15 Ekim 2014 Çarşamba

Cumhuriyet'in Batılılığı değil mesele,olamayışı/Sevan Nişanyan*

Ümit Kardaş benim değer verdiğim ve yazılarını çoğu zaman beğenerek okuduğum bir yazar.Taraf'taki son yazısına (http://www.taraf.com.tr/yazilar/umit-kardas/cumhuriyet-oryantalizmi/30914/) itirazlarımı dostane bir tartışma olarak değerlendireceğini umarım.

"Osmanlı aydını,Batılılaşmayı ya da medenileşmeyi sadece aydınlanma olarak anlamıştır.[Oysa Batı sadece onsekizinci yüzyıl düşüncesi olan aydınlanmadan ibaret değildir...]" demiş Ümit Kardaş.

Bu doğru değil.Velev ki kısmen doğru da olsa,temelinde yatan çıkmazı gözardı edersek yanılırız.

İlk baştan beri Osmanlı eliti,Batı medeniyetinin Hristiyanlıkla (daha doğrusu Hristiyanlığın Batı versiyonlarıyla) ilgisini doğru olarak,hatta belki biraz abartarak teşhis etti.Evliya Çelebi'de,onsekizinci yüzyıl sefaretnamelerinde,Namık Kemal'de,Şinasi'den Hüseyin Rahmi'ye uzanan Tanzimat romanlarında bu vurgu gayet nettir.Osmanlı kültürel yaşamının gözardı edilmemesi gereken bir unsurunu oluşturan gayrimüslim toplumlarında,Batılılaşma/modernleşme tartışmasının ana ekseni daima mezhep meselesi olmuştur.Protestan yahut Katolik olmadan Batılı olunabilir mi?Osmanlı modernleşmesinde Tevfik Fikret-Abdullah Cevdet çizgisi egemen değildir,ikincil kanaldır.

Sonuçta çıkış yolu o kanalda bulundu.Ermenilerin ve Rumların bir kısmı için Protestanlık veya Katoliklik gerçekçi bir çözüm olabilirdi belki.Türkler için değildi.Geriye iki seçenek kalıyordu:Batıyı tümden reddetmek ya da Batı'nın laik-seküler-antiklerikal damarını seçmek.İkincisini seçtiler.Başka çare olmadığından seçtiler,şuursuzluktan değil.

Kavga derin ve acıtıcı bir düzeye evrildi.Tevfik Fikret'in,Türk aydınlanmasının Prometheus'u olarak tahayyül ettiği oğlu Haluk,ABD'ne göçüp Protestan vaizi oldu.Mecelle müellifi Cevdet Paşa'nın torunu,paralarda resmi olan Fatma Aliye Hanım'ın kızı,evden kaçıp Katolik rahibelere sığındı.Laiklik,biraz da bunların cevabıdır.

Türk modernleşmesinin gizli ve mütevazı kahramanları olan yabancı okullar,"modern" oldukları için değil,potansiyel Hristiyanlık yuvası olarak görüldükleri için,eski ve yeni Türk devletinin ölmez nefretine konu oldular.Oysa bu okulların Türk mezunları Hristiyan olmadılar.Ezici çoğunlukla laik ve seküler,hatta Batı'da eşine ender rastlanır ölçüde tutarlı bir şekilde laik ve seküler oldular.İyi ki de oldular.Bu memleket Şarklılığın lağım çukurunda henüz boğulmadıysa,o birkaç bin değerli insanın yüzü suyu hürmetinedir.

Batı medeniyetinin Hristiyanlıkla da,anti-Hristiyan sekülarizmden de daha belirleyici olan öteki boyutu bu topraklarda hiç ilgi görmedi.O boyut,toplumsal elitlerin devlet karşısındaki nispi özerkliğidir.Soyluların,din adamlarının,burjuva entelektüellerin krala "orada dur reis" deme hakkına,gücüne ve alışkanlığına sahip olmaları geleneğidir.

Osmanlı koşullarında akla bile getirilemeyecek bir öneriydi.Buraların eliti oradakine benzemez.Buraların devleti de kendine kafa tutanları yumuşatıp ehlileştirecek güçten ve otoriteden yoksundur."Nispi özerklik" deyince dış vilayetlerde isyan,iç vilayetlerde eşkiyalık ve zorbalık anlaşılır.O yüzden Batı'nın bu en belirgin hasleti buralarda ağza bile alınmadı,mutlak sessizlikle geçiştirildi.

Oysa daha onaltıncı yüzyılda Floransa'dan bu tarafa bakan Machiavelli durumun farkındaydı.Prens'in Fransa ile Türkiye'yi kıyasladığı bölümünde,Avrupa ile Osmanlı'nın bu yüzden uzun vadede yenilgiye mahkûm olduğunu doğru olarak teşhis eder.En ciddi ve radikal Türk Batıcılarında,Mithat veya Vefik Paşa'larda,Babanzade'de,Ağaoğlu Ahmet'te,Ziya Gökalp'te bu meselenin izini bile göremezsin.Cumhuriyet devrinde de bir şey değişmez.En sağdan en sola,en Müslümanından en sosyalistine kadar Cumhuriyet aydınlarının tümü için,devlete icabında kafa tutma imkân ve dayanaklarına sahip olan elitler -kompradorlar,işbirlikçiler,Boğaz'a karşı viski içenler,Yahudiler,kozmopolitler,toprak ağaları,Kürt feodalleri,masonlar,tarikatlar,Pennsylvania- devlete ve millete yönelik en vahim tehlike olarak görülür ve lanetlenir.

Bu yüzden Türkiye'nin Batılılaşması hayal olmaktan ileri gidememiştir ve bundan sonra da gidemeyecekir.

"Batılılaşma,Cumhuriyet rejiminin birincil meşrulaştırma aracıdır..."*Ümit Kardaş

Bu da doğru değil.Batılılaşma,rejimin ancak metropol elitlerine yönelik söyleminde bir rol oynadı.Geniş kitlelere yönelik endoktrinasyonda kullanılan ana meşrutiyet teması Batı filan değildir,vatan-millet-Sakarya'dır,Milli Mücadele'dir,denize dökülen düşmandır,yedi düvele meydan okuyan Gazi'dir.Yanlış hatırlamıyorum herhalde,ilk ve ortaokulda boğazımıza dayadıkları bulamaçta "Batılılaşma" diye bir şey yoktu.Ama bol miktarda şehit ve gazi vardı,düşman vardı,al bayrak vardı,Allah Allah nidalarıyla huruç eden Mehmetçik vardı,susmayacak ezanlar,zalim Haçlılar vardı."Düşman",kuşkuya yer bırakmayacak bir netlikte Batı idi.Emin Oktay'ın tarih kitaplarında Avrupa ve Avrupalılar hakkında bir olumlu kelime okuduğumu hatırlamıyorum.

Cumhuriyet'in kurucu ideolojisi İslami bir ideoloji ve İslami bir propagandadır.Bunu görmemek için hakikaten kör olmak lazım.Revize edilmiş bir İslam'dır,evet.Araplardan ve Arapçadan arındırılmış,uhreviyatı azaltılmış,ahlaki retoriği minimize edilmiştir.Ama sonuç olarak İslam'dır."Biz" ve "düşman" olarak ikiye böldüğü dünyada,biz "Türk" diye yeni bir ad takılmış olan İslam milletidir.Düşman ise 1400 seneden beri aşina olan Rum ve Frenk keferesidir.Cumhuriyet'in üfürükten kazanımlarını bir yana bırak,geriye kalıcı ve çağ değiştirici olan bir tek eser kalır:Yüzyıl başında yüzde 25 gayrimüslim nüfusu olan bir ülkede yüzde 99,9 İslam çoğunluğu yaratmak.

Cumhuriyet ideolojisinin dışladığı şey İslam değildir.İslam'ın eski sürümüdür.Hedefi İslam'ı silmek değildir,devlet kontrolüne almaktır.Daha belirgin ifade edelim:Belli bir konjonktürde,devletin yüksek menfaatlerinin gerekli kıldığı birtakım reformlara "İslam" adına direnme eğiliminde olan unsurları bertaraf etmektir.Bir şekillendirme operasyonudur.Hadise bundan ibarettir.

Batıcılık da vardı elbette.Neden vardır?Üç sebep sayayım:

1-Konjonktür dayatmıştır.Türkiye Batıya -1930'larda İngiltere'ye,hini hacetle Almanya'ya,1945'ten sonra ABD'ne muhtaçtır.Lozan'da verilmiş sözler vardır.
2-İstanbul ve İzmir'in Avrupai elitleri ile Ankara yönetimi arasında Milli Mücadele yıllarında kopma noktasına gelen iplerin tamiri gerekmiştir.Ekonomik ve sosyal açıdan Ankara o zümrelere muhtaçtır.Tavizler vermesi gerekmiştir.
3-Askeri erkan,Abdülhamid'in 1880'lerdeki reformlarından bu yana kendini "Avrupai" sayan bir kurumsal kültüre sahiptir.Bu kültür,ikinci maddede anılan zümrelerin Avrupailiğinden farklıdır.Prusya imalatıdır.Aynı devirde Japonya'da zuhur eden modernleşmeci militarizmle akrabadır.Batı medeniyetinin gelenek ve alışkanlıklarının çoğuna yabancıdır.Papazdan ve misyonerden korkar,kapitaliste güvenmez,fikir adamlarıyla aynı dili konuşmaz.Ama nihayetinde kendini "Batılı" sayar ve içinden çıktığı Şark dünyasını küçümser.

Bakın,üç sebep saydık.İlk ikisi şartların zorladığı şeylerdir;gayri-samimidir.Üçüncüsü samimidir,ama savunduğu kültür Batı'yı Batı yapan her şeyden soyulmuş bir tuhaf kışla kültürüdür,Batı'nın robot resmidir.

Cumhuriyet rejimini "Batıcılıkla" suçlarken bunları da gözönünde bulunduralım.

Değerli yazar Ümit Kardaş'ın Cumhuriyet ideolojisine dair yazısını didiklemeye devam ediyoruz.

"Cumhuriyet yönetimi,Batı teknolojisi ile yerli kültür arasındaki sentezi veya içeriden bir reformu kabul etmeyen radikal bir tavrı sergiledi...Osmanlı döneminde geleneksel ile Batılı değerler arasında ... senteze gidilmeye çalışılmıştı.Cumhuriyet ise geleneği tamamen reddediyordu..." demiş yazar.

"Vah vah keşke reddetmeseydi" dediğimiz yerli kültürün iki ufak kusuru vardı,onları da anmış olalım.

Bir,batmıştı.250 senelik feci bir can çekişme sürecinin ardından,Budin ile Basra arasındaki hemen her haneye ateş düşürerek sulara gömülmüştü.Batan geminin donanımının ne kadarı,nasıl kurtarılabilirdi,tartışırız elbette.Ama öyle bir batışın ardından "lanet olsun" deyip her şeyi çöpe atma psikolojisini çok da suçlayamazmışız gibi geliyor bana.

Osmanlı'nın pek matah bir şey olduğu tezi son zamanlarda tekrarlana tekrarlana tekerleme oldu.Dünya tarihinin en görkemli çöküş hikâyelerinden biri olduğunu hatırlayan pek yok.Hatırlatmış olalım.

İki,"yerli kültür" dedikleri şey,Batı'ya ait her şeyi gâvur ve murdar sayan bir zihniyetin elinde rehindi.O zihniyetin dışında,başka herhangi bir gerçek içeriği kalmış mıydı,onu da tartışırız isterseniz.

Sen Batı'nın tekniğinden öte bir şeylerini ithal etmeye niyetlenmişsen (öyle bir niyet neden ve ne kadar vardı,az sonra),Batı'nın teknolojisini "şeytan icadı",ahlakını "fuhuş",yemeğini "domuz,kıyafetini "dinden çıkma",siyasetini "Haçlı emperyalizmi" diye gören adamlarla neyin sentezini yapacaksın?

Memleketin iliğine işlemiş gâvur düşmanlığı olgusuyla yüzleşmeden ne sentezi,neyin reformu?

"Teknoloji almak yetmez,kültür de alalım" diyenlerin tezinde anlaşılmayacak bir şey yoktu.

Teknolojiyi almaya zaten elin mahkûm:Dünyanın hiçbir yerinde o teknolojiyi almayan toplum yok.Peki o teknolojiyi üreten güç nedir?Beşyüz yıldan beri Batı dünyasını başdöndürücü bir yaratıcılıkla her gün yeni bir dünya keşfetmeye zorlayan itki nedir,hangi kültürel veya ekonomik veya yasal veya siyasal altyapıdır?O şey her neyse,bir şeyler kapmazsan teknolojinin tüketicisi olarak kalırsın.Onlar iphone çıkarır sen kuyruğa girersin;onlar kıtalar keşfeder sen televizyona bakıp çekirdek çitlersin.

İşin teorisi buydu.Cumhuriyet'in bulduğu bir şey değildi,Tanzimat'tan beri Osmanlı-Türk elitinin gayet net olarak bildiği ve kavradığı bir şeydi.Cumhuriyet'in kurucularının,vatan-millet-Sakarya ve Ziya Gökalp gölgesiyle bulanıklaşmış olan Batı sevdası,Osmanlı elitininkinden daha radikal veya daha cüretkâr değildir.

Peki fiiliyatta ne yaptılar?Batı'nın hangi kültürünü ithal ettiler?Fonograf ve tayyare dışında memleketin nesi Batılılaştı?

Aklıma üç madde geliyor:Kıyafet,sanat,hukuk.Üçü de kuvvetli gerekçeleri olan reformlardır.Cumhuriyet kurucularının keyfi tercihlerine indirgenemezler.

Üçünün de Batı toplumlarına has üretkenlikle illiyet bağı yoktu,varsa da pek dolaylıydı.Asıl mevzuya bir türlü gelinmedi desek yeridir.

1-Kıyafet Batılılaştı.En cüretkâr,en göze batan,en geniş kesimleri etkileyen adım buydu.En çok direnişle karşılanan bu oldu.Hâlâ da en çok direnişle karşılanan budur.
Hangi akla hizmet etti?Sanırım akıldan çok duygulara hizmet etti.Dikkat edersen,memleket tarihindeki iki büyük kıyafet reformunun ikisi de büyük bir askeri hezimeti izler.İlki 1828 felaketinin ardından gelen II. Mahmud'un ceket-pantolon ve fes reformudur.İkincisi Birinci Dünya Harbi faciasını izleyen kıyafet devrimidir.Bir nevi kabuk değiştirme ritüelidir.Yenilginin ve çöküşün müsebbibi olarak görülen yerli kültürün köhne otoritesine karşı başkaldırı hareketidir.
Her iki seferinde değişim spontane olarak başladı.Bir süre sonra devlet işe el koydu,reformu zaptu rapt altına aldı,kıyafet nizamnamesi ve şapka kanunu çıkardı.
Israrla gözden kaçırılan bir detaydır:Cumhuriyet'in kıyafet devriminin canalıcı adımı olan peçe inkılabı Cumhuriyet rejiminin eseri değildi.1919 yazında,yabancı işgali altındaki İstanbul ve İzmir'de gerçekleşti.İstanbul'da ilk caz müziğinin kadınları sessiz bir mutabakatla peçesiz sokağa çıkmaya başladılar.(Dize çıkan etekler Batı'da 1917-1918'de görülmüştü.1919'da İstanbul'da gayrimüslim kızların o modaya uyduğunu biliyorum;Türklerden emin değilim.) Ancak 1922'de Kemal Paşa İzmir'de peçesiz kızlarıyla meşhur Uşşakizadelerin evinde kalarak Ankara'nın politikasını İstanbul ve İzmir elitinin çizgisine taşıyacaktı.
Bir özgürlük isyanının,aradan üç yıl geçmeden,Kastamonu'da,Şark tipi bir zorbalık gösterisine dönüşmesini,bu ülkenin değişmez kaderiyle ilgili bir tecelli saymamız gerekir.

2-Sanat Batılılaştı.Edebiyat ve plastik sanatlar hızla ve bütünüyle Batı formlarını benimsediler.Müzik bir süre direndi ve tamamen teslim olmadı.
Bu da Cumhuriyet'in zoruyla olmadı.Esas dönüşüm Cumhuriyet'ten bir,hatta iki kuşak önce gerçekleşti.Sanatla uğraşan zümre,Batı referansını iştiyakla ve oybirliği ile benimsedi.Çünkü Osmanlı sanatı tükenmişti.Resim zaten yoktu.Edebiyat,daha 1820'lerde,Sümbülzade Vehbi ve Leskofsalı Galip devrinde,tükenmişliğinin farkındaydı.Aruz ittifakla terkedildi.İbnülemin gibi bir eksantrik dahiyi saymazsan,eski Osmanlı nesrine dönmeyi savunan tek kimse çıkmadı.Hat ve tezhip sanatını sürdürmeye çalışanlar,entelektüel itibardan yoksun esnaftı.Marjinalleştikçe ucuzlayıp tükendiler.
Müzik biraz daha uzun direndi.Ama o da yaşayamadı.1950'lere gelindiğinde Osmanlı musıkisinden geriye salya sümük bir meyhane böğürtüsü kalmıştı.Suçlusu rejim değildir.Gazi'nin son yıllarındaki kısa bir cinnet dönemi dışında,devlet radyosunda Türk halk ve "sanat" müziğine ayrılan süre,Batı müziğinden hiçbir zaman daha az olmadı.Buna rağmen yürümedi.

3-Medeni hukuk Batılılaştı.Bizde bu olay kadın hakları açısından ele alınır.Oysa asıl dava,ticaret ve mülkiyet hukukunu sağlam temellere dayandırmaktı.Eski fıkhın safsatalar deryası üzerine bir şey inşa edilemeyeceğinin farkına daha yüz yıl önce varılmıştı.Yüz yılda Mecelle dahil çeşit çeşit sentez,çeşit çeşit "içeriden reform" denendi.Hiçbiri tutmadı.
Lozan'da Batılılar medeni kanunu dayattılar.Objektif ve kolay anlaşılır bir hukukun yokluğunda,yerli ve yabancı gayrimüslimler için kapitülasyon benzeri istisnalar talep etmekte ısrarcı oldular.Türk tarafı uzun zamandan beri zaten o tartışmanın içindeydi.Fazla zorlanmadan adımı attılar.

Özetlersek,Türkiye'nin misler gibi bir yerli kültürü vardı da,ne güzel yürüyüp gidyordu da,Cumhuriyet rejimi geldi,horlayıp zorladı...Yok öyle bir şey!1699 Karlofça Antlaşması'ndan beri batmış bir ülke,tükenmiş bir kültür ve çıkış yolu arayan bir toplumsal elit vardı.Hoyratlıktan ileri gelen birtakım hatalar yapılsa da,sonuçta bir çözüm aradılar.Böyle buldular.

Peki,attıkları taş ürküttükleri kurbağaya değdi mi?Kıyafeti rötuşlayıp sanatla hukuku sil baştan edince Batılılıktan umulan faydalar hasıl oldu mu?Her mahallede bir Galileo,her sanayi sitesinde bir Edison yahut Steve Jobs türedi mi?Yozgat'ta Mars kâşifleri sıraya girdi mi?

Soruyu doğru sorarsan cevabı yarı yarıya vermiş olursun.Batı'yı ilginç kılan şey teknolojisi değildir -o teknoloji,üç-beş sene sonra,bizde de var.Yeni teknolojiyi -ve yeni fikirleri ve yeni sanatı ve yeni yönetim ve örgütlenme biçimlerinin ve yeni ticaret yollarını- üretme yeteneğidir.O yaratıcılık,"yerel kültüre" saygıyla olmaz.Saygısızlıkla olur.Geleneği ve otoriteyi hiçe sayan,hakikati arama aşkından başka kanun tanınmayan arıza insanlarla olur."Bütün hocaefendiler ve halk,dünyanın düz olduğunu söylüyor,ama onlar haksız ben haklıyım" diyebilenlerle olur.Bunların yüzde 99'u yanlış çıkar,ama yüzde biri Amerika'yı keşfeder.

Bana sorarsanız "Batılılaşma" denilen davanın püf noktası bu tip insanların özgünlüğüne saygı gösteren,onların hakikat aşkına pay bırakan,başardıklarında meydanlara heykellerini diken kurumsal kültürü kurmaktı.Kurulmadı.Kurmak akıllardan bile geçmedi."Milli birlik ve beraberliğe her zamankinden fazla muhtaç olduğumuz şu zor günlerde" öyle lükslere harcanacak zaman yoktu."Vatan" sizden hizmet bekliyordu,ukalalık değil.

Nâzım Hikmet devlet başkanının soytarısı olmayı reddettiği için 28 yıl hapse mahkûm edildiğinde Cumhuriyet'in Batılılaşma davası bitmişti bana sorarsanız.Ya da peki,pardon,cüretinden dolayı idam edilen adam Batı'da da çok var.Memleketin aydın sınıfının tamamı devlet başkanının yalakası,onun "Yeni Türkiye" davasının propagandacısı olmayı kabul ettiği gün bitmişti.Ondan sonrası Batı matı değildir.Batı cilası sürülmüş Şark despotluğudur.Yeni kisve giydirilmiş Osmanlı-yahut Timur,yahut Memluk- padişahlığıdır.

Zaten resmi söylemdeki Batı referansı da o noktadan sonra kayıplara karışır.Rejimin güncel kaygılarla itiraz ettiği bazı Osmanlı temalarından ayıklanmış bir Şark alemi,Alparslan ve Attila'sıyla,Mevlana'sıyla,Oğuz Kağan'ıyla,Tuna'dan şimşek gibi geçen akıncılarıyla,memleketin kültür ufkunu kara kargalar gibi sarar,Ziya Gökalp'in tahayyül ettiği kültür sentezini başarıyla gerçekleştirir.

Ümit Kardaş'ın yazısına ilişkin kırık dökük notlarımıza devam.Kardaş'ın yazısı çok değişik ya da çok yanlış olduğundan değil,öyle denk geldi,ondan.

"Halkın geri,İslam ve Arap etkisine açık kabul edilmesi,oryantalist bir bakışla ötekiyi işaret eder.(...) Modernleşmeci milliyetçilikler,Batı oryantalizminin bir sonucu olarak ortaya çıkarlar ama aynı zamanda kendi oryantalizmlerini de üretirler.Yerli seçkinler bunu kendi halklarını medenileştirmeye çalışmakla yaparlar.Türkiye buna örnektir ve halkın büyük çoğunluğu bu kolonyal-oryantalist zihniyet ve uygulamaların mağduru olmuştur..."*Ümit Kardaş

Elitizm bu ülkeye Cumhuriyetle ya da modernleşmecilerle gelmedi ki?Devlet seçkinlerinin burnundan kıl aldırmaz kibri,Osmanlı kültürünün en belirgin özelliğidir.Kendi halkını reaya yani "davar" diye adlandırılan bir rejimden başka ne beklersin?Devlet dışındaki aktörlerin manevi ve siyasi özerkliği fikrine yabancı olan bir kültürden ne beklersin?

Şimdiki İslamcı popülistlerin Osmanlıcılığına kulak asma,Osmanlı'ya dair cehaletleri diğer her konudaki cehaletlerinden az değildir.Osmanlı seçkinlerinin gözünde halk -ister Müslim ister gayrimüslim olsun- napaktır,yani "pis";bihissü idraktir,yani "duyarsız ve kavrayışsız".Osmanlı eliti devletin elitidir;halkı en iyi ihtimalle sadık kul,en kötü ihtimalle cahil ve zararlı bir mahluk olarak görür.Ebussuud Efendi ile Hoca Sadeddin Efendi'de de böyledir,Şinasi ile Ahmed Vefik Paşa'da da böyledir.En gâvurcu Tevfik Fikret'in elitizmiyle,en anti-gâvurcu Namık Kemal yahut Basiretçi Ali Bey'in elitizmi arasında fark göremezsin.Osmanlı kültürünün timsali Karagöz değil Hacivat'tır.Karagöz,bu ülke halkının Osmanlı'ya karşı küskün ve sonuçsuz öfkesinin dışavurumudur sadece.

Cumhuriyet'in ilk kuşaklarının,bugünkü bakış açımızla sakil duran elitizmi Batı'dan öğrenilmiş bir "oryantalizmin" eseri değildir.Kadim geleneğin devamıdır.Tam tersine köylünün ve kasabalının da tanımaya değer bir "kültürü" olabileceği fikri,ilk sarsak adımlarını Cumhuriyet'le beraber atar.Daha doğrusu,ondan on-onbeş sene önce,Jön Türk "modernleşmecileriyle" atar.Türk(çe) basın tarihinde ilk kez bir İstanbul gazetesi,Tanin,1909'da taşraya muhabir gönderir.1913-1914'te Refik Halit ilk Anadolu hikâyelerini yazar.1920'lerde kara Afrika'yı keşfeden Livingstone edasıyla ilk Anadolu romanları yazılır.Küçümseyicidirler,evet,önyargılarla maluldürler,ama bu ülke tarihinde ilktir.Seçkinci söylemin görkemli bedeninde açılmış bir gediktir.Osmanlı-Türk elit kültürünün 1950-2010 arasında katastrofal bir şekilde çöküşüne giden yolun ilk adımlarıdır.

"Batı eşittir elit,İslam eşittir halk" söylemi,ucuz siyasi propagandadan öte bir değer taşımaz.Birkaç yüzyıl boyunca İslam-İslam'ın bir türü-Osmanlı elit kültürünün kilit unsuruydu."Cahil" halka dayatıldı.

Ondokuzuncu yüzyılda o İslam'ın artık kıymeti harbiyesi kalmadığı,ayak bağı hâline geldiği idrak edildi.Elit zümrenin ittifakıyla Batımtrak bir yeni sentez inşa edildi."Cahil" halka dayatıldı.Eski elitin rota değişimine direnen ya da sosyolojik nedenlerle ayak uyduramayan unsurları -bazı medrese hocaları,bazı tarikat şeyhleri,kimi Kürt ve Arnavut feodalleri- önce marjinalize,sonra tasfiye edildi.Olay bundan ibarettir.

Önceki iki yazıda vurguladığımız gibi,getirdikleri şey "Batı" değildi.Batı soslu bir sentezdi.Her şeyden önce Batı'nın bir dini vardı:O dinin alınması sözkonusu olmadı.Dolayısıyla yapılan sentez ismen ve ruhen İslami bir sentez olarak kaldı.Kurulan yapı Batı'ya karşı derin bir güvensizlik ve düşmanlık altyapısı üzerine kuruldu.Elitlere "merak etmeyin yakında Batılılaşıyoruz" diye göz kırpılırken,halk kitlelerine vatan-millet-Sakarya söylemiyle gâvur düşmanlığı ve İslami aidiyet aşılandı.Daha önemlisi,Batı medeniyetini özgül ve ilginç kılan esas unsura -bireysel özerklik ya da seçkinlerin özerkliği fikrine- zerrece geçit verilmedi.O yönde atılan her adımın görüldüğü yerde başı ezildi.İfade ve inanç özgürlüklerini,hak ve kazanç güvencelerini önemseyen herkese,ister filozof ve bilimadamı,ister tüccar ve maceracı,ister şair ve derviş olsun,TC sınırları dar edildi.

Bu yüzden,Batımtrak sentezin sahibi olan elit zümre 1950-2010 sürecinde çöktüğünde,o sentezden geriye kala kala Hürriyet gazetesinin magazin eki kaldı.Miadı yüzlerce yıl önce dolmuş saçma sapan bir hurafeler yığını,memleketin Cumhuriyet-öncesi kimliğinin tek ifadesi,"yerel" kültürün biricik temsilcisi olarak önümüze konabildi.

Ha,peki,bir de ODTÜ ile Boğaziçi var.Bir de Alsancak'taki cafeler."Yerel"in alternatifi.

Bu "oryantalizm" lafı da sinirime dokunuyor,belirtmiş olayım.Pop çağı akademiklerinden Edward W. Said'in meşhur ettiği bir kavramdır.Ucuz polemiğin şahikasıdır.

Oryantalist (ya da müsteşrik) dediğin adamlar,400 küsur yıldan beri İslam medeniyeti hakkında bilmeye değer olan bilginin neredeyse tamamını üretmiş olan adamlardır.Binlerce elyazmasını inceleyip yayımlamış,şaheser sözlükler hazırlamış,unutulmuş medeniyetleri ve yıkılmış abideleri keşfetmiş,buraların şiirini ve lehçelerini incelemiş,coğrafyasını araştırmış bilim emekçileridir.Dünyanın hiçbir yerinde bir medeniyetin mensuplarının başka bir medeniyete böyle bir emek -ve sevgi- yatırımı yapmasının örneği yoktur.Elbette dünyaya bazen kendi medeniyetlerinin prizmasından bakmış,kendi kültürel önyargılarına az veya çok yenik düşmüşlerdir -kim düşmez ki?Elbette bilgi iktidardır ve iktidar iyiye kullanılabileceği gibi kötüye de kullanılabilir -kim kullanmaz ki?

Oryantalistlere yönelik irrasyonel öfkenin esas sebebi,İslam aleminin kendine ilişkin engin cehaletini,sorgulamaktan korktuğu önyargılarını paylaşmamaları olabilir mi acaba?

Başkalarının kibrini ve önyargılarını eleştirenler,sanırsın Batı medeniyeti hakkında eşi bulunmaz bir hoşgörü ve bilgeliğin timsalidirler,sabah akşam Goethe ve Dante hakkında ciltler döktürüyorlar!

"Cumhuriyet ise geleneği tamamen reddediyordu.Bu kapsamda Kürtler de medenileştirilecekti.Nitekim Dersim'de bir kolonide yaşayan ilkellere medeniyet götürmek zihniyeti sonucu katliamlar yapıl[dı]..."*Ümit Kardaş

Benim bildiğim Osmanlı Devleti'nin de,onun mirasçısı olan devletin de mantığı boyun eğme ve eğdirme üzerine kuruludur."Medeniyet götürme" işin palavra faslıdır,ideolojik sosudur.1920'lerde "medeniyet" modaydı,medeniyet dediler.Başka zaman "din elden gidiyor" moda olabilir ya da "kahraman Türk milleti" moda olabilir,öyle derler.Yeter ki başkaldıranın başı ezilsin.

Dersim katliamının,gerek mantık,gerek teşkilatlanma,gerek yöntem ve sonuç itibariyle,mesela 1822 Sakız ve Mora katliamlarından,1876 Bulgar katliamlarından,1895 ve 1915 Ermeni Katliamları'ndan,onyedinci yüzyılda Evliya Çelebi'nin ballandırarak anlattığı Erdel ve Podolya katliamlarından farkını göremiyorum.Geleneksel usul daha ziyade gayrimüslim reaya kesmekti.Onlar tükenince mecbur kaldılar,Müslim Kürtleri ve yarı-Müslim Dersimlileri kestiler.Bu,insanları biraz şaşırtmış olabilir.Farkı bence o kadar.

"Dersimlileri modernleşme ve Batılılaşma yüzünden kestiler" ne demek yahu?İnsan lafının başını sonunu biraz olsun düşünmez mi?..

*Sevan Nişanyan,Cumhuriyet'in Batılılığı değil mesele,olamayışı,13-15 Ekim 2014.

http://nisanyan1.blogspot.com.tr/2014/10/cumhuriyetin-batllg-degil-mesele-olamays.html
http://nisanyan1.blogspot.com.tr/2014/10/cumhuriyetin-batllg-degil-mesele.html?spref=tw
http://nisanyan1.blogspot.com.tr/2014/10/cumhuriyetin-batllg-degil-mesele_15.html?spref=tw

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder