6 Haziran 2014 Cuma

Ermeni Sorunu Dosyası/Prof.Dr.Taner Akçam*

Türk-Ermeni Sorununda Atılması Gereken Adımlar

Bu yazı esas olarak Türk-Ermeni ilişkilerine yeni bir yaklaşım önermek amacıyla kaleme alınmıştır.Bugüne kadar,soruna,sorunu yaratan eski paradigmalar içinden yaklaşıldığı ve bunun değiştirilmesi gerektiği yazının ana tezidir.Bu paradigma en genel anlamıyla,Osmanlı Devleti'nin dağılması ve bu süreçte çeşitli din-ulus grupları arası ortaya çıkan çatışmalardır.Bu çatışma sürecinde,her bir grup,belli bir toprak parçasının kendisine ait olduğunu iddia etmiş ve bu toprağın sınırları içinde kalan ve kendisinden olmayan,"öteki" diye tanımladığı ulus veya din gruplarını etnik temizlik veya göç/sürgün yolu ile yok etmeyi tercih etmiştir.Ermeni-Türk meselesi böyle çatışmanın ürünü olarak ortaya çıkmıştır ve hâlâ bu paradigmanın kavramları ile ele alınmakta ve anlaşılmaya çalışılmaktadır.Benim bu konudaki teklifim,sorunun yeni bir tarzda kavramlaştırılmasının gerektiğidir.Önerim sorunun ulus-devletlerin demokratikleşmesi meselesinin bir parçası olarak uluslararası adalet paradigması alanına taşınmasıdır.Bunun anlamı şudur:Çatışma artık iki tarafın toprak ve sınırlar üzerinde yürüttüğü bir çatışma olarak geçmişten miras kalmış bir sorun olarak görülmemeli,bunun yerine her iki toplumun bugünkü demokratikleşmesi meselesinin bir parçası olarak;yani bir insan hakları sorunu olarak ele alınmalıdır. 

Demokratikleşme Meselesi

Bu demektir ki,Türkiye ve Ermenistan iki komşu devlet olarak her ikisi de demokrasiye geçiş sürecinde olan iki ülke olarak kendi demokratikleşmelerinin ve bölge ilişkilerinin demokratikleşmesinin bir parçası olarak konuya yaklaşmalıdırlar.Türkiye Avrupa Birliği'ne kabul edilmek üzere olan;Ermenistan ise SSCB'nden ayrıldıktan sonra bağımsızlığını kazanan,geçiş sürecinde ülkelerdir.Her iki devlet de geçmişleri ve demokratikleşme meselesi ile kendilerini ve "öteki"nin kimliğini yeniden tanımlama sürecindedirler.Kendi öz-kimliklerinin demokratik bir temelde tanımlanabilmesi ise,her iki toplumun da ötekini geçmişi üzerinden değil,bugünün örüntüsü içinde yeniden ve derinlemesine tanımlamak zorundadır.Böylesi bir sürecin başlayabilmesi için iki toplumun da birbirleriyle doğrudan ilişki içine girmesi ve geçmişin tutsağı olmaktan kurtulmaları gerekir.Bunun yolu ise,her iki toplumun da geçmişleriyle,bugünleri arasında açık bir ayrım yapmayı başarabilmeleridir.Zor olan veya sorun olan,geçmiş ile bugün arasında bir ayrımın henüz yapılmamış olmasıdır.

Temel argümanım,bugünkü Türk-Ermeni ilişkilerinde,geçmiş,bugün ve gelecek arasında farklılıkların hemen hemen hiç olmadığıdır.Geçmişle bugün arasındaki sınırlar silinmiş,bir çeşit zamansızlık duygusu ortaya çıkmıştır.Tina Rosenberg,Doğu Avrupa toplumları üzerinde,onların geçiş süreçlerini gözledikten sonra şu tesbitte bulunmuştu:"Öğrendiğim ilk ders şu oldu:Bazı toplumlar geçmişle uğraşmıyorlar,çünkü geçmiş hâlâ onlarla birlikte yaşıyor." Benzer şekilde Türk-Ermeni ilişkilerinde de geçmişin halihazırda bizimle birlikte yaşar olması ve bakış açılarının,karşılıklı ilişkilerin ve aktörlerin değişmediği hissinin sürmesi durumu var.Bugünün aktörleri,atalarının tarihsel figürlerinin arkasına gizlenmiş bir biçimde aynen ataları gibi davranmaya devam etmektedirler.Bu aynılığın inandırıcı olabilmesi için tarafların,"öteki"nin kolektif kimliğinin zaman içinde değişmeden kaldığını kabul etmesi gerekiyor.Geçmişin asıl failleri ile kurbanları arasındaki ilişki fiktif bir soyağacı yaratılarak bugüne aktarılıyor.Böylesi bir bağı kurmanın doğal sonucu olarak da bugunün kolektif kimlikleri ve geçmiştekiler arasında aynılık hissi doğuyor.  

Kurgusal Kavramlar:"Türk" ve "Ermeni"

Görmek gerekiyor ki,bu mantık tarihe ikili bir yaklaşımı gerekli kılıyor.Birincisi tarihin bir anı (1915) esas alınıyor ve bu an tarafları tanımlamak için kullanılıyor.İkincisi ise,bugünkü Türk ve Ermeni tarafları tanımlanırken koskoca bir tarihsel süreç yok sayılıyor.Tarihsizlik bugünün temsilcilerinin birbirleri ile ilişkilerini belirlemede esas alınıyor.Sonuç olarak bugün Türkler ve Ermeniler bir diğeri için bir nevi soyutlama,bir tarihsel genellemeden başka bir şey değildir.Ortada kullanılan "Türk" ve "Ermeni" kavramları bir kurgudan ibarettir.Bir başka deyişle,tarihsel olarak tanımlanmış,bugün yaşayan Türk veya Ermeniyi tanımlayan kategoriler yerine,içi boş kurgulamalarla karşı karşıyayız.Sonuç olarak diyebiliriz ki;Türk demek Ermeni olmayan,Ermeni demek ise Türk olmayan demektir.Geçmişle bugünün zamansız bir bölgede hemhal edilmesi operasyonu olarak da tanımlayabileceğimiz bu mantık ile tarih de donmuş hale sokuluyor.Bu donma bölgelerinin oluşma ve pekişmesinde Soğuk Savaş döneminin büyük rolü oldu.Şimdi SSCB'nin dağılması ile birlikte bu buzlar erimeye başladı ama bu buzlanmanın doğal sonucu olarak her iki taraf (Türk ve Ermeni) birbirlerini Soğuk Savaş öncesi dönemde tanıdıkları tarzda algılamaya devam ediyorlar.Her iki toplumun da dün ve bugün arasında ayrım yapamamaları ve geçmişin tutsağı olmaları bu toplumların hâlâ travmatik bir durumda olduklarının işaretidir.Belli bir travmayı hâlâ yaşamaya devam eden toplumların geçmişle bugün arasındaki farkları görebilmelerinin ve geleceği inşa edebilmelerinin yegâne yolu,geçmişleri ile yüzleşmeleri ve birbiriyle doğrudan ilişki içine girmeleridir.

Özür Dileme Çağı

Özür dileme siyaseti yirminci yüzyılda öyle bir hal almıştır ki,bazıları çağımıza "Özür Dileme Çağı" adını bile takmıştır.Bu özür dilemeler,tarihin bir yerinde yapılmış yanlıştan kendisine pay çıkaran değişik kesimler tarafından yapılıyor.Bu da yerine göre,ya bireyler,meslek adamları,ticari organizasyonlar,dinsel liderler gibi sivil kuruluşlarca ya da devlet temsilcileri,hükümetler,devlet başkanları gibi resmi kişilerce yapılıyor.Özür dileme patlamasının arkasında yatan nedenler hakkında değişik fikirler ileri sürülmektedir.Küreselleşme,ulus-devletlerin yıkılması,Nazi Soykırımı'nın etkisi bu izah tarzlarının başında geliyor.Elazar Barkan özür dilemelerde dünya çapında yaşanan patlamayı,"uluslararası ahlak" kavramının yeniden önem kazanmasıyla açıklıyor.Bu konuda kafa yoran bir başka bilimadamı John Torpey'e göre ise "politik özür" Holocaust yani Nazi Soykırımı'nın ne anlama geldiği konusunda yürütülen başarılı çalışmaların sonucu ortaya çıkan uluslararası normların bir ürünüdür.Torpey,Nazi Soykırımı'nın bu tür özürler için küresel bir ölçüt oluşturduğunu düşünüyor.Michel-Rolph Trouillot'ya göre ise özür dileme dalgası,politik düzeyde,bireysel özgürlüklerin kolektif özgürlükleri galebe çalmasının bir ifadesidir.Küreselleşen dünyamızda farkında olmadan kolektif kimliklere sanki bireysel kimliklermiş gibi davrandığımızı ve onlara bireysel kimliklere ait "ayıp","onur","suç","haysiyet","gurur" gibi kavramlarla yaklaştığımızı söyleyen Trouillot,kolektif kimliklerin aynen bireysel kimlikler gibi yerleşmiş ahlaki kategorilerle ele alındığını ekliyor.Jeffery K. Olick ve Brenda Coughlin ise bu görüşe katılmıyorlar ve esef,keder ya da pişmanlık diye çevirebileceğimiz "regret" duygusunun artışını,devletin yeterli psikolojik savunma mekanizmaları geliştirememesinin bir işareti,yani devletin bir zaafı olarak görüyorlar.Bu açıdan bakıldığında,onlara göre özür dilemek bir kolektif kimliğin örneğin ulus-devletin çöküşünün bir işaretidir.Jurgen Habermas'a göre ise tarihin "geçici ufku tersine çevrilmiştir" ve "bugün,geçmişin ürküntüsü,kurbanların anıları kendimize dair görüşlerimize esin veren ondokuzuncu ve yirminci yüzyıl ütopyalarının yerini almaktadır." Habermas'a göre artık ütopyanın kendisi değil,onun kurbanlarını hatırlamak daha önemlidir ve kurbanları hatırlamak kolektif kimliğin en önemli parçası olan ahlaki değer yargılarımızın sorgulanamaz temelini oluşturmaktadır. 

Bernard Giesen büyük ütopyaların yıkılması ya da kültürel anlamda kurban edilmesi gibi genel kalıpsal fikirleri doğru olsalar bile tek başlarına yeterli bulmaz.Bunun bir nedeni,büyük ütopyaların yıkımının değişik toplumların belleklerinde değişik biçimlerde anılara dönüştüğü gerçeğidir.Giesen'e göre iletişimdeki hızlı gelişmeler,insanlar,kültürler ve bölgeler arasındaki mesafelerin giderek önemini yitirmesi sonucunu uluslararası iletişim ve grupların birbirini gözleme tarzları öylesine değişmiş ve gelişmiştir ki,bu yeni koşullar yeni tür itiraf ritüellerinin gelişmesine yol açmıştır.Giderek yakınlaşan dünyada artık "öteki" görülmez yabancılar değildir,aksine öylesine yakındırlar ki onları hergün görebilir ve iletişim kurabiliriz.Böylece "öteki"ni tanımlamakta kullandığımız tüm küçültücü eski klişeler artık kullanılamaz hale gelmiştir.Bunun bir sonucu,düşmanı aşağılamadan duyduğumuz onurdan ya da etnik saflığımızı sağlamak için başkalarını imha etmek üzerine oturtulmuş olan şanlı tarihimizden sözetmemizin artık anlamını yitirmesidir.Ona göre kültürel hafızanın yaşaması ancak olayların ağırbaşlı ve ciddi milli bir mesele olmaktan çıkıp,tehlikesiz folklor düzeyine aktarılması ile mümkündür.Hafızanın edindiği bu yeni biçim,dışarıda bıraktıklarına artık saldırmak zorunda değildir,hatta turistlerin ilgisini çekmesi bile muhtemeldir.Böylece artık muzaffer olan yerine kurbanın,gelecek yerine geçmişin,içeridekilerin homojenliği yerine dışarıda kalanların kader arkadaşlığı,geçmiş ve gelecek arasındaki devamlılık yerine tarihsel kesintilere odaklanmak mümkün olacaktır.Özür dileme siyaseninin bu denli yaygınlaşmasının elbette bu izah tarzları dışında çok basit bir biçimde açıklanması da mümkündür.Özür dilemenin sonuçta ciddi hiçbir bedeli yoktur.Özür dileme çabalarının çoğu,hatta hepsi,geçmişte yaşanmış bazı "kötülüklerin" acısını teskin etmeye yönelik ucuz çabalardır.Özür dileme ciddi politik analizcilerin ve gazetecilerin sıkça dile getirdikleri gibi içi boş jestler dışında hiçbir anlam ifade etmemektedir.Bu eleştiri,kendi içinde ciddi haklılık payı taşısa bile görmek zorundayız ki özür dileme geleneği uluslararası ilişkilerde yeni standartlar ve yeni normların geliştirilmesine katkıda bulunmaktadır.Özür dilemenin arkasında hangi gerçek olursa olsun,önemli olan bu akımla birlikte artık tarihle yüzleşme meselesi,yeni paradigmaların içine yerleştirilmiştir.

"Özür Dileme" Örnekleri

»1970:Batı Almanya Şansölyesi Willy Brandt,eskiden Varşova Gettosu'nun olduğu yerde,diz çökerek Almanya'nın Soykırım'daki sorumluluğunu,bundan duyduğu suçluluk duygusunu,üzüntüyü dile getirdi.

»1988:ABD,İkinci Dünya Savaşı sırasında toplama kamplarında "enterne" edilen Japon asıllı Amerikan vatandaşlarından resmen özür dilediği gibi,enterne edilenlerden halen sağ olanların herbirine yirmişer bin dolardan toplam 1.2 milyar dolar tazminat ödenmeye ve bu kesimin kültürel ve tarihsel meselelerini kamuoyuna duyurmalarında kullanılmak üzere 50 milyon dolarlık bir fon oluşturulmasına karar verdi.

»1993:Güney Afrika Cumhuriyeti Başbakanı F.W. de Klerk "apartheid" (ırk ayrımı) politikalarından dolayı özür diledi.Nelson Mandela da Afrika Ulusal Kongresi tarafından "düşmanlara" karşı yürütülen katliamlardan dolayı özür diledi.Japonya Başbakanı Tomiichi Murayama 1937'de 200 bin Asyalı kadının Japon askerleri tarafından s.ks kölesi olarak kullanılmasından dolayı özür dilerken,Asyalı kadınlar için bir de fon kurdu.İngiltere Kraliçesi II. Elizabeth 1863’te Maorilerin topraklarını ellerinden aldıkları için Yeni Zelanda hükümetinden özür diledi,39 bin dönümlük toprağı Maorilere iade etmekle kalmadı,ayrıca 112 milyon dolarlık tazminat ödemeyi kabul etti.

»1996:ABD Enerji Bakanı Hazel O'Leary 1944-1974 yılları arasında yapılan radyasyon denemelerinden sağ kalan son kişiden özür diledikten sonra olaydan etkilenen 11 ailenin sağ kalan üyelerine 4,8 milyon dolar tazminat ödeneceğini açıkladı.

»1998:Kanada hükümeti ülkenin yerlilerine karşı yürütülen geçmiş politikalardan dolayı resmen özür diledi.Vatikan,Nazi Soykırımı'na sessiz kaldığı için özür diledi.

»1999:Danimarka Başbakanı Poul Nyrup Rasmussen ABD'ne askeri üs açmak için Grönland'ın yerlileri olan Inuitleri göçe zorladıkları için özür diledi.

»2000:Hollanda hükümeti,geçmişte verdikleri zararlardan dolayı Yahudiler,Çingeneler ve Endenozyalılardan özür diledi ve 180 milyon dolar tazminat ödemeyi kabul etti.

»2002:Belçika hükümeti Kongo Başbakanı Patrice Lumumba'nın öldürülmesine karıştıkları için özür diledi ve Kongo gençliğine ve demokrasisine adanmış bir fon kurdu.Norveç Parlamentosu İkinci Dünya Savaşı sırasında ülkeyi işgal eden Alman askerlerinin geride bıraktığı 12 bin gayrimeşru çocuğa,yetişmeleri sırasında ayrımcılık yapıldığı için tazminat ödemeye karar verdi.

Türkiye Tarihi İle Yüzleşmekte Neden Zorluk Yaşıyor?

İzin verirseniz bir soruyla başlamak istiyorum:Türkiye neden geçmişiyle yüzleşmekten kaçınıyor?Kaçınmak sözcüğü aslında durumu anlatmakta yetersiz bile kalıyor.Ermeni Soykırımı meselesi açıldığında Türkiye'nin gösterdiği direnci anlatmak için kızgınlık ve saldırganlık daha açıklayıcı bir terim olabilir belki.Sorunun cevabı ilk bakışta çok basittir.Türkiye haksız şekilde suçlandığını düşünmektedir ve bu koşullar altında savunma pozisyonunda olması gayet anlaşılır bir durumdur.Ancak meselenin kadar basit olmadığını söyleyebilecek güçlü nedenlerimiz var.Haksız bir şekilde suçlandığını düşünen bir kişinin,suçlayan ile yüzleşmesi,kanıtlar istemesi ve iddialara karşı kendi tavrını koyması beklenir.Türkiye doksan yıldır böyle yapmadığı gibi,son ceza kanunu ile konunun tartışılmasını suç haline getirmeyi bile planlamaktadır.Bu da durumu anlamak ve çözüm önerileri getirmek için konuya daha derin bir bakış atmamızı gerekli kılmaktadır.

Toplumsal Bellek Yitimi

Türkiye'nin geçmişe ilişkin tavrını iki biçimde ele alabiliriz.Önce genel bir gözlemle başlamak ardından da özel meseleye yani Ermeni Soykırımı'na gelmek istiyorum.Türkiye'deki tarih bilinci eksikliği çok çarpıcıdır.Bu amnesia (bellek yitimi) durumunu sosyal bir hastalık olarak görmek bile mümkündür.Üstelik bu hatırlamada zaaflar gösterme hali sadece Birinci Dünya Savaşı dönemine ait değildir.Aynı şekilde 1960'lar ve 1970'ler de uzun bir süredir toplumsal belleğin dışına çıkarılmıştır.Geçmişi tartışmaya ilişkin gönülsüzlüğü anlatmak için Türkçe'de bir deyim vardır:"Boşver,takma kafana".Bu sözcükler,günlük konuşmalarda sık sık kullanılır ve "geçmiş önemli değildir,geçmişle uğraşmak sağlıklı bir iş değildir" anlamına gelir.Bunun ardında yatan nedenlerden biri Anadolu İslamı'nın içine sinmiş olan kadercilik duygusudur.Böylece sadece Ermeni Soykırımı değil (kaldı ki bu Türk kültürel mantığına göre neredeyse "antik" dönemlerde kalmış bir olaydır),yakın ya da uzak geçmişte olan herşey unutulmalıdır.Türk toplumu unutmaya meyyaldir ve unutmayı marifet sayar.Bunun Türkiye'nin mevcut problemlerinde büyük payı olduğunu söyleyenler şüphesiz haklı olabilirler.Çünkü Türk toplumu ta ki beklenmeyen bir patlama veya zorunlu dayatma ile kendisini dayatıncaya kadar mevcut sorunlarının ne olduğu ve çözümlerinin karşısına çıkıncaya kadar,mevcut sorunlarının ve çözümlerinin ne olduğu yolunda kafa yormak yerine onları bilinmez bir geleceğe ertelemeyi tercih etmektedir.Türk kültürüne sinmiş olan bu herşeyi bilinmez bir geleceğe atma arzuları bir başka tarihsel olgu ile daha da pekişmiştir.İmparatorluğun yıkımından sonra kurulan yeni Cumhuriyet kendisine yeni bir tarih icat etmek zorunda kalmıştır.Bilindiği bir ulusun inşası sürecinde bir parçasına sahip olmak ve bunun içinde yaşayanların da homojen bir grup olduklarını iddia etmek gereklidir ancak bunlar yeterli değildir.Bu "etno-kültürel" ya da "etno-dinsel" olarak da tanımlanacak sözde objektif unsurlara bir de subjektif faktör,yani "kolektif bellek" eklemek gerekir. 

Cumhuriyet:Sıfır Noktası

Kolektif bellek,"hayal edilmiş" ulusun ulus-devlete dönüşmesi için gerekli psikolojik temeli oluşturur.Kolektif belleğin yaratılmasında,o grubun tarih içindeki deneyimlerini yansıtan "ortak bir tarih"in yazılması önemli rol oynar.Burada amaç,ulusu oluşturacak grubun üyeleri arasında geçmiş ortak davranış kalıplarını sürdürdüklerine dair ortak bir duygu yaratmaktır.Ernest Renan'ın gözüpek ifadesi ile "bir devlet sadece geçmişin deforme edilmesi ile oluşabilirdi.Bir ulusun yaratılması geçmiş deforme edilmeden mümkün değildir." Geçmişin bozunuma uğratılmasının en bilinen biçimi ise unutmaktır.Bu görevi yerine getirirken,Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucuları ilave bir sorun ile karşılaştılar.Kemalist kadroların elinde Türk ulusal kimliğini oluşturmak ve bu kimliğe meşruiyet kazandırmak için kendi yakın geçmişlerini de kapsayan bir geçmiş kurmakta zorlandılar.Bunun temel nedenlerinden biri İslam dininin uluslaşmaya izin vermeyen,daha doğrusu buna gerek duyurmayan karakteriydi.Bilindiği gibi İslam dini,Osmanlı İmparatorluğu'nda etnik kimlikler kendilerini İslam dini ile tanımlayarak,birarada yaşamalarını sağlamıştı.Hatta bu öyle bir noktaya varmıştı ki,İslam'ın ulusal kimlikler karşısındaki egemen konumu yüzünden,neredeyse tüm İslam öncesi Türk tarihi unutulmuştu.

Yeni yöneticiler yeni bir Türk tarihi bulmak ya da icat etmek için Osmanlı'nın altıyüz yılını atlamak ve çok gerilere gitmek zorunda kaldılar.Bu nedenle Cumhuriyet'in yeni yönetici kadroları,Türklük duygusunu yaratmak uğruna yaşanan Osmanlı'yı unutturmak ve Osmanlı ile bağıntılı kolektif hafızayı yok etmek için bir çok adım atmak zorunda kaldılar.Örneğin 1928'de Arap alfabesi yerine Latin alfabesi getirildi.İzleyen yıl Türkçe'yi yaygınlaştırmak ve bazı durumlarda Türkçe sözcükler icat etmek üzere Türk Dil Kurumu kuruldu.Dilin Türkleştirilmesi öylesine radikal bir şekilde yapıldı ki,sonraki kuşaklar artık 1930 öncesinde yazılmış hiçbir belgeyi okuyamaz hale gelmişti.Osmanlıca Cumhuriyet kuşağı için yabancı bir dil haline geldi.Bunun sonucu geçmişle bağların artık bu konuyla devletin istediği tarzda ilgilenen tarih profesörlerinin tanımladığı şekilde kurulması oldu.Bir toplumun 1928'den önceki tarihiyle bütün ilişkilerini birden koparmış olmasını kavramak zordur.Gerçekten de bugün Türkiye'de -Osmanlıcayı bilen küçük bir azınlık dışında,hemen herkes aile büyüklerinin,hatta ana-babasının yazdığı mektupları,günlükleri bile okuyamaz haldedir.Bugün Türk toplumu geçmişi kendi öz-deneyimleri ve sözlü gelenekler aracılığıyla kavramaktan başka yola sahip değildir.Türkiye'ye ve Türk insanının geçmişe yaklaşımına ilişkin bu gözlemler,her ne kadar Ermeni Soykırımı meselesinin Türklerde neden böyle sinirli bir tepki yarattığını açıklamakta yetersiz kalsa da,Türklerin içinde yaşadıkları sosyal amnesia (sosyal unutma) halini anlamakta yararlı olacaktır.Bu noktada Ermeni meselesine ilişkin tepkileri anlayabilmek için başka hassasiyetlerin altını çizmek zorundayız:

Suçlu Bulunma ve/veya Ayıplanma Korkusu

Türkiye'nin geçmişi ile yüzleşmesinin neden güç olduğunu kavramak için akla gelen ilk neden,suçlu bulunmak ve bundan dolayı utanç içine girmenin yarattığı korku duygusudur,diyebilir miyiz?Sosyolog Ruth Benedict'in dünya yüzündeki toplumları genel olarak "suç" ve "ayıp" kültürleri olarak ikiye ayırdığı bilinir.Benedict'in yaptığı ayrıma göre "suç kültürleri" geçmişte yapılan yanlışlıklar üzerine konuşmaya kendilerini mecbur hissederler,"ayıp kültürleri" ise geçmişin yanlışlıkları üzerinde konuşmayı reddederler.Geçmişi suskunlukla geçirirler.Türkiye'de bu değer yargılarından hangisi daha ağır basmaktadır?Araştırılması gereken ilginç bir sorudur bu.Fakat ister "suç" kültürünün ister "ayıp" kültürünün etkisinde olsun,Türkiye'nin şu anda içinde bulunduğu durumu en iyi Nazi kasaplarından Adolf Eichmann'ın sözleri anlatmaktadır.Bir rahibin onu günah çıkarmaya teşvik etmesi sırasında Eichmann,"Olayların üzerinden bunca zaman geçtikten sonra,size kalbimde şüphe tohumları yeşertme izni veremem" der.Türk devleti veya Türk toplumu da benzer bir sorunla karşı karşıyadır.Bir ulusal kimlik-devlet yarattıktan seksenbeş yıl sonra,geçmişin kabahatlarini yüklenmek ve bunun maddi-manevi sonuçlarına katlanmanın bedeli ağır olsa gerektir.Hele de bu suçun farkına varmak demek,Türk ulusal kimliğine ve bunun algılanış biçimine ciddi bir darbe vuracak,hatta yıkacak bir karakterde ise.Kısacası Türkiye,Türk toplumunun tarihsel dokusunu tümüyle tahrip edecek bir tarihi gerçekle yüzleşmekten kaçınmaktadır.

"Gizli Şiddet"

Bu olguyu,yeniden Habermas'ın bir teziyle açıklayabiliriz.Habermas,toplumların sosyal dokuları ve kurumları içine yerleşik,gizli bir şiddet olgusunun varolduğuna dikkat çeker.Habermas bu şiddet sayesinde,toplumun tümü tarafından benimsenmiş bir iletişim biçimi yaratıldığını savunur.Bu "kolektif iletişim tarzı" sayesinde,hem bazı olguların toplumun dikkatinden kaçırılması başarılır hem de toplumda gözle görülmez bazı sınırlamaların yasallaştırılması sağlanır.Burada önemli olan nokta,toplumun bu tarzda örülmesinin,yapılanmasının toplumun yöneticileri tarafından topluma açık bir biçimde empoze edilmediğidir.Aksine bu yapı,yönetilenler tarafından farkına bile varılmadan içselleştirilmiştir.Zamanla topluma egemen olan bu iletişim metodu konusunda sessiz bir konsensus doğar.Habermas'ın "gizli şiddet" adını taktığı bu iletişim metodu sayesinde,toplumun kaçınması istenen konular sadece geçmişe havale edilmekle kalmaz,giderek unutulmasının hayırlı olduğu konusunda sessiz bir anlaşma sağlanır.Freud bu durumu insan psikolojisi açısından son derece olağan bulur.Ona göre bir insanın hoşlanmadığı bir fikri ya da olayı önemsiz bulduğunu söylemesi ve giderek ona karşı argümanlar geliştirmesi insan doğasının bir parçasıdır.Bir toplum için de hoş olmayan şeylerin önemsiz kılınması ya da onu reddetmesi gayet doğaldır.Bu Ermeni Soykırımı konusunda da böyle olmuştur.Nahoş olaylar giderek kamuoyunun gündeminden "haksız" olarak nitelenerek dışlanmış,hatta daha ileri gidilerek böyle bir olayın varolmadığı ileri sürülmüştür.Soykırım'la ilgili olarak toplumsal düzeyde bir duygusuzluk hali gelişmiş gibi görünmektedir.

Toplumsal Hafızanın "Kara Deliği"

Şu ana kadar hep toplumdaki "iletişimsel gerçeklik"ten söz ediyorum.Eklemek gerekir ki,bu iletişimsel gerçeklik toplumuların düşünme ve varoluş biçimlerini;duygularını tanımlandığı inanç sistemlerini yani toplumların tüm sosyo-kültürel ilişkiler örüntüsünü belirlemektedir.Bahsedilenler ve bahsedilmeyenler ayrımı yaptığınızda,bu "iletişimsel gerçeklik"in,topluma has kolektif bir sır da yaratmaktadır.Daha doğrusu,"iletişimsel gerçeklik" toplumun sırlarını örten bir örtü haline de gelmektedir.Benim düşünceme göre Ermeni Soykırımı Türk toplumunun bu tarz bir kolektif sırrıdır ve bu Soykırım toplumsal hafızanın "kara deliğine" yollanmış durumdadır.Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşundan beri bu konuda kolektif bir "suskunluk koalisyonu" devrededir.Ara sıra bizi dışardan rahatsız edenlere duyduğumuz kolektif toplumsal öfkemizin bir nedeni de budur.Kendimiz hakkında,düşünme ve varoluş tarzım konusunda,bizi bir yorgan gibi saran,kurduğumuz "iletişimsel gerçeklik" saldırıya uğramaktadır.Bugün,eğer Türk toplumu tarihi ile yüzleşmek zorunda kalırsa,sosyal kurumlar,zihniyetler,inanç sistemleri,inanışlar,kültür ve hatta dil de dahil olmak üzere her şey sorgulanmaya başlayacaktır.Her şeyin ötesinde,bir toplumun kendisine ait algılayışı da sorgulanır olacaktır.Şüphesiz bu sorgulamananın yıkıcı ve zarar verici etkileri olacaktır.Bir toplumun seksenbeş yıldır özenle oluşturduğu sosyal gerçekliğini bir kalemde yıkmaya hazır olmasını beklemek açıktır ki kolay değildir.

Ermeni İddialarının Ortaya Atılışı

Gerek Sovyet Ermenilerinin tarihle açık konuşmalarının yasaklanması gerekse,dünyanın dört bir yanına dağılan Ermeni toplulukların kendilerini toparlamalarının birkaç kuşağa mal olması,Ermeni Soykırımı'nın dillendirilmesini oldukça geciktirdi.İlk Soykırım'ı protesto ve tanınmasını isteme eylemleri 1960'lı yılların başlarına gider.Bu dalgayı,ASALA terör örgütünün devam ettirmesi ise asla tesadüfi değildir.ASALA 1968 gençlik eylemlerinin bir ürünüdür ve Almanya,İtalya,Türkiye örnekleriyle kıyaslanarak anlaşılabilir.Adı geçen tüm bu ülkelerde gençlik hareketlerinin,"ulusun kurtuluşunu" amaçlayan silahli mücadele örgütlerini doğurması tesadüfi değildi.Tüm bu ülkelerde,ulusal kimliğin oluşumu tarihi büyük ölçüde,kırılmalar,yenilgiler ve iktidar kayıplarını da içeren büyük travmalar biçiminde yaşanmıştır."Taciz edilmiş" bir tarih ve ulusal kimlik ortaya çıkmıştır.Böylesi bir kimliğin önemli özelliklerinden birisi,kendine olan güven kaybı ve yaralanmış ulusal onurdur."Yaralı ulusal onur"un en negatif özelliklerinden bir tanesi,sivil davranış normlarının kabulünde zorlanılması ve şiddete başvurma yatkınlığıdır.ASALA'nın terör eylemleri,tıpkı belki benzeri tüm terör eylemlerinde olduğu gibi,kısa vadede belki ortada bir sorunun olduğunu hatırlattı ve sorunu gündeme taşıdı ama uzun vadede taraflar arasına aşılması çok zor uçurumlar açtı.Bugün,Türkiye'nin en "rasyonel","dengeli" kurumlarının başında sayılan Türk Dışişleri'nin Ermeni Soykırımı meselesinde kraldan daha çok kralcı olması ancak geçmişte kurban verdiği mensuplarının acısı ile açıklanabilir. 

Cumhuriyet'le Yeninin Doğuşu,Geçmişin İnkârı

Cezalandırılma Korkusu

Türkiye toplumunun tarihsel gerçeklikle yüzleşmekten kaçınmasının ikinci bir nedeni cezalandırılma korkusu olabilir mi?Kamuoyundaki yaygın kanıya göre "Eğer Ermeni Soykırımı'nı tanırsa,Türkiye'nin Soykırım kurbanlarına toprak ve para tazmininde bulunması gerekecektir." Bazıları için ödenecek tazminatın miktarı değil,ahlaki boyutu yıkıcıdır,çünkü suçluluğu kabullenmenin onur kırıcı bir şey olduğu düşünülmektedir.Fakat belki bundan daha da önemlisi,Türkiye'nin uğrayacağı maddi zarardır."Verilecek tek bir karış vatan toprağı yoktur ve bir çakıl taşı bile vermeyiz" sözü Türkiye'de çok sık tekrarlanan bir ifadedir.Peki gerçek durum nedir?Eğer,para meselesi bir yana bırakılırsa,toprak talep edilmesinin veya verilmesinin yasal veya gerçekçi bir zemini var mıdır?Bilindiği gibi Türkiye Cumhuriyeti ve Ermenistan Cumhuriyeti arasındaki sınırlar,iki ülke arasında 1921'de imzalanan Moskova ve Kars anlaşmalarıyla kesinleştirilmiştir.Bugün geçerli olan uluslararası yasalara göre Türkiye'nin Ermenistan Cumhuriyeti'ne ait bir toprağı işgal ettiğini kimse ileri süremez.Yani Ermenistan Cumhuriyeti'nin bugün Türkiye sınırları içindeki bir toprak parçasının kendisine ait olduğunu iddia etmesinin hiçbir hukuki temeli yoktur ve böyle bir iddia hiçbir çevre tarafından da ciddiye alınmaz.Nitekim,konu hakkında Türkiye'nin hassasiyetlerini bilen Ermenistan,neredeyse bir rituel halinde,hiçbir toprak talebinde bulunmadığını tekrar eder durur.Her iki tarafın aşırı milliyetçi unsurlarının sık sık (bazen de kasıtlı olarak) toprak meselesini gündeme getirmesinin bu nedenle fazla üzerinde durulacak bir boyutu yoktur. 

Türkiye Ciddi Tazminat Öder Mi?

Eğer,sadece içi boş ideolojik bir propaganda aracı olmak dışında bir işe yaramayan toprak talebi meselesini bir yana bırakırsak,geriye maddi tazminat ödenmesi meselesi kalır ki,bu da bir zamanlar Ermenilere ait olduğu bilinen,ancak tehcirden sonra başkalarının eline geçen mal ve mülklerin karşılığı olarak Türkiye'nin mağdurlara ya da mirasçılarına belli bir miktarda para ödemeyi göze alması demektir.Yani Türkiye'nin geçmişteki haksızlıklarını kabul etmesi aynı zamanda,bunu telafi etmek için tazminat ödemeyi kabul etmesi anlamını taşıyacaktır.

Eğer Türkiye'nin bu yüzden tarihiyle yüzleşmekten kaçındığını söylersek,Türkiye'nin asıl derdi,geçmişte ne olup bittiğinden çok,bunu kabul etmenin doğuracağı sonuçlardır diyebiliriz.Ancak durum bu kadar basit değildir.Çünkü Avrupa Parlamentosu'nun 1987'de kabul ettiği karara göre,Parlamento,1915 olaylarının 1948 tarihli Soykırım Sözleşmesi'nin tanımladığı unsurlara göre soykırım olarak tanımlanabileceğini ancak bu tarihsel gerçekliğin tesbitinden hareket ederek olanlardan bugünkü Türkiye Cumhuriyeti'nin mesul tutulamayacağını ve ona karşı ne politik,ne yasal ne de maddi bir talebin ileri sürülebileceğini karara bağlamıştır.Parlamento konu hakkında daha sonra başka kararlar da almıştır ama bunlar yukarıdaki tutumu esasdan değiştiren kararlar değildir.

Ayrıca Ermenistan Başkanı Robert Kocharyan Türklerden bu olaylardaki sorumluluklarını kabul etmeleri karşılığında herhangi bir toprak ve tazminat talebinde bulunmayacaklarını,Türklerin bu olaylardan duydukları üzüntüyü duymakla yetineceklerini beyan etmiştir.(Kocharyan'ın bu konuda söyledikleri Agos gazetesinin 2 Şubat 2001 tarihli 253. sayısında okunabilir.) Özetle,Türk tarafı,Ermeni hükümetinden toprak ve maddi tazminat konusunda herhangi bir girişimde bulunulmayacağını bilmektedir.Fakat tüm bu verilen sözler Türkiye'yi fazla etkiler görülmemektedir.Bunun iki nedeni olabilir,birincisi, Türkiye Avrupa Parlamentosu'nun ve Ermenistan hükümetlerinin verdikleri sözleri yeteri kadar inandırıcı bulmamaktadır.İkincisi,Türkiye'nin konuyu tartışmaktan bu kadar kaçınmasının derinde yatan başka nedenleri vardır.Birinci konu için denebilir ki uluslararası toplum tarafından bazı ilave garantiler verilmesi,Türkiye'nin kendini daha güvenli hissetmesini sağlayabilir ve onun Soykırım'ı tanıma konusunda adımlar atmasına yardımcı olabilir.Ancak bunlar yapılsa bile sorunun halledilemeyeceğini de görmek gerekiyor.Bu da ikinci boyuttur ve denilebilir ki,Türkiye'nin tarihiyle yüzleşmeye hazır olmamasının nedeni tazminat ödemek korkusu değildir ve ortada irdelenmeye muhtaç bazı başka nedenler de vardır.Bunlara "ahlaki nedenler" adını verebiliriz. 

Post-Travmatik Şok ve Geçmiş Korkusu

Ortada Türkiye cephesinden yapılan ve "ahlaki" olarak niteleyebileceğimiz bir dizi itiraz vardır ve bence bunlar yukarıda saydığım nedenlerden daha önemlidir.Bunlardan biri post-travmatik şok (travma sonrası şok) ve bununla yüzleşmenin zorluklarına dairdir.(Bu konuyu tartışırken kullanacağım "kolektif travma" terimi gerek tanım gerekse değişik olaylara uygulanabilirliği açısından çok tartışmalı bir terimdir,ancak buna rağmen böyle bir terim olmadan olan biteni açıklamak da zor görünmektedir.) Bir diğer önemli nedenCumhuriyet'in kurucu kadrolarından bazılarını,kahramanlar olarak değil de aynı zamanda hırsız ya da katil olarak tanımlamak tehlikesinin mevcudiyeti gelir.Üçüncü önemli neden de,toplumun bu "suçluluk-savunma-özür" meselesinin nereye kadar gideceği,bu işin sonunun nereye varacağına ilişkin taşıdığı endişelerdir diyebiliriz.

İmparatorluğun En Uzun Yüz Yılı

Kanımca,Ermeniler Türk toplumuna,tarihlerindeki en travmatik olay olan Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkımını hatırlatan bir sembol gibidirler ve Türklere sürekli olarak bu kötü tarihi çöküşü anımsatmaktadırlar.Konuyu biraz daha açmak istiyorum.Bilindiği gibi,üç kıtaya yayılmış büyük Osmanlı İmparatorluğu son 150 yılında bir çözülme sürecine girmişti.Bitmez tükenmez savaşlar,yenilgiler ve büyük insan kayıpları İmparatorluğun devamı konusunda derin endişeler yaratmıştı.Bu yok olma korkusunun ne kadar yoğun olduğunu anlamak için sadece 1870-1920 yılları arasında İmparatorluğun topraklarının yüzde 85'ini,topraklarının ise yüzde 75'ini kaybettiğini hatırlamak yeterlidir.Bu süreç boyunca,İmparatorluğun yıkılmasını önlemek için yapılan her girişim başarısızlıkla sonuçlanırken,yönetici elit,bütün bu olanlar bitenlerden emperyalist güçleri sorumlu tutmak eğilimindeydi.Onlara göre büyük devletler Osmanlı İmparatorluğu'nu yıkmak ve onurunu ayaklar altına almak için sistematik bir çaba içindeydiler.İmparatorluğun yönetici sınıfı o yıllarda,artık tarihin dışına itildiklerini,artık "hiç kimse" haline geldiklerini ve emperyalist güçler ve Anadolu'da yaşayan diğer etnik-ulusal gruplar tarafından yok edilmeye çalışıldıklarına çok güçlü biçimde inanıyorlardı.Kısaca devletin toptan imhası ile karşı karşıya olduklarını düşünüyorlardı.

Bu zihniyet atmosferinde,yeni Türk devletinin kurucu kadroları,Cumhriyet'in kuruluşu ile birlikte geçmişin bu karanlık sayfalarını kapattıklarını yaralarını sardıklarına inandılar.1923 onlar için yepyeni bir başlangıç,bir çeşit sıfır noktası oldu.Bu yüzden de,"sıfır noktası"ndan önceki o sıkıntılı yılları anımsatan her şeyden ne pahasına olursa olsun kaçınmak istediler.Cumhuriyet'in ilk yıllarında üzerinde konuşulmaktan hiç çekinilmeyen bir konunun zamanla bir tabu haline dönüştürülmesinde bu noktanın büyük bir önemi olsa gerekir.Eğer bir benzetme yapmak gerekirse,Türk toplumu kendini,küllerinden doğan "Zümrüdü Anka Kuşu" gibi gördü.Ermeniler de sanki onların içinden doğdukları "külleri" sembolize ediyordu.Cumhuriyet,Türkler için,İmparatorluğun yıkıntıları üzerinde yükselen,düşmanları tarafından bile saygıyla karşılanan kolektif bir projenin ahlaki zafer abidesi gibiydi ve bu haliyle daha önce yaşanmış yenilgilerin ve ölümlerin merhemi gibiydi.Bu arka plan bilgisiyle,Cumhuriyet'in neden daha önceki dönemlere ilişkin fazlaca konuşmak istemediğini anlamak mümkündür.

Psikoloji bilminden biliyoruz ki,hasta olan kişi,hastalığa sebep olan travma ile yüzleşmek için gereken duygusal esneklikten uzaktır.Bu durum,kolektif kimliklerde de aynen bireylerdekine benzer bir seyir izler.Tarihinde büyük bir travma yaşamış ama bu travma ile yüzleşme cesaretine sahip olmayan;hatta onu bastırmayı ve unutmayı tercih eden bir toplumun bireylere benzer bir tepki verdiğini söylemek mümkündür.Bana göre Türkiye,bu türden bir sosyo-psikolojik bir sorun yaşamaktadır ve bu sorunun tek çözümü,Türkiye'nin geçmişi ile doğrudan yüzleşmesi ve tarihi üzerine açıkca konuşmasıdır.Türk toplumu,geçmişisiyle yüzleşemediği ve travmanın anılarını tutarlı bir tarihsel anlatı içine yerleştiremediği sürece iyileşemiyecektir. 

Mustafa Kemal'in Tutumu

1915'te yaşananın bir toplu kıyım olduğu gerçeği,o dönem yaşayan herkes tarafından,hatta Kurtuluş Savaşı önderleri tarafından da aynen kabul ediliyordu.Mustafa Kemal'in Ermenilere yapılanları "alçaklık","vahşet" olarak tanımladığı,katliam olarak adlandırdığı onlarca konuşması vardır.(Bu dönemde jenosit terimi kullanılmadı çünkü bu terim çok sonra İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra kullanıma girdi.) Eylül 1919'da Sivas'ta Mustafa Kemal'i ziyaret eden Amerikan Generali Harbord,Mustafa Kemal için,"Ermeni kıtâlini o da takbih ediyordu" diyordu.Mustafa Kemal'e göre,"Ermenilerin katledilip sürülme­le­ri hükümeti ele geçiren küçük bir komitenin ese­ri"ydi.(Rauf Orbay'ın Hatıraları,Yakın Tarihimiz,Cilt 3,s.179) Yine aynı tarihlerde,ABD Radyo Gazetesi'ne verdiği mülakatta "Hiçbir yayılma planımız yoktur...Ermenilere karşı yeni bir Türk vahşetinin olmayacağının garantisini veririz" der.­(Bilal Şimşir,British Documents on Atatürk,Vol. I,s.171,Ankara,1973) Kâzım Karabekir'e 6 Mayıs 1920'de çektiği telde,Karabekir'in,yeniden bir Ermeni kıtalı anlamına gelecek her türlü girişimden uzak durmasını ister.(Kâzım Karabekir,İstiklal Harbimiz,s. 707) 24 Nisan'da Meclis’te yaptığı konuşmada,1915'te Ermenilere yapılanları,"fazahat" (alçaklık) olarak tanımlar vb.(Atatürk'ün TBMM Açık ve Gizli Oturumlarındaki Konuşmala­rı,Cilt I,s.59) O yıllarda,Ermenilere yönelik yapılanların bir katilam olduğu tartışma konusu bile değildir,hatta suçluların cezalandırılması gerektiği açık olarak savunulur.1919 Eylül'ünde,İstanbul'daki Ali Rıza Paşa kabinesi ile Mustafa Kemal arasında bir dizi yazışma yapılır.İstanbul adına yazışmayı yürüten Harbiye Nazırı Cemal,Mustafa Kemal'in (Heyet-i Temsiliye'nin) "Harp esnasında yapılan her nevi cinayet faillerinin cezayi kanuniyeden kurtulamayacakları",yolunda bir açıklama yapmalarını ister.Cevabi yazıda Mustafa Kemal,"harp esnasındaki suiidarelerin meydana çıkarılıp tecziyesi,vatanımızda mes'uliyetin büyük ve küçüklere seyyan olduğunu,kanun devrinin tamamen bitarafane ve kemali adlü hakkaniyetle başladığını idrak etmek ehassi amalimizdir" der.Üstelik bu cezalandırmanın,"birçok münakaşalara sebep olacak olan kâğıt üzerinde reklam tarzında neşriyattan ziyade bilfiil tatbikatile yârü ağyare izharını daha muvafık ve faideli" gördüğünü ekler.Yani Mustafa Kemal'in beklediği cezalandırmaların kâğıt üzerinde reklam amaçlı değil,somut uygulama biçiminde olmasıdır.(Nutuk,Cilt III,Vesikalar,Vesika 141-2,s.164-6)

Kırım suçlularının yargılanması Amasya görüşmelerinde ele alınır.Görüşmelerde üçü açık ve imzalı,ikisi gizli ve imza­sız beş protokol karara bağlanır.21 Ekim 1919 tarihli birinci protokolde,"İttihatçılığın,İttihat ve Terakki fikrinin memlekette tekrar uyanması,hatta bazı alâiminin meşhut olması siyaseten muzırdır...Tehcir dolayısıyla irtikabı cürmedenlerin kanunen mücaza­tı adlen ve siyaseten elzemdir" denir.Üçüncü protokol yapılacak seçimlere ilişkindir ve Ermeni Kırımı nedeniyle aranan İttihatçıların seçimlere katılmasının engellenmesi gerektiği konusunda anlaşma sağlanır.Bunu için Anadolu hareketi seçimlere müdahele hak­kını kendisinde saklı tutar."İçtima edecek heyeti meb'usan meyanında şahsiyetleri ittihatçılığı mesavisile alâkadar ve tehcir ve taktil mesailile ve menafii hakikiyei millet ve memlekete münafi sair mesavi ile lekedar olan kimselerin bulunması caiz olmadığından bu cihete mâni olmak için mümkün olan esbaba tevessül edilebilir."(Nutuk,Cilt III,Vesika 159-160,s. 193-4)

Kahramanları Kötü Adamlara Dönüştürme İkilemi

Şimdiye kadar söylediklerimizden başka,tarihle yüzleşmeyi neredeyse imkânsız hale getiren ilave bir faktör daha vardır.Eğer bir toplum,bugününü borçlu olduğu kişilerin (bizim örneğimizde içlerinden bir kesimin),birer kahraman değil de,aslında kendi öz-kimliğinin kültürel bileşenlerini tehdit eder türden suçlar işleyen kişiler olduğunu keşfederse bunu ne kadar kaldırabilir?Eğer varsa böyle bir gerçeklik,yaratacağı şok kabul edilmek durumundadır.Bu durum,bir toplumun,sahip olduğuna inandığı kendi kimliği ile bunun başkaları tarafından kabul edilmiş hali arasındaki büyük bir çelişkinin varlığına denk düşer."Kahraman" ile "katil veya hırsız sayılma" arasındaki korkunç uçurumla başetmek için kolektif şizofreniden,inkârdan,o olayla ilişkisini yok saymaktan veya içine kapanmaktan başka çare yok gibi gözükür.Türkiye'de konu üzerine konuşmaktan kaçılmasında böyle bir gerçekliğin ağır payı vardır.Osmanlı İmparatorluğu'nun yönetici elitinin,fazla bir değişikliğe uğramadan Cumhuriyet döneminin de yönetici eliti olması,doğal olarak Ermeni Soykırımı ile Cumhuriyet'in kuruluşu arasında bir ilişki doğurmuştur.Bu üç yönlü bir ilişkidir.Birincisi,1918'de Birinci Dünya Savaşı'nda yenildikten sonra Anadolu'da direniş hareketini örgütleyen parti ile Soykırım'ı uygulayan parti aynı partidir.Türk tarih yazımında İttihat ve Terakki Partisi'nin Anadolu hareketi içindeki rolü küçümsendiği için,bu bağlantı ortalama bir kişinin kafasında kolayca kurulmaz ama Mustafa Kemal bile İttihat ve Terakki Partisi üyesidir ancak bu parti içinde sivrilmiş biri değildir.Anadolu'ya görevle gönderilmesinde sakınca görülmeyecek,öne çıkmamış bir politik kimliğe sahiptir.Mustafa Kemal kendisinin başlangıç yıllarında arka planda kalışını,Enver Paşa tarafından yapılan komplolar ile izah eder.Bilindiği gibi İttihat ve Terakki Fırkası,askeri bir yenilgi halinde,direnişe ne şekilde devam edileceğinin planlarını daha savaş öncesinde yapmıştı.Aslında yenilgiye rağmen Enver Paşa için savaş bitmemişti ve ikinci perdesi Kafkaslar'da yeniden açılacaktı.Savaşın bitiminden önce,Teşkilat-ı Mahsusa tarafından Anadolu'nun birçok yerinde gizli depolara silahlar saklandı.Mondoros Mütarekesi'nden hemen sonra da,İttihat ve Terakki Fırkası,ilk savunma ve direniş örgütlerini Anadolu'da kurmaya başladı.Bunlardan "Karakol" adıyla bilineni,doğrudan İttihat ve Terakki liderleri Enver ve Talat Paşalar tarafından kurulmuştur."Karakol" örgütünün birincil görevi direnişi örgütlemek olduğu kadar,Ermenilere karşı işlenmiş suçlardan dolayı aranan İttihat ve Terakki lider kadrosunun yurtdışına gizlice kaçırılmasını örgütlemekti.

Cumhuriyet'in kuruluşu ile Soykırım arasındaki ikinci önemli bağ ise birincisinin doğal bir sonucuydu.Ulusal kurtuluş savaşını örgütleyen ve yürüten kadroların bir kısmı Soykırım'a doğrudan katılmış kimselerdi.Tehcir suçlarından dolayı aranan ya da yargılanan pek çok kişi arasında;Topal Osman,Deli Halid Paşa,Yenibahçeli Şükrü,Hilmi ve Nail beyler en çok bilinen isimlerin başında gelir.Bunun gibi,Kurtuluş Savaşı'ndan sonra önemli görevlere atanan kadrolar arasında da Soykırım'da doğrudan görev almış olanlar vardı.Örneğin Ermeni Tehciri'nin İskan-ı Aşair ve Muhacirin Umum Müdürü (Sevkiyat Reis-i Umumusi) Şükrü Kaya İçişleri Bakanlığı ve CHP'nin genel sekreterliğini yaptı.Şükrü Paşa Malta'ya sürgün edilmiş ancak 6 Eylül 1921'de firar etmişti.Kırım sırasında önce Bitlis daha sonra Halep valisi olan Abdülhalik Renda,Malta'dan döndükten sonra önce Maliye,Milli Eğitim ve Milli Savunma bakanlıklarında bulunmuş,ardından TBMM başkanlığı yapmıştır.Soykırım yıllarında Diyarbakır milletvekili olan Arif Fevzi (Pirinççizade) bir süre Malta'da gözetim altında tutulduktan sonra dönmüş,Mayıs 1922-Ekim 1923 arasında Nafıa Vekilliği yapmıştır.Yine Malta'da 2805 no'lu tutuklu olarak bulunan İttihat ve Terakki'nin Antep milletvekili Ali Cenani Bey Kasım 1924-Mayıs 1926 arasında Ticaret Bakanı olurken,Ermeni ölülerinin gömülmesinden sorumlu Sağlık Genel Müfettişi olan Dr. Tevfik Rüşdü Aras 1925-1938 arasında birçok önemli görevinin yanısıra İkinci Dünya Savaşı sırasında Dışişleri Bakanlığını yürütmüştü.Şüphesiz bu liste,benzeri isimlerden sadece birkaçıdır ve onlarcasını daha eklemek mümkündür.

Soykırım Zenginleri

Cumhuriyet'le Ermeni Soykırımı arasındaki üçüncü bağlantı ise,Anadolu'nun bazı bölgelerinde (Çukurova gibi) Soykırım'dan zengin olan yeni bir tabakanın oluşmuş olmasıdır.Soykırım zengini eşraf,Ermenilerin geri gelip hem intikam alacaklarından hem de mallarını geri isteyeceklerinden korkmuşlardır.Nitekim savaş sonrasında ittifak güçlerinin bu kesimin peşine düşeceğinin anlaşılması üzerine bu yeni zenginler tabakası,ulusal direniş hareketinin destekçisi olurlar.Bütün bunları alt alta yazdığımızda,gayet açık olan şey,ulusun kolektif belleğine "bir ulusu yoktan var eden" adamlar olarak kazınmış bazı kişilerin birden hırsızlar ya da caniler olarak tanımlanmasının bir toplum için ne kadar yıkıcı olacağıdır.Bu nedenle Ermeni Soykırımı,hem 1923 öncesi için hem de Cumhuriyet'in kurulduğu yıllar için unutulması gereken bir referans noktasıdır.Ermeni Soykırımı'nı tümüyle inkâr etmek,bu sorunlarla yüzleşmek için inisiyatif almaktan elbette çok kolay bir yoldur.Fakat eklemek gerekir ki,Türkler,Cumhuriyet'lerinin kurucusu olan Mustafa Kemal'in kişiliğinde,konunun üzerine gitmek için son derece önemli bir desteğe sahiptirler.Mustafa Kemal'in,o son derece zor günlerde bile göstermekten çekinmediği cinayetleri lanetleyen ahlaki tavır alışı,bugünkü kuşaklara,konuya yaklaşmada işe nereden başlanacağının ışığını tutar gibidir.Daha sonraki kuşaklar,neredeyse tapınmak derecesinde saygı gösterdikleri liderlerinin Ermeni Soykırımı konusundaki dürüst tutumunun çok ama çok gerisine düşmüş görünüyorlar. 

"Bu İşin Sonu Nereye Varacak" Korkusu

Türkiye'de bir başka yaygın kanı da,bu konuyu tartışmaya başlamanın tarihsel haksızlıklar konusunda bir nevi "Pandora'nın Kutusu"nun açılması sonucunu doğuracağıdır.Yani tarihle yüzleşmeye hangi tarihten itibaren başlanmalıdır ve bu nereye kadar götürülmelidir?Ve bunun arkasından ne gelecektir?Türkiye'de bugün pek çok kişi,geçmişin böyle didiklenmesi zararlı sonuçlar doğurabilir,diye düşünebilmektedir.Bunun bir nedeni,acaba,tarihinde pek çok yanlış yapmış bir toplumun bu kadar çok sorunla başedemeyeceğini düşünmesi olabilir mi?Gerçekten de Osmanlı-Türk tarihindeki kitlesel şiddetin tarihi dipsiz bir kuyuya benzer.Eğer tarihi tartışmaya,ondokuzuncu yüzyılın sonları ile yirminci yüzyılın başlarından itibaren başlarsak,tarihsel haksızlıkları iki kategoride toplayabiliriz.Bu kategorilerden ilki 1923 öncesinde esas olarak Müslümanlar ile gayrimüslimler arasında yaşanan çatışmaların ürünü olarak ortaya çıkmıştır.Bu çatışmalar Cumhuriyet dönemi boyunca da gayrimüslimlere düşmanlık duyulması ve onlara karşı çeşitli haksız uygulamaların gündeme getirilmesi biçiminde devam etmiştir.Bu düşmanlığın en meşhur örnekleri arasında 1934'de Trakya'da yaşayan Yahudilere karşı yürütülen saldırılar ve onbeşbine yakın Yahudi'nin yerlerinden edilmesi,dahası ülkeden göç etmek zorunda bıkarılması,1942'de esas olarak gayrimüslimlere uygulanan Varlık Vergisi,1955'te İstanbul'da yaşanan ve 6-7 Eylül Olayları diye bilinen,başta Rumlar olmak üzere tüm gayrimüslimlere karşı kitlesel saldırı hareketleri,1963'te Rumların İstanbul'dan kaçırtılması,Süryanilerin Avrupa'ya ve ABD'ne göç etmesi sayılabilir.

Kürt Ayaklanmaları


İkinci kategori ise Cumhuriyet döneminde ortaya çıkan yeni çatışmalarda yaşanan haksızlıklardır.Bu çatışmalar esas olarak Müslümanlar ile Müslümanlar arasındadır.Örneğin 1920 ile 1938 arasında,yüzlerce ölüyle sonuçlanan yirmiden fazla Kürt ayaklanması yaşanmıştır.Bu daha çok geleneksel sayılabilecek çatışma ve haksızlıklara bir de yirminci yüzyılın sonlarına doğru yaşanan askeri darbeleri eklemek gerekir.Türkiye toplumunun neredeyse her kesimi,son kırk yılında,askeri darbeler,işkenceler,iz bırakmadan kaybolmalar,ölüm mangaları,Kürtlere ve Alevilere yönelik baskı ve saldırılar,faşist gruplarla sol gruplar arasındaki silahlı çatışmalar biçiminde birçok olayla sarsılmıştır.Yakın tarihinde bunca yıkıcı olay yaşayan hangi toplum hiçbir şey olmamış gibi yaşamaya devam edebilir?Şu andaki Başbakanı bile kısa bir süre önce hapisten çıkmış bir hükümlü olan bir toplumdur Türkiye.Böylesi bir tarihe sahip olan ve geçmişle yüzleşmeye cesareti olmayan her toplumun yapacağı gibi Türkler de unutmayı tercih ediyorlar ve asıl sorun bu unutmanın mümkün olmadığının kavranılamamasından kaynaklanıyor.Türkiye'nin ögrenmesi gereken,unutmanın en iyi yolunun üstüne örtü etmek değil,konuşmak olduğunu kavramasıdır.

Fakat Cumhuriyet dönemindeki çatışmaların bir önemli özelliği,Türkiye'de konuşmayı zorlaştıran bir faktör olmaktadır.Bilindiği gibi,toplumun değişik katmanları (Kürtler,Aleviler,Laikler vb.) çatışmalar boyunca birbirleriyle sürekli yer değiştiren ittifaklara girmişlerdir.Tarihi boyunca yaşanmış her çatışmanın kurbanı,faili,sempatizanı ya da destekçisi rolleri,çatışmanın karakterine bağlı olarak değişmiştir.Belli bir çatışmada kurban durumunda olabilen bir grup (örneğin Aleviler) bir başka çatışmada fail veya faillerin destekçisi (İslamla çatışma ya da Kürt sorunu) olabilmektir.Toplumsal gruplar genel kural olarak çatışmalar içindeki kendi rollerini ya kurban ya da son derece haklı olmak temelinde kurgulama eğilimindedirler.Türkiye tarihi ise bu konuda hiçbir gruba temiz bir sayfa sunmaz.Bu girift tarih,geçmişle yüzleşmek konusunda egemen olan kültürel gönülsüzlükle de birleşince Türkiye'de tarihsel haksızlıklarla yüzleşmek hiç arzu edilmez bir iş haline gelmiştir. 

Kolektif Amnesia'ya Devam 

Bu durumu açıklamak için ikisi de aynı gün yaşanan bir örnek vermek istiyorum.Geçtiğimiz aylarda Diyarbakır'da,İnsan Hakları Örgütü'nün büyük çabasıyla on Kürt köylüsünün cesedininin gömülü olduğu bir toplu mezar bulundu.Bu "kayıp kişilerin" daha önce devlet güçleri tarafından tutuklandıkları ama gözaltında iken vuruldukları ve gömüldükleri anlaşıldı.Aynı gün gazetelerde on yıllık bir hapislik hayatından sonra serbest kalan önemli Kürt önderlerinden Leyla Zana'nın DYP lideri Mehmet Ağar ile görüşme talebinde bulunduğu yazıldı.Mehmet Ağar,toplu mezardan çıkarılan Kürt köylülerinin kaybolduğu dönemde İçişleri Bakanıydı.Leyla Zana ve Mehmet Ağar'ın,buluşma öncesi ve sonrasındaki tutumları,o kötü olaylarla yüzleşmekten ve üzerinde konuşmaktansa o olayları tarihe gömmenin daha doğru olacağını öne çıkaran bir kültürel duruşa denk düşüyordu."Kolektif amnesia"yı devam ettirmek her ikisi için de çok sorunsuz bir tutum olarak gözükmektedir.Gazeteciler ise (örneğin Ertuğrul Özkök,Hürriyet Gazetesi'ndeki 10 Kasım 2004 tarihli yazısında) bu buluşmayı "geçmişin yaralarını onarma yolunda dostça ve cesur bir adım olarak" alkışlamışlardır.Bu "kolektif amnesia"nın devam ettirilmesine iyi bir örnek teşkil eder ve maalesef Türkiye'deki sorunun nerede yattığına işaret eder."Amnesia"nın tek alternatifini kavga etmek veya dövüşmek olarak kuran bir kültürel çatının çok sağlıklı olmayacağı artık kabul edilmek durumundadır.

Sorunu Çözmek İçin Türkiye Hangi Adımları Atabilir?

Burada sadece Türkiye'nin atmasının doğru olduğunu düşündüğüm adımlar sorusuyla uğraştımın altını çizmek isterim.Genel soru şudur:Geçmişte gündeme gelmiş tarihsel haksızlıkların zararlarını giderme konusunda neler yapılabilir?Çatışmaların değişik toplum ve gruplarda açtığı yaralar nasıl tedavi edilir?Bir insan (bir toplum) kolektif travmayı nasıl atlatabilir?Bu sorulara hangi yanıtları vereceğimiz,"katıksız adalet" ile "ne pahasına olursa olsun bir barış sağlama" arasında yapacağımız kesin ve açık tercihe bağlı olarak değişir.En uç alternatifleri "kurbanın intikam ateşi ile yanıp tutuşması" ile "failin suçunu örtbas etmeye çalışması" arasında ya da bir başka deyişle "suçlulara yönelik sürek avı" ile "ellerimizi yıkayıp olaydan sıyrılmak" arasında yapılacak seçim,olarak formüle edebiliriz.Max Weber bu iki uç noktayı,politik tavır alışlarımızı da sıkça başvurduğumuz,iki ayrı ahlaki sistemin varlığı olarak teorileştirir.Weber'e göre,birincisi "nihai inanç" ahlakıdır.Bu ahlak,bir değerler ve idealler dizgesine yılmaz biçimde bağlanma ile karakterize olur.Diğeri ise "sorumluluk etiğidir" ve mevcut dünya içinde pratik olarak yerine getirilmesi mümkün olan koşullar tarafından belirlenir.Bu ahlaka göre,yapılacak olan "ehven-i şer" (kötünün iyisi) olana ulaşmaktır.

Bu iki uç arasında nerede durmalıyız ki,geçmişe,geleceğe yönelik yapıcı biçimde yaklaşabilelim?Bu konuda,Batı düşünce sisteminde egemen olan bir anlayış vardır.Bu anlayış,bireysel psikolojiyi anlamak konusunda kullanılan çözümleme metodlarına dayanarak,geçmiş travmalarla başetmenin en iyi yolunun "acıyı seslendirmek" ve bu acıyla birlikte yaşamayı öğrenmek olduğunu söyler.Bu metodun başarısı,sözkonusu bireyin hikâyesini anlatabileceği güvenli bir ortamın sağlanmasına bağlıdır.Bireysel psikoloji için önerilen bu metodu ulusal düzeye uyarlarsak,bu model,ulusun kendi tarihindeki travma veya tarihi haksızlıkların üstündeki örtüyü kaldırmasının,bunlarla yüzleşme arzusunun gelecek kuşakların rahat etmesinin şartı olduğunu savunur.Bu anlayış,toplumların kendi tarihiyle yüzleşmeyi başaramadıkları durumlarda,o toplumların,kendilerini bir zamanlar yaşadıkları travmaya götüren yanlışları tekrarlama ihtimallerinin kuvvetli olduğunu savunur.Fikir kısa ve özdür:Konuş,eğer konuşmazsan aynı hatayı tekrar edersin. 

"Fazla Hatırlama" İle "Unutma" Arasında

Bu yaklaşıma karşı bazı haklı itirazlar ileri sürülebilir.Denebilir ki,bazı durumlarda geçmişin yaralarını açmak fazla iyi değildir ve onlar üzerinde durmamak ve bir anlamda onlarla birlikte yaşamak daha iyi bir seçenektir.Hatta bir görüşe göre,"geçmiş üzerinde fazla ısrarlı olmak bir nevi hastalıktır".Burada yine iki uç nokta arasında;"fazla hatırlama" ile "unutma" arasında gidip geliyoruz.O zaman soruyu şöyle formüle edelim:Gelecekte aynı hataları tekrarlamak riskine düşmeden geçmişin travmalarından kendimizi nasıl kurtarabiliriz?Veya bir başka deyişle,geçmişin tutsağı olmadan geçmişi canlı tutmak için ne kadar derine inmeliyiz?Bu konudaki örnekler,iki uç arasında "kolektif unutma" ile "cezaya dayalı adalet" arasında geniş bir yelpazede toplanmaktadır.Fakat genel kural olarak diyebiliriz ki,toplumların kendi geçmişlerinde yaptıkları hak ihlallerinin tam bir listelemesini yapmaları,bu toplumların zorunlu demokratik dönüşümlerini yapabilmeleri açısından önemli görünüyor.Burada,geçmişle ilgilenme tarzının üç değişik biçimi,"kolektif unutma","cezai yargılamalar" ve "gerçeği araştırma komisyonları" üzerinde durmak istiyorum.

Affet ve Unut Yöntemi

Garip görünebilir ama,kolektif amnesia (kolektif unutma) İspanya ve Mozambik'te iyi sonuçlar vermiş bir yöntemdir.İlk olarak İspanya'yı ele alalım.1975'te faşist diktatörlüğün devrilmesinden sonra demokrasiye geçiş barışçıl biçimde yapılmıştı.Politik elit,Franco dönemini lekelerse,askerleri ve güvenlik güçlerini suçlarsa,bunun yeni bir darbeye çanak tutabileceği korkusu içindeydi.Fakat halkın geçmişte yaşanmışların üstünü kapatma arzusu da çok güçlü idi.Bu özellikle geçmişteki olaylara bizzat katılanlar ya da suç ortaklığı edenler açısından geçerliydi çünkü ileride,yapmadıkları şeyler de dahil olmak üzere geçmişin bütün kötülükleri onların üzerine yıkılabilirdi.Ancak parlamento 1977 yılında,diktatörlük yönetiminde görev almış herkesi kapsayan genel bir af çıkardığında kimsenin itirazı olmadı.Önce Portekiz'e karşı bağımsızlık savaşı veren,ardından Marxist-Leninist çizgideki Frelimo hükümeti ile komşu ülkeler Güney Afrika Cumhuriyeti ile savaşan iç savaş ile Mozambik'te,konu üzerine çalışan Priscilla B. Hayner'ın anlattığına göre taraflar "Hayır,tekrar çatışma,nefret ve acı bataklığına gömülmek istemiyoruz.Artık geleceğe odaklanmak istiyoruz.Şu anda geçmiş şu anda halen bugünün yaşayan bir parçası,henüz detaylı olarak irdelemek için ondan yeterince uzaklaşmadık" diyerek,çatışmalar ve acılar üzerinde konuşmak yerine sessizliği seçmişlerdi.İspanya ve Mozambik örneklerinin bize gösterdiği,"kolektif amnesia" metodunun şu durumlarda kullanıldığıdır:Eğer yüzleşmenin olumsuz sonuçlarından korkuluyorsa,(örneğin bu yüzleşme iç savaşın yeniden başlaması ihtimalini içeriyorsa),yüzleşmeyi göğüsleyecek bir politik irade yoksa ya da ülke insanı halihazırdaki yaşamını sürdürmek konusunda ciddi sorunlarla karşı karşıya ise (örneğin ülke yok olmanın eşiğindeyse);veya toplumda yüzleşmeye karşı güçlü bir kültürel tercih varsa,"unutma" tercih edilebilir bir alternatif olabilmektedir.Belki tüm bunlardan daha önemli sayılması gereken bir başka neden daha sayılabilir,eğer kurban ile fail aynı aileden geliyorsa geçmişle yüzleşmek imkânsız gibidir,bu durumlarda,susmak ve unutmak en iyi yoldur.

Bu kısmı bir uyarı notu ile kapatabiliriz:Kolektif amnesia'nın bir ömrü vardır.Bir kuşak geçmişi unutmaya razıdır,ancak bu tavır sonraki kuşağı ya da kuşakları bağlamaz.Belki de tarihsel uzaklığın yarattığı rahatlık duygusu ile,yeni bir kuşak "o günlerde gerçekten ne olduğu" konusunda bir önceki kuşağa meydan okuyabilir.Tıpkı Kamboçya'da olduğu gibi...

Cezaya Dayalı Adalet:Mahkemeler ve Mahkûmiyetler

Unutma'nın tam karşı ucunda ise insan hakları ihlallerine teşebbüs edenlerin yargılanmasına yönelik aktif tutum yer alır.Buna en iyi örnekler İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Nazi savaş suçlularının Nürnberg'deki yargılanmaları ya da 1989 sonrasında Doğu Alman Komünist Partisi yöneticilerinin yargılanmasıdır.Her iki olayda da,yeni politik kadrolar,politik ve sosyal rahatsızlıklara yol açma riski olmaksızın,hem suçluları cezalandırmak için gereken iradeye ve araçlara sahiptiler hem de bu eylemlerinin sonunda herhangi bir politik ya da sosyal rahatsızlığa neden olmayacaklarının güveni içindeydiler."Cezaya dayalı adalet" modeli,sadece gerçek ya da potansiyel failleri caydırmakla kalmaz,aynı zamanda bu faillerin içinde yeşerdiği eski rejimin şiddet kullanarak iktidarı yeniden ele geçirmeye kalkışmasında da caydırıcı rol oynar.Bu modelin,kurbanların onurunu ve yaraları sarmakta da başarılı olduğu ve daha önemlisi aynı zamanda kişisel öç alma ihtiyaçlarını ortadan kaldırdığı da görülmüştür.Bu yöntemin bir diğer faydası da,silahlı güvenlik güçlerinin,içlerine yuvalanmış kötü unsurlardan arınmasına fırsat vermesidir.Kısacası,"cezaya dayalı adalet" yöntemi sadece yeni rejimin,eski rejimin çirkin meşruiyeti ile bağlarını şüphepe yer bırakmayacak biçimde koparmasını sembolize etmekle kalmaz,aynı zamanda toplumun yeni demokratik değerlere sıkıca bağlanmasını da garanti eder.Genel kural olarak,bu yaklaşım ya eski yönetici elitin tümüyle alaşağı edildiği dramatik sosyal değişimlerin yaşandığı ülkelerde ya da toplumun kurbanlar ve suçlular (failler) arasındaki ayrımı hiçbir kuşkuya yer bırakmaksızın yapabildiği hallerde başarılı sonuçlar vermektedir.Pek çok durumda,bu model,dönüşüm halindeki (özellikle de işgal ya da baskı altındaki) toplumların karmaşık sorunlarına çare bulamaz.Bu metodun en önemli sakıncaları ise günah keçisi yaratmak,suçlu avına çıkmaktır.Yani bu yöntem bir diğer deyişle "muzaffer olanın adaletini" sağlar. 

Gerçeği Arama (Hakikat) Komisyonları (ya da Onarıcı Adalet)

Bir önceki metodun esas gayesi suçuları cezalandırmak iken,yani odak "suçlular" iken,"gerçeği arama komisyonları" esas olarak kurbanlara odaklanırlar.Burada amaç onların kimliğini tespit etmek,başlarına gelenleri tanımlamak ve zararlarını telafi etmek için uygun yöntemleri bulmaktır."Onarıcı adalet" süreci boyunca bir suçlama ve/veya yargılama süreci başlatılabilir de başlatılmayabilir de,çünkü asıl umud edilen,kurbanların ve ailelerinin bu süreç içinde kızgınlık ve acıları ile başetmeyi başarabilmeleridir."Gerçeği Arama Komisyonları"nın başarısını şu faktörler belirler:Tarihi haksızlık ne kadar önce meydana geldi?(Çatışmanın tarihi eskiyse,araya giren zamanın çözümü kolaylaştırması mümkündür.) Çatışma aynı etnik-dinsel grubun üyeleri arasında mı yaşandı yoksa değişik gruplar arasında mı?(Deneyimler göstermiştir ki,tek bir sosyal grubun içinde yaşanan çatışmaların çözülmesi veya affedilmesi daha kolaydır) Toplum,kurbanlar ile suçluların kimler olduğunu açıklıkla biliyor mu?(Eğer bu fark belirgin değilse,örneğin çatışma nedeniyle bir aile parçalanmış ve aile üyeleri farklı kamplarda yer almışsa,onları çatışma üzerinde konuşmaya davet etmek nasıl ailenin yaralarının daha da derinleşmesine neden olabilirse,başka durumlarda da aynı sonuç ortaya çıkabilir.) Tarihi haksızlığa yol açanlar iktidardan nasıl uzaklaştırılmışlardır?Eski rejim üyeleri ile onların yerine göreve gelen yeni rejim üyeleri arasındaki ilişki nedir ve yetki devri nasıl olmuştur?Yeni rejime geçiş görüşmeler yoluyla,barışçıl biçimde mi yoksa birinin diğeri tarafından alaşağı edilmesi suretiyle,zora dayanarak mı olmuştur?(Eğer "eski düzenin savunucularının bir bölümü" gizli ya da açık biçimde hâlâ iktidarı ve kaynakları ellerinde tutuyorlarsa,gerçeği aramak tam anlamıyla boş hayaldir.) En önemlisi de,bu çalışmaların sonunda elde edilecek sonuçlar,sosyal istikrarı ve barışın artmasına hizmet edecek midir?(Eğer ortaya çıkarılan gerçek,düzeni bozacak ve barışı tehlikeye sokacaksa,bu yönteme başvurulmaması dahi ileri sürülebilir,ki eski rejim temsilcilerinin en çok başvurdukları argümanların başında bu gelir.) Özetle,Türkiye'nin tarihi ile yüzleşme sorunu ile karşı karşıya olduğu günümüzde,başta Latin Amerika ve Afrika olmak üzere,çeşitli yerlerde faaliyet göstermiş ve hâlâ faaliyet göstermekte olan komisyon deneylerinin yakından bilinmesinde fayda vardır.Bu farklı deneylerin bilinmesindeki asıl önemli olan şey,Türkiye insanının,şu anda karşılaştığı sorunun bir tek kendisine has bir sorun olmadığının farkına varmasına sunacağı katkıda yatar.Kendi karşılaştığı sorunun,"olağan" veya "sıradan" sorunlardan birisi olduğunun bilinmesi,sorunun çözümü doğrultusunda adım atma medeni cesaretini de hızlandırabilir. 

Sorunu Çözmek,Demokratikleşmenin de Önünü Açar

Genel ilke olarak,geçmiş bir tarihte yaşanmış insan hakları ihlalleriyle uğraşanlar iki amacı gütmelidirler:Birincisi bu türden ihlallerin ve haksızlıkların yeniden olmamasını sağlamak ve ikincisi bu haksızlıkların doğurduğu zararları gidermek.Geçmişle hesaplaşmanın anlamlı olması için,özür dileme ve onarmaya ek olarak yapılabilecek en etkin tedbir,eğer mümkünse,örneğin halen yaşıyorlarsa,faillerin cezalandırılması konusunda güçlü ve etkili adımlar atmaktır.Cezalandırmanın,faillerin dahil olduğu toplumsal kesimlerin bir daha böyle işlere tevessül etmemeleri yönünde caydırıcı bir özelliği vardır.Fakat tüm bu adımlar,eğer tüm toplumun eğitilmesini de kapsamaz ise başarılı olmayabilir.

Türkiye gerek iç dinamikleri sayesinde,gerekse Avrupa Birliği'ne katılma sürecinin etkileriyle,otoriter rejimden demokrasiye doğru hızla yol alan bir geçiş toplumdur.Türkiye'nin demokratik bir topluma evrilme süreci,Avrupa Birliği'nin üyeliği yolunda benzeri evrimleri geçiren İspanya,Portekiz ve Yunanistan'ın yaşadıkları ile kıyaslanabilir.Bir farkla ki,Türkiye'de eski militarist-bürokratik yapı hala iktidarın önemli kilit noktalarını elinde tutmaya devam etmektedir.Hatta bu güçlerin demokrasiye geçiş sürecini etkisizleştirmek,uzatmak ve karmaşık hale getirmek konusunda oldukça başarılı oldukları dahi ileri sürülebilir.Fakat,gerek Avrupa Birliği gerekse içerden sivil toplumdan gelen baskılar bu güç odaklarını şimdilik sessiz kalmaya itmiş gözüküyor.

Tarihle yüzleşmek,bir toplumun demokratikleşme sürecinin en önemli göstergesidir.Bu süreçte,Avrupa baskısı ve sivil toplumun gelişmesi,Türkiye'nin tarihsel adaletsizlikler üzerinde kendiliğinden düşünmesini etkileyen birbiriyle bağıntılı iki faktör olarak karşımıza çıkıyor.Avrupa Birliği hem bu süreci hızlandırıcı hem de teşvik edici bir rol oynuyor.Örneğin geçmişle yüzleşmenin doğurabileceği olumsuz koşullar,Avrupa Birliği üyeliğinin sağlayacağı sosyal ve ekonomik avantajlarla telafi edilebilecek gözüküyor.Sorunlara son derece "fayda" ve "çıkar" mantığı ile yaklaşmaya alışmış militarist-bürokratik güç odakları,eğer tarihle yüzleşmenin bazı "faydalarını","ödüllerini" görürse bu konuda çok fazla engel çıkarmayabilir.Bu noktada AKP iktidarının ve Türkiye'de demokratik ilişkilerin gerçekten egemen olmasını isteyenlerin cevap vermesi gereken bir soru karşımıza çıkıyor.Eğer Türkiye'de mevcut insan haklarını korumak ve geliştirmek istiyorsak,geçmişteki insan hakları ihlalleri ile ilgili olarak,toplum olarak hangi sorumluluklara sahibiz?Hükümet ve toplum olarak geçmiş haksızlıklar konusunda yerine getirmemiz gereken yükümlülükler nelerdir?Bu soruyu sormamın nedeni,geçmişiyle yüzleşme yeteneğine sahip olmayan bir toplumun mevcut insan haklarını koruma ve geliştirme konusunda yetersiz kalacağına ilişkin bir kabulden hareket etmemdir.Ayrıca bilinmesinde fayda vardır ki,Avrupa Birliği de kendi geçmişi ile yüzleşemeyen,yüzleşmek istemeyen ya da yüzleşmeyi beceremeyen bir toplumu içine almaya hazır değildir.Hele bir de Türkiye'ye yönelik mevcut önyargılarla birlikte,bu noktanın,diğer ülkeler açısından teşkil ettiği önemin ötesinde bir anlam kazanacağını da görmek gerekiyor.Ben bunu ek bir sorun değil,bir avantaj olarak görülmesi gerektiğine inanıyorum.

Yakın Tarihi Hatırlamak

Türkiye'de geçmişte yaşanan ihlaller farklı tarihsel dönemlerde,farklı gruplara yönelik olarak gündeme gelmiştir.Osmanlı İmparatorluğu'nun son yıllarında,katliamların ve şiddetin ana hedefi Hristiyan azınlıklardı.Cumhuriyet döneminde,devlet destekli şiddet değişik Müslüman grupları ve seküler solcuları hedef aldı.Elimizdeki yazılı kanıtları ve de sözel tarihle kulaktan kulağa aktarılanları biraraya getirirsek,Cumhuriyet döneminde yaşanan şiddetin tüm boyutlarının henüz daha tam anlamıyla bir dökümünün yapılmamış olduğu görülecektir.Öte yandan,hak ihlallerinin oldukça kabarık olmasına ve de bu ihlallere muhatap olmuş grupların oldukça geniş ve yaygın niteliğine rağmen Türkiye insanı,başlarına gelen kötülükleri,mahkemeler,gerçeği arama komisyonları ya da diğer formel,kurumsal araçları kullanarak sorgulama eğilimine girmedi.Bunun nedenleri arasında sadece geçmiş karşısındaki tavır alışı belirleyen "kayıtsızlık" kültürünü saymak yeterli değildir.Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne başvuru miktarının büyüklüğü toplumda,haksızlıkların giderilmesi doğrultusundaki güçlü bir özlemin varlığına işaret eder.Geçmiş haksızlıkların ama Türkiye'de fazla ele alınmıyor olmasının başında,her bir gurubun değişik çatışmalardaki rollerinin değişik olması gerçekliği yatar.Bir çatışmada kurban olanın,bir diğer çatışmada fail veya destekçi olması hak arama eğilimlerinin hızını kesen bir faktördür.Çünkü sonuçta,hiçbir grup kendisinin suçlu veya sorumlu gösterildiği bir geçmiş hesaplaşmasına sıcak bakmaz ve geçmişin üstünü örtmek arzulanır bir ortak bileşke olarak ortaya çıkar. 

Güven Eksikliği

Burada eklenmesi gereken son nokta,toplumda geçmiş üzerine konuşmada "güven eksikliği" sorunudur.Geçmişteki çatışmaların girift karakteri,tuhaf bir biçimde,her grubun sadece kendisinin kurban olduğu çatışmaları gündeme taşıması sonucunu doğurmuştur.Bu ise bu grupların fail veya destekçi olduğu durumlarda kurban topluluklarda ciddi bir güvensizlik duygusu doğurmuştur.En azından her grup,diğerinin haksızlıklar konusundaki konuşma tarzını "samimi" bulmamakta ve bu ele alış tarzına güvenmemektedir.Tüm bu faktörlerin geçmişin üstünü örtme eğilimlerini güçlendirdiğine kuşku yoktur.

Müslüman topluluklar arasında,Cumhuriyet döneminde yaşanan hak ihlallerinin bu ana karakteristiği,belki bu ihllaleri üzerinde çokça konuşulacak bir konu yapabilecektir ama bu konuşmanın,mahkeme,cezalandırma,hakikat komisyonları vb. biçimini alma şansı çok zayıftır.Turkiye,şu haliyle,İspanya gibi,"yakın geçmişi unutma konusundaki kolektif anlaşma"ya dayalı bir demokrasiye geçiş türünü sergiliyor.Bu noktada Ermeni Soykırımı bir istisna teşkil ediyor.Birincisi,Ermenilerin kendilerini kurban grup olarak tanımlama kolaylıklarıdır.Yani çatışmada,kurban-fail ayırım ulus-din vb. faktörler nedeniyle de çok kolay yapılabilecek durumdadır.İkincisi,sözkonusu suçun boyutları,Cumhuriyet dönemi hak ihlalleri ile kıyaslanmayacak boyutlardadır.Üçüncüsü konu uluslararası düzeyde Türkiye'nin seksenbeş yıllık açık inkâr ve red politikaları nedeniyle özel bir önem kazanmıştır.Gerek bilim dünyasında gerek politik düzeyde,"geçmişin nasıl ele alınmaması gerektiği" konusunda Türkiye negatif sembol bir ülke haline gelmiştir.Bu noktada,Türkiye özel bir dış baskı çeşidiyle de karşı karşıya olduğunu görmek zorundadır.

Ermeni-Türk Barışması

Ermeni Soykırımı'ndan haberdar olan pek çok kişi,bugünkü Ermeni-Türk geriliminin Türkler ve Ermenilerin tarihsel olayları farklı biçimde yorumlamalarından kaynaklandığını düşünüyor.Bu sınırlı bir ölçüde doğrudur.Ben,Türkler ve Ermeniler arasındaki ilişkilerin,tarafların birbirlerini bugünkü algılayış tarzlarının,geçmişte yaşanmışlar kadar ve hatta ondan daha önemli olduğunu düşünenlerdenim.Büyük ölçüde Türkiye'nin tarihine yüz çevirmesi ve inkâr politikalarıyla da beslenerek ve belki de ona tepki olarak gerek Ermeniler gerekse Türkler farklı bir tarih anlatımı geliştirdiler.Tarafların bugün oluşturdukları geçmiş üzerine konuşma tarzı esas olarak birbirini tümüyle dıştalayan bir karakterdedir.Egemen konumdaki tarih anlatımlarında taraflar birbirlerini sürekli olumsuz terimlerle tanımlarlar.Ötekinin son derece negatif bir aktör olarak yer aldığı bu tarih anlatıları,tarafların kolektif grup kimliklerinin en önemli parçasıdır ve mevcut ulusal stereotiplemeleri güçlendirmek için kullanılmaktadır.Bu anlamda,tarafların şu anda kendilerini ve öteki tarafı algılayış tarzları,tarihte neler olduğu tartışmasının tamamıyla dışında ve hatta tarih üzerine konuşmanın da önünde engel durumundadır.İddia edebilirim ki,tarafların birbirlerin bugünkü algılayış tarzları tarafların birbirlerini anlamalarının ve konuşmalarının önündeki en büyük engelldir.Uzlaşmayı ve barışmayı zorlaştıran bir diğer faktör ise,her iki toplumun yaşadığı travmanın derinliğidir.Gerçi bu travmalar tümüyle farklı karakterdedirler ancak her iki travmanın sonuçlarından biri de geçmiş,bugün ve geleceğin tek bir parça gibi algılanması olmuştur.Kısaca söylemek gerekirse,her iki toplum da bugünkü ilişkilerini geçmişin paradigmaları içinde yaşamaktadır. 

Çatışma Dışarıdan Nasıl Gözüküyor

Olaylara kuşbakışı bakan biri için,sanki bu çatışmada iki temel fraksiyon varmış gibi görünüyor:Bir tarafta Birinci Dünya Savaşı öncesinde ve sonrasında yaşanan bütün olayları,özellikle de Ermeni Soykırımı'nı gözardı eden Türkiye Cumhuriyeti Devleti,diğer tarafta da Ermeni Cumhuriyeti Devleti ve Ermeni diasporası.Bu iki taraf,Soykırım'ı ispatlamaya ya da inkâr etmeye dayalı politik ve psikolojik bir savaşa adanmış gibi görünüyorlar.Ermeni diasporası ve Ermenistan Cumhuriyeti,Türkiye'nin Soykırım'ı tanıması için Batılı güçleri ve Batı kamuoyunun hassasiyetlerini kullanmaya çalışırken,Türk tarafı politik ve askeri gücünü Ermeni Soykırımı'nın tanınmaması için seferber ediyor.Uluslararası kamuoyu,parlamentolar ve diğer kurumlar giderek Türkiye ile Ermeniler arasındaki çatışmanın savaş alanı haline dönmeye başladılar.Durum öyle bir hal aldı ki taraflar birbiri üzerinde üstünlük sağlamanın tek yolu olarak üçüncü tarafların ikna edilmesine bel bağlar hale geldiler.Burada sorulması gereken soru şu olmalıdır:Türkler ve Ermeniler arasındaki sorun üçüncü tarafların kazanılmasıyla çözümlenebilir mi?Böyle bir strateji bu problemi çözer mi yoksa daha da içinden çıkılmaz bir hale mi dönüştürür?Üçüncü tarafı kazanma stratejisinin bazı avantaj ve dezavantajları vardır.Ermeniler için,iki açık avantaj sözkonusu:Birincisi Soykırım'ın başka ulusal parlamentolar tarafından tanınmasının bir anlamda Türkiye'nin Soykırım'ı inkâr etmesini giderici,telafi edici bir işleve sahip.Ayrıca Türkiye'de kimsenin pek görmek istemediği bir başka gerçek daha vardır.Parlamentolarda kararların alındığı ülkelerde Ermeniler vatandaştırlar ve kendi devletlerinden tarihte kendilerine karşı yapılmış bir haksızlığın tanınması gibi son derece doğal ve demokratik bir talep ileri sürmektedirler.Bu ülkelerde,tarihteki çeşitli sorunlara ilişkin benzer kararlar alma geleneğinin olduğunu da burada eklemek gerekmektedir.Tartışmanın üçüncü partiler nezdinde yürütülmesinin bir diğer nedeni ise,Ermenilerin konuyu ancak bu şekilde gündemde tutabildiklei gerçeğidir.İddialı gibi görünse bile söylemeliyiz ki,eğer bu teşebbüsler olmasaydı,konu çoktan unutmanın dipsiz kuyusunda yok olup gidebilirdi.

Üçüncü tarafların konuya dahil olmasının sakıncalarına ilişkin birçok gerekçe bulsak da,Türkiye'de de tartışma bu yolla canlı tutulabiliyor gibidir.Konu Türkiye'de ancak ve ancak bu tür kararlar vb. nedeniyle gündeme gelmektedir,çünkü konunun özgürce ve tüm açıklığıyla tartışılması için gerekli ortam ve koşullar ne yazık ki henüz yoktur.Mevcut koşullar altında,çeşitli ülkelerin parlamentolarında alınan kararları protesto etmenin ya da üçüncü tarafların müdahalelerine karşı çıkmanın yeterli olmayacağı görülmek zorundadır.Yapılabilecek yegâne şey,Türkiye'nin sorunun çözümü için yeni yollar,yeni platformlar yaratabilmesidir.Eğer konunun tartışılacağı yeni platformlar yaratılabilirse,üçüncü ülkelerin parlamentoları anlam ve önemlerini yitireceklerdir.

Üçüncü tarafları konuya dahil etmenin her iki taraf açısında da temel bir dezavantajı vardır.Tarafların "çaresizliğinin" ve sorun çözme yeteneksizliğinin farkında olan üçüncü taraflar genellikle tarafların bu durumunu kendi lehlerine kullanmak isterler.Bu tür müdahaleler ise çatışmayı uzatır ve de başka yeni problemler doğurur.Çatışmayı üçüncü taraf üzerinden yürütmenin bir diğer dezavantaj ise Soykırım'ı tanıma-tanımama çatışması sırasında tarafların söylemlerini giderek keskinleştirmeleri ve karşı tarafı düşman gibi tanımlayan stereotiplemeler geliştirmeleridir.

Bütün bunlara rağmen üçüncü tarafı konuya dahil etmenin belli avantajları da vardır.Eğer iki taraf sorunu kendi aralarında çözemezlerse,üçüncü tarafın müdahalesi bazen gerekli ve yararlı olabilir.Buradaki esas soru şudur:Üçüncü tarafın müdahalesi nasıl yapılmalıdır,hangi yollar kullanılmalıdır ve nereye kadar gidilmelidir?Burada genel bir kural tekrar edilebilir:Üçüncü taraf müdahalesi ancak ve ancak birbirine düşman iki tarafın sorunu doğrudan çözemedikleri noktada ve iki tarafın da bu aracı müdaheleye gerek duyması ve onay vermesi halinde faydalı olabilir.Yine genel kural olarak üçüncü taraf müdahelesi,parlamentoların yüzeysel ve kuru deklarasyonlarından farklı olmak ve onarıcı,yapıcı bir içeriğe sahip olmak zorundadır.Ancak böyle olursa,birbiriyle uzlaşmakta güçlük çeken taraflar birbirini anlamaya ve sorunla yapıcı biçimde ilgilenmeye başlayabilirler.Türk-Ermeni meselesinde bu rolü Avrupa Birliği'nin oynaması mümkündür. 

Barışma Sürecinin Yol Haritası

Eğer bir sorunu çözmek istiyorsanız,her şeyden önce,kamuoyunun sorunu algılayış tarzını değiştirmeniz gerekir.Egemen bilgilenme ve konuşma tarzının değiştirilerek kamuoyunun bilgilendirilmesi ve kamuoyu bilincinin uyarılması her sorun çözme stratejisinin merkezinde durur.Uluslararası düzeyde,benzeri sorunların çözümünde sıkça tekrar edilen genel bir kural vardır:Sorun çözümü ancak iki tarafın birbirleriyle doğrudan ilişki kurmasıyla mümkündür.Doğrudan ilişki ile,taraflar birbiri hakkında oluşturdukları önyargı ve hurafeleri değiştirebilir ve birbirleri hakkında daha gerçekçi bir resme sahip olabilirler.Sorunu tartışırken "biz ve onlar" veya "kurbanlar ve suçlular" söylemlerden uzaklaşmak,ortak ahlaki değerler üzerinde yükselen fakat aynı zamanda farklılıkları da vurgulayan "hayatta kalanlar" ve "insan" söylemine geçmek bu yolda atılması gereken ilk adımdır.Türkiye'de,tarihi üzerine tartışmak istemeyen ve sorumluluktan kaçan çevrelerin,"suçlama" ile "sorumluluk" arasındaki sınırı yok eden dili bir bahane olarak kullandıkları bilinmektedir.Dolayısıyla,bugünkü Türkiye insanını suçlayan bir dilin değiştirilmesi bu tür bahanelerin de kolayca ortadan kaldırılmasını sağlayacaktır.

Şüphesiz sorunu çözmek için atılacak adımların başında Türkiye'nin tartışmayı suç haline getiren tüm yasakları bir an önce ortadan kaldırması geliyor.Kamuoyunun herhangi bir baskı ya da cezalandırma korkusu yaşamadan özgürce tartışmaya başlaması gerekir.Taraflar,ancak geçmişle yüzleşmek suretiyle yaşadıkları travmayı aşabilir;ve geçmiş,bugün ve gelecek arasında ayrım yapmayı öğrenebilirler.Hikâyelerin bütün çıplaklığı ile anlatılıp,tarihin açık konuşulur olmasıyla travma artık geçmişe ait bir husus haline gelecektir.Geçmiş için yas tutmaya olanak sağlayan böylesi bir süreç,tarafların birbiri hakkında daha gerçekçi bir resme sahip olmalarına ve iki komşu ülke olarak geleceği birlikte inşa etmelerine yardımcı olacaktır. 

Hakikate Ulaşmak İçin

Geçmişle uğraşmanın temel amacı elbette hakikati açığa çıkarmak olmalıdır.Burada "hakikat" kavramını çok geniş bir anlamda ve resmi çevrelerin artık ortadan kaldırılması gereken açık yalanlarına karşı kullanıyorum.Tarihte "tek bir hakikat" yoktur ve tarihçilik geçmiş üzerine farklı konuşma tarzları demektir.Ama geçmiş üzerine farklı konuşabilmek için,açık yalanların ortadan kaldırılabilmesi gerekiyor.Geçmişle ilgili "hakikat"i açığa çıkarmanın iki temel hedefi vardır:

1)Kurbanlar için adalet arama ve onların ayaklar altına alınan haysiyetlerini onarma.
2)İleride olması muhtemel hak ihlallerini önleme ve toplumlar arasındaki uzlaşma ve barışı kolaylaştırmak.

Kamuoyunun olaylar hakkında bilgilendirilmesi gerçeğin basın-yayın yoluyla yayılması gereklidir,ancak asla yeterli değildir.Asıl önemli olan gerçeğin resmi düzeyde kabul görmesi,resmi makamlarca tüm yönleriyle komuoyuna maledilmesi ve gerçeğin ulusun tarih kayıtlarına resmen düşülmesidir.1915,Türkiye tarihyazımının bir köşe taşı,Türkiye'nin kendini tanımlamasının bir mihenk noktası haline gelebilmelidir.

Avrupa Birliği önderliğinde oluşturulabilecek "Hakikat Komisyonu" ya da "Tarihçiler Komisyonu" böylesi bu işlevi üstlenebilir.Ama bu tür komisyonların faaliyetlerinin tüm aşamalarının son derece şeffaf olması;sonuçların toplumun ahlaki eğitiminin bir parçası olarak herkese açık olması gerekir.Demokratik bir kültürün oluşturulması ile kamuoyunun gerçeğe vakıf olması arasında güçlü bir ilişki vardır.Tarihe ilişkin benzeri haksızlıklarla uğraşan komisyonların uğraştığı merkezi soru,kurban yaralarının nasıl sarılacağıdır.Bu bağlamda Ermenilerin uğradığı zararların nasıl telafi edileceği,en azından ahlaki bir sorun olarak Türkiye'nin önünde durmaktadır.Sorun,hukuki olmanın ötesinde öncelikle ahlakidir.Fakat,Türkiye Cumhuriyeti'nin Osmanlı İmparatorluğu'nun devamı olarak kabul edilip edilmeyeceği sorusu başta olmak üzere cevap verilmesi gereken onlarca hukuki sorun vardır.

Elbette bu süreçte,Ermeni Soykırımı'nda ortaya çıkan zararların tazmin edilmesi isteğinin karşısına,aynı büyüklükte olmasa bile Müslüman kayıpları ve bunların zararlarının tazmin edilmesi isteğini çıkartılabilir.Bunlar kadar önemli olan bir nokta ise,bu tür bir tartışmanın acıları ve kayıpları pazarlık masasına koymak anlamına geldiğidir.Özellikle kurbanlar veya onların hayatta kalan akrabaları açısından bu kabul edilemez bir ahlaki açmazdır.Benzer bir sıkıntı da Türkiye'nin geçmişte yaşanan olayların adını koymaksızın ve belki de özür bile dilemeksizin tazminat verip olaydan sıyrılmaya kalkışmasıyla ya da Japonya'nın geçen yıllarda yaptığı,hiçbir toplumsal sonucu olmayan yarım ağız bir özür dileme ile geçiştirmesiyle de yaşanabilir.Bunlar taraflararası görüşme ve konuşmalar başlamadan önce dikkate alınması gereken ciddi sorunlardır.Ancak bu sorunlarla karşılaşmayı göze almadan tarafların sorunun çözümü konusunda bir anlaşmaya varmaları da mümkün değildir.Tazminat ve hasar giderme taleplerinin hukuki açıdan can sıkıcı yanları olmasına rağmen,tazminatın aslında sembolik bir adım,sadece ahlaki bir jest olduğunun unutulmaması gerekir.Can ve mal kayıplarının tam anlamıyla karşılanmasını sağlayacak bir tazminat mekanizması ne yazık ki henüz icat edilmedi.Sorunun çözümü,bu kayıpların neler olduğu konusunda kamuoyunun haberdar olmasına bağlıdır.Her iki tarafın vicdanında,geçmişteki adaletsizliğin kısmen de olsa giderildiğine dair güçlü bir manevi duygunun yaratılması esastır.Bütün bunlardan sonra Türk-Ermeni çatışmasına ilişkin şöyle bir yol haritası önermek mümkündür:

a)İlk adım güncel meselelerle tarihsel olanların ayrılması olmalıdır.Türkiye diplomatik ilişkilerin geliştirilmesi için Ermenilerin uluslararası platformlarda soykırımın tanınması girişimlerinden vazgeçmesini ön şart olarak ortaya koymamalıdır.
b)İkinci adım her iki devletin karşılıklı güveni arttırıcı pratik adımlar atmasıdır.Sınırın önkoşulsuz açılması,diplomatik ilişkilere ek olarak örneğin Türkiye'deki bakanlıkların web sitelerinde olduğu gibi,resmi kurumların ortalığı kızıştırıcı politikalardan vazgeçmesi gerekir.Zaten bu web sitelerinin varlığı bile Türkiye'nin devlet politikasıyla çelişmektedir.Bilindiği gibi Türkiye,devletlerin işe karışmaması ve konunun tarihçilere bırakılmasını istemektedir.Oysa konuya bulaşmamış Türk devlet kurumu yok gibidir.
c)Anadolu'daki Ermeni kültürel varlıklarının korunmaya alınması ve restore edilmesi barışma yolunda önemli bir adım olabilir.Eski Ermeni şehirlerini ve tarihi eserleri onarmak,bunların Ermenice orijinal isimlerini kullanmak,Ermenilerin Anadolu kültürüne yaptıkları katkıları bilinir hale sokmak ilişkilerin inşaası için güzel jestler olacağı gibi,en önemli ürünlerini Anadolu topraklarında veren Ermeni kültürüne ve yaşamına ilişkin izlerin yeryüzünden silinmesinin de önüne geçecektir.
d)Tehcir sırasında ülkeden ayrılmak zorunda kalmış Ermenilerin,eskiden yaşadıkları şehirlerin fahri vatandaşı yapılması ya da özel bir statü ile Türkiye'de ikametlerine izin verilmesi gibi sembolik adımlar da çok faydalı olabilir.
e)Tarafların diğerine ne yapması gerektiğini hatırlatan bir dilden uzak durmaları gerekir.Karşı tarafın ne yapması gerektiğini hatırlatan bir tutum sorunu çözmez,aksine derinleştirir.Bu nedenle,"soykırım kelimesini kullanmayın" veya "Soykırım'ı kabul etmeden olmaz" gibi karşı tarafa şart sürmeler işi ancak çözümsüzlüğe götürür.En önemli ön şart,karşı tarafı dinlemeyi başarmaktır.
f)Bugün,devlet ve milliyetçi çevrelerce pompalanan propaganda nedeniyle Türkiye'de Ermenilerin katıksız bir Türk düşmanı olduğuna,tek hedeflerinin bir zamanlar atalarının yaşadığı toprakları geri almak olduğuna ve buldukları ilk fırsatta 1915'te yaşadıkları olayların intikamını almak isteyeceklerine inananların sayısı gerçekten az değildir.Ermeni çevreleri,yapacakları küçük jestlerle bu hurafelerin ortadan kaldırılmasına büyük katkı yapabilirler.Türkiye'den istenilenin "tarihsel gerçekliğin benimsenmesi" ve "acılarının kabul edilmesi" olduğunu,Türk kamuoyuna açık bir biçimde anlatma konusunda yapabilecekleri şeyler vardır.Ermenistan Parlamentosu'nun Türkiye'den herhangi bir toprak talebi olmadığını açıklaması,ASALA cinayetlerinin açık olarak kınanması gibi bazı jestler milliyetçi propagandaları boşa çıkarılabilir ve Türk kamuoyu yeniden şekillendirilebilir.
g)Tarafların birbirini tanımlarken kullandıkları dilin değişmesi gerekiyor.Her iki taraf da farkına varmalıdır ki,bugüne kadar kullanılan dil,çatışma politikasının bir ürünüdür ve bu dilin kullanılmaya devam etmesi sorunu çözmede kullanılamaz."Türk" ve "Ermeni" kelimelerinin bugünkü kullanılış tarzı buna bir örnek olarak verilebilir.Ermeni çevrelerde yaygın olarak kullanılan soyut ve tarihsiz "Türk" kelimesi sorunu çözmeye değil,karmaşıklaştırmaya yarıyor.Bu kavram,aralarında pek çok farklılık bulunan Türk devleti ile Türk halkını aynı kefeye koymakla kalmıyor,aynı zamanda toplumun değişik kesimlerini de tek bir bütünmüş gibi sunuyor.Halbuki ortada tek bir Türk yerine,Kürtler,Türkler,Aleviler,Müslümanlar,Çerkesler kısacası çeşitli kesimler var.Devletle toplum ve toplumun değişik kesimleri arasındaki farklılıkları ortaya koyan bir dili geliştirmek sorunun çözümünün yarısı gibidir.Türkiye'de kullanılan "Ermeni" kavramı da böyle.Bu kavram son derece negatif bir içerikte kullanılmanın ötesinde,Ermeni toplulukları içerisindeki farklılıkları da yok sayıyor.Salt bu kavramların daha ayrıntılı kavramlarla yer değiştirmesi durumunda bile ilk ortaya çıkacak gerçek şu olacaktır:Ortada bir tarafta "Ermenilerin" öbür tarafta "Türklerin" olduğu bir sorun yoktur.Aksine,çatışma ve sorun isteyen Ermenilerle Türklerin bir tarafı;geçmişle yüzleşerek yarını kurmak isteyen Ermeni ve Türklerin diğer tarafı oluşturduğu bir sorun sözkonusudur.
h)Tarafların üzerinde konuştukları tarih malzemesinin bütünlüğünün sağlanması ve taraflar için bilinir hale sokulması gerekir.Bu adımın atılmasının önündeki ciddi engellerin başında konuya ilişkin birincil kaynakların değişik dillerde ve değişik ülke arşivlerinde bulunmasıdır.Bu yüzden konu,hâlâ dil bilen ve maddi olanaklara sahip birkaç uzmanın tekelinde kalmış gibi görünmektedir.Örneğin Türk dokümanları Arap harfleriyle yazılmış olduğu gibi,bunlar arasından devlet tarafından seçilen az miktarda belge tercüme edilmiştir.Üstelik bu belgelerin tutulduğu arşivler aksi yönde edilen onlarca söze rağmen maalesef tümüyle açık değildir.Örneğin Başbakanlık Arşivi'nde çalışan,özellikle genç Türk akademisyenlerin sorgulanması sıradan bir uygulamadır.Aynı şekilde Türkiye toplumunun büyük kesimi,Amerikan,İngiliz,Alman ve Avusturya arşivlerinden habersizdir.Bu nedenle bu belgelerin toparlanması,tercüme edilmesi ve yayınlanması çok önemli bir adım olacaktır.Tüm bu çalışmalar,Avrupa Birliği tarafından da desteklenecek,oluşturulacak ve resmi veya yarı-resmi "tarihçiler komisyonu" ya da "gerçeği arama komisyonu" çatısı altında yürütülebilir.

Sonsöz

Böyle bir komitenin esas amacı sadece 1915'te gerçekten ne olduğunu tespit etmekle sınırlı olmamalı,daha uzun vadede bu konulara dair toplumsal bir etik oluşturmaya da katkıda bulunmalıdır.Üzerinde toplumsal konsensus sağlanan böylesi bir etik sayesinde kutuplaşmaya ya da çatışmaya dayalı tarihyazımlarının önüne geçilebilir.Burada ille de her iki tarafın da yaşananlar üzerinde tam bir uzlaşmaya varmasını ya da tarihin her iki taraf için de "aynı" hale getirilmesini önermiyorum.Asıl üzerinde durduğum,her iki tarafında da üzerinde anlaşabileceği ve iletişim kurmasına yardımcı olacak bir genel etik zemini oluşturmaktır.Bu zemin tarih üzerine farklı konuşma tarzlarına da imkân tanır ki olması gereken de budur.Her iki ülkenin eğitimcilerinden oluşturulacak karma komiteler sayesinde tarih,her iki tarafından kabul edebileceği bir anlatı içine sokulabilir.Tarihe ilişkin taraflarca genel kabul görmüş bir tarih anlatımının Türk ve Ermeni müfredatlarına girmesi sayesinde her iki toplum arasındaki düşmanlık duyguları ve nefretin de azalacağı görülmek durumundadır.

Özetle,sorun Türkiye ve Ermenistan arasındaki ve bölgedeki ilişkilerin düzeltilmesi ve demokratikleştirilmesinin bir parçasıdır.Ortadoğu'da barışın önündeki en önemli engellerden birisi,bölge halklarının birbirleri hakkında hâlâ üzerinde konuşulmamış tarihi deneylere dayanan yargılara sahip olmalarıdır.Tarih hâlâ bölge barışının önünde bir engel gibidir.Bölge halkları için büyük acılar anlamına da gelen bu ortak tarih üzerine konuşulmadıkça,halklar arasındaki kuşku ve önyargılar aşılamaz.Bölgede halklararası güvenin yaratılması ve demokratik ilişkilerin geliştirilmesi,tarih üzerine konuşma ile de doğru orantılıdır...

*Prof.Dr.Taner Akçam,Ermeni Sorunu Dosyası,BirGün,27 Mart-2 Nisan 2005.

http://www.sesonline.net/php/genel_sayfa.php?KartNo=28158
http://www.sesonline.net/php/genel_sayfa.php?KartNo=28163

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder