) dedikleri alandan çıkış yaptıkları için,çıkış yapamayanların ve yapmak istemeyenlerin tepkisini çekerler.

-Entelektüeli biraz da Avrupa-merkezcilik açısından eleştirmek gerekiyor gibi.İlk siyah-köle devrimini,Haiti Devrimi'ni örnek verebiliriz.Hegel'in Haiti Devrimi'nden mülhem köle-efendi diyalektiğini öne sürdüğünü artık sosyal bilimciler kabul ediyor.Ve böylece,Batı ve beyazlar dışında bir tarihin devingenliğini görmüş oluyoruz.Bu tartışmalar Osmanlı-Türkiye tarihyazımının emperyal (yer yer kolonyal) tasarımının eleştirisi için de çeşitli argümanlar sağlamıyor mu?

Haiti Devrimi gerçekten de çok ilginç ve öğretici bir olay.Bir kere devrimin kendisi çok ilginç.Kölelerin gerçekleştirdiği ilk ve son devrim tarihteki.Liderleri var,ama son tahlilde devrimi başarıya ulaştıran kölelerin kararlılığı.Yani,büyük ölçüde aşağıdan bir devrim.Aynı zamanda,Fransa'ya karşı girişilmiş ve kazanılmış ilk anti-kolonyal savaş.Dipnot Yayınları bu sene Carolyn Fick'in bu meselelere vurgu yapan değerli kitabı "The Making of Haiti:The Saint Domingue Revolution From Below"u yayımlayacak.Öte yandan,devrim bize Avrupa ve evrenselciliği hakkında da çok şey öğretiyor.Devrim olanca önemine ve radikalliğine rağmen,o dönemde ne Fransız aydınlanma düşünürlerinin ilgisini çekebildi,ne de onlardan sonra yazan Batılı beyaz Marxistlerin.Beyaz Marxistler siyahların yaptığı bu devrimi ciddiye alamadı uzun süre.Ne de olsa beklenen proletarya devrimiydi.Özetle,Haiti Devrimi'ni incelemek Avrupa-merkezciliği ve beyazlığı incelemek anlamına da geliyor.Son yirmi yılda bu yapılmaya başlandı.Bahsettiğiniz Hegel/Haiti bağlantısını ise Susan Buck-Morss inceledi.Kitabı da yakında Metis'ten yayımlandı.Filozofun köle-efendi diyalektiğini Haiti Devrimi'nden ilham alarak yazmış olabileceği Hegel uzmanlarının aklına ikiyüz yıl gelmedi.Körlüğün bu kadarı nasıl açıklanabilir?Bizim tarihimizde de bu tip körlükler çok.Osmanlı-Türkiye merkezinin dışındaki periferilere ilgi hep yetersizdi.İlgi olduğu zamanda da merkezin bakış açısıyla yazıldı.Tabii Türklük Sözleşmesi de mesela Ermeni ve Kürt meseleleri hakkında yazmayı yasaklamıştı.Ayrıca,Marxizmin kendine has bir oryantalizmi de var bildiğimiz gibi.Marx,Hindistan'daki İngiliz kolonyalizmine nasıl baktıysa,bizim Marxistler de uzun süre Kürdistan'daki "müstemleke yöntemleri"ne öyle baktılar.Yani,ilerici bir rol atfederek.Ama asıl önemlisi şu:Marxistler onyıllarca nasıl oldu da Türkiye toplum yapısı ve devrim stratejileri hakkında Ermeni ve Kürt meselelerine hiç değinmeden ya da şöyle bir değinerek,onlarca kitap yazabildiler?Oysa,bu iki mesele olmadan Türkiye tarihine,toplum yapısına,resmi ideolojiye,ezici sağcılığa dair hiçbir şey anlaşılamaz."Türklük Sözleşmesi" üzerinde durulmadan köylülerin,göçmenlerin,işçilerin,akademisyenlerin Türk devletini ve sağ siyaseti neden bu kadar kararlı bir şekilde desteklediği anlaşılamaz.Marxist oryantalizm,Türk oryantalizmi,Türk merkezciliği ve Türklük el ele verdiler.Ama son yıllarda bunlar olumlu anlamda değişiyor.

-Haiti Devirimi'nden ve anti-kolonyal hesaplaşmalardan bahsetmişken "Yeryüzünün Lanetlileri"ne değinmemek olmaz...Frantz Fanon üzerinden Cezayir,İsmail Beşikci üzerinden Kürdistan tarihi üzerine çalışmalarınız var.Cezayir ve Kürdistan,Osmanlı ve kolonyal geçmişleriyle ortak bir tarihi barındırıyorlar.Osmanlı kuruluşu tartışmalarını eleştirel ve dünya-merkezci perspektifiyle ele aldığınız doktora çalışmanızı ("Osmanlı-Bir Dünya İmparatorluğunun Soykütüğü") gözönünde bulundurursak,farklılaşan ve benzeşen yönleriyle ondokuzuncu yüzyıldan günümüze Cezayir ile Kürdistan'ın karşılaştırmalı tarihini yazmak ne derece mümkün?

Cezayir ve Kürdistan 1830'lardan önce Osmanlı'nın,modern-öncesi Osmanlı'nın diyelim,büyük ölçüde özerk olan periferileriydi.1830'da Cezayir hızla modernleşen,merkeziyetçileşen ve milliyetçileşen Fransa'nın eline geçti.1830'larda ve 1840'larda Fransa Cezayir'deki direnişi büyük ölçüde aştı ve işgali tamamladı.Kürdistan'da ise aynı yıllarda eski Osmanlı gitti ve yerine modernleşen,merkeziyetçileşen Osmanlı geldi.Bedirhan İsyanı'nın bastırılması burada kritik bildiğimiz gibi.Ahmet Kardam'ın ayrıntılı kitabından öğrendiğimize göre,Osmanlı bu gelişmeye "Kürdistan'ın Fethi" ve "Vaka-i Hayriye" diyor.Fransa ve Osmanlı-Türkiye'nin merkeziyetçi,asimilasyoncu ve gaddar metodlarına karşı da yavaş yavaş Cezayir ve Kürt milliyetçilikleri,milletleri doğuyor.Hem Cezayir'de hem de Kürdistan'da uzun süre dini görünüm alan milliyetçi isyanlar 1930'larla birlikte giderek sekülerleşiyor.Cezayir'de kitlesel isyan 1954'te başlarken ve sekiz yılda başarıya ulaşırken,Kürdistan'da 1984'te başlıyor ve halen devam ediyor.Şimdi tabii hem Fransa ve Türkiye arasında hem de Cezayir ve Kürdistan arasında çok büyük farklar var.Ama mukayese edilirlerse,önemli ve ufuk açıcı benzerlikler de bulabiliriz.Bir kere,hem Osmanlı'nın hem de Türkiye Cumhuriyeti'nin Fransız düşüncesinden,idari sisteminden ve laikliğinden çok etkilendiğini biliyoruz.Bu benzerlikler Cezayir ve Kürdistan'daki politikalara da yansımış olabilir,ki ben öyle düşünüyorum.Bu iki merkeziyetçi ve milliyetçi metropole karşı,ezilen ve horlanan Cezayirliler ve Kürtler benzer direniş yöntemleri geliştirdiler.Özellikle Frantz Fanon ve İsmail Beşikci'nin Cezayir ve Kürt direnişlerini iki toplumu nasıl dönüştürdüğüne dair tezleri şaşırtıcı benzerlikler gösterir.Üzerine düşünülebilecek bir başka benzerlik,Cezayir ve Kürt silahlı direnişlerinin Fransız ve Türk düşünce hayatlarında yarattığı büyük sarsıntı ve bu sarsıntıyla başetme yolları.Haiti Devrimi'nde tam anlamıyla sınıfta kalan Fransız evrenselciliği,Cezayir savaşını görmezden gelemedi ve kendini sorgulamaya başladı.Post-yapısalcılık ve post-modernizmin doğuşunda Cezayir şokunun çok etkili olduğunu savunan sosyal bilimciler var bugün.Cezayir savaşındaki olağanüstü şiddet de,bu şiddete karşı nasıl bir tavır alınacağı konusunda Fransız entelektüelleri ikiye böldü.Bu bölünmenin en ünlü simaları Camus ve Sartre'dır bildiğimiz gibi.Camus adaletten önce annesinin canına önem verdiğini söylerken,Sartre Cezayirlilerin gösterdiği şiddeti tamamen meşru ve hatta,Fanon'dan da etkilenerek,iyileştirici buluyordu.Özetle,Cezayir savaşı Fransız düşünce hayatını derinden sarstı,Fransız aydınlanmasının çelişkilerini,körlüklerini ve ikiyüzlülüklerini halının altına süpürülemeyecek şekilde ortaya çıkardı.Aynı şekilde,Kürt hareketi de Kemalizm dediğimiz Türk milliyetçiliği,modernleşmesi ve hümanizminin gaddarlıklarını ve ikiyüzlülüklerini ortaya çıkardı.Kürtler,Kürt meselesini Türk düşünce hayatına dayattı.Bugün Kemalizm çöküyorsa ve düşünce dünyamızda post-Kemalist bir dönemdeysek,bunda Kürt hareketinin Türk entelektüellerinde yarattığı şok önemli rol oynadı.Aynı şekilde şiddet de Türk solcularının nasıl tepki vereceklerini bilemedikleri bir fenomen olarak önümüzde duruyor.Diyelim,on asker öldürüldüğünde birçok ilerici yazar şiddeti kınarken ve şiddetle bir yere varılamayacağını söylerken,operasyonlarda öldürülen yüzlerce gerilla hakkında şiddet karşıtı bir şey duymak çok zor oluyor.Roboski'de olduğu gibi,siviller öldürüldüğünde tepki veriliyor,ama gerilla öldürüldüğünde hiçbir tepki yok.Demek ki,bizim düşünce hayatımız aslında şiddet karşıtı değil.Çelişkiler ve ikiyüzlülükler var.Bu konuda son olarak belki şu söylenebilir:Kürdistan'ın aksine,Cezayir bağımsızlığını yaklaşık elli yıl önce kazandı.Bağımsızlık sonrası yaşananlar ise,post-kolonyal tecrübeler ve tehlikeler açısından Kürt hareketine bir şeyler öğretebilir.Örneğin,Fanon devrim süresince (1954-1962) yaşanan toplumsal değişimlerin,diyelim Arap kadınının özgürleşmesinin,geri döndürülemez boyutta olduğunu söylüyordu.Ama yanıldı.Kadınlar hızlı bir şekilde tekrar kapatıldı,İslamcılık hızla yükseldi ve İslamcılığa karşı da siyasal iktidar diktatörleşti.Tabii burada Kürt hareketinin bağımsızlık kazanamaması ve mücadelenin çok uzun sürmesi,Kürt toplumundaki olumlu değişimleri,Cezayir'e kıyasla,çok daha köklü ve güçlü yapmış olabilir.Diyelim PKK,1992'de başarılı olsaydı ve ulus-devletini kursaydı ne olurdu?Kürt sivil siyaseti ve kadın hareketi,Kürt aydınları o dönemde yeterince güçlü olmadığı için,hızla bir diktatörlük kurulurdu muhtemelen.Ama bugün bu zor.Olası bir bağımsızlık anında,otoriterleşme eğilimlerine aşağıdan kararlı bir direniş geleceği tahmin edilebilir.Tabii,burada bazı benzerliklerden bahsettim.Farklılıklar da ilginç.Önemli olan,bu mukayeselerin tarihçi açısından ufuk açıcı olabileceği...

*Türklüğün halleri:Barış Ünlü'yle Türklük sözleşmesi ve Türkiye entelektüelliği üzerine,Röportaj:Eren Barış,Express (133),Şubat-Mart 2013,s.24-27.

http://www.academia.edu/4972729/Baris_Unlu_ile_Turkluk_Sozlesmesi_Uzerine_Soylesi_EXPRESS_-_133_

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder