13 Ekim 2014 Pazartesi

Türkiye'nin Ermeni Meselesi/Prof.Dr.Deniz Ülke Arıboğan*

Ermenilerin Öldürülmesi Soykırım Olarak Tanımlanabilir Mi?

Ermeni Soykırımı var mı yok mu meselesi esasen ayrı bir tartışma konusu.Öncelikle Yahudi Soykırımı'yla özdeşleşmiş olan "genocide" kavramının,İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana kullanıldığını belirtelim.Yani bu,son yetmiş yılın gündemini oluşturan bir olgu.Sadece yirminci yüzyıl boyunca,hükümetlerin kullandığı şiddet nedeniyle hayatını kaybeden insan sayısı 175 milyon civarında.Siyasal nedenli şiddete kurban giden bu insanların önemli bir bölümü fikirleri yüzünden hayatlarını kaybetmişler.Çok-uluslu imparatorluklardan ulus-devlete geçiş sürecinin kurbanları ise daha farklı.Sadece hayatını kaybedenler değil,aynı zamanda yerini yurdunu yitiren milyonlarca insan var.Büyük sürgünler ve göç dalgaları o dönüşüm döneminin karakteristik özelliği.

Çoğunluğunun baskısından ve rejimin zulmünden kaçan yüzbinler güvenli bölgelere doğru hareket ederek hayatta kalmaya çabalıyorlar.Yine o dönemde Anadolu topraklarında dörtte bir oranında Hristiyan yaşarken,bu nüfus birkaç sene içerisinde kayboluyor.Bu arada bir milyondan fazla Müslüman da,ki o zamanlar bunların hepsine Türk deniyor,Anadolu'ya sığınıyor.Balkanlar'dan,Kafkaslar'dan dalga dalga insan seli akıyor.

Bu arada Osmanlı topraklarında İttihat ve Terakki hükümetinin yoğun bir Türkleştirme ve ulus-devlete hazırlık programını görüyoruz.Süreç büyük bir felaketle sonuçlanıyor.Osmanlı'nın en sadık tebaası olarak görülen yüzbinlerce Ermeni topraklarını,yurtlarını ve nihayetinde hayatlarını kaybediyor.Büyük bir dram.Bu bir genocide,yani soykırım mıdır değil midir tartışması esasen abes,ama siyaset bu tartışmayı seviyor.

Türkiye'nin bu konudaki tezleri her gün farklılaştığından,bizim resmi görüşümüz şu demek mümkün değil.Bizim öğrenciliğimizde böyle bir olayın asla olmadığı ve Ermenilerin hayatını kaybettiğinin külliyen yalan olduğu anlatılırdı."Tehcir kararıyla,çetecilerin yarattığı güvenlik sorununu bertaraf ettik.Onları Osmanlı toprakları içerisinde bir başka vilayete gönderdik,sınırdışı bile etmedik" noktasındaydık.Sonra sayılara takıldık."Karşı taraf bir milyondan fazla kayıp var diyor ama aslında kayıp 300-400 bin civarında" noktasına geldik.Bir sonraki aşamada "Evet,öldürdük ama bir sorun neden öldürdük" iddiası güçlendi.Sonra "mukatele"ye,yani "karşılıklı birbirimizi öldürdük" noktasına geldik.Sonra biraz daha hukuki terminoloji içerisinde kalmaya çalıştık."Alınan karar bütün Ermenilere yönelik değildi.Batı'dakileri kapsamıyordu.Tehcir edilen grup yine Osmanlı toprakları içinde bir yere aktarılıyordu.Bir grubu kendi toprağının dışına atmak genocide'a girse de,kendi toprağının içinde hareket ettirmek böyle kabul edilmiyordu.Ortada bir katliam varsa da bu genocide kapsamında değerlendirilemez" demeye başladık.

Bugün gelinen noktada daha önce hiç bilmediğimiz,resmi tarihlerimiz çerçevesinde bize öğretilmeyen bir felaketin yaşandığını biliyoruz.Bu felaketin sorumlularının kimler olduğu ve yeni nesillerin bu sorumluluğu üstlenip üstlenmeyeceği konusundaki tartışmalar ise sürüyor.Keza bu felaketin bir soykırım olarak tarif edilip edilmeyeceğine de karar vermiş değiliz.Türkiye resmi olarak tarihçilerden oluşan bir uluslararası komisyon kurulmasını ve bu felaketin tanımlanmasını önerdi.Fakat yaptığı çağrıya henüz olumlu bir yanıt almış değil.Kanımca çok önemli bir diplomatik girişimdi bu.Bir özgüven işaretiydi ama uluslararası kamuoyunu yönlendirebilmek adına oldukça geç bir hamle olduğunu da söyleyelim.Bir kanaatin oluşması aşamasında yapılan müdahalelerle,kanaat oluştuktan sonra onu değiştirme maksadıyla yapılan müdahaleler arasındaki etkinlik farkı var.Yüz yıllık bir gecikmenin sıkıntılarının yaşanması kaçınılmaz.

Üstelik son yıllarda soykırım,yani genocide konusunda ciddi uluslararası kararlar alınmaya başlandı.Soykırım suçunun geriye yürümezliği konusunda ceza hukukçuları bunun evrensel ve tarihsel bir durum olduğunu,soykırım yapılmaması gerektiğinin zaten bilinmesi gerektiğini düşünüyorlar.Yani bu suçun,kanunen henüz bir suç olarak tanımlanmadığı dönemleri de kapsadığını düşünüyorlar.Kaldı ki soykırım meselesinin 1948 sözleşmesini imzalamayan tarafları da bağladığı konusunda hemfikirler.

Bir önemli nokta da eskiden sadece Yahudilerin yaşadığı dramı tanımlamakta kullanılan ve onlara özgü bir mağduriyet konumu sağlayan genocide suçunun giderek daha geniş kapsamda değerlendirilmesi.Artık sivillerin hedef olduğu hemen her tip iç çatışmada geniş bir kitlenin etkilendiği olaylar soykırım olarak tanımlanabiliyor.Yani yeni bir kavramsallık sözkonusu.Kavramın epeyce lightlaştırıldığını söyleyebiliriz.Böyle bakarsak,1915 Ermeni Tehciri "lightlaştırılmış soykırım kavramı"na oturuyor mu?Evet,oturuyor.Yine çeşitli mazeretler öne sürebiliyorsunuz ama bugün Ruanda'dakine de soykırım deniyor,Yugoslavya'dakine de,hatta pek yakında Suriye'dekine de denecek.Bunların her biri soykırımsa ve sosyal ya da siyasal bir kimlikle tanımlanan kitlelere yönelik her tür saldırı soykırım olarak nitelendirilebiliyorsa,bundan kaçış yok.Bu,olayın Türkiye açısından dezavantajlı bölümü.

Türkiye açısından kısmen rahatlatıcı olansa şu:Bu konum herkesin "soykırımcı" statüsüne girebildiği bir dönemde sürüye karışmanın dışında fazlaca bir anlam ifade etmiyor.Devletlerin geçmişinde maalesef bu tür olaylar var.ABD'nin Kızılderililere,Fransızların Cezayirlilere,İspanyol ve Portekizlilerin Latinlere,Hutuların Tutsilere yaptıkları böyle değerlendiriliyor.Artık bu tür şiddet girişimleri soykırım çerçevesinde tanımlanıyor.Kısaca durum iyice sıradanlaştı.

2015 yılı Ermeni diasporasının lokomotifliğinde farklı bir çerçevede ele alınacak muhtemelen.Diasporanın dünyanın en güzel şehirlerinde,büyük maddi imkânlara sahip olarak yaşadığını unutmayalım.Ermenistan'a geri dönmek gibi bir niyetleri olmadığı gibi hasretini çektikleri bir vatan da yok;sadece bir şeylere tutunmak zorundalar.Diasporaları birarada tutan şeyler bazen tarihsel travmalardır,bazen tarihsel zaferler.Bir vatana tutunsalar daha somut unsurlara bağlılık gösterebilecek bu insanların ortak yapıştırıcısı bu öfke ve mağduriyet duygusu.Bu onlara yaşam enerjisini veren bir ideoloji haline gelmiş.Türkiye'de bunun bir anti-tezi yok,zira bu konuda bir bilgi ve bilinç yok.Kamuoyunda,"ne diyor bu insanlar,bizim atamız dedemiz de katledilmişti" havası hâkim.

Kuşkusuz tarihi travmaların psikolojik izleri sadece diasporada değil,Ermenistan'da da var.Resmi devlet ideolojisinin bir parçası bu soykırım meselesi.Üstelik anayasaya yerleşmiş birtakım maddeler de var.Ancak Ermenistan ile olan ilişkinin arka planındaki psikolojik durum ile diasporadaki psikoloji aynı şablonda değil.Ermenistan'da insanlar ekmek parası,refah ve gelecek arayışında.Dünyayla bütünleşmek istiyorlar.Onbinlerce Ermenistan vatandaşı Türkiye'de kayıtdışı çalışıyor.

Türkiye yenilmiş bir devlet değil,savaştan çıkmış,bütünlüğünü korumuş ve onun üzerinden de dünyaya bir anlamda kafa tutmuş bir ülke.Bir yandan da tarihte görülmemiş bir hızla büyüyor.Ermenistan meselesini geliştirmesini engelleyecek bir psikolojik duvar yok.Buna karşın siyasal bir duvar var,o da Azerbaycan'ın Ermenistan ile olan meselelerini aşması.Söylediğim gibi eğer kazan-kazan formülüne oturacak bir yapı kurgulanırsa,bazı fedakârlıklarla üç devlet için de müthiş bir gelişim stratejisi oluşturulabilir.Nihai noktada Ortadoğu'da bir barış havzası kurma idealinin tamamlayıcı parçasının Azerbaycan-Ermenistan hattının açılması olması beklenir.

Ermenistan Açılımına Ne Oldu?

Türkiye'nin dış politik hedeflerini yıllardır sekteye uğratan bir konu da kuşkusuz Ermeni meselesi.Bu noktada Türkiye ile Ermenistan arasındaki ilişkide iki temel meseleden söz edebiliriz.Birincisi,kimlikler üzerinden şekillenen sorunlar;yani Ermeni kimliği ve onun üzerine bina edildiği tarihsel travmalar ile bunların uluslararası platformlardan yansıyan etkileri.Kısaca,Ermeni Soykırımı meselesi diyebiliriz.İkincisi ise jeopolitik ve jeostratejik açıdan,iki ülkenin,aralarına Azerbaycan'ın da katılımıyla kurabileceği bol kazançlı bir uzlaşma sorunsalı.Bu da şu anlama geliyor.Bu üç ülke,aralarındaki siyasal sorunları aştığı anda Türkiye'yi Hazar Denizi kıyılarına,Azerbaycan'ı ise Karadeniz kıyılarına taşıyan coğrafi bir bağlantı hattı kurulabiliyor.Ermenistan ise her iki taraftan denizlere ve dolayısıyla dünyaya çıkış fırsatı yakalamış oluyor.

Şu anki statüko herkesin kaybettiği bir modelde şekillenmişken,üç ülkenin de çıkarlarını maksimize edebilecek bir sistemin kurgulanması mümkün aslında.Bu nedenle Türkiye ile Ermenistan arasındaki ilişkiler ikili değil,üçlü bir paket halinde ele alınmak durumunda.Bir dönem Ermenistan'la ilişkilerdeki gerginlikleri azaltmak yolunda önemli adımlar atılıp da bundan geri dönülmesinin nedeni de üçlü sacayağının Azerbaycan bölümünün ihmal edilmesi olmuştu.Türkiye Avrupa Birliği ile ilişkileri bakımından Ermenistan'a açılmak,enerji menşeli stratejik ilişkiler nedeniyle de Azerbaycan'la kapıları kapamamak durumunda.

Öncelikle şunu belirtelim ki Ermenistan ile Türkiye arasındaki tarihsel ilişkisizlik ve psikolojik duvar her iki ülke açısından da siyasi ve coğrafi bir engel niteliğini taşıyor.Özellikle Ermenistan'ın doğuda Azerbaycan,batıda Türkiye tarafından çevrilmiş olan coğrafyası,onu oksijensiz bırakıyor ve bir anlamda Rusya ile İran'a mahkûm ediyor.Ermenistan'ın gerek enerji gerekse demiryolları ve ticaret konusunda İran'a yakınlaşması da bu zorunluluktan kaynaklanıyor.Oysa Batılı bakış açısıyla Ermenistan bir Batı,kimilerine göre de Avrupa ülkesi.Denize çıkışı olmayan,küçük ama Batılı sayılan bir ülkenin böylesine bir mahkûmiyet yaşaması,psikolojik olarak da Batı dünyasını ve özellikle ABD'ni rahatsız eden bir durum.Bu açıdan Türkiye kanalının açılması ve Ermenistan'ın Batı'ya dokunabileceği bir mecranın ortaya çıkması,dış dünyadan da ciddi bir destek görüyor.

İlginç olan,bu destekçiler arasında Ermeni diasporasının bulunmaması.Ermenistan sınırları dışında yaşayan ve kimliklerini "seçilmiş travmalar" üzerine inşa etmiş bulunan Ermeniler,bu travma üzerinden dünya çapında yarattıkları "mazlum algısını" ve kimlik yapıştırıcılarını yitirebilecekleri endişesini taşıyorlar.Nitekim Ermenistan açılımının gündemde olduğu dönemlerde diaspora bir yandan süreci destekleyen ABD yönetimine,diğer yandan da Ermenistan hükümetine yönelik sert eleştiriler ve protesto gösterileri düzenlemişti.

Kuşkusuz Ermenistan ile yakınlaşma politikasının Türkiye'de de herkes tarafından benimsenmesi mümkün değil.Lakin Ermeni açılımına o dönemde gösterilen muhalefet politik değil,daha ziyade Ermeni iddialarının geri alınmasını talep eden;yani olaya özünde değil,detayında karşı duran bir muhalefet olarak şekillenmişti.Bu,büyük devlet-küçük devlet ilişkisinin normal psikolojisi.Esasında herkes,Ermenistan'ın Türkiye üzerinde herhangi bir hak iddia edemeyecek kadar zayıf olduğunu biliyordu.Ancak en azından bir kısım Türk vatandaşı uzun yıllardır Soykırım konusunun gündemde tutulması için gösterilen çabayı düşmanca bulduğundan ve Azerbaycan ile dostluğa zarar verebileceği endişesiyle açılıma sıcak yaklaşmadı.Konu daha ziyade politikanın üst katmanlarında sıkıştı,alt yapıdaki artı-eksiler fazlaca hesaba katılmadı.Oysa Türkiye'nin Ermenistan ile ilişkisinin jeopolitik bakımdan ne anlama geldiğini görmek için haritaya bakmak yeterli.Türkiye aslında Ermenistan'a değil,Hazar Denizi'ne ve oradan Orta Asya havzasına doğru açılma arayışında.Azerbaycan ise Karadeniz üzerinden Avrupa'ya eklemlenecek.Bu hattın bütünleştirilmesi Hazar'dan Karadeniz'e kadar güvenli bir havza oluşturduğu gibi,İran'ın kuzey açılımını da Türkiye'nin kontrol edebileceği bir zemine sokuyor.Stratejik derinlik diye bahsedilen şey de zaten bu,yani çok boyutlu ve çok katmanlı bakışı kapsıyor.

Türkiye'de Ermenistan ile ilgili genel algı ise çoğunlukla bu derinliği gözardı ederek,Ermeni Soykırımı meselesi üzerinden şekilleniyor.Olaylar bu bağlamda değerlendirildiğinde 2015'in Türkiye açısından son derece kritik bir yıl olacağını söyleyebiliriz.Zira Ermeni diasporası açısından bu,hedef olarak seçilmiş ve Tehcir'in yüzüncü yılını anımsatacak bir tarih.Bu konuda Türkiye'yi mahkûm etme hedefiyle uzun yıllardır yapılmış ve yapılmakta olan siyasi yatırımı da gözönünde bulundurmak gerekiyor.Ermeniler kendi büyük grup kimliklerini inşa ederken "seçilmiş travma" olarak kullandıkları Soykırım meselesini uluslararası platformlarda çok uzun süredir bir dantel gibi işliyorlar.Son derece sistematik ve doğru kurgulanmış bir tanınma stratejileri var.Nitekim bugüne kadar 21 ülke Ermeni Soykırımı'nı tanıdı.Bazı ülkelerse parlamentolarından aynı kararı birkaç kez geçirerek tekraren gündeme getirdiler.

2015'e kadar tanınmanın çok daha yaygınlaşması ve uluslararası örgütler bünyesinde de karara bağlanması hedefleniyor.Bu noktada ABD'nin tavrı belirleyici olacak gibi.Türkiye'nin bu meseleye gösterdiği hassasiyet ve tepki,konunun her yıl Nisan ayında Kongre gündemine gelmesine rağmen tekrar rafa kalkmasına neden oluyor.Son dönemde Obama'nın Türkiye'ye dönük büyük stratejisi,prensipte bireysel olarak inandığı bir konuda siyaseten geri durmasına neden oluyor.Buna karşın 2015 yılında Obama üzerindeki baskının daha da artacağını,hatta kimbilir belki de bu tasarının iki yıl sonra geçmesi konusunda pazarlığın tamamlandığı bile düşünülebilir.Tasarının sırf sembolik etkisinin yüksek olması adına özellikle 2015'e kadar bekletiliyor olması mümkün.Bu süre zarfında da Türkiye'ye karşı kullanılan bir pazarlık kartı olarak işlevselliğini koruması sağlanıyordur belki de.Tüm bu siyasi tartışmaları bir kenara bırakırsak Ermeni meselesinin yüz yıl aradan sonra Türkiye'nin en önemli gündem maddelerinden biri olmasının nedenlerini tartışmamız gerekebilir.Bu görünürde tarihle ilgili bir meseledir,doğru;lakin tarih,kesin yargıları olan,neden-sonuç analizlerinin ardından yasalar üreten bir bilim dalı değildir.Her gerçek tarihçi bilir ki bir kez tarih çalışmaya başlamak,çözmekle asla tükenmeyecek bir sırlar kapısını açmak gibidir.Her yeni öğrenilen bilgi,yeni sorular ve sorunlarla yüzleştirir.Bu yüzden tarih,bilgi sahibi olmakla değil,bilge olmakla özümsenebilecek bir yüzleşmedir.Kocaman bir okyanusta balık avına çıkmak gibi bir şeydir,geçmişi okuyup anlamaya,anlatmaya çalışmak.

Tarihçiler geçmişin denizine bir bilim açlığıyla saldırırken,siyasetçiler yiyecekleri balıkların hayalini kurarlar.Onlar için denizin değil,denizden çıkanların anlamı vardır.Yiyebilecekleri ve yiyemeyecekleri arasından seçim yapıp,denizin ne işe yaradığına karar verirler.Tarihin ideolojik bir araç olarak,şekillendirici,meşrulaştırıcı,gayri-meşrulaştırıcı,yaratıcı,yok edici özellikte olduğunu bilenlerin;yani siyaset üretenlerin geçmişle ilişkisi böyledir.Araçsaldır,manipülatiftir,ideolojiktir.

Siyaset üreticisi açısından tarihin onun siyasi beklentilerine uygun,onun iddialarını destekleyen bir içerikte sunulması gereklidir.Zira esas hedef,siyasi projedir.Bu nedenle de tarih siyasetin ellerine düştüğü anda özenle ayıklanmaya,temizlenmeye ve şekil değiştirmeye başlar.Siyasetçi,bu noktada tarihçi ile rakip hale gelir.Tarihçi ağa takılan bütün balıkları yüzeye çekerken,siyasetçi ağdaki balıklardan istediklerini alır,hatta pazardan aldıklarını da ilave eder.İnsanlık tarihinin başından beri tarihin bir karmaşa haline gelmesinde siyasi müdahalelerin derin izlerini görmek mümkündür.Tarihin bu haliyle kötüye kullanılmış bir bilim olduğu da söylenebilir.Tarih siyaseten fazlasıyla işe yarar bir enstrümandır ve kullanıma açıktır.

Ermeni sorununun da tarih biliminin alanından çıkarılarak,siyasi alana aktarılmış olması dış politika alanında bizleri sıkıştıran bir durum.Yeni trende göre devletler sadece soykırımları tanımıyor aynı zamanda soykırımı reddetmeyi bir suç haline getirip,insanların bu suçtan hapis cezası almalarını öngören yasal düzenlemeler yapıyor.Esasen ben bunu Türkiye açısından yararlı bir mecra olarak değerlendiriyorum.Zira bu noktadan itibaren tartışılacak konu,Ermenilere ne olduğu değil,bilime ve ifade özgürlüğüne ne olduğu haline geliyor.Yani bu noktadan sonra,"Ermeni Soykırımı yapılmamıştır" deme özgürlüğünü insanların elinden almanın,"temel insan haklarından olan ifade özgürlüğü" kavramının neresinde durduğunu tartışır hale geliyoruz.Bu açıdan tercih edilmeyecek bir durum değil.

Ancak bir de Soykırım'ın dünya kamuoyu tarafından nasıl algılandığı meselesi var ki orada oldukça gerilerdeyiz.Devletlerin çeşitli diplomatik sebeplerle tanımaktan kaçındığı bu konu halklarının büyük bir bölümü tarafından çoktan tanınmış durumda.Gerçekte böyle bir durumun olup olmadığı da bu noktadan sonra anlamını yitiriyor,zira yirmibirinci yüzyılın yeni uygarlık düzeninde "neyin gerçek olduğu" değil,"insanların neyin gerçekliğine inandığı" önem kazanıyor."Algı gerçektir" savı bir kez daha devreye giriyor ve kamuoyu tarafından galip ilan ediliyor.

Peki Türkiye bu Soykırım meselesine niye bu kadar tepkisel yaklaşıyor?Dünyada birçok ülkenin,hatta Papalığın bile geçmişteki hataları nedeniyle özür dilemesi,kendi deyimimizle helalleşmesi sözkonusuyken bu konuda niçin bu kadar sert bir duruş sergiliyoruz?Gerçi zaman zaman "kabul edelim gitsin" mealinden yorumlarla karşılaşmıyor da değiliz.Her şeyden önce,görebildiğim kadarıyla Türk halkı,Soykırım konusunu kendi kimliğine aykırı bir durum olarak görüyor.Toplumda bu konuda birbirinden farklı psikolojiler var.Toplumsal bünye,oldukça savaşçı bir kültürden gelmesine ve vatan için ölüp öldürmeyi bir gurur vesilesi olarak kabul etmesine rağmen,çoluk-çocuk hayatını kaybetmiş yüzbinlerce sivil insanın varlığını kabul etmiyor.Konu sadece sorumluluğu üstlenmemek değil,bu acıyla yüzleşmek de istememek.Tazminat vermenin,yaptırıma uğramanın ötesinde psikolojik bir durum var burada.Bu konunun sahiplenilmesinin şu anda kendini koruyamayacak,ifade edemeyecek durumdaki atalarımıza,dedelerimize karşı bir haksızlık,bir saygısızlık olacağı düşünülüyor.

Kaldı ki Türkiye,Ermeni meselesini sadece "böyle bir şey tarihte hiç olmamıştır" bakımından da değerlendirmiyor.Kamuoyunda birilerinin bu meseleyi bugünü şekillendirmek üzerine siyaseten kullandığı intibaı var.Uluslararası baskı arttıkça,karşı koyma direnci ve kararlılığı da artıyor.Öyle ki bu konu Avrupa Birliği meselesi ile entegre edildikçe,Avrupa Birliği hakkındaki toplumsal kanaatleri de olumsuza çeviriyor.Türkiye güçlendikçe,özgüveni arttıkça pazarlık masalarında önüne koyulan seçeneklerin sayısı da artıyor.Nitekim Ermeni meselesinin halli süreci bile bir süredir diasporanın dış dünyadan sağladığı destek ve baskı ile yürütülür olmaktan çıkıp,Türkiye'nin inisiyatifinde şekillenebilecek bir tercih meselesine dönüşüyor...

*Prof.Dr.Deniz Ülke Arıboğan,Türkiye'nin Ermeni Meselesi;Prof.Dr.Deniz Ülke Arıboğan,Büyük Resmi Görmek;(ed.) Neval Akbıyık,1. bs.,İstanbul:Timaş Yayınları,2013,s.225-236.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder