8 Temmuz 2014 Salı

"Türkiye'de inkâr endüstrisi işliyor"/Dr.Bilgin Ayata*

"Türkiye'deki 'inkâr endüstrisi';dış politikasından tutun,Amerika'da finanse ettiği tarihçilerden ders kitaplarına kadar her gün her alanda işliyor.İnkârı ayakta tutmak için devlet kurumları ve birtakım sivil örgütleri harıl harıl çalışıyor."

Doktora çalışmasını Amerika'da Johns Hopkins Üniversitesi'nde "Türkiye ve Avrupa'da Kürtlerin Zorunlu Göçü" üzerine tamamlayan Dr. Bilgin Ayata,Avrupa'daki Kürt diasporasının yanı sıra Ermeniler üzerine çeşitli araştırmalarda bulundu.Almanya'da doğup büyüyen Dr. Ayata,şu anda Freie Universität Berlin'de araştırma görevlisi olup,siyaset bilimi bölümünde ders veriyor.Dr. Ayata ile Fransa'da geçtiğimiz haftalarda büyük tartışma yaratan "Ermeni Soykırımı'nın İnkârını Suç Sayan Yasa" ve Kürt-Ermeni ilişkileri üzerine konuştuk.

-Geçmiş çalışmalarınız ne üzerineydi,biraz bahseder misiniz?

Çalışmalarım şimdiye kadar dört ana konu üzerine odaklandı:Ulus-devlet,şiddet,göç ve siyasi hareketler.Bu belirttiğim konular çerçevesinde şimdiye kadar,Türk devletinin inkâr politikalarını,Kürtlerin zorunlu göçünü,Avrupa'daki Kürt diasporasının oluşumunu ve değişik mücadele alanları ile birlikte ayrıca devlet sınırlarını aşan siyasi pratik alanlarını inceledim.Bu konular üzerine çeşitli yayınlarım oldu.Bir diğer ilgi alanım ise,Ermeni-Kürt ilişkileri ve geçmiş ile yüzleşme meselesi.Yeni araştırma projemde de Ermeni diasporası ile Kürt diasporası hakkında karşılaştırmalı bir çalışma yürütüyorum.

-Geçtiğimiz haftalarda Fransa'da Parlamento ve Senato'dan kabul edilen "Soykırım'ın İnkâr Edilmesini Suç Sayan Yasa" Anayasa Konseyi tarafından reddedildi.Yasa,akabinde gelen iptal kararı Türk-Fransız ilişkilerini nasıl etkiler?

Pazartesi günü (27 Şubat) gerçekleşen iptal kararı,bu yasanın sonu anlamına gelmiyor.Sarkozy karardan hemen sonra hükümetten yeni bir yasa hazırlamasını istedi.Yani verilen iptal kararı sözkonusu yasanın sadece ertelendiği anlamına geliyor.Tekrar benzer bir yasa teklifi gelebilir.Bu yasanın Fransa'nın Türkiye ile olan ilişkilerini pek etkileyeceğini düşünmüyorum.Bu olayda yine cereyan eden milliyetçi söylemlerin devletlerin çıkar ilişkilerini pek de etkilemediğini görüyoruz.Hatırlarsanız Öcalan'ın İtalya'da bulunduğu süreçte veya Danimarka'nın karikatür ve Roj TV gerginliğinde Türkiye'deki hükümet birçok tehditkâr sözler sarfetmişti,ancak elbette ilişkiler eskiden olduğu gibi devam ediyor.Bunu bir nevi danışıklı dövüş olarak tanımlayabiliriz.Burada bir zarar tespiti yapılacaksa Türkiye-Fransa ilişkilerinden ziyade,Türkiye'de bizzat hükümet ve medya tarafından yürütülen milliyetçi ve inkârcı söyleminin verdiği toplumsal zarara bakmak gerekiyor.
Aslında bir kez daha bir fırsat daha kaçırıldı,barışçıl bir söyleme kapı açmaktansa,tekrar bir diaspora düşmanlığı,bir Ermeni düşmanlığı alevlendirildi.Bunu bu yasa veya Fransa yapmadı,bunu Türkiye'deki siyasetçiler ve birçok değişik siyasi aktörler yaptı.İstanbul İHD Irkçılık Komisyonu bu konuda çok önemli bir imza kampanyası gerçekleştirdi.İmza kampanyası "Fransa'daki yasaya karşı değil,Türkiye'deki inkâra karşı birleşelim" şeklinde önemli bir çağrıda bulundu.Gerçekten de asıl tartışılması ve mücadele edilmesi gereken Türkiye'nin bu ısrarlı inkâr politikasıdır.Soykırım terimini uluslararası hukuka kazandıran Raphael Lemkin,Ermeni Soykırımı'nı baz almıştı,yani bir nevi bu terime vesile olan Ermeni Soykırımı'dır.Ama Türkiye'deki birçok sol-liberal aydın tarafından bile bu hâlâ inkâr ediliyor ki bence bu çok feci bir durum.Bu aynı zamanda Türkiye'de hâlâ bir post-genocidal (soykırım sonrası) sürecine  geçilmediğini gösteriyor.Soykırım araştırmacılarının dediği gibi,inkâr,soykırım şiddetin bir devamıdır.Türkiye 1915 Soykırımı'nı kabul edip,toplumsal sorumluluğu ile yüzleşmeye başlamadığı sürece,bu şiddet devam edecektir.Bu öncelikle soykırıma maruz kalan toplumlara uygulanan tarifi zor,derin bir haksızlık ve şiddettir.Holokost (Yahudi Soykırımı) ve diğer soykırımları inkâr eden yasalar işte bu yüzden var,soykırımdan arda kalan insanları daha fazla mağduriyetten korumak amacıyla yapılan yasalardır.Üzeyir Garih,Rahip Santoro,Hrant Dink,Necati Aydın,Uğur Yüksel,Tilmann Geske,Sevag Balıkçı gibi cinayetler,Türkiye'de yaşayan azınlıkların hayatlarının hâlâ tehdit altında olduğunu gösteriyor.Hiç değilse kendilerini Fransa ve diğer ülkelere giderek kurtaran Ermeniler,bu nefret söylemeleri ve eylemlerine karşı kendilerini koruyabilsinler.Bu yasayı ben sadece Fransa'da yaşayan Ermenilerin değil,Fransa'da yaşayan tüm soykırım kurbanları için önemli bir adım olarak değerlendiriyorum. 

-Sosyo-psikolojik açıdan bu yasanın Ermeniler için bu kadar önemli olmasının nedeni nedir?

Türkiye'deki Ermeniler ve Ermeni diasporası hakkında birçok sosyo-psikolojik yorum yapmak yaygın bir aydın hobisi maalesef;bir topluluk hakkında gelişigüzel psikolojik yorumlar yapmayı doğru bulmuyorum.Dersim konusunda da böyle bir olgu var,henüz ayağını bir kez Dersim'e basmamış kişiler Dersimlilere Stockholm Sendromu teşhisini koyabiliyorlar mesela.Mağduriyete uğramış bir topluluğu böyle sosyo-psikolojik açıklamalar ile değerlendirmek,o topluluğu bir kez daha mağduriyet konumuna hapsetmek anlamana geliyor kanımca.Ermenilerin sadece geçmiş travmaları yok,adalet talepleri de var.Peki Türkiye'de neden bu adalet talepleri konuşulmuyor?Bence bu yasayı ilk etapta siyasi açıdan değerlendirmek lazım.

"Baskılar olmadan Türkiye'de tartışma olmuyor" 

Türkiye neredeyse bir asırdır Ermeni Soykırımı'nı inkâr ediyor ki bu bir devlet politikasıdır.Bu inkârı ayakta tutmak için devlet bütün imkânlarını seferber ediyor yıllardan beri.Taner Akçam'ın çok yerinde bir tespiti var.Akçam,"Türkiye'de 'inkâr endüstrisi' var" diyor.Dış politikasından tutun,Amerika'da finanse ettiği tarihçilerden ders kitaplarına kadar her gün her alanda bu inkârı ayakta tutmak için devlet ve kurumları,birtakım sivil örgütleri harıl harıl çalışıyor.Devletin bu seferberliğine rağmen eğer bugün Ermeni Soykırımı tartışılıyorsa,bu en başta Ermenilerin çabalarından ötürüdür.Bu konuda önemli bir araştırmayı özetlemek istiyorum.Siyaset bilimci Seyhan Bayraktar,1975-2005 arası Türkiye'de bir medya analizi gerçekleştirdi ve Türkiye kamuoyunda "Ermeni Meselesi"nin nasıl ve hangi zamanlarda tartışıldığının tarihçesini yazdı.Kitabında şu sonuca varıyor:Bu otuz yıllık süreçte Türkiye sadece dış etkenlerden dolayı Ermeni Soykırımı'nı tartışmış,yani iç dinamizme kalsa,bugün bile hâlâ Ermeni Soykırımı'nı konuşmayacaktık.Ermeni meselesi Türkiye gündemine ilk kez ASALA'nın eylemleriyle giriyor.Sonra da 1987'de Avrupa Parlamentosu'nun Ermeni Soykırımı kararı ile tekrar konu oluyur Türkiye medyasında.Bayraktar'ın bu önemli kitabı Almanya'da yayınlandı ve şu an Türkçe'ye çevriliyor.Fransa'daki yasa ile ilgili tekrarlanan yanlış bir algı var.Şöyle ki "Bu tür yasalar,Türkiye'de atılacak adımları,diyalog sürecini olumsuz etkiliyor;önünü kapatıyor" deniyor.Bayraktar'ın araştırmasının bu argümanın tamamen yanlış olduğunu gösteriyor:Bugüne kadar buna benzer dış baskılar olmadan Türkiye'nin kendi başına bu konuyu tartışmadığını gösteriyor.

-Dink davası geçtiğimiz ay sonuçlandı.Adil bir karar değildi elbette ki.Bu karar,Türkiyeli Ermenileri Türk devletinden uzaklaştırır mı?

Sorunuza cevaben "Bu devlet ne zaman Ermenileri yakınında tutmak istedi ki?" demek lazım.Türkiye Cumhuriyeti 1923'te,Ermenilerin,Süryanilerin ve Rumların soykırım ve tehcirlerle uzaklaştırılmasından sonra kuruldu.Sermayesinin bir kısmını bu insanların varlıklarına el koyarak edindi.Bugün bile hâlâ gayrimüslim azınlıklar için ayrımcı yasalar geçerli iken,konu Türkiye'deki Ermeniler olduğu vakit İçişleri Bakanı değil de Dışişleri Bakanı konuşan bir ülkede,ne zaman bir vatandaş-devlet bağlamı içinde Ermenilere ve diğer azınlıklara yaklaştı ki bu devlet?  

"Dink davası kararı sürpriz değil"

Yani devletin öyle bir yakınlaşma arzusu,siyaseti var mı,azınlıklara bu sinyali veriyor mu ki,şimdi Dink davası Ermenileri soğutmuş olsun?KONDA'nın geçen yıl "Kürt Meselesi" adında bir araştırması yayınlamıştı.Bu araştırmada AKP seçmenlerinin yüzde 63'ü "Gayrimüslüm bir komşu istemiyorum" diye beyan etmiş.Başbakan seçmenlerin arasında mevcut bu ırkçılık ile nerede mücadele ediyor?Tam tersine,Ermenistan'dan gelen göçmenlere tehditler savuruyor,Ermeni diasporasını hedef gösteriyor,Akhtamar Kilisesi'ni bir müze olarak açıyor.Özetle,Hristiyan toplumun çoğunluğunu bu topraklardan uzaklaştırdıktan sonra,arda kalanları da sanki bir dış unsurmuş gibi zaten hep uzağında tutmaya özen göstererek ve dışlayarak yönetti bu devlet,bu açıdan da Dink davasında verilen karar büyük bir sürpriz değil. 

-Biliyorsunuz geçtiğimiz pazar günü Taksim'de Ermeni karşıtı bir gösteri yapıldı.O gösteride "Hepiniz Ermenisiniz.Hepiniz P.çsiniz" şeklinde ırkçı pankartlar açıldı.İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin de katıldı.Bu yürüyüşü nasıl değerlendiriyorsunuz? 

Çok dehşet verici ama aynı zamanda çok gerçek bir tabloydu.Herkes yerini ve rengini çok açık şekilde bu eylemde gösterdi.Bir kaç yıldan beri Başbakan ve birtakım aydınlar,hoşgörü üzerinden bir söylem yürütüyordu.Bu neo-Osmanlı söylemde,Kemalist homojen ulus modeline karşın Osmanlı'nın çok kültürlülüğü bir alternatif olarak sunulur ve bütün kötülükler İttihakçılara yüklenirdi.Ancak Pazar günü bir kez daha açık gördük ki,ne AKP ve Ergenokon karşı karşıya duruyor ne de hoşgörü kavramı,ırkçılığı korumak ve körüklemenin ötesine gidiyor bu hükümet için.

"Taksim'de herkes yüzünü gösterdi"

Bu mitinge TRT günler öncesi çağrı yaptı.İstanbul Büyükşehir Belediyesi şehri ilanlarla donattı.Sonra İçişleri Bakanı bu mitinge katılıp,bir gazetenin çok güzel söylediği gibi "ırkçı kalabalığı coşturdu". Yani devletin tüm teşvik ve imkânları ile Ermenilere küfür edildi.Tehditler savruldu.Sonrasında ise Erdoğan "münferit olaylar" diyerek küçümsemesi,bu olayı desteklediğini gösterir.Özetle,pazar günü Türk-İslam tezinin nasıl bir ırkçı faşist işbirliği olduğunu tekrar gördük.Ancak şunu söylemek lazım:Bu ırkçı-faşist işbirliğinin tüm maddi ve kurumsal imkânları ile örgütlenen mitinge katılım sayısı 30 bindi.Hrant Dink'in cenazesine katılanların sayısı 100 binin üzerinde olduğu söyleniyor.Tüm muhalif güçler,yani Kürtler,solcular,feministler birleşip Ermenilere gözlerinin önünde böyle küfür edilip,tehdit edilmesine karşı seslerini çıkartmazsa ve karşı koymazsa bu gösteri amacına ulaşmış olur.

-1915 Soykırımı'nda Kürtlerin rolü neydi?Kısaca değinir misiniz?

Bu konuda iki tarihçiden bahsetmek istiyorum.Birincisi Uğur Ümit Üngör,bu konuda sanıyorum en kapsamlı ve yol gösterici çalışmaları var.Doktora tezinde Diyarbakır'da 1915 Soykırımı'nın nasıl gerçekleştiği araştırdı,çok önemli bir sosyo-ekonomik inceleme.Orada yerel güçlerin ilişkilerine bakarak,adım adım olayların nasıl gerçekleştiğini inceliyor.Bu tez çalışması "The Making of Modern Turkey" olarak Oxford University Press'de yayınlandı.Sonrasında şu an tercüme edilen "Confiscation and Colonization" isimli bir kitap çıkarttı Mehmet Polatel ile birlikte.Bu kitap da şu an Türkçeye çevriliyor.Her iki kitapta da bu konuda önemli bilgiler sunuyor.Diğer bir önemli çalışmada yine tarihçi olan Janet Klein'in Hamidiye Alayları üzerine olan kitabı.Kürtlerin Soykırım'daki rolünü anlamak istiyorsak,Abdülhamid döneminde kurulan Hamidiye Alayları'yla başlamak lazım.Orada silahlanıp Osmanlı yönetiminin yanında yer aldıktan sonra bölgedeki güç dengeleri değişiyor.Ancak bu konu öyle kısaca değinerek geçebileceğimiz bir konu değil.Sadece Türk devleti değil,Kürtler ve Kürt hareketinin de bu Soykırım'daki rolü ile yüzleşmesi gerekiyor,ki benim gördüğüm kadarıyla bu konuda istekli ve önemli adımlar atılıyor.Bu yüzleşmeyi illaki Kürt siyasetçileri ve tarihçilerin görev alanı değil,herkes kendi evinde "bu tarlalar,bu bağlar,bu konaklar kimindi eskiden" diye büyüklerine sorarak başlayabilir.Herkesin bildiği sırları açıkça dile dökmek,yeni bir dilin ortaya çıkmasını sağlayabilir,içi boşaltılmış bir kardeşlik kavramından daha ziyade adalete ve saygıya dayalı olan yeni bir dil Ermeniler ve Kürtler arasında bir barışa yol açabilir.

-Türkiye'nin Soykırım'ı inkâr etmesinin başlıca sebepleri nelerdir?Türkiye kabul etmesi durumunda ne kaybeder?

Bunun kısa cevabı şudur:1915 Soykırımı 1923'te kurulan Cumhuriyet'in İttihat ve Terraki'yle olan en somut bağlantısıdır.Soykırım inkârı devam edene kadar bu bağ devam edecektir,isterse AKP hükümeti olsun,isterse CHP hükümeti olsun.Türkiye ne kaybeder kabul etse?Bu nasıl kabul edeceğine bağlı.Eğer Dersim soykırımındaki gibi "isyan değildi,katliamdı,gerekirse de özür dilerim" gibi adaletten ve içerikten yoksun bir kabul olursa,pek de bir şey değişmez.Aynı Kürt sorununda olduğu gibi,sadece inkârdan bir idare politikasına geçmiş oluruz,ki bunun böyle de olacağını tahmin ediyorum,muhtemelen 1915 Soykırımı'nın yüzüncü yılında,yani 2015'te,devlet bir "sürpriz" yapabilir ve muhtemelen "Büyük Felaket" gibi muğlak ve hukuki olmayan bir tanımlama ile resmi görüşünde bir değişiklik yapabilir,aynı Dersim konusunda olduğu gibi.Çünkü temelini değiştirmeden devlet kendisini böyle yeniliyor.Oysa gerçek anlamda bir kabul olsa,Türkiye kendisini yeniden yaratır.Kabul çok uzun bir yolculuğun başlangıcıdır sadece,asıl süreç kabulden sonra başlıyor.Bakın Almanya'ya,altmış yıldır Holokost ve Nazi dönemi ile yüzleşmesi devam ediyor,hâlâ sürekli yeni boyutlarını öğreniyoruz.Türkiye ancak 1915 Soykırımı'nın adalete dayalı bir kabul ve yüzleşme sürecine adım attığında farklı bir Cumhuriyet'e doğru yol alabilir. 

-"Özgür Gündem'in manşeti bir ilkti" 2009 Türkiyeli aydının "Özür Diliyorum" kampanyasına Kürtlerden büyük bir destek gelmişti.Ayrıca Dink davasını da Kürtler fazlasıyla sahiplendi.Karayılan bir konuşmasında "Dink davası bizim davamızdır" diye belirtmişti.Bu tarz adımlar,iki halkın barışmasına katkıda bulunur mu?

Verdiğiniz örnek talihsiz çünkü "Özür Diliyorum" kampanyası son derece sorunlu bir kampanyaydı.Soykırım yerine "Büyük Felaket"den bahsediyordu.Bu sanki Kürtlere "Dağ Türkü" yerine "Doğulu Vatandaş" demek gibi bir şey.İnkârı içinde barındıran bir özürdü bu.İsmail Beşikçi,Recep Maraşlı gibi aydınlar da zaten bu kampanyayı bu yüzden eleştirdiler.Onların eleştirilerine tamamen katılıyorum.Bu kampanyayı referans almaktan ziyade şunları hatırlatmak isterim:1995'te Özgür Gündem 24 Nisan'da "Özür Diliyoruz" diye başlık atmıştı -bu çok önemli bir ilkti.2004'te Almanya'da bulunan birtakım Kürt aydınları Ermeni Soykırımı'nı kınayan ve sorumluluklarıyla yüzleşmeye hazır olduklarına dair bir bildiri hazırladılar.Eren Keskin,Osman Baydemir,Abdullah Demirbaş,Recep Maraşlı gibi Kürt aydınları bu konuda önemli adımlar attılar.Her ne kadar da Türkiye basınında özür kampanyası gibi ilgi görmediyse de.Önemli adımdan bir örnek vereyim.Abdullah Demirbaş ve Osman Baydemir'in Diyarbakır'da bu konudaki girişimleri önemli.Diyarbakır'daki Surp Giragos Kilisesi'nin restorasyonuna sundukları maddi ve manevi desteği çok samimi ve inandırıcı buluyorum.Şu an AKP hükümeti birçok kilise ve sinagog restore ediyor,ancak bunu tamamen inanç turizmini bir sektöre çevirmek istediği için yapıyor.Bunları yaparken bile kiliseleri müzeleştirip,isimlerini Türkleştiriyor.Akhtamar Kilisesi'nin açılışıyla Surp Giragos'un açılışını karşılaştırdığımızda,Diyarbakır'ı pankartlarla donatıp Ermenice "Şehrinize hoşgeldiniz" yazmak Akhtamar'ın 2007'deki açılışıyla gördüğümüz resimden ne kadar farklı duruyor.Osman Baydemir'in bu bağlamda yaptığı konuşmalar ve duruşu,bu konuda gösterdiği istek,Ermeniler ile samimi bir diyalog için kritik ön adımlarını oluşturduğunu düşünüyorum.Elbette daha çok fazla adımlar atılması gerekiyor ve Kürt hareketinin bu konuda öncü olması gerektiğini düşünüyorum yoksa kendisine yönelik 1990'larda yaşananlar için hakikat ve adalet talebi inandırıcı olmaz...

*Dr.Bilgin Ayata,"Türkiye'de inkâr endüstrisi işliyor",Röportaj:Özlem Garip,Yeni Özgür Politika,2 Mart 2012.

http://www.yeniozgurpolitika.org/index.php?rupel=nuce&id=7228

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder