22 Mayıs 2014 Perşembe

Ermeni Soykırımı/Yalçın Yusufoğlu*

24 Nisan Haftası...

Cumhuriyet rejimi,şu günlere,"23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı" diyor.Dinciler "Kutlu Doğum Haftası" diye uydurdukları haftayı sayısız camideki Mevlûtlerle,"Kur'an tilavetiyle",naklen yayınlarla kutluyorlar.

Bizlerse,herhangi bir bayramı değil,bir kara günü anıyoruz.24 Nisan 1915 tarihiyle simgelenen "Soykırım Kurbanlarını Anma Haftası"nı yaşıyoruz,Ermeni Soykırımı'nın ve deportasyonunun suçlularını lanetliyoruz.Üstelik bu sene,24 Nisan felaketi yüzüncü yıldönümüne girmiş oluyor.

Hitler'in Propaganda Bakanı Goebbels,Führer'ine "Yalan söyleyin,yalanı ısrarla devam ettirin,zamanla insanlar o yalana inanmaya başlarlar" demiş.

Ankara'nın politikacıları ve resmi tarihçileri bıkıp usanmadan yalan söylüyorlar.Bütün dünyanın gözünün içine baka baka yalan söylüyorlar.

Fakat dışa karşı nafile yere konuşuyorlar,söylediklerinin uluslararası alanda hiçbir geçerliliği yok."Soykırım olmadı" diyenlerin en ehvenleri "soykırım terimi uluslararası hukuka 1948'de girdi ve geriye doğru işletilemez" cümlesini kendilerine dayanak alıyorlar.

En azgınları ise,"hayır biz Ermenileri değil,Ermeniler bizi kesti" diyen yüzsüzler,sahtekârlar.

Soykırımın Evrensel Tanımı

"1915 tehcir miydi,yoksa soykırım mı" tartışması resmi Türkçü zikriyattan çıkmıştır.Tehcir denilen uygulamanın yani deportasyonun da insanlık suçu olduğunu öncelikle kaydedelim.

a)Yapılmış olan Birleşmiş Milletler literatüründe "crime against humanity" denilen insanlığa karşı işlenmiş suçtur.
b)Adı etnik temizlik "ethnic cleansing" veya arındırma "purification" şeklindedir.

Soykırıma gelince,yok sayılan olgu soykırım (jenosit) kavramını uluslararası hukuk ve siyaset literatürüne getiren Raphael Lemkin'in 1915 Ermeni olaylarından yola çıkarak konuyu incelemeye başlamış olmasıdır.

Kendisi bir Yahudi olsa da,jenosit konusundaki çalışmaların başladığında henüz Yahudi Soykırımı (Holocaust) yoktu.

İktidardan düştükten sonra Berlin'e yerleşmiş Talat Paşa'nın 1921'de suikast sonucu öldürülmesiyle Ermeni trajedisine eğilen Lemkin'in çalışmaları daha sonra Birleşmiş Milletler kararına ve onu izleyen Soykırım Sözleşmesi'ne temel oluşturmuştur,fakat sözünü ettiğimiz uluslararası iki belge Nazizmin Yahudi Soykırımı'nı esas almıştır.

Kavram öncelikle hukukidir.9 Aralık 1948'de kabul edilen ve 12 Ocak 1951'de yürürlüğe giren "Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılmasına Dair Sözleşme"nin 2. maddesi şöyle der:

"Soykırım,bir milli,etnik,ırki veya dini grubu,grup olarak,kısmen veya tümüyle,yok etmek kastıyla,kimi fiillerin işlenmesidir."

Türkçülük=Türkiye Türklerindir

Falih Rıfkı Atay 1968 yılında 1915 ve sonrası olayını "jenosit" diye nitelemişti.Mustafa Kemal Paşa BMM'nin açılışının ertesi günü (24 Nisan 1920'de) yaptığı konuşmada hadiseyi "geçmişe ait bir fezahat (alçaklık),çok kötü bir hadise" olarak niteler.Bir radyo demecinde de,"Bir daha Ermeni kıtaline benzer bir kötülük olmayacağının garantisini veririm" der.

Fakat Gazi Paşa sonradan farklı davranır,örneğin İsmet Paşa ve heyeti ikinci kez Lozan'a giderken "Masaya Ermeni meselesini getirirlerse,bana danışmadan konferansı terkeceksin ve döneceksin" diye talimat verir.

Bunun nedeni Osmanlı'nın borçlarını ödeyecek yeni devletin gayimenkulleri müsadere edilen ve kapanın elinde kalan Ermenilerin sağ olanlarına şahsen,hayatta olmayanlarının ise akrabalarına ödenecek tazminatın fazla tutmasından çekinmek olduğunu söyleyenler vardır.Ama sonraki gelişmeler konunun bu kadar basit olmadığını göstermektedir.Veya Cumhuriyet'in manevi olarak böyle bir suçu üstlenmesini istememiştir.Ama pek çok bakımdan reddi miras etmiş yeni devletin bu konudaki tutumu suçu üstlenmek olmuştur.Müteakip politikalara bakıldığında,temel istikametin "Türkiye Türklerindir" şiarına uygun olduğu,İttihat ve Terakki'nin Türkçü ve Türk merkezci çizgisiyle uyum teşkil ettiği görülecektir.

Bu temel politika Türk ulus devletinin kurulma aşamasıyla sınırlı kalmadı,nedeni ise sermayeyi Türkleştirmek olarak ortaya çıkınca daha iyi anlaşıldı.

Ulus devlet işe mübadele ile başladı,özellikle Ege ve Orta Anadolu'dan 1 milyon Rum mübadeleyle gönderildi,yerlerine Yunanistan'dan gelen 400 bin Türk yerleştirildi,gönderilenlerin gayrimenkulleri kapanın elinde kaldı.

Sonra,her on yılda bir,adeta periyodik aralıklarla,Türkiye’yi -ve sermayeyi- Türkleştirme devam etti:

1934'te Trakya Yahudi tehciri,1942'de Varlık Vergisi ırkçılığı,1955'te 6-7 Eylül Pogromu,1964'te T.C. yurttaşı olmayan,ama buranın yerlisi olan ve 1974'te Kuzey Kıbrıs'ın işgal ve ilhakı sonrasında İstanbul'da geri kalan Rumların da kaçırtılması ve elli yıl içinde tüm coğrafyanın kadim sahiplerinden tamamen temizlenmesi Ermeni Soykırımı'nın devamı olan etnik temizleme halkalarıdır.

Soykırım Nedir?

9 Aralık 1948’de kabul edilen ve 12 Ocak 1951'de yürürlüğe giren "Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılmasına Dair Sözleşme"nin 2. maddesi şöyledir.

"Soykırım,bir milli, etnik, ırki veya dini grubu,grup olarak,kısmen veya tümüyle,yok etmek kastıyla,kimi fiilerin işlenmesidir.
"Milli,etnik,ırki veya dini bir grubu kısmen veya tamamen ortadan kaldırmak amacıyla aşağıdaki fiillerden herhangi biri,Soykırım suçunu oluşturur:

a)Gruba mensup olanların öldürülmesi.
b)Grubun mensuplarına ciddi surette bedeni veya zihini olarak zarar verilmesi.
c)Grubun bütünüyle veya kısmen,fiziksel varlığını ortadan kaldıracağı hesaplanarak,hayat şartlarının kasten değiştirmesi.
d)Grup içinde doğumları engellemek niyetiyle tedbir alması.
e)Gruba mensup çocukların cebren başka bir gruba nakletmesi.”

Kitlesel imhayı yeni devlet yapmamıştır,ama yarısı sürülen yarısı da öldürülen ya da ölen 1,5 milyon insanın emvali yeni Türkiye'nin sınırları içindedir,ya Hazine'ye aittir ya da özel şahıslar trafından gaspedilmiştir.

Resmi iddianın diğer bir boytu "Ermenilerle Türklerin birbirlerini öldürdükleri" şeklinde.Hatta resmiler daha da ileri gidiyorlar ve "Türk arşivlerine göre 500 bin Türk öldürüldü" diyorlar.Arşiv rakamları tabii ki yalan,ama aynı zamanda,iddialardan "Türk" kelimesini "Gayrimüslim" diye değiştirmeleri gerekir.Zira silahlı Ermeni gruplarının öldürdükleri Türklerden çok Kürtlerdi.

1,5 Milyon İnsan

Soykırım'la Anadolu'daki Ermeni nüfüsunun yarısı imha edilmiştir.Paris'teki Sosyal Bilimler Yüksek Etütler Okulu öğretim üyelerinden Tarihçi Levent Yılmaz'ın yazdığına göre bu rakamı telaffuz edenlerin arasında Yahya Kemal de var.

Yahya Kemal Beyatlı ölen Ermeni sayısının 800 bin olduğunu söylüyor.800 bin rakamı bir ecnebinin kitabında da var:1928'de Yarbay Nihat tarafından Türkçeye çevirilip Genelkurmay tarafından basılan Maurica Larcher "La Guerre Turque dans la Guerre Mondiale" (Cihan Harbinde Türk Harbi) adlı kitabında (Paris,1926) şöyle diyor:

"(...) l’Anatolie avait en outre perdu 500.000 Mussulmans des vilayets orienteaux,victims ou fugitifs de la guerre,800.000 Armeniens et 200.000 Grecs victims des deportations ou décédés dans les batailons de travailluers." (Anadolu,bundan maada,Vilâyat-ı Şarkiye Müslümanlarından savaş yüzünden veya mülteci olarak 500 binini kaybetmiştir...800 bin Ermeni ve 200 bin Rum da katl ve tehcir yüzünden veya amele taburlarında ölmüştür...")

Bu kitaptaki rakamları anmamızın nedeni iki yıl sonra Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Riyaseti (Genelkurmay Başkanlığı) tarafından çevirtilip Yarbay Nihat imzasıyla yayınlanmış olmasıdır.

Hatta Türk tezinin uluslararası alandaki ödenekli savunucularından Justin McCarthy bile kitabında ölen-öldürülen Ermeni sayısını 600 bin olarak veriyor.[Armenians in the Ottoman Empire and Modern Turkey 1912-1926,Türkçesi:İstanbul,Boğaziçi Üniversitesi Yayınları,1984.]

Hamidiye Alayları'ndan MAH'ın Haydutlarına

Silahlı Ermeni gruplarının Kürt ve Türk köylerine saldırdığı ve insanları öldürdüğü doğrudur ve öldürülen insanlar silahlı çatışmada değil,baskınlarla öldürülmüşlerdi.

Fakat 1890'ların başlarında resmiyet kazanmış,yani devlet güçleri arasına katılmış Hamidiye Alayları adındaki Kürt aşiretlerinin Ermeni köylerine saldırıları,provoksayonları,cinayetleri Ermeni Katliamı'nın 1915’ten en az yirmi sene önce başlatıldığını gösterir.

Belge belge diyenler,Hamidiye Alayları aracılığıyla yapılan pasifikasyondan hiç bahsetmezler.Doğu'daki Ermeni nüfusun çoğunluğu köylüydü.Yoksul köylülerin en büyük şikâyeti topraklarının Kürtlerce sürekli olarak gasp ediliyor olmasıydı.Kürtlerin ve Çerkeslerin saldırısına uğrayan Ermeni köylülerin devlet tarafından güvene alınmasını istiyorlardı.

Kaldı ki,Alman militarizmini arkasına almış koskoca bir imparatorluğun 1915'te başlattığı etnik temizleme ile silahlı Ermeni gruplarının eylemleri ne güç orantısı,ne de olanaklar bakımından bir tutulabilirdi.

Eğer muadil kabul edilecek olursa,"onlar çeteydi" derseniz,siz Devlet-i Âli-yi Osmani'yi çete derecesine -hatta daha da aşağıya- indirmiş olursunuz.

Hele hele,o devletin başında hükümeti Bâb-ı Âli baskınıyla ve Nâzır öldürerek ele geçirmiş suikastleriyle,komplolarıyla ünlü bir çete var ise hiç konuşamazsınız.

Seferberlik ilan etmiş ve yaşı elveren erkekleri silah altına almış bir ordunun organize güçleri ile Ermenilerin dağınık küçük silahlı grupları kıyaslanamazdı.

Soykırım'da Teşkilat-ı Mahsusa vazife almış ve hapishanelerdeki kriminaller çıkartılarak onların emrine verilmişti.

Sizin Tehciriniz Can Pazarı,Esir Pazarı İdi

Daha da önemlisi,aç,susuz ve büyük çoğunluğu yaya halde yollara döktüğünüz kadınları,çocukları,yaşlıları,silahsız erkekleri,tamamı esnaf,zanaatkâr ve çiftçi ailesi olan insanları yollarda ve Suriye çölerinde,o çöllerin en yaşanılmaz bölgesi olan Der Zor’da bile bile telef ettiniz.

Şehir ve kasaba merkezlerinden çıkarılmadan öldürülenler bir yana,siz Sivas'tan,Samsun'dan,Erzurum'dan,hatta daha güneydeki Diyarbakır'dan Suriye'ye yaya gitmek ne demektir,bu soru resmi tarihçilerin ve siyasetçilerin umurunda mı?Yerleşim birimlerinde hemen katledilenler bir yana o insanlar yola çıkarılır çıkarılmaz Müslümanların saldırılarına uğruyorlardı,yanlarına aldıkları kıymetli veya kıymetsiz şeyler yağmalanıyor,kadınlara tecavüz ediliyor,genç kızlar alınıyor,kız çocukları besleme diye çalıştırılmak veya aynı amaçla satılmak üzere alıkonuluyordu.

[Kendi halinde halktan insanların böyle durumlarda süfli çıkarları için nasıl alçaldıklarını 1915-1917 Ermeni Soykırımı'nda da,1992-1995 Bosna soykırımında da yaşandı.]

Esir olarak alıkonulup satılan genç kız veya kız çocuğu o kadar çoktu ki,kökeni Ermeni olan kadınların çocuklarının,torunlarının kayıt ve adreslerini devletin bildiğini Türk Tarih Kurumu eski başkanlarından,bugünkü MHP milletvekili Yusuf Hacaloğlu övünerek anlatmştı.

Ragıp Zarakolu'nun son olarak Belge Yayınları'ndan çıkardığı adlı kitapta Verjine Svazlian'ın biraraya getirdiği 700 kişinin anısını,belleklerde kalan ezgileri onca insanın neler çektiğini okuyorsunuz.

Rakamları bir yana koyalım,1064 sayfalık kitaba sadece sayfaları çevirerek rastgele göz atmanız bile,o insanların tanık oldukları ya da yakınlarından dinledikleri gerçek insan trajedileri soykırımcılardan nefret etmeniz için yetiyor.

"Enver'i,Talat'ı,göklere çıkaranların çirkinlik derecesini o kitapta okuduklarınızdan görüyorsunuz.Onlara onca acıyı yaşatan İttihatçı çetesi aynı zamanda savaşın bütün felaketini milyonlarca insana çektiren,çocukları babasız,anneleri evlatsız,kadınları kocasız,genç kızları ağabeysiz bırakan,(benim babaanemin ağlayarak 'bedelsizler' dediği) 100 bin askeri kaputsuz,potinsiz Palandöken dağlarına süren,karlara gömen katillerdi.Toplum gıdasız kaldı,fakirlik aldı yürüdü,dağ taş eşkiya (asker kaçağı) doldu.Bu nedenle,Enver-Talat-Cemal'in suçlarına hiç aldırmadan onları övenler suçlarını günümüze taşıyanlardır."

Türklerin neredeyse tamanına yakını Soykırım'ı "savaşın cilvesi" kabul edip insanlık suçunu toptan ve külliyen reddederler,"biz Türkler bu suçu işlemedik" derler.

Olayı yaratanlar ve icra edenler işbaşındaki siyasi kadro ve emrindeki güçlerdi.

Eğer milliyet ya da etnisiteye bakılacaksa Türklerin yanı sıra,Kürtler,Çerkesler,Lazlar da iştirak etmişlerdir.Almanya'nın suçta çok önemli bir payı vardır.Ama esas olan siyasi sorumluluk İttihat ve Terakki Fırkası'na aittir.

Soykırım Tarihte Kalmadı

Eğer 99 yıldır olayın üstü örtülmeseydi,örtü aralandığında inkâr fırtınası estirilmeseydi,yalan üstüne yalan bina edilmeseydi Ermeni Soykırımı konusunda söylediklerimiz tarihe ilişkin tespitler olurdu.

Fakat düne dair yazdıklarımız bugün de güncelliklerini koruyor.Toplumumuzu bu konuda çıkmaza sürükleyenler tutumlarını sürdürdükleri için,aşılması gereken dün geride bırakılamamış,bugüne taşınmıştır.

Sorun merhamet meselesi değil.Tehcire ve tenkile tabi tutulan Ermenilere acımak ve üzülmek insan severliktir,ama bireyseldir...Herhangi kavimi merhamet konusu gibi görmek de ırkçılıktır.

Zalimi lanetlemeyi mazluma acımakla karıştırmamak gerekir.Sorun insanlık bilincidir.Çağdaş ve evrensel normlarla,prensiplerle,tarihteki ve bugünkü olaylara,olgulara bakmaktır.

Türklere romantik ve hayalci gözükse de,barış ve dostluk esastır.En büyük yanlışlardan birisi,içinde bulunduğumuz zaman dilimini mutlaklaştırıp ebedileştirmektir.Dünyayı ve toplumu hep öyle kalacakmış gibi görmektir.

Oysa,milli sınırlar ve milli devletler gelecekte göçüp gidecekler.Tarihin akışı bu geleceğe yönelmiş özgürleşme sürecinden yanadır.İnsanlık şayet çevre yıkımı ya da nükleer felaket gibi yollardan intihar etmezse,gezegenimiz öyle bir yarına ulaşacaktır.

24 Nisan Bu Yıl Tekrar Geldi,Seneye de Gelecek

Her yıl bu tarihlerde acaba ABD Başkanı 24 Nisan konuşmasında o kelimeyi kullanacak mı endişesi başlar."Aman ABD Başkanı soykırım kelimesini kullanmasın" demekle ve Başkan'ın onu kullanmamasıyla rahat nefes alınır ve tarihimiz aklanmış olur.Bir yıl sonra yeniden diplomatik girişimler,gizli-açık pazarlıklar yoluyla ABD Başkanı'na "jenosit" dedirtmeyerek,o "Medz Yeğem" ("Büyük Felaket” deyince de rahat nefes alarak Osmanlı'nın kanlı elini ona temizletme telaşı başlar.Soykırım meselesinin 99 yıl sonra bile uluslararası düzlemde Ankara'nın karşısında durması sebepsiz değil.Çünkü doksan yıl önce kurulan yeni devlet aradan bunca zaman geçtiği halde o insanlık suçunu inkârda ısrar etmektedir.İnkâr uluslararası alanda kısmen gerilemiştir,toptan inkâr,soykırım kelimesinin kabul edilmemesine gelmiş,"bu konuyu tarihçilere bırakalım" denilir olmuştur.Türk resmi tezinin tarihçilerinin katılacağı bir uluslararası komisyonundan sonuç hiçbir zaman çıkmayacağı için bu öneri "Şark kurnazlığı"nın bir başka örneğidir.

Ayrıca,"konuyu tarihçilere bırakalım" demek sorunu tarihe gömmek,siyasi sorumluluk almamak ve olayın bugüne kadar süregelmiş sonuçlarını yok saymak demektir.

Sorunun tarihte kalması için önce onun gerçek niteliğinin resmen kabul edilmesi ve yeni devletin doksan yıllık Türkçü politikasının da reddedilmesi lazımdır.

Nitekim Tayyip Erdoğan,Rabia'dan sonra huy edindiği dört,dört,dört diye dörtlerken,"tek millet,tek devlet,tek bayraki,tek dil" diye ırkçı zihniyetini tekrarlamakla Kemalizm'in bugünkü baş temsilcisidir.

Gelgelelim,sözünü ettiğimiz inkâr içeride işe yaramıştır.İnsanlar kuşaktan kuşağa Osmanlı+Purusya imparatorluklarının suçundan habersiz yetiştirilmişlerdir.Aynı tutumla dışarıda Türk diplomatları,resmi tarih madrabazları gülünç duruma düşüyorlar,alay konusu oluyorlar.1915 sona ermiş değil.

Hrant Dink,Sevag Balıkçı

2007'de Hrant Dink öldürülüyor.Daha önce iki istihbaratçı Vali Muavini'nin odasında Hrant'ı "'Ulu önder Atatürk'ün evlatlığı Sabiha Gökçen yetimhaneden alınmış bir Ermeni çocuğuydu' diyen haberini tekzip et" diye tehdit ediyorlar.

Suikastten önce kolluk birimlerinin (Trabzon,İstanbul Emniyetinin,Emniyet Genel Müdürlüğü'nün,Trabzon Jandarma Komutanının ve Jandarma Genel Komutanlığı'nın) suikast yapılacağından haberi var,ama devlet-i âli (yüce devlet) cinayeti önlemiyor.

Suikastten sonra Ramazan Akyürek adlı yüksek Emniyetçi korunuyor,İstanbul Valisi Muammer Güler,Emiyet Müdürü Cerrah korunuyor.

Güler once vali,sonra milletvekili,nihayet bakan yapılıyor.Hırsızlık,yolsuzluk,rüşvet vakasına kadar makamında kalıyor.Ramazan Akyürek 17 Aralık 2013 rüşvet-yolsuzluk operasyonundan görevinden sonra -Cemaatçi olduğu için- alınıyor.

Trabzon Jandarma Alay Komutanı Albay Ali Öz adeta taltifen Bursa'ya tayin ediliyor.

Tetikçilerin davası yedi yıldır sonuçlanmıyor.İstanbul 5. No.lu Ağır Ceza Mahkemesi'nde 18 Nisan 2013'te tekrar başladığında,bakıyoruz tetikçi sanıklardan hiçbiri duruşmaya gelmemiş,avukatlardan da sadece biri var.İşte size devletin âliliği.

O kadar mı?Tabii ki değil:Er Sevag Balıkçı Soykırım'ın 95. yıldönümüne rastlayan 24 Nisan 2010 günü Batman'daki birliğinde ülkücü eğilimli Kıvanç Ağaoğlu tarafından kasten tüfekle öldürülüyor.[Tekrar hatırlayalım:Cinayet tarihi 24 Nisan.]

Askeri mahkeme kararında olayı kaza ve dikkatsizlik sayıyor,onu himaye etmiş üstü olan başçavuşu da koruyor.

[Sevag Türkiye Ermenilerinin büyük şairi Rupen Çilingiryan'ın kullandığı adtı.Makriköy'de (Bakırköy) tabip-zabit olarak görev yaparken 24 Nisan 1915 akşamı birliğinden alınarak Çankırı'ya sevkedildi.Ağustos ayında şair Taniel Varujan ve diğer üç arkadaşıyla birlikte Ayaş'a götrülme gerekçesiyle yola çıkarıldılar,yolda öldürüldüler.]


24 Nisan sendromu seneden seneye her Nisan'da yaşanan periyodik bir âraz olmaktan çıkmakta,kronikleşmekte (maraza dönüşmekte.) 1915'in yüzüncü yıldönümüne yaklaşırken bu marazdan nasıl kurtulacağız,ilanihaye böyle gitmeyeceğini ne zaman göreceğiz,bilemiyorum...

Prusya Militarizmi Suçun Baş Ortağıydı

Necati Abay (Tutuklu Gazetecilerle Dayanışma Platformu) 24 Nisan 1915 ve sonrasında İstanbul'dan alınıp götürülen Ermeni cemaati ileri gelenleri arasındaki gazetecilerin listesini verdi.Bunlardan dördünün kısa yaşamöyküsünü 24 Nisan 2009 tarihli Sesonline.net'teki yazıda özetlemiştim.

Olay tabii ki,birdenbire -24 Nisan 1915 akşamı başlamış değildi.Ermeni Katliamı da ilk kez vuku bulmuyordu.İttihat ve Terakki'ciler Ermenileri topluca yok etme politikasını düşman oldukları ve devirdikleri Sultan II. Abdülhamid'ten devralmışlardı.

Bu bakımdan,İmparatorluğun çözülme sürecinde ilk Türkçüler Jön Türkler değildiler,II. Abdülhamid de Türkçüydü.

Katliam Zincirini "Ulu Hakan" Başlatmıştı

O kadar ki ilk,katliam güruhlarını "Ulu Hakan" kurmuş,hatta kendi adıyla adlandırmıştı.Kürt aşiretlerini vazifelendirmiş,silahla donatmış ve Ermenilerin üzerine salmıştı.Bugün Ermeni Soykırımı'nı savunan,cürüme mazeret getiren bilcümle Türkçüye söylüyoruz:İmparatorluklar çok milletli,çok milliyetli,çok etnili yapılardı ve milliyetlerin bir kısmı bağımsız devlet kurmak istiyorlardı.O ulusun ya da milliyetin yetişmekte olan burjuvazisi kendi pazarına kendisi sahip olmak için kendi devletini kurmak istiyordu.Eskiden feodal birimlere ait olan flama biçimi bayrakların üstünde,artık hepsini kucaklamış bir ulusal pazarın bayrağı dalgalanır oluyordu.O ulusun kitlelerinde ise bayrak manevi ve psikolojik bir anlam kazanıyor,örneğin "bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır/Bayrak eğer uğrunda ölen varsa vatandır" diyen "nekrofil sapıklar" türüyor,hatta doksan yıl sonra bile o lafları tekrarlamayı marifet sanan -daha doğrusu halkı onunla gaza getireceğini bilen- başbakanlar çıkıyordu.

Osmanlının "son demlerinde" çağın akımı milliyetçilikti,sizlerin Osmanlı selefleriniz ise Türk olmayanları imha ederek,sürerek "kendilerine ait saydıkları" toprakları korumak peşindeydiler.Oysa bir toprak üzerinde yaşayanlara aittir.Neymiş?"Ermeniler isyan ediyorlarmış.'Ulu Hakan' Abdülhamid Han bu nedenle onları katletmiş." Sadece Ermeniler değil,onlardan önce Balkan milliyetleri de isyan etmişlerdi.Onlara gücünüz yetmedi Harb-i Umumi dediğiniz Genel Savaş'tan istifade edip,Prusya militarizminin de teşvikiyle Ermeni toplumunu Anadolu'dan sildiniz.

Haydi,onlar -istiklal (bağımsızlık) isteyenler Hristiyandılar?Ya Araplara ne demeli?Mısır Osmanlıdan ondokuzuncu yüzyılda ayrılmadı mı?Hatta başında Saray'ın tayin ettiği bir Balkan Müslümanı yok muydu?Harb-i Umumi'de Arap toplumları Britanya ile,Fransa ile (yani "Gâvur"la) size karşı birlik yaptılar.Buna ne diyorsunuz?"Araplar bizi arkadan vurdu",diyorsunuz...Demek ki,mesele Gâvur-Müslüman meselesi değilmiş.Bakın bütün söyledikleriniz Türk merkezli.Kendinizi dünyanın merkezi sanıyorsunuz.Yeryüzünde sadece siz varsınız.Ermeniler isyan etmeselermiş,katliamlar olmazmış.Yirmibirinci yüzyıl gelmiş,dünyada bu kadar deney yaşanmış,siz hâlâ bina okuyorsunuz,Türklükle,Türkçülükle övünüyorsunuz,ulus ve etnik sorunlarını,katliamla halletmenin haklılığını savunuyorsunuz.Bizim "1915 Soykırımı bugün de yaşıyor" dediğimiz zaten bu.

İlk Ermeni başkaldırısı 1890'da Erzurum'da gerçekleşti.Bunu,yine aynı yıl meydana gelen Kumkapı gösterisi izledi,1892,1893 yıllarında Kayseri,Yozgat, Çorum ve Merzifon olayları,1894'te Sasun ayaklanması,Bab-ı ali gösterisi ve Zeytun isyanı,1896'da Van isyanı ve Osmanlı Bankası'nın işgali,1903'te ikinci Sasun isyanı,1905'te Abdülhamid'e suikast teşebbüsü ve nihayet 1909'daki Adana ayaklanması 1915'ten önceki önemli Ermeni olaylarıydı.

Osmanlı-Alman Gizli Antlaşması

Gelgelelim Soykırım hadisesi bir iç olaydan ibaret değildi.Balkan Savaşı sonrasında 14 Ekim 1913'te Osmanlı hükümetiyle Almanya arasında gizli bir ittifak imzalanır.Her iki devlet de savaş halinde birlikte davranmaya karar verirler.Daha doğrusu,Almanya savaşa girdiği takdirde Osmanlı da onun yanında savaşa katılmayı taahhüt eder.

Almanya Genelkurmay Başkanı von Moltke ertesi ay General Liman von Sanders'i ve yardımcısı General Bronsart'ı kalabalık bir askeri heyetle ıslahat yapmak gerekçisiyle İstanbul'a gönderir."Liman Paşa" ile (Harbiye Nazırı ve Erkân-ı Harbiye Reisi Enver Paşa'nın yanına verilen) "Bronsart Paşa" aracılığıyla Osmanlı Hariciyesi ve Genelkurmayı tamamen Alman Genelkurmayı'nın emrine girer.Ermeni düşmanlığı nedeniyle son yıllarda inadına arttırılan İttihat ve Terakki şakşakçılığı Türkçülük iddiasındaki İttihatçıların Birinci Dünya Savaşı arifesinde ne ölçüde milli(!) olduklarını,ülkeyi Kayser Wilhelm emperyalizminin sultasına nasıl terkettiklerini örtbas eder.İttihatçıların ipleri Alman militarizminin eline verdiklerini biz söylesek nesnel kabul edilmeyenler çıkar.Ama kendisi genç bir zabitken onların içinden çıkıp gelmiş İsmet İnönü durumu yeterince açık vurgulamışsa,susmanız gerekir:

"Bir devletin orduda,siyasette,memleket idaresinde sır denilebilecek nesi varsa hepsi yabancı devlet memurlarına emanet edilmişti.Bu devlet müttefik de değildi,dünya siyasetinde ikiye ayrılmış saflardan birisini yönetiyordu.Alman Islah Heyeti memleketin içinde olup bitenleri günü gününe izler durumdaydı."

Bu kadar da değil:Almanya,Türkçü Osmanlı hükümetine "birlikte harbetmemiz için 'arkanı temizlemen' lazım,Anadolu'nun batısını Rumlardan,doğusunu Ermenilerden temizle" demiştir.

Almanya,Yunanistan'ın Britanya'ya yakınlığı nedeniyle Anadolu Rumlarını Britanya'nın,Doğu'daki Ermenileri ise Rusya'nın müttefiki sayıyordu.Kısacası,çıkacak savaştaki taraflar (Üçlü İtilaf ve Üçlü İttifak saflaşması) bir yıl öncesinden bu kadar kesindi.

Alman Genelkurmayı'nın istediği etnik temizlik İttihatçı hükümetin planlarına uyuyordu.Ege ve Trakya Rumlarının göçtürülmesi 1914'te (harp patlak vermeden önce) başlamıştı.Onu 1915'te Ermeni Tehciri izledi.Savaşın bitimiyle de Mübadele gelecek,artık Türkiye Türklerin olacaktı.

Selef III. Wilhelm,Halef Hitler

Hitler 22 Ağustos 1939 günü,Polonya'yı istila etmeden bir hafta önce Wehrmacht kumandanlarına Polonya konusunda şöyle diyordu:"Bizim gücümüz çabukluğumuzda ve merhametsizliğimizdedir.Çingiz Han milyonlarca kadın ve çocuğun ölümüne yol açtı,hem de bilerek ve iç rahatlığıyla.Tarih onu sadece büyük bir devlet kurucusu olarak görüyor.Zayıf Batı Avrupa medeniyetinin benim hakkımda ne diyeceği umurumda değil.Ben emir verdim -ağzından tek bir itiraz kelimesi çıkacak herkes öldürülecek- savaşın hedefi belli hatlara ulaşmak değil,muarızlarımızı fiziken yok etmektir.Bu nedenle,halihazırda Doğu'da benim Ölüm Birliklerimi Leh kökenine ve diline mensup bütün erkek,kadın ve çocukları hiç acımadan ya da merhamet duymadan öldürmeleri emriyle hazırladım.Ancak bu şekilde ihtiyaç duyduğumuz yaşama alanına (Lebensraum) kavuşabileceğiz.Bugün kim Ermenilerin imha edilmesinden söz ediyor?" (Ayrıntılar ve konuşmanın Nürnberg Duruşmaları'ndaki İngilizce ve Fransızca tercümeleri için bkz. Sesonline.net,24 Nisan 2010 tarihli yazım.)

1915'ten 1939'a geçen çeyrek asırdan sonraki Polonya katliamıyla da yetinmeyen Führer,kamplarda topladığı Yahudileri imha edecekti.

Üstelik o soykırım tarihin ilk endüstriyel soykırımı olacaktı.İnsanları kitle halinde öldürmek de pahalıdır.Mesela bir insan bir mermiyle ölmez,yüzbinlerce mermi harcasanız,gene toptan imhaya yetmez.Anadolu'da Ermenileri nasıl öldürdüler?Daha önce yazmıştım:Uçurumun başına götürüp dipçikle itiverdiler,mavnalara,takarlara doldurup Karadeniz'e döktüler.

İnsanın Dehası ve Yaratma Gücü!

Naziler Führer'lerini masraftan kurtarmak için zehirli gaz fabrikaları yaptılar,insanları gazla yok ettiler.Sadece kamplardaki sabit gaz odalarıyla yetinmediler,otomotiv endüstrisi -büyük ambülans kamyonları- gibi çok sayıda seyyar gaz odası imal etti.Herkesi trenlere bindirip toplama kamplarına sevketmek artık gerekmiyordu,topladıklarınızı o araçlara doldurup,şehir-kasaba dışında öldürüveriyordunuz.İnsanın zekâsı ve yaratma gücü nelere kadir değildi?İnsan türü yaşatmak için olduğu kadar,öldürmek için de yaratmayı biliyordu...

"Yokluğum Türk Varlığına Armağan Olsun"
Yazımızın başlığı Arat Dink'in bir sözünden alındı.Ermeni Soykırımı yüz yılı aşkın zamandır devam eden Türkleştirme politikalarını sadece evrensel değerlere ve insan haklarına bağlı sistem muhaliflerimiz söylemiyorlar.Gazi Paşa'nın yakın dostlarından Falih Rıfkı Atay da sofra anılarını anlattığı "Çankaya" isimli kitabında (9 Eylül 1922'yi izleyen günlerde Gayrimüslim mahallalerinin tamamen yakıldığı) "İzmir yangını"na değinirken Ermeni Tehciri yıllarında da aynı kundakçılığın yapıldığını yazar.Falih Rıfkı kitabın 1958'deki ilk baskısında yazdığı -ama sonraki baskılarda sansür edilen- bir paragrafı Emre Aköz aramış,bulmuştu.(Sabah,08 Nisan 2010):

"İzmir'i niçin yakıyorduk?Kordon konakları,oteller ve kazinolar kalırsa,azınlıklardan kurtulamayacağımızdan mı korkuyorduk.Birinci Dünya Harbi'nde Ermeniler tehcir olunduğu vakit,Anadolu şehir ve kasabalarının oturulabilir ne kadar mahalle ve semtleri varsa,yine bu korku ile yakmıştık.Bu kuru kuruya tahripçilik hissinden gelen bir şey değildir.Bunda bir aşağılık duygusunun da tesiri var.Bir Avrupa parçasına benzeyen her köşe,sanki Hristiyan veya yabancı olmak,mutlaka bizim olmamak kaderinde idi.Bir harp daha olsa da yenilmiş olsak,İzmir'i arsalar halinde bırakmış olmak,şehrin Türklüğünü korumaya kâfi mi gelecekti?Koyu bir mutaassıp,öfkelendirici bir demagog olarak tanımış olduğum Nureddin Paşa,ta Afyon'dan beri Yunanların yakıp kül ettiği Türk kasabalarının enkazını ve ağlayıp çırpınan halkını görerek gelen subayların ve neferlerin affetmez hınç ve intikam hislerinden de şüphesiz kuvvet almakta idi."(Çankaya,1958 baskısı,Dünya Yayınları,s.212-213) [13 Eylül 1922'de yakılan İzmir'de 24 saat içinde 50 bin kadar ev,24 kilise,28 okul,beş konsolosluk,beş banka ve bilinmeyen sayıda dükkân ve depo kül olmuştur.]

Aynı Falih Rıfkı Atay 1968 [17 Aralık 1967-Nabukednazar]'de Dünya Gazetesi'nde yazdığı bir makalede Ermeni Tehciri için "Bu bir jenosittir" diyordu.

Falih Rıfkı "Çankaya" anılarında Teşkilat-ı Mahsusa şeflerinden ünlü İtihatçı Dr. Nazım'la bir görüşmesinden söz ederken "Bu katiller ordusu hakkında ne diyeceğimi şaşırdım" diye yazıyor.

Halide Edip Adıvar ise 1926'da yayınladığı "Memoirs of Halide Edip" [Halide Edip'in Anıları] adlı kitabında olay hakkında "Pazarları Türk ve Almanlara bırakmak için Ermenilerin iktisadi hakimiyetini nihayete indirecek sebepler vardı" diyor.Böyle düşünenlere vatan haini diye saldıran bilumum gericiler Falih Rıfkı Atay'a ne diyecekler?Sultanahmed Mitingi'nin unutulmaz hatibesi Halide Edib Hanım'a ne diyecekler?Kendileri Mustafa Kemal'e bu insanlardan daha mı yakın?

Ermeni oldukları için öldürülen yüzbinlerce insanın yok edilmesinden zerre kadar üzülmeyenler İttihatçı yönetimin ülkeyi felakete sürüklemiş olmasına da hiç aldırmamaktadırlar.

Maceracı ve kanlı yönetim sadece Ermenilere ve Rumlara mı zarar vermiştir?Ülkeyi savaşa sokarak yüzbinlerce Türk,Kürt,Çerkes ve İslam dinine mensup diğer insanları da ölüme yollamıştır,onların ailelerini perişan etmiştir.Ülkeyi tam bir yıkıma sürüklemiştir.Tarih bunun hesabını hiç sormayacak mıdır?Tarih onları mahkûm etti desek bu bir züğürt tesellisi olur.Türkiye Cumhuriyeti onlara "Hürriyet Şehitleri" payesini vermiş ve anıt-mezar yaptırmıştır.

Tarih diye bir özne yoktur.Tarih bugün yaşayan insanların bilinçlilik durumlarıdır.Toplumun düşünsel yapısını belirleyen ve şekillendiren asli unsur devlettir,onun izindeki medyadır.Halen bu etkenler bizde toplumsal tarih bilincinin varolmasına engeldir.

Türkiye'de yetmiş yıl,elli yıl hatta otuz yıl öncesinde toplumun İttihatçılara karşı taşıdığı bilinç bugün yoktur.Yeni kuşakların o olaylardan haberleri yoktur.Olanlar da devlet ve medya tarafından dezenforme edilmişler ve koşullandırılmıştır.

Bu bilinç gerilemesinde ASALA'nın eylemlerinin payı olmuştur.Türk devleti,diplomatlarına karşı düzenlenen suikastları ve Esenboğa (Ağustos 1982) ile Paris Orly (Temmuz 1983) saldırılarını kendi propagandası için çok iyi kullanmıştır.

Soykırım konusunda bugün pek çok Türk "onlar da bizim elçilerimizi,konsoloslarımızı öldürdüler" diye Ermeni Katliamı'na karşı bahane getirmektedir.

"Ermenilere bir şey yapmadık,bu karşılıklı bir çatışmaydı,hatta onlar bizi kestiler" yalanına inanmış büyük çoğunluk Enver-Talat-Cemal üçlüsünün ve şeriklerinin bu topluma yaptıkları kötülükleri de bilmezler,savaşın sonuçlarına,Türklük ve milliyetçilik adına nasıl Alman Genelkurmayı'nın peşinde koca bir toplumu felakete sürüklediklerine de aldırmazlar.

Ya da Birinci Cihan Harbi felaketini yaşamadıkları,o yılları yaşayanlar da artık hayatta olmadıkları,okul kitaplarında ise gerçekler anlatılmadığı için İttihatçı rejimin suçunun boyutlarının farkında değillerdir.

Resmi propaganda etkisiyle Çanakkale Muharebesi'yle övünürler,ama o savaşa yol açan İttihat ve Terakki rejiminin Osmanlı'yı savaşa sokmuş olmasıyla ilgilenmezler. ki Alman savaş gemisinin yaptıklarını üstlenen,Osmanlı bayrağı çekip,Alman bahriyelilere Osmanlı üniforması giydirip Sivastopol'u bombaladıklarını böylece Osmanlı'yı harbe soktuklarına da önem vermezler.

Yatıp kalkıp "Ulu Önder bizi kurtardı" demekle tarihimizin en kötü,en felaketli dönemini yok sayıp,"İstiklal Harbi"yle övünerek avunurlar.O harbe niçin ve nasıl katlandığımızı düşünmezler.

Düvel-i Muazzama Osmanlı'yı şu ya da bu şekilde savaşa sokacaktı,ama Bâb-ı Âli baskını denilen haydutlukla ele geçiren İttihat ve Terakki Fırkası'nın rolü çöküşün en kötü,en kanlı bir şekilde gerçekleşmesinde belirleyici oldu.Bundan daha kötü bir sonuç olamazdı ve ona da ancak İttihatçılar gibi maceracılar neden olabilirlerdi.

Tehcire ve kıyıma uğrayan insanların (Türkiye'de yayınlanmış kitaplarda) anlattıklarını bir yana koyalım ve tarihçi Ahmed Refik Bey'in [Altınay] yazdıklarını okuyalım.[Derleyen Hüsnü Arkan]

Ahmed Refik Bey'in aşağıya aktardığımız paragrafları İttihatçıların İstanbul,Anadolu ve Doğu Trakya'da yaşayan insanların hepsinin felaketine yol açmasına tanık olmuş ve yazmış bir tarihçinin kaleminden çıkmış olması bakımından önem taşır.[Kitabının adı:"İki Komite İki Kıtal",Tarih Vakfı Yurt Yayınları,İstanbul,2010.]

Buraya alacağımız yazarın o sırada görevli olduğu Eskişehir'deki tehcir manzaralarını ve konuyla ilgili kanaatini aktarıyor.

Eskişehir'den Tehcir Manzaraları

Sayısız tehcir tanıklığı arasında Eskişehir'i seçtim.

Burası savaş bölgesinin dışındaydı.Rus orduları yoktu.Üstelik oranın sakini Ermeniler talihli sayılmalıydılar,Şark vilayetlerindeki gibi yaya tehcir edilmiyorlardı,trenlerle nakledilmek şansları vardı.Paraları varsa tabii.

Eskişehir'de Ermeni isyancılar ya da "komitacılar" da yoktu.Ama İttihatçı ve MAH'çı komitacılar vardı.Namlı kabadayılardan daha gözü dönmüş katilleri,haydutları vardı.Gözlerini kırpmadan insan öldürürlerdi.Yani Karadeniz'de dokuz bin Rum'un,Koçgiri'de Alevi Kürdün katili Giresunlu Osman Ağa eşkiyası tek değildi.Pek çok benzeri vardı.Mevcutlar yetmezmiş gibi İttihat ve Terakki hükümeti hapishanelerdeki katilleri ve bilumum krimanalleri çıkartıp MAH'ın ermine vermişti.

Burada okuyacaklarınız 1919 yılında yazılmıştır.O bilinç,2014 yılındaki Türkiye'ye ne kadar da uzak değil mi?Gene görüleceği gibi çapulcular ve yağmacılar dışında halk Ermenilere yapılanları teessürle karşılamış,ama sesini çıkartamamıştır.

"Katar Katar Ermeni,Katar Katar Asker"

Ahmed Refik Bey'i dinleyelim:

"Trenler birbirini takip ediyordu.Her trenden binlerce aile,binlerce köy halkı çıkıyordu.O derecede ki,gelenlerin Eskişehir'den sevki mümkün değildi.Gitmekten ümitlerini kesenler,istasyon bahçesinde,yol üzerinde birleşiyorlardı.Birkaç gün içinde Eskişehir istasyonunun civarı onbinden,yirmibinden ziyade aileyle dolmuştu.

Trenle sevkedilemeyen çoluk-çocuk,kadın-erkek,ayakları kan içinde,etraflarında birkaç fakir jandarma,karadan gelmişlerdi.Bu manzara pek acı idi.Bedbaht aileler nereye gideceklerdi?Kimsenin bildiği yoktu.Tren yarım biletle taşımaya bile razı olmuyordu.Artık hiçbir ümit kalmamıştı.Birçok aile babası,çocuklarını soğuktan korumak için çadırlar yapmaya başlamışlardı.Çarşıdan tanıdıklarından tahtalar ve direkler getiriyorlar,kilimlerini pırtılarını üzerlerine örtüyorlar,bağlarını bahçelerini bırakan zengin aileler bile,geceyi topraklar üzerinde geçiriyorlardı.

Artık Eskişehir civarında yirmibin kişiden ibaret bir ordugâh vücuda gelmişti.Çadırlar arasında sokaklar açılmış pazarlar kurulmuştu.Gece dağlar kararıyor,Porsuk suyunun hazin uğultusu tepelere aksediyor,bedbaht Ermenilerin perişan bir halde yattıkları ovalardaki sönük ışıkları görülüyordu.Bazen bu çadırlar altında birbirine sarılıp yatan masumların kalbi üzüntü ve heyecanlar içinde en tatlı emel ve saadetini mahvolmuş gören,sabahtan beri ağzına bir lokma ekmek koymayan,çadırın bir köşesinde uyuyan zavallı bir kızın sarı saçları,zayıf bir mum ışığı altında parlıyordu.

Eskişehir Ermenileri bu manzaradan dilhun oluyorlardı [içleri kan ağlıyordu]...Fakat ne yapabilirlerdi?En zenginleri,birkaç ailenin nakli için aralarında para toplamışlar,kendilerine yardımdan geri durmamışlardı.Acaba aynı felaket onların,kendilerinin de başına gelmeyecek miydi?Fakat onlar biraz emin gibi görünüyorlardı.Adapazarı'ndan ve çevresinden gelen Ermenilerle görüştükleri zaman,haber almışlardı:

Adapazarı'nda birçok silah bulunmuştu.Fakat Adapazarlılar bu silahların kendilerine evvelce İbrahim Bey tarafından verildiğini,kendilerinin tamamen suçsuz olduklarını iddia ediyorlardı.Mamafih her ne surette olursa olsun,oralarda 'silah çıktığı için kendileri tehcir edilmişler' demekti.Eskişehir'de ise Ermeni meselesiyle alakadar olanlar yoktu.Halk ticaret ve ziraatle meşguldü.Tüfek ve bomba Eskişehir bölgesine uğramamıştı.Fakat onun da Eskişehir merkez memurunun marifeti olduğundan hiç şüphe yoktu.Bu herif Eskişehir'in en menhus [uğursuz] simasıydı.İttihat ve Terakki'ye intisap ederek rezalet ve külhanbeylikle temayüz eden birisiydi.Eskişehir Ermenileri,tehcir edilmeyeceklerinden emin,arada sırada istasyon civarına geliyorlar,milletdaşlarına yardım ediyorlardı.

Artık bütün Ermeniler,çadırlar içinde Eskişehir'e yerleşmişlerdi.Kendilerine hiç tecavüz eden yoktu.Onların en gaddar düşmanı Merkez Memuru idi.Zaman oluyor aralarından erkekleri toplatıyor,ceplerinden paraları aldırıyordu.Kadınların feryat ve çığlığı üzerine istasyon zabitleri erkekleri kurtarıyorlar,merkez memurunu tehdit ederek aldığı paraları sahiplerine iade ettiriyorlardı.

Haftalar geçtiği halde Ermenilerin nakledildikleri görülmüyordu.Bir kısmı karadan Kütahya'ya sevkedilmişti.Fakat bunlar kasabaya girmemişler,(Alayurt) istasyonunda ikinci bir karargâh tesis etmişlerdi.Bu binlerce aile içinde açlık da başgöstermişti.Yiyecek,içecek,para,bir şeyler yoktu.Nihayet eşyalarını satmaya karar verdiler.Bu karar pek kötüydü.Eskişehir sokaklarında istasyon meydanlarında gelinlik ve genç kızların göz nuru dökerek,masum kalplerinde tatlı emeller besleyerek ördükleri dantellerini,ipekli yatak çarşaflarını,özene bezene yaptıkları gelinlik esvaplarını kollarına atmışlar,kırmızı çarşaflı kadınlara yok pahasına sattıkları,sokak sokak dolaştırdıkları görülüyordu.Ne feci haldi!

Bu felaketten cahil halk,Eskişehir'in Almanları ve Rumları istifade ediyorlardı.Satacak eşyası olmayanlar için dilenmekten başka çare yoktu.Ekseriya perişan kıyafetli ailelerin kapı diplerinde oturdukları,boyunlarını bükerek dilendikleri görülüyordu.Açlık gittikçe çoğalıyor,soğuk gittikçe şiddetini arttıryordu.Kendilerine çadır yapmayanlar istasyon civarındaki evlerin duvar diplerine yataklarını sermişler,çoluk çocuklarıyla beraber geceyi soğukta geçiriyorlardı.İstasyon civarında,sokakta yatan aileler içinde hırçın bir kız vardı.Her sabah başını taratmaz,anasına devamlı eziyet ederdi.

Bir sabah,zavallı kadın aç ve biilaç kızının saçını taramakla meşguldü.Felaket kalbinde büyük bir üzüntü doğurmuştu.Çocuğun hırçınlığı ise büsbütün üzüntüsünü arttırıyordu.Kız ağlıyor,bağırıyor,biçare kadına bir türlü rahat tarattırmıyordu.Nihayet o kadar müteessir oldu ki,eline bir makas aldı,kızının saçlarını kesmeye karar verdi,fakat üzüntüsünden elleri titredi,makas hırçın yavrunun derisini de beraber kesti,çocuğun başından çıkan kanlar bedbaht annenin güya kalbine döküldü,yavrusunun başını elleri içine aldı,öptü,üzerine kapanarak hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.

Bu gibi manzaralar bir değildi.Köylerinde verem döşeğinde yatan,ihtizar halde bulunan hastalar alil ve mecnun,yarı belinden aşağısı tutmayan dilenciler bile çıkarılmıştı.Hemen her gün Eskişehir Ermeni mezarlığına,önde papaz arkada birkaç fakir aile ya çocuklarından birini veya ihtiyar babalarını gömüyorlardı.Fakat bu merasim sessiz ve sade oluyordu.Ne bir çan sedası dostlarını topluyor,ne bir ilahi zemzemesi ruhları huşuya davet ediyordu.Bu felaket kalpleri yaralıyordu.

Bir gün karı-koca iki Ermeni konuşarak gidiyorlardı.İkisi de üzgündü.Fakat erkeğin üzüntüsü daha fazlaydı.Kadın kocasını teselli etmeye çalıştı.

'Ne yapalım,Allah büyük,elbette bizi gözetir,' dedi.Erkek birdenbire kızdı.Karısına sert nazarla baktı.'Hâlâ Allah mı diyorsun?Allah nerede?Allah var mı?Varsa bu hâl ne?' diye bağırdı.Dereye doğru ilerliyor,yırtık kolunun yeniyle gözlerini siliyordu.

Nihayet bir gün,meş'um bir emir geldi.Eskişehir de tahliye edilecekti.Merkez Memuru için gün doğmuştu.O gece Eskişehir'de matemli bir sükûn hasıl oldu.Sokağa kimse çıkmayacaktı.Ortalık karardı.Bir gece önce sükun ve huzur içinde aydınlanan evlerde bir ölüm sessizliği başladı.Sokak başlarında nöbetçiler bekliyor,evlerde çekiç sesleri işitiliyordu.Demek onlar da gideceklerdi.Bir zamanlar pencerelerinin önünde mahçup tavırları,namuskâr simaları,afif edalarıyla dikişlerini diken, rkek yüzü görür görmez başlarını içeri çeken masum kadınlar,genç kızlar,hasta ve ihtiyarlar,talihsiz çocuklar,demek onlar da bu felakete ve ölüm seline karışacaklardı.

Filhakika öyle de oldu.Ertesi gün Eskişehir'in biçare aileleri,ellerinde birer sepet,kollarında paltoları,hayvan vagonlarına bindiler,gözleri yaşlarla dolu,kalpleri heyecanlı,asırlardan beri sevip oturdukları,yaşadıkları evlerini,çiçekli bahçelerini,aziz hatıralarını bıraktılar,Eskişehir'in güzel ufuklarına,yiğit Osman'ın adaletine makes olan [yansıtan] tarihi şehre veda ettiler.Konya ovasını kuşatan dağlara,Pozantı'nın yalçın geçitlerine,el-Cezire'nin ateşli çöllerine,açlığa sefalete,perişanlığa,ölüme doğru gittiler...

Bu masum halkı kurtarmak için hiçbir vesile yok muydu?Eskişehir'deki Alman rahiple görüştüm.İstanbul'a bir telgraf çekmişti,hiç olmazsa Avusturya sefiri vasıtasıyla Katolik Ermeniler için müsaade almasını söyledim.Kabul etti.Ertesi gün,İstanbul'dan gelen bir emirde,Katolik Ermenilerin,asker ailelerinin,tren kumpanyalarında işçi olanların kalabilecekleri beyan ediliyordu.Bu emir birçok aileyi kurtardı.Genç ve kibar kızlar,normal zamanlarda kendilerine uşaklık bile edemeyen adamlarla,kumpanyanın kardofrenleriyle evlenmeye başladılar.Bu evlenme canlarını kurtarmak içindi.İçlerinden bir kısmı Müslüman olmak istiyor,hükümet kabul etmiyordu.

"Gesi Bağlarında Bir Tek Gülüm Var"

Artık Eskişehir Ermenileri de çıkarılmıştı.Kıymetli halılarının ve eşyalarının hepsi ellerindeydi.Fakat hükümet bunları da korumaktan acizdi.Sahipsiz kalan evler güya,polis tarafından korunuyordu.Halbuki geceleyin halılar ve davarlar,kıymetli eşyanın hepsi çalınıyordu.

Aynı durum İzmit ve Adapazarı'nın tahliyesi esnasında da meydana gelmiş,eşyalar çalındıktan sonra,izi belli edilmemek için evler ateşe verilmişti.Ermenilerin bu felaketinden en ziyade memnun olanlar,Yahudilerdi.Akın akın Yahudi İzmit'e,Adapazarı'na gidiyor,felaketzede Ermenilerin eşyasıyla servet teminine çalışıyorlardı.Eskişehir'de pek az miktarda bulunan Yahudi'den biri bir gün yanıma geldi,Ermeniler aleyhinde bulunarak,güya yaranmak istedi.Nazarlarını mütecessisane gözlerime dikti.

'Beyefendi,çok yuzel oldu...Gidiyorlar değil mi?Uğurlar olsun,neler yapmamışlardı?Biz Türklere neler yapmamışlardı?' diyerek vatanı seven bir insan edasıyla hislerini belirtmeye çalışıyordu.

Eskişehir'de bu gibi mürailer pek çoktu.Fakat halkın ekseriyeti bu cinayetlerden dilhundu.Ermeniler tehcir ediliyor,diğer taraftan da Türk unsuru kafile kafile ateşe götürülüyordu.Anadolu'nun vâsi [geniş] ovalarında,geniş ve mezru [ekili] tarlalarında,kırık bir boyunduruk parçasından buzağı haline gelmiş,sıska bir çift mecalsiz öküzü idareye çalışan,yalınayak,sefil,yüzleri güneşten yanmış çocuklardan başka canlı görülmüyordu.Geniş ovaların çıplaklığı ortasında bu talihsiz çocuklar aciz bir mahluk gibi kalıyordu.Bir taraftan Ermeniler felakete sevkediliyor,diğer taraftan halk açlıktan öldürülüyordu.

Katar katar geçen trenlerde yurtlarını terk eden askerlerin meyus ve muzdarip sesleri,acıklı türküler şeklinde aksediyordu.Bazen tren,Anadolu'ya son ve hazin bir veda şeklinde acı bir çığlık koparıyor,birkaç dakika sonra,nağmeleri trenin tekerlek uğultularına karışıyordu:Gesi bağlarında bir tek gülüm var/Ey Allah'tan korkmaz,sana bana ölüm var,Ah!..

Bu trenlerle gidenler ne bedbaht insanlardı?Onların da Ermenilerden ne farkları vardı?İkisinin de gayeleri bir değil miydi?Çünkü ikisinin de gayeleri sefaletti,ölümdü.İkisi de Anadolu'nun iki ucunda ömürlerine,saadetlerine,duygularına nihayet vereceklerdi.Birinin ömrü çöle,diğerininki deniz kenarına kadardı.

İstanbul'da bir sabırsızlık hasıl olmuştu.Aylardan beri sokak ortalarında yaşayan,yaşamak için dilenen Ermenilerin sefilane bir hayatını bile çok görüyorlardı.İstasyon civarı tahliye edilecekti.Birkaç aydan beri istasyon bahçelerini işgal edenler artık Konya'ya,Pozantı'ya sevkedileceklerdi.Fakat kimse yerinden kımıldamak istemiyordu.Hemen hepsi de inanıyorlardı ki,Pozantı'da kendilerini bekleyen müthiş bir kuvvet vardı:Ölüm.Dağların etrafındaki ormanlıklar,İttihat hükümetinin İstanbul'dan gönderdiği çetelerle doluydu.Halk ölmemek için Eskişehir'de kalmaya razıydı.Hem zavallıların ne suçları vardı?İsyanı hazırlayanlar,vaktiyle İttihatçılarla birleşenler,Hürriyet ve İtilaf Fırkası İttihatçılara sükût ettireceği zaman,İttihatçılara zahir olanlar,vilayat-ı Şarkiyye'de Ruslarla birlikte Türk unsurunu imhaya çalışanlar,İttihatçıların kıt'aline sebep olanlar,binlerce masum Ermeninin kanına girenler,komiteler değil miydi?Bu zavallılar,köylerinde,bağlarında,bahçelerinde,sakin ve refah içinde çalışıyorlar,bulundukları şehirlerin ziraatine ticaretine,umranına [refahına] hizmet ediyorlardı.Şimdi birkaç türedinin cehaletine,katil komitelerin kanlı ihtiraslarına kurban olacaklardı...Türk köylüleri birlikte yaşadıkları komşulardan son derece memnunlardı.Hatta Adapazarı ve Eskişehir arasında Ermenilerle meskun köylerin birçoğunda,Türk ahali hükümete başvurmuşlar,mazbatalar vermişler,komşularını kurtarmak için çalışmışlardı.Fakat hükümetin kalbinde kendilerinin hiçbir merhamet,hiçbir şefkat hasıl edemeyeceklerini düşünmemişlerdi.Rica ve dileklerine hiçbir kimse önem vermemişti.

Nihayet İstanbul'dan emir geldi.Eskişehir'e Muhacirin Memurları gönderilmişti.Bütün Ermeniler Konya'ya,Pozantı'ya ve Halep ovalarına gideceklerdi.

Siranuş'u merak ettim.Mini mini yavruyu görmek istedim.Binlerce Ermeni'nin içinde o sarışın masum öksüz yavruyu aradım.Nihayet buldum.Büyükanasına yalvardım.

'Bırak bu çocukları,bu felaket geçer,sonra gel,burada beni bul,' dedim.İhtiyar kadın yaşlı gözlerini semaya dikerek:'Hayır,'dedi.'Hayır efendi,sağol,biz hep gideceğiz,beraber öleceğiz,hem ben onları nasıl taşıyacağım?Yapacağım şey pek basit:Yolda önce onları sonra kendimi dereye atacağım.'

Kalbim sızladı.Eskişehir kafile kafile,katar katar boşalıyordu.Bu trenler,kapalı yük vagonları bile değildi,kafes şeklinde her tarafı açık hayvan vagonlarıydı.Muhacirler İdaresi'nden gelen memura:

'Bari kapalı vagonlarla gönderin,' dedim.Hiç tavrını bozmadan,lakayıt bir sesle,'Daha iyi,hava alırlar,' cevabını verdi.

Bu zavallıların hava almaya değil,artık yaşamaya bile ihtiyaçları kalmamıştı.Bir gün,yine bir tren,fakat muntazam ve muhteşem bir tren,bu sefalet kafilesi arasından geçti.Enver Paşa ailesiyle,şevket ve ihtişamıyla,İzmir'e gidiyordu.Sabahın sisleri arasında aç halkı tiz bir ses uyandırdı.Birkaç dakika sonra,İttihatçların hürriyet kahramanı,elleri cebinde,başı açık,trenin ön tarafına çıkmıştı,gözleri yüksek ufuklarda,yıldırım gibi geçip gitti.Yerlere serilen,açlıktan ölen bedbaht tebaaya başını bile çevirip bakmaya tenezzül etmedi.

"Matmazel Liman von Sanders"

Gece-gündüz istasyonda müthiş bir faaliyet vardı.Bir akşam zarif bir madam,bir paşa ile beraber trenden çıktı.Salona girdi.Bu felaket manzarası kalbinde derin bir üzüntü doğurmuştu.Görüştüm:Matmazel,Liman von Sanders Paşa'nın hanımı imiş.Cemal Paşa'nın yanından,Suriye'den geliyormuş.Üzüntümü o da anladı,derhal bu muhaceret kurbanlarına nakl-i kelam etti:

'Ah,ne kadar yazık,' dedi.'Bu yavrulardan,bu masumlardan,bu biçare kadınlardan bilmem ne istiyorlar?Kimler cinayet yapmışsa onları tecziye etsinler.'

Sanki İstanbul'dakiler bunlardan daha az mı suçlu?Asıl kafaları kesilecekler o Talat,o Enver,o zalim kabine.Dereler insan gövdeleri,çocuk başları taşıyor.Bu manzara yürekleri parçalıyor.Fakat bir gün bunların hesabı sorulmayacak mı?Alman zabitleri hep bu kesilen başların,parçalanan cesetlerin fotoğraflarını aldılar.Zaten bu zulmü lanetlemek için çeteci zihniyetiyle malul olmak lazımdı.Almanlardan kalpleri insaniyet hisleriyle meşbu [dolu] olanların da bu cinayetlerden müteneffir olduklarına [nefret ettiklerine] hiç şüphe yok.Fakat resmi Almanya isteseydi,bu kıtâle mani olurdu.Sadrazam Said Halim Paşa,İttihadın kör bir aletiydi;Enver ve Talat Almanya'nın sözünden bir adım çıkmazlardı,bu cinayetleri kuvvetlerine güvenerek icra etmeleri imkân haricinde idi.Hiç şüphesiz Almanya'nın zaferine güveniyorlar,bu muazzam faciayı Almanya'nın kuvvetiyle,bu masumlar feryadını Almanların zafer teraneleriyle bastırmak ümidinde bulunuyorlardı.Almanya Anadolu'da kazanacağı menfaatlerle sermest;kurun-u vusta'da [Ortaçağ'da] bile görülmeyen bu cinayetlere;samit [sessiz] ve lakayt,seyirci vaziyetini takınıyordu...

Ermenilerin en fazla korktukları Pozantı idi.Orada,çetelerin hücumu kalplerini titretiyordu.Bunlar hangi çetelerdi?İttihat ve Terakki'nin Turan siyaseti,İslam ittihadı namına Kafkasya'ya gönderdiği çetelerdi.Hatta bir zamanlar Alman İmparatoruna İslam alemi namına müracaat eyleyen,ağalar saltanatında Ocak vaizliğiyle temayüz eden zorbalar,Şeyh Ubeydullah Efendi'yi de bu çeteler giderken,Afgan Emiri'ne göndermemiş miydi?Bu tedbirler ve zulümler hep birer komedya,hep cahilane birer faciaydı.Almanlar,Enver'in Almanya'da bir yüzbaşı kadar askeri hareketi idare edemeyeceğini biliyorlardı.Fakat Türkiye'yi bir sömürge gibi Alman nüfuzu altına almak için Enver'i alkışlamak,âdi bir türediye büyük bir nüfuz vermek,Alman satvetini [ezici kudretini] idame için çok bir şey miydi?

Fas meselesinde:'Almanya cihan siyasetine geç karıştı.Sömürgeler tamamen paylaşıldı.Almanya için Afrika'da yer kalmadı.Almanya'nın sömürge yapacağı yerler,yıkılmaya başlayan İslam devletleriydi.Almanya buraları iktisadi sömürgeleri haline koyacaktı.Bu amaca ulaşmak için fes giymek de lazım gelse giyeceğim,' diyen Kayser Wilhelm idi.Şu halde Enver'e telgraf çekmek,Talat'ı Osmanlı diplomatı sıfatıyla selamlamak,menfaat temkini için gerekliydi.Üçüncü Sultan Selim devrinde Napolyon'un elçisi General Sebastiyani de Kabakçı Mustafa'yı aynı emellerle alkışlamamış mıydı?

"Çerkes Ahmed'in İzalesi Vacip"

Bir akşam Eskişehir'e Cemal Paşa'dan bir telgraf geldi.Bu telgrafta,Çerkes Ahmed'in trenden çıkar çıkmaz tevkifi emrediliyordu.Hayret!Bunun herhalde mühim bir sebebi olmalıydı.Vakıa,Cemal Paşa'nın Ermenileri koruduğu,kendi mıntıkasına giren biçare halkı muhafaza eylediği biliniyordu.Fakat Çerkes Ahmed'in tevkifi herhalde mühim bir sebebe dayanmalıydı.Çerkes Ahmed İttihat ve Terakki hükümetinin gözbebeği idi.Cavid Bey'in şerefine Zeki Bey'i katledenler arasında bulunan bu İttihat fedaisi şimdi neden tevkif ediliyordu?İttihadın sükûtu üzerine,cinayete mahkûm edildiği halde 10 Kanunusani Bab-ı Ali Baskınını takiben affolunan bu vatan mücahidi,İttihadın selameti için her fedakârlığı göze almıştı.Hatta,cihad arkadaşı Nazım'la beraber,son Harb-i Umumide de İttihad-ı İslam namına Kafkas cephelerine kadar gitmemiş miydi?Çerkes Ahmed gerçek bir mücahidti.Maarif Nazırı Şükrü Bey yakında onun namıyla bir lise veya ilkokul mektebi açacaktı.Ocak şairleri zafer ve nusreti [başarısı] için şiirler yazacaklar,Ocak alimleri (Türk Ocağı) bu büyük mücahidin ruhiyyatını tetkik edeceklerdi.Şimdi bu tezat nereden ileri geliyordu?

Nihayet o da anlaşıldı.Çerkes Ahmed Ermenilere karşı arkadaşı Nazım ve Halil ile beraber birçok fecaatler yaptıktan sonra,Cemal Paşa'nın bölgesine [Suriye] gitmiş,orada yığınlarla Ermeniyi görünce hayret etmiş.Askerce bir selam ifasından sonra:

'Emir buyurun,bir teşkilat yapalım,bunları da temizleyelim,' demiş.

Cemal Paşa razı olmamış.O sırada İstanbul mebusu Zohrab,Vartkes ve diğer arkadaşları da İstanbul'dan sürülmüşler,Halep'e gelmişler.Ateşin zekası,feyizli dimağı,hassas ruhu ile milletin selametini şahsi hislerine feda eden Zohrab Efendi,Cemal Paşa'nın huzuruna çıkmış.Kendilerinin Diyarbekir Divan-ı Harbine gönderileceklerini,yana yakıla,ağlaya sızlaya anlatmış.O kadar acı gözyaşları dökmüş ki,Cemal Paşa da acıyarak,kendilerini koruyacağına söz vermiş.İstanbul'a Dahiliye Nazırı Talat Paşa'ya bir telgraf çekmiş.Bu mesele kapanıncaya kadar Zohrab ve arkadaşlarını ortadan kaybedeceğini,mesele yatışınca meydana çıkaracağını söylemiş,Talat razı olmamış ve Diyarbekir'e gitmeleri için ısrar etmiş.Nihayet Cemal Paşa isteğinin kabul edilmediğini görünce,Talat'tan gelen telgrafı memurlarına bırakmış,'bunu ben hareket ettikten sonra kendilerine gösterin,' demiş ve hareket etmiş.Zohrab ve arkadaşları üzüntülü ve dilhun,bir araba ile Diyarbekir'e doğru yola çıkmışlar.Nihayet yolda Çerkes Ahmed'in çetesine rastlamışlar.Çerkes Ahmed bu zavallıları birer hamlede perişan etmiş.Cemal Paşa bunu haber alınca fena halde kızmış,Çerkes Ahmed'in tevkifini emretmiş.Mesele bundan ibaretmiş.

Çerkes Ahmed'i getiren tren geldiği zaman,her taraf inzibat altına alınmış.Ahmed,esasen Afyonkarahisar'da tevkif edilmiş,Eskişehir'e muhafaza altında getiriliyordu.Trenden uzun boylu,kalpaklı,İttihatçı murahhas ve valilerin seyahat kıyafetinde pala bıyıklı,zayıf yüzlü biri çıktı.

Arkasından kadife pantolonlu,esmer,orta boylu biri daha geliyordu.Uzunu Çerkes Ahmed,ötekisi mülazım Halil idi.Bunlar Teşkilat-ı Mahsusa marifetiyle gönderilen çete reisleriydi.Özellikle Halil'in gazası daha büyüktü.Bu mücahid,mebus Suudi Bey'in çetesi Ardahan'a girdiği sırada o da Artvin'e gitmiş,bu güzel beldede yaşayan Ermenileri perişan eylemişti.Bu felaketi daha Ulukışla'da bulunduğum zaman işitmiştim.

Bir Alman gazetesinin muhabiri menfur çetelerin cinayetlerinden nefret ediyordu:'Görseniz ne zalim hareketlerde bulundular!Lanet olsun,bir daha bu adamlarla yola çıkmaya!Ne İslam ne Hristiyan hiçbir şey tanımıyorlar.Şimdi orada İslam,İslamla çarpışıyor.' Alman gazetesi muhabirinin bu sözleri birer gerçekti.Üç sene sonra Artvin'e gittiğim zaman,bunun ne derece doğru olduğunu gördüm.Zavallı Ermeni kadınları,Türk üniforması gördükleri zaman,ezile büzüle duvar diplerine sokuluyordu.Cennetten numune olan güller,çiçekler,meyve ağaçlarıyla ruhlara şevk ve serinlik veren güzel belde bomboştu.Halil ve avanesi Artvin halkına o kadar zulüm etmişlerdi ki,Ermenilerin teşviki üzerine,Rus hükümeti tarafından Sibirya'ya sürülen İsmail Ağa bu bedbaht halkın çektiklerine dilhun olmuş,Rus ordusunun geri çekilmesinden sonra Ermenileri,tecavüzden vikaye eylemişti [korumuştu].

Çerkes Ahmed,Ermeni fecayii için mühim bir vesika idi.Bu kanlı olayın safahatını bizzat failinden dinlemek istedim.Çerkes Ahmed'e vilayat-ı Şarkiyye'de neler yaptığını sordum.Çizmeli ayaklarını birbirinin üzerine attı,sigarasının dumanlarını karşıya doğru savurarak:'Bey birader,' dedi.'Şu durum namusuma dokunuyor.Ben bu vatana hizmet ettim.Gidin,görün,Van ve çevresini Kâbe toprağına çevirdim.Bugün orada tek bir Ermeniye tesadüf edemezsiniz.Vatana bu kadar hizmet ettim,sonra o Talat gibi hergeleler İstanbul'da buzlu bira içsinler,beni de böyle muhafaza altında getirtsinler,yok,bu haysiyetime dokunuyor!'

Fakat onun bir arkadaşı vardı,kendisiyle beraber Zeki Bey'i öldüren Nazım!Çerkes Ahmed'e Nazım' sordum:

'Sus bey birader.Zavallı şehit oldu,' dedi.
Çerkes Ahmed'ten daha fazla malumat almak istiyordum.
'Peki bu Zohrab falan ne oldular?'
'Aaa…Duymadınız mı?Hepsini geberttim.'

Cigarasının dumanlarını havaya doğru savurdu,sol eliyle bıyıklarını düzelterek sözüne devam etti:

'Halep'ten çıkmışlardı.Yolda rastgeldik.Derhal arabalarını kuşattım.Gebereceklerini anladılar.'
'Vartkes dedi ki:

‘Peki Ahmed Bey,bize bunu yapıyorsunuz,fakat Araplara ne yapacakıız?Sizden onlar da memnun değiller.'

‘O senin bileceğin iş değil kerata,' dedim.Bir mavzer kurşunuyla beynini patlattım.Sonra Zohrab'ı yakaladım.Ayağımın altına aldım,kafasını ezdim.'

Çerkes Ahmed,o sabahki trenle İstanbul'a gitmişti.Ahmed'in dönüşü,arkadaşlarını pek mütehayyir ediyordu [hayrete düşürüyordu].

Bu haber Merkez Kumandanı Cevad Bey'le beraber kumandanlık odasında bir şeyler muayene eden Bedri'nin de hayretini mucip olmuştu.Fakat bunda herhalde bir yanlışlık vardı:Çerkes Ahmed Halep'e gidecekti.İki sene evvel izzet ve ikramla büyük bir mücahid sıfatıyla çete reisliğini üzerine alan Çerkes Ahmed,Merkez Kumandanlığına nasıl olur da mevkufen getirilebilirdi?İnzibat kumandanı bunu haber aldığı zaman hakikaten şaşırdı,mebhut bir halde:'İçeri gelsin!' dedi.Çerkes Ahmed elinde sigara,vakur endamıyla kollarını sallayarak içeri girdi.O zaman odada samimi bir sohbet başladı,Yüzbaşı ayağa kalkmış:'Vay kardeşim,Ahmed'ciğim,nereden böyle?' diye koca katili kucaklıyor,Çerkes Ahmed peltek lisanıyla:'Azizim bunda bir yanlışlık olacak,fakat bu bir edepsizlik,' diyordu.

Birkaç hafta sonra haber alındı:Çerkes Ahmed Şam'a gönderilmiş,'izalesi vacip olmakla!!!' Cemal Paşa tarafından kaydı görülmüştü.

Eskişehir'de Katoliklerden,asker ailelerinden başka Ermeni kalmamıştı.Bir kısmı trenlerle,bir kısmı kafileler halinde karadan gönderilmişti.İstasyon civarındaki karargâhlarda paçavralardan,çadır izlerinden başka bir şey görülmüyordu.

Fakat İstanbul boş durmuyordu.Tren tren,Ermeni mütefekkirleri [düşünürleri] ve sanatkârları Anadolu'nun ücra köşelerine gönderiliyordu.Bir akşam dolu bir tren geldi.İstasyondan baktım, bütün tanıdığım ve bildiğim simalardı:Dikran Kelekyan,Pozant Keçeyan,Torkumyan...Mütefekkir,vatanperver ne kadar Ermeni varsa kafile kafile sürülmüştü.Hatta İstanbul'dan bütün Ermenilerin çıkarılacağı bile söyleniyordu.Zaten sürülmedik,asılmadık kim kalmıştı?Osmanlı tebaası güya bütün türedilere babalarından miras kalmıştı.Bu mezalime karşı hiç kimse sesini çıkarmıyordu.Hallaçyan Efendi yine Ada'da,müzeyyen köşkünde İttihatçılara ziyafet çekiyor,Ermeni mebusları yine Meclis-i Mebusanda Talat'lara avanesine dalkavukluk etmeye devam ediyorlar,Rum,Ermeni ve Yahudi tüccarları ihtikârda yine Türklerle rekabet ediyorlardı.İstanbul'da bu cinayetleri haklı göstermek için lazım gelen propagandalar tamamen hazırlanmıştı.Ermeniler düşmanla ittifak etmişler,İstanbul'da isyan çıkaracaklar,İttihatçı reislerini öldürecekler,Boğaz'ı açmaya muvaffak olacaklardı.Bu âdi tezvirler,ancak açlığını bile idrak edemeyen halk tabakasını ikna edebiliyordu.Keşke Ermeniler İttihat reislerini devirmeye muvaffak olsalardı,o zaman Türkiye'yi de Türkleri de türedilerin tahakkümünden kurtarmış olurlar,Türklerin ebedi minnettarlığını kazanmış olurlardı...

Ermenilerin istiklal ve kurtuluş gayeleri düşünülecek olursa,böyle bir hareket onların bütün emellerini suya düşürebilirdi.Çünkü İttihat reislerinin sukutu [düşmesi],memlekette İtilaf ve sulh taraftarı bir fırkanın iktidara geçmesine sebebiyet verir,o zaman Alman çemberinden kurtulmak kabil olursa,İngilizlerle uzlaşılır,Türkiye daha baş bir vaziyet iktisap edebilirdi.Alman çemberinden kurtulmak kabil olmadığı takdirde,harbe devam edilir,fakat hiç olmazsa İttihat türedilerinin zulmüne nihayet verilmiş olurdu.Binaenaleyh Ermenilere isnat edilen bu teşebbüste hiçbir mantık aramak kabil değildi.Halbuki tehcir meselesi,gerçekte Şark vilayetlerindeki Ermenilerin çıkardıkları isyan ve kıt'alin son bir mukabelesiydi ve bunu teci eden de Almanların müteselsil [ard arda gelen] zaferiydi.Tehcir mezalimine Eskişehir'de halktan iştirak edenler yoktu.Ermenilerin en çok zulüm gördükleri bazı memurlar,jandarmalar ve polislerdi.Pek çok yerde muvazzaf ordu zabitleri bu kanlı icraatla ellerini bulaştırmamışlardı.Halk müteessirdi.Özellikle,Anadolu vilayetlerinin köylerinde yapılan icraatlar,o vilayetlerdeki valilerin kabiliyetlerine,cinai istidatlarına göre idi.Eskişehir'de ölenler Talat'ın zulmüne,icraatına tehcir beliyyesiyle [belsına] kurban olanlardı.Burada halktan,jandarmadan,hatta polisten hiçbir kimse insan öldürmemişti.En elim faciaların Bursa ve Ankara'da yapıldığı söyleniyordu.Ankara'dan gelenler üzüntülü bir lisanla anlatıyorlardı:Evleri abluka edilmiş,yüzlerce Ermeni ailesi arabalara doldurularak derelere dökülmüştü.Birçok kadın bu fecaatler karşısında aklını oynatmıştı.Ermeni zenginlerinin evleri satın alınmış,takrir verilir verilmez,paralar zorla,zulümle geri alınmıştı.Bu fecaatleri duyup da üzülmemek mümkün değildi.Bunun bir gün hesabının sorulacağı muhakkaktı.Bu hareket.(...),Ermenilerin kanlı bir şekilde tehciri memleketi mühim bir uzuvdan mahrum etmekti.Hatta bu elim icraati müteakip,Eskişehir'de değirmenler durmuş,halk ekmeksiz kalma tehlikesine uğramıştı.Çünkü memlekette her sanat,anasırların kabiliyet ve istidadına göre bölünmüştü.

İstasyon civarına,Porsuk kıyılarına gittim.Hazin bir sonbahar yaprakları döküyor,çiçekleri solduruyordu.Çarşı boyunda kaplıcaların taş binaları,kahraman Osman'ın,genç Orhan'ın adalet ve şefkatine şahit iki tarihi abide gibi yükseliyordu.Ne feci bir tezattı.

Bir zamanlar Osman Gazi burada yine bu Pazar yerinde,Bilecikli bir Hristiyanın hakkını gaspa çalışan Germiyanlı bir Türkü cezalandırmış,adalet ve halka karşı sevgisini ispat eylemişti.Şimdi aynı şehirde evler ve yurtlar gaspediliyor,çoluk-çocuk dağ başlarına atılıyordu.Eskişehir'in faal,namuslu ve vakur halkı işleriyle meşguldü.Bu zalim hükümetin kahrına bir zamanlar onlar da uğramışlar,içlerinden fedakâr simalar ömürlerini Sinop zindanlarında geçirmişlerdi.Kalpleri hürriyet aşkıyla çarpan,İttihadın zulmüne karşı vicdanen isyan eden Eskişehir evlatları bu faziletleriyle iftihar edebilirlerdi.

Gözlerim gayrı ihtiyari tren yoluna,mor dağlarla nihayetlenen ağaçları sarmaşıklara doğru çevrildi.Bir zamanlar burada,soğukta gecenin karanlıkları içinde yatıp uyuyan,ağlayan,korkunç rüyalar gören aileleri düşündüm.Şimdi kimbilir nerelerde,hangi dağda,hangi gaddar çetenin pençelerinde kurban olmuşlardı.Zavallı Siranuş,güzel,masum,sen nerelerdesin?.."

Soykırım'dan Kurtulanların Anıları

Ermeni Soykırımı hakkında canlı tanıklıkları içeren Türkçe'de birçok kitap bulunduğunu söylemiştik.Burada ise tanıklardan bazılarının isimleri var.Onların anlattıkları elektronik ortama da aktarılmış.Buradaki isimler tek tek arama motoruna (Google) taşındıklarında söylediklerine ulaşılabiliyor.

Buyrun;dilediğiniz ismi Google'a yerleştirin ve karşımıza çıkan anıları,tanıklıkları birlikte okuyalım:

»Rehan Manuk Manukyan,1910,Taron [Muş] Uratsın Köyü Doğumlu
»
Yeğyazar Karapetyan,1886,Taron [Muş],Sasun Doğumlu
»
Khaçik Grigor Khaçatıryan,1900,Sasun,Şenik Köyü Doğumlu
»
Hakob Manuk Grigoryan,1903,Sasun,Talvorik Doğumlu
»
Arakel Karapet Davtyan,1904,Sasun,Arivdem Köyü Doğumlu
»
Muşeğ Hovhannes Hovhannisyan,1908,Sasun,Talvorik Bölgesi,Karavank Köyü Doğumlu
»
Rehan Manuk Manukyan,1910,Taron [Muş] Uratsın Köyü Doğumlu
»
Tonakan Abraham Tonoyan,1893,Muş,Bulanık,Hamzaşeyh Köyü Doğumlu
»
Şoğer Abraham Tonoyan,1901,Muş,Vardenis Köyü Doğumlu
»
Sedrak Abraham Harutyunyan,1904,Muş,Arınckus Köyü Doğumlu
»
Satenik Nazar Petrosyan,1908,Muş,Gümgüm Köyü Doğumlu
»
Arşak Stepanyan,1908,Muş Doğumlu
»
Hrant Hovhannes Gasparyan,1908,Muş Doğumlu
»
Hıraç Yeğyazar Hovhannisyan,1915,Muş,Havatorik Köyü Doğumlu
»
Khaçatur Harutyun Ğukasyan,1898,Bitlis,Havarik Köyü Doğumlu
»
Taguhi Antonyan,1900,Bitlis Doğumlu
»
Sokrat Hake Mıkırtıçyan,1901,Bitlis Vilayeti,Khılat[Ahlat] Bölgesi,Pırkhus Köyü Doğumlu
»
Hımayak Boyacıyan,1902,Bitlis,Khaltik Köyü Doğumlu
»
Ağavni Mıkırtiç Mıkırtıçyan,1909,Bitlis Doğumlu
»
Sırbuhi Mıkırtiç Muradyan,1911 Bitlis Vilayeti,Khizan Bölgesi,Surb Khaç Köyü Doğumlu
»
Nıvard Mıkırtiç Muradyan,1912,Bitlis Doğumlu
»
Hakob Murad Muradyan,1903,Siirt Sancağı,Fındık Köyü Doğumlu
»
Andreas Yesayi Gülanyan,1905,Şatakh [Çatak] Doğumlu
»
Hayrik Manuk Muradyan,1905,Şatakh,Cınuk Köyü Doğumlu
»
Edvard Margar Daştoyan,1907,Şatakh Doğumlu
»
Sahak Mirzo Bazyan,1913,Şatakh,Cınuk Köyü Doğumlu
»
Tovik Tovmas Bağdasaryan,1901,Van,Hayots Dzor,Hındıstan Köyü Doğumlu
»
Manvel Marutyan,1901,Van,Berdaşen Köyü Doğumlu
»
Ağasi Garegin Kankanyan,1904,Van Doğumlu
»
Sımbat Davit Davıtyan,1905,Van,Narek Köyü Doğumlu
»
Sirak Mesrop Manasyan,1905,Van Doğumlu
»
Varsik Abraham Abrahamyan,1905,Van Doğumlu
»
Siranuş Simon Tütüncüyan,1906,Van Doğumlu
»
Patrik Avetis Saroyan,1906,Van Doğumlu
»
Makruhi Mihran Sahakyan,1907,Van,Bıjınkert Köyü Doğumlu
»
Artsrun Martiros Harutyunyan,1907,Van Doğumlu
»
Yervand Simon Şirakyan,1907,Van Doğumlu
»
Ğazar Ğazar Gevorgyan,1907,Van,Hayots Dzor,Hındıstan Köyü Doğumlu
»
Nışan Sukyas Abrahamyan,1908,Van, Alcavaz (Artske) Bölgesi,Ziraklu Köyü Doğumlu
»
Azniv Aslanyan, 1908,Van,Arcak Bölgesi,Kharakonis Köyü Doğumlu
»
Kacberuhi Avetis Şahinyan,1908,Van Doğumlu
»
Silva Hovhannes Büzandyan,1908,Van Doğumlu
»
Sargis Badalyan,1909,Van,Vospitak Köyü Doğumlu
»
Varazdat Martiros Harutyunyan,1909,Van Doğumlu
»
Artsvik Galust Terziyan,1910,Van Doğumlu
»Lusik Sahak Balasanyan,1910,Van Doğumlu
»
Vardges Melik Aleksanyan,1911,Van Doğumlu
»
Ağavni Barseğyan,1911,Van,Aralez Köyü Doğumlu
»
Şoğik Hovnan Mıkırtıçyan,1911,Van,Intsak Köyü Doğumlu
»
Varduhi Margar Potikyan,1912,Van Doğumlu
»
Derenik Avetis Saroyan,1912,Van Doğumlu
»
Armik Galust Terziyan,1912,Van Doğumlu
»
Ğukas Abro Karapetyan,1901,Mokk Bölgesi,Arnabat Köyü Doğumlu
»
Kamsar Harutyun Khaçatıryan,1898,Bayazet Doğumlu
»
Evelina Hakob Kanayan,1909,Iğdır Doğumlu
»
Tsağik Gevorg Çinimyan,1910,Iğdır,Koğb Köyü Doğumlu
»
Hrant Geğam Khondkaryan,1911,Iğdır Doğumlu
»
Andranik Aziz Simonyan,1902,Alaşkert,Karakilisa Doğumlu
»
Paruyr Gevorg Khaçatıryan,1908,Alaşkert,Yerets Köyü Doğumlu
»
Lusik Arşak Martirosyan,1909,Alaşkert Doğumlu
»
Mihran Hakob Bağdasaryan,1909,Alaşkert Doğumlu
»
Nıvard Avetis Gevorgyan,1910,Alaşkert Doğumlu
»
Varduş Hovhannes Kirakosyan,1911,Alaşkert Doğumlu
»
Gurgen Abgar Muradyan,1914,Alaşkert,Gülzetkan Köyü Doğumlu
»
Natalya Avetis Barseğyan,1909,Kars,Tsıpni Köyü Doğumlu
»
Annıman Hambardzum Arakelyan,1903,Kars,Tsıpni Köyü Doğumlu
»
Peprone Andranik Tumasyan,1910,Kars Doğumlu
»
Siranuş Lazar Petrosyan,1910,Kars Doğumlu
»
Armenuhi Balabek Yeğikyan,1910,Kars Doğumlu
»Parandzem Kostan Ter-Hakobyan,1912,Kars Doğumlu
»
Khanuma Cındi Calil,1912,Kars,Ğızılğula Köyü Doğumlu
»
Ağasi Arşak Karoyan,1913,Kars,Tsıpni Köyü Doğumlu
»
Emma Harutyun Asatıryan,1914,Kars Doğumlu
»
Stepan Martiros Hovakimyan,1910,Ardvin,Tandzot Köyü Doğumlu
»
Nektar Hovnan Gasparyan,1910,Ardvin,Tandzot Köyü Doğumlu
»
Arşaluys Küreğ Ter-Nazaretyan,1905,Baberd,Lusonk Köyü Doğumlu
»
Masis Nikoğos Kocoyan,1910,Baberd Doğumlu
»
Mıkırtiç Khaçatıryan,1907,Şebinkarahisar Doğumlu
»
Hakob Terziyan,1910,Şebinkarahisar Doğumlu
»
Hambardzum Karapet Sahakyan,1898,Sebastia Doğumlu
»
Suren Sargısyan,1902,Sebastia Doğumlu
»
Karapet Sahak Faraşyan,1906,Palu Doğumlu
»
Sargis Grigor Saroyan,1911,Palu,Piran Köyü Doğumlu
»
Arşaluys Taşçıyan,1908,Malatya Doğumlu
»
Mari Stepan Vardanyan,1905,Malatya Doğumlu
»
Vergine Ruben Nacaryan,1910,Malatya Doğumlu
»
Grigor Ekizyan,1921,Malatya Doğumlu
»
Hovhannes Köroğluyan,1904,Tigranakert [Diyarbakır] Doğumlu
»
Karapet Mıkırtıçyan,1910,Tigranakert Doğumlu
»Yeva Topalyan,1909,Merdin,Derik Köyü Doğumlu
»
Maryam Akhoyan,1909,Merdin,Derik Köyü Doğumlu
»
Maryam Karacyan,1903,Adıyaman Doğumlu
»
Khaçer Hakob Ablaputyan,1893,Yedesya [Urfa],Kamurc Köyü Doğumlu
»
Khoren Ablaputyan,1893,Yedesya [Urfa] Doğumlu
»
Nıvard Petros Ablaputyan,1903,Yedesya [Urfa] Doğumlu
»
Haykanuş Ter-Petrosyan,1910,Yedesya [Urfa] Doğumlu
»
Nıvard Şirinyan,1909,Yevdokya [Tokat] Doğumlu
»
Gürci Harutyun Keşişyan,1900,Zeytun Doğumlu
»
Hovsep Bıştikyan,1903,Zeytun Doğumlu
»
Karapet Tozluyan,1903,Zeytun Doğumlu
»
Yeva Manuk Çulyan,1903,Zeytun Doğumlu
»
Sedrak Gaybakyan,1903,Zeytun Doğumlu
»
Samvel Sarkis Arcikyan,1907,Zeytun Doğumlu
»
Gayane Aturyan,1909,Zeytun Doğumlu
»
Harutyun Alboyacıyan,1904, ındıcak Doğumlu
»
Aharon Mankıryan,1903,Hacın Doğumlu
»
Yervand Karamyan,1903,Hacın Doğumlu
»
Yebruhi Sargis Cırdıkhyan,1906,Hacın Doğumlu
»
Vergine Mayikyan,1898,Maraş Doğumlu
»
Makruhi Halacyan,1900,Maraş Doğumlu
»
Levon Sargis Evrengecyan,1908,Maraş Doğumlu
»
Aram Momcıyan,1909,Maraş Doğumlu
»
Gevorg Yeğya Karamanukyan,1900,Ayntap Doğumlu
»
Hakob Cırcıyan,1900,Ayntap Doğumlu
»
Nuritsa Kürkçüyan,1903,Ayntap Doğumlu
»
Karapet Karamanukyan,1907,Ayntap Doğumlu
»
Movses Panosyan,1885,Musa Dağ Doğumlu
»
Movses Balabanyan,1891,Musa Dağ Doğumlu
»
Hovhannes İprecyan,1896,Musa Dağ Doğumlu
»Tonik Gabriyel Tonikyan,1898,Musa Dağ Doğumlu
»
Asatur Sahak Supukyan,1901,Musa Dağ Doğumlu...
Belge Mi Dediniz? Ermeni sorunuyla ilgili olarak Türk tarafı yakın yıllarda Tayyip Erdoğan'ın ağzından "uluslararası bir tarih komisyonu kuralım,arşivlerimizi açalım konuyu inceleyin" der oldu.Ne kadar doğru,ne kadar yapıcı bir öneri değil mi?Tabii ki,değil?

Türk tarafının arşivlerine güvenilmez.Çünkü Türk tarafının işine gelmeyen her türlü belge ve bilgi imha edilmiştir.

Soykırım sırasında Dahiliye Nazırı olan Talat Paşa sonra Sadrazam olmuştu.Savaş hezimetle bitince 8 Kasım 1918'de istifa etti.Yeni hükümeti Ahmed İzzed Paşa kurdu.30 Ekim'de Mondros Mütarekesi'ni imzalayıp o da istifa etti.

İttihatçılar kendilerinin bulunmadığı Teceddüd Fırkası'nı kurdular.Kara Kemal ve von Bronzard kaçış planını hazırladılar.2 Kasım gecesi Enver,Talat,Cemal,Dr. Nazım,Bahaeddin Şakir ve iki polis şefi bir Alman hücumbotuyla Karadeniz'e çıktılar ve Odessa üzerinden Almanya'ya iltica ettiler.Enver yolda ayrıldı.Kaçarlarken Fırkanın ve MAH'ın bütün belgelerini imha ettiler,etmedikleri ise sonradan -çoğu Cumhuriyet döneminde- yok edildi.Tayyip Erdoğan ve Türk Tarih Kurumu bu nedenle,"arşivleri açalım" diyebilmekte.(Mevcut açık arşivlerde çalışmak isteyenlerin istedikleri belgelere erişemediklerine dair şikâyetleri de unutmamak gerekir.)

Fırka+MAH+Mahkûmlar...

Fırkanın adı "Birlik ve İlerleme" anlamına geliyordu.Biz onlara "Kriminaller İttihadı" demiştik.Misyonları öldürmekti.Onlar "öldürme birliği"ydiler.

Zoraki Müslümanlaşarak veya komşuları tarafından saklanarak ölümden kurtulanlar dışındaki Ermenilerin çoğu yolda,bir kısmı da Suriye'de ölmüş veya öldürülmüştür.Sevkedilenler çoğunlukla çocuk,kadın veya yaşlı erkeklerdi.Zira yaşı uygun erkekler askere alınmışlardı.Çoğu -hakın "nafia askeri" dediği şekilde "Amele Taburları"nda çalıştırılıyorlardı.

Tehcir kararı uygulamaya konulmadan önce ekalliyete (azınlığa) mensup olanların silahları alındı.

24 Nisan 1915'teki ilk tehcir emrine paralel olarak da bu arada bölgelere İttihat Terakki Fırkası kâtib-i mesulleri (sorumlu sekreterleri) eliyle ölüm emri yollandı.Parti,Bahaeddin Şakir'e bağlı Teşkilat-ı Mahsusa birlikleriyle öldürme işini tanzim etti.Yozgat Mutasarrıfı Celal Bey,Ankara Valisi Mahzar Bey,Kastamonu Valisi Reşid Bey ferden belirtiyorlar.

III. Ordu Kumandanı Vehib Paşa,Trabzon Garnizon Komutanı Avni Paşa da,yapılanların katliam olarak nitelerler ve Türklükle,Müslümanlıkla alakası olmadığını vurgularlar.

Meclis-i Mebusan'dan İttihatçı Hafız Mehmed,'Gözlerimle gördüm.Samsun'da kayıklara bindirip denize döküp öldürüyorlardı.Talat'la konuştum,mani olamadım' der.

Esasen bütün işi idare eden Dahiliye Nazırı Talat Paşa'ydı,meskenindeki telgraf makinesinden bütün muhaberatı yürütmüştür.Bölgelerden raporlar alıp,yazılı talimat vermiştir.Murat Bardakçı'nın ele geçirdiği şahsi not defterine vilayet vilayet tehcir edilen insanların sayılarını [toplam 972 bin kişi] kayıt düşmüştür.

Divan-ı Harp

İttihatçılar düşüp yurtdışına çıktıkta,yeni bir hükümet kurulduktan sonra Divan-ı Harp mahkemeleri kuruldu."Hani belge?" diyenlere biz Osmanlı Divan-ı Harbi'ndeki duruşmalardan birkaç örnek sunalım dedik.Burada anlatılanla yapılanların karşısında solda sıfır kalır,ama gene de resmi Osmanlı vesikasıdır.

Ermeni Katliamları tertipçilerinin sorumluluğu sorunu,İstanbul Divan-ı Harp mahkemelerinde,Osmanlı İmparatorluğu'nun farklı bölgelerine göre yürütülmüş,ana davalar da dahil olmak üzere,Ermeni Tehciri ve Katliamları (tehcir ve taktil) suçlamasıyla yaklaşık 63 ayrı dava açılmıştı.

1919-1921 yıllarında Osmanlı İmparatorluğu başkentinin dışında,farklı vilayetler ve sancaklarda da benzer davalar açılmış olmasına rağmen,burada değindiklerimiz,sadece İstanbul Divan-ı Harp Mahkemeleri'nde görülen yargılamalardır.

Osmanlı İmparatorluğu'nun farklı vilayetleri ve sancaklarında yaşayan Ermenilerin tehcir ve katledilmesiyle ilgili davalar hakkındaki veriler,o dönemde İstanbul'da yayınlanan Osmanlıca,Ermenice,Fransızca,Yunanca ve İngilizce basında yer almıştı.

Günlük gazetelerin birçoğu,Divan-ı Harp mahkemelerinin duruşmalarıyla ilgili ayrıntılı bilgiler sunmaktadır.Bazı dergiler,sadece davaların önemli bölümlerini yayınlamıştır.

Ermenilerin tehciri ve toplu katliamları suçlamasıyla açılan davaların ilki,Yozgat davasıdır.Yargılama (18 duruşma) 5 Şubat-7 Nisan 1919 tarihlerinde görülür.Kaderin bir cilvesi gibi,mahkeme binası olarak,on yıl önce Abdülhamid'in huzurunda törenle açılan Osmanlı Meclisi seçilmiştir.

Sanıklar başlangıçta üç kişiydi.Yozgat mutasarrıfı,Boğazlıyan kaymakamı Kemal,Yozgat jandarma birliği komutanı Tevfik ve Yozgat Vakıflar Müdürü eski görevlisi Feyyaz Ali.

Onyedinci duruşmada Feyyaz Ali'nin dosyası,ayrıca görülmek üzere ayrılır,fakat bu karar kâğıt üstünde kalır.8 Nisan'da açıklanan dava hükmüne istinaden,sanıklardan Boğazlıyan kaymakamı Kemal idama,jandarma komutanı Tevfik ise onbeş yıl kürek cezasına mahkûm edilir.

Yozgat davası duruşmaları esnasında,özellikle de 22 Şubat 1919 tarihli oturumda çok sayıda resmi belge ve bilhassa şifreli telgraflar okunmuş ve bu belgelerin gerçekliliğinin tasdik edilmesi sonucunda Kemal,divan-ı harp tarafından idam cezasına mahkûm edilmiştir.

Devlet-Millet El Ele

Yozgat mutasarrıfı Cemal Bey,12 Aralık 1918 tarihinde,soruşturma heyetine yazılı olarak verdiği ifadesinde,tehcir uygulamasına yerel polis teşkilatının da katılmış,Yozgat şehri ve çevre köylerden tehcir edilen Ermenilerin,polis, çeteler ve halk tarafından katledilmiş olduğunu bildirir.Bu davanın ilk duruşmasında (5 Şubat 1919),yerel 1800 kişilik Ermeni nüfustan sadece 80 kişinin hayatta kaldığı savcı tarafından kaydedilir.

Yozgat davasının üçüncü duruşmasında,sanıklardan Kemal ve Tevfik'in,Yozgat Ermenilerinin katledilmesi için yerel halkın katılımını temin ve teşvik ettikleri tespit edilir.

Davacı avukatlarından (müddei şahsi) Levon Ferit "Kemal Bey Ermeni fecâyiinin mahal-ı icrası olan 'Güller' nahiyesinde icra kılınan katliama gider iken 'Tiyatroya gidiyoruz' demiş ve Güller ahal-i islâmiyesinin hissiyât-ı taassubkârânelerini tehyic eder bir nutuk irad ederek fecâiye ora ahalisinin de iştirâkini temin ettiğini ve muztarib halkın enîn ve ıztırâbâtı karşısında mumaileyh nargile içmişti.

Jandarma kumandanı Tevfik Bey de atına râkib olarak irad eylediği nutukta milletin de katliâma iştirâkini teşvik etmiş ve bizzat tüfek ile üç kişi idam eylemişti," der.

Levon Ferit,aynı duruşmada "Mahall-i kıtâl olduğu iddia edilen Güller kariyesinde 6 bin kişinin ziyâı oradan herbiri bir tarafından kesilen noksanü’l-uzv kalan ecsâdan bellidir.Heyet-i Tıbbiye muâyenesiyle tezâhür eder," der.

Aynı duruşmada,kanuna istinaden tehcire maruz kalmaması gereken Protestan Ermenilerin tehciri konusu da ortaya atılmıştır.

Davacı avukatlarından (müddei şahsi) Hayk,"Kemal Bey'e Protestan olduğundan bahs ile tehcire tabi tutulmaması istirhamında bulunan vâlidesinin mumaileyhin 'bence hep birdir,Protestan,Katolik,hep Ermenidir ve gidecekler' dediğini arzetti," der.

11 Şubat 1919 tarihindeki duruşmada konuşan Artin "(...) Ermenilerin sekizer sekizer bağlanarak Yozgat haricine sevk olunduklarını ve Ermeniler üzerinde bulunan zîkıymet eşya ve nakit ve evrak-ı nakdiyenin alındığını gasbın Osman Paşa Tekkesi civarında kadınların sarhoş edildiklerini ve Güller kariyesine muvâsallata Yozgat mutasarrıf vekili Boğazlıyan kaymakamı Kemal Bey'in 500 atlı çete ile vürûd eylediğini,Ermenileri teslim alarak akşam saat 12'den sonra muvâsalat edilince papaza vadelerinin takarrüb eylediğinden âdet-i âyinin icrâ edilmesi lüzumunun ihtar olunduğunu ve evvelâ papazın idam edildiğini,bilahare Kemal Bey'in düdük çalarak idam edenlere hitap ile:'Siz kesmesini bilmiyorsunuz' diye teşvikatta bulunduğunu,bunun üzerine çetelerin her önüne geleni şiddetle kesmeye başladıklarını ve vâlidesinin de kesileceğini anlayarak kendisinin firar ile Kayseri'ye gittiğini beyan etti" diye belirtilmektedir.

Aynı duruşmada,şahit olarak ifade veren,eski Yozgat mebusu Şakir Bey,Ermeni katliamlarını durdurması için yerel yöneticiye şahsen başvurduğu,fakat netice alamadığını bildirir.

Boğazlıyan Kaymakamı

Yozgat davasının,12 Şubat 1919 tarihli duruşmasında verilen ifadelerden özellikle Ermeni şahit Öjeni Varvaryan'ın,zorla din değiştirme olaylarıyla ilgili ifadeleri belirtmeye layıktır:"(...) Böylece Osman Paşa Tekkesine getirildiğini,orada Yozgatlı polis Numan Efendi ile işte buradaki Feyyaz Bey'in bulunduğunu,bunların paralarını aldıklarını ve Fener'e gönderdiklerini,gece kendisiyle bir-iki kızı daha 'sizi Müslüman edeceğiz,burada oturunuz' diye alıkoyduklarını,diğerleri 50-60 araba kadar oldu ve onları götürdüler.
O gün bu Kemal Bey de orada idi.Elinde kılıç bulunduğu halde yanlarına geldiğini ve adamlarına "eğer siz bunların hepsini iyice öldürmezseniz ben sizi öldürürüm.Anamız bizi bugün için doğurmadı mı!Haydi ne duruyorsunuz,yürüyünüz,kesiniz,altı yaşından yetmiş yaşına kadar hepsini kesiniz!" dediğini,orada gözünün önünde ekin biçer gibi bütün insanları kestiklerini,kendisini kesmek için validesinin kucağından aldıklarını,başına vurduklarını,kesilenlerin ceplerini boşalttıklarını,akşam üzeri kendilerini doğruca kaymakamlığa götürdüklerini,bu kaymakam Kemal Bey'in orada bizzat bir kere daha dövdüğünü ve kendi eliyle eteğinde bulunan bir liraya kadar parasını aldığını ve öldürmek için maiyetine emir verdiğini fakat maiyetindekiler kendisini kaçırarak Pul köyüne götürdüklerini,orada Adıgüzel namında bir jandarma alıp İncirli köyüne götürdüğünü,orada Ahmed Onbaşı kendisini evinde altı ay alıkoyduğunu ve kapatıldığı bir ahırdan firar ettiğini söyledi."

Savcının,katliamdan nasıl kurtulduğu sorusuna Öjeni,İslam'ı kabul ederek kurtulmuş olduğunun belirtir.

Aynı duruşmada söz alan şahit Azniv İbranosyan,divan-ı harbe verdiği ifadesinde,yaklaşık 860 hane gayrimüslimin tehcire uğradığı,kendisinin de onların içinde olduğu,bir kısmının Taşpınar'a gönderilerek,orada katledildiği,sanık Kemal Bey'in ise caniliklerinden dolayı "kasap kaymakam" lakabı elde etmiş olduğunu belirtir.

15 Şubat 1919 tarihli altıncı duruşmada şahit Isdepan,önce Güller,ardından da Elekçiler'e sürülen Ermenilerin,yerel köylüler tarafından balta,kazma ve oraklarla katledilmiş olduğunu belirtir.Tüm köyünün katledildiğini belirten şahit,sanıkların bu katliama şahsen katılmış olduklarını açıklar.

Bayan Annik de aynı duruşmada,Ermeni katliamlarını kanıtlayan ifadeler vererek,birinci ve ikinci kafilelerden erkeklerin,üçüncüsünden ise güzel kadınların seçilerek,kalan Ermenilerin katledildiğini belirtir.18 Şubat 1919'da görülen yedinci duruşmada söz alan şahitlerden,Ankara 15. Kolordu Komutanı,Miralay Halil Recai "Binbaşı Şahab Bey'e yollanan bir şifreli telgrafta,Boğazlıyan'da,2-300 Ermeni'nin imha edilmiş olduğu yazılmaktaydı", -diye ifade vermiştir."Halil Recai -Ermenilerin katline dâ'ir Boğazlıyan'dan telgraf aldınız mı diye bana Tedkîk-i Seyyi'ât Komisyonu'nda da sordular.Zannedersem,Şahâb Bey böyle bir telgraf almış,bu da iki,üç yüz Ermeni'nin imhâsına dâ'irmiş.Telgraf bende değildir.Kayseri'den Ankara'ya böyle bir telgraf çekilmiş olacak.

Müddeî-i 'Umûmî -Şahâb Bey ma'iyyet-i 'aliyyelerinde iken cihet-i 'askeriyyenin böyle tehcîr mesâ'iliyle iştigâline sebeb nedir?
Halil Recai -Ben onu bilemem.Bana böyle bir telgraf geldi,ben de Başkumandanlık'a verdim.Şahâb Bey'den esbâbını sormadım.Çünkü bana sorulmamıştı.(…)
Müddeî-i 'Umûmî -Şahâb Bey,ma'lûmâtı kimden almış?
Halil Recai -Boğazlıyan'dan almış."

Aynı duruşmada dinlenen,Rum asıllı şahit Hristaki Andreyadis şu tanıklıkta bulur:"331 Temmuz 24 Cum'a Sabahı emir geldi.Cemâl Bey tehcîre başladı.İlk partisi ertesi gün Sivas'a sevkolundu.İkincisi de Sivas'a gönderildi.Üçüncü parti Kayseri'ye sevkedildi.O esnâda İttihât ve Terakki Murahhası Ermeni imhâsı için şifâhî emirler verdi.Cemâl Bey buna râzı olmadı.Çorum'a gitti.İşittik ki 'azledilmiş,yerine Kemâl Bey geldi.Yalnız Boğazlıyan Ermenilerinin imhâ edildiğini duyduk.(…)
Bunun üzerine halkı ikişer ikişer, Bağlıca ve Bezlihân civârına götürmüşler.Etrâfı bataklıklı bir ağıla doldurmuşlar ve oradan çıkarıp üçer,beşer imhâ etmişler.Kaçıp saklananları meydâna çıkarmak için İslam olanlar kurtulacak dedikleri halde,çıkınca onları da öldürmüşler."

22 Şubat 1919 tarihinde görülen Yozgat davasının dokuzuncu duruşmasında mahkeme reisi Hayret Paşa'nın ricasıyla,mahkeme kâtibisi tarafından bazı şifreli telgraflar okunur.Bir telgrafta Boğazlıyan'da 1500 Ermeninin katledilmiş olduğu,207 numaralı telgrafta ise Boğazlıyan civarındaki kasabalarda 360 Ermeninin öldürüldüğü yazılmıştı.

5 Mart 1919'da görülen,aynı davanın onuncu duruşmasında şahit olarak dinlenen Tokat mutasarrıfı,Ermeni katliamlarının herkes tarafından bilinen bir olgu olduğunu belirtir.

Aynı oturumda,şahit olarak dinlenen Mülkiyye Müfettişi Nedim Bey,aldığı duyumlara göre tehcir edilen 140 kişiden oluşan bir Ermeni kafilesinin,geceleyin bir ahıra kapatılarak tümünün sopalarla öldürüldüğünü anlatır.Şahidin anlattıklarına göre bazı köylerden tehcir edilen Ermeniler,yolda çetelerin saldırısına uğramıştır.

Bu duruşmada da dinlenen Şahab Bey,Boğazlıyan tehciri esnasında cinayet ve yolsuzlukların meydana gelmiş olduğunu belirtir.

Sunulan iki ifadeden biri jandarma tarafından verilmiş olup,36 Ermeni'den 11'inin çeteler tarafından,diğerlerinin ise daha sonra katledildiği belirtilmekte,üzerinde "gizli" ibaresi olan diğer telgraf ise Boğazlıyan tehciriyle ilgilidir.

Yozgat yargılamaları esnasında,Ermeni kafilelerini gözetmek niyetiyle devlet tarafından gönderilen görevlilerin de yerel halkı Ermenilere karşı kışkırtmış olduğu belirlenmiştir.Böylece,24 Mart 1919 tarihli duruşmada,savcı Haralambo Efendi,sanık Kemal'e,Ermeni kafilelerinin gözetimiyle görevli olarak gönderilmiş olan Abdullah'ın neden halk arasında karışıklık çıkarttığını sorar.

Savcının kanaatine nazaran,devlet görevlilerinin mevcudiyeti şartlarında,devlet tarafından benzer şahısların gönderilmesinin,özel bir gaye güdülmüş olduğunu göstermektedir.

Sanık Kemal Bey,ön soruşturma esnasında verdiği ifadede,astlarına,tehcirle ilgili emirlerin bir kısmını okuduktan sonra yakma emri vermiş olduğunu belirtir.

24 Mart 1919 tarihli duruşmada bu konuyla ilgili Kemal'e soru sorulmuştur.Kemal Bey,kendi verdiği ifadeyi inkâr etmeyi denemişse de,savcı Haralambo Efendi tarafından bu olgu tasdik edilmiştir.

Aynı duruşmada,Yozgat müftüsünün vermiş olduğu ön soruşturma ifadesinde,Kemal'in müftü tarafından uyarıldığı,onun ise "Sen hükümetten merhametli misin?" dediği,mahkeme reisi tarafından belirtilir.

Aynı duruşmada sanıklar,devlet tarafından gönderilmiş olan emirlere atıfta bulunarak,kendilerini aklamaya savunurlar.İfadelerinde Ermeni kafilelerinin varlığını sürdürmesi için devlet tarafından yardım verilmemiş olduğunu belirtirler.

Yozgat davasının 27 Mart 1919 tarihli duruşmasında,sanıklardan Kemal Bey aynı argümanla kendisini aklamaya çalışır.

Aynı oturumda mahkemeye ifade veren,İngiltere vatandaşı Albay Mehmed Bey,baltalar ve bıçaklarla Ermenilerin öldürüldüğünü gözleriyle görmüş olduğunu belirtir.Mehmed Bey'in belirttiğine göre Ermeniler,Karakuş Vadisi'nde katledilmiştir.

27 Mart 1919 duruşmasında ifade veren Üsküdar mutasarrıfı Mehmet Ali Bey,Ermeni katliamlarına devlet görevlileri ile yerel halkın katılımını olası,fakat bunun sadece hükümet tarafından verilmiş olan gizli talimatlar doğrultusunda gerçekleştirilmiş olabileceğini belirtir.

Aynı duruşmada,Tevfik'in imzasını taşıyan ve özellikle "Ermenilerin kökünü kurutmak gerekir" diyen tezkeresi okunur.

Trabzon Katliamı

Trabzon davası (20 duruşma),26 Mart-20 Mayıs 1919 arasında görülür.Mahkemenin hükmü 22 Mayıs'ta açıklanır.

Davada hazır bulunan sanıklar yedi kişidir.Mustafa Nuri,Mehmed Ali,Yusuf Rıza,kaymakam Talat,Ali Saib,Niyazi ve Nuri.

Trabzon yargılamasının onaltıncı duruşmasında Yusuf Rıza'nın dosyası ayrılır ve İttihat ve Terakki Partisi Merkez Komitesi üyelerinin davasıyla birlikte daha sonra görülür.

Trabzon yargılamasında,Trabzon valisi Cemal Azmi ve parti sorumlu sekreteri Nail Bey'in dosyaları da gıyabında görülerek,ikisi de gıyaplarında ölüme mahkûm edilir.Mehmed Ali on,Mustafa ile Nuri ise birer yıl hapis cezasına çarptırılır.

Mahkeme heyeti,Niyazi ve Talat'ın suçunu ispat eden kanıtları görmezden gelerek,ikisini de beraat ettirir,sağlık müfettişi Ali Saib'in sorgulanması ise,"kesin suç emareleri olmadığından dolayı" düşürülür.

Ali Saib'in,Ermeni çocuklarını öldürmenin haricinde,Bayan Aslanyan'ın mücevherlerini zimmetine geçirmekten yargılandığını belirtmek gerekir.Ali Saib'e isnat edilen suçlardan biri de,hastanede,Vardan adında bir Rus vatandaşı Ermeni gencini zehirlemesiydi.

Daha sonra,Trabzon Kızılay (Hilal-i Ahmer) hastanesinde gazla ve daha başka şekillerle Ermenileri zehirlemiş olma suçlamasıyla,kendisine karşı ayrı bir dava açılır.

1920 yılının Ekim ayında,Trabzon Vilayeti Yomra Sancağı'ndaki Ermenilerin tehcir ve katledilmesiyle ilgili dava sonuçlanır.Bu davanın sanıkları arasında Yüzbaşı Tevfik,Asteğmen Salim ve İstanbullu Muhlis vardı.

Basında yer bulan verilere istinaden Tevfik,on yıl kürek cezasına çarptırılır.Diğer sanıkların mahkemesi devam eder.

Yozgat davasının hükmünde Tevfik'in,15 Haziran 1915 tarihinde,Trabzon valisi Cemal Azmi'den tehcirle ilgili,19 noktadan oluşan bir talimatname almış olduğu belirtilir.Yomra Sancağı davası esnasında dinlenen şahitlerin büyük bir kısmı,Ermenilerin kayıklara bindirilip,Karadeniz'de boğulduğu konusunda ifade veren üst düzey Türk memurlardan oluşmaktaydı.

Trabzon sanıklarından Ali Saib'in ayrı tutulan davası 8-21 Aralık 1919 tarihleri arasında görülür.Ali Saib,Trabzon Kızılay hastanesinde gaz ve daha başka metotlarla Ermenileri zehirlemekle suçlanmaktaydı.

Bu yargılama esnasında dinlenen şahitler,aldıkları bilgilere istinaden sanığın morfinle Ermeni çocukları zehirleyip,çuvallara doldurarak öldürmüş olduğunu belirtir.

Dahası,daha davanın ilk duruşmasında (8 Temmuz 1919) Doktor Ziya Bey,sanık aleyhine ifade vererek Ali Saib'in,çocukları şırıngayla öldürüp,çuvallara doldurarak,imha ettiğini belirtir.

Tüm bu ifadelere rağmen sanık,belirtilen suçlamaların görgü şahitleri bulunmadığından dolayı,mahkeme tarafından beraat ettirilir.

Doktor Ali Saib'in beraatı,suç eylemini doğrulayan kanıt ve şahitlere rağmen,sanığın mahkeme tarafından beraat ettirilme örneklerinden biridir.

Ali Saib'in,Trabzon valisi Cemal Azmi'nin emriyle gerçekleştirmiş olduğu zehirlemeler ve cinayetler hakkında S. Aknuni,M. Kuşakçıyan ve daha başka Ermeni araştırmacılar da çalışmalarında belirtmektedir.

Örneğin Ali Saib,Aknuni tarafından çocuk katili olarak anılmakta,Kuşakçıyan'ın belirttiğine göre ise,Trabzon Rum metropolitinin çabalarıyla toplanan 600 yetim Ermeni çocuğu,yetimhaneye yerleştirme bahanesiyle metropolitin elinden alınıp,çocuklardan 150 tanesi Doktor Ali Saib tarafından şahsen zehirlenmiş,kalanlar ise,kayıkçı başı Bayraktaroğlu Rahmi tarafından çuvallara doldurularak,denizde boğdurulmuştur.

Bunun dışında,Trabzon Vilayeti tehcir ve katliamları soruşturması için hazırlanan iddianamede,Ali Saib'in "çocukları küfe ile nakl gibi hem-fiil olanların harekât-ı cinâyâtkârânesine muâvenette bulunması hasebiyle" suçlu bulunması gerektiği belirtilmektedir.

Zehirleme olaylarıyla ilgili ise,savcı Feridun tarafından hazırlanan iddianamede,cesetlere otopsi yapılarak,zehrin nevinin tespit edilmesi önerilmekteydi.

Trabzon hastanesinde Ermenilerin zehirlenmiş olmasıyla ilgili,1921 Ocağında Doktor Avni'ye karşı açılan davanın seyriyle ilgili basında veriler bulunmamaktadır.

Trabzon duruşmaları esnasında dinlenen şahitler sayesinde,bu bölgede gerçekleşen katliam,zehirleme ve boğma uygulamalarının,merkezi hükümetten talimat alan Trabzon valisi Cemal Azmi tarafından yönetilmiş olduğu tespit edilmiştir.

Ermeni katliamlarının düzenleyicilerinden büyük bir kısmının henüz tutuklanmamış olduğu ve Ermeni kanı akıtmış binlerce katilin serbestçe dolaştığı,duruşmalar esnasında sanıklar tarafından açıkça belirtilir.

Örneğin,sanıklardan Niyazi,Trabzon davasının 26 Mart 1919 tarihli duruşmasında,"Binlerce katil serbestçe ortalıkta gezinirken,her vilayette birer araştırma komisyonu kurarak,bizim gibi masumları yargılamak sizin için daha kolay," demiştir.

Bu yargılamada,Ermeni kafilelerinin yollarda katliama uğraması ve denizde boğma olayları konularında ifadeler verilmiştir.

Özellikle 1 Nisan 1919 tarihinde görülen duruşmada ifade veren şahitlerden Nevaret'in anlatımlarına istinaden,Ermeni kafilelerini "korumak" niyetiyle tayin edilmiş olan elli jandarmanın,sakat ve güçsüz binlerce kişiyi yolda katletmiş olduğu,çuvallara doldurdukları çocukları ise nehirlerde boğdukları öğrenilmiştir.

Davanın 3 Nisan 1919 tarihli duruşmasında okunan şahit Siranuş'un yazılı ifadesine göre İttihat ve Terakki Partisi'nin bazı üyeleri tarafından,tüm Ermeni erkeklerin katledilmiş olduğu belirtilmektedir.

Aynı duruşmada,dinlenen bir diğer kadın şahidin ifadesine göre,Kumkale'ye gönderilme bahanesiyle tutuklanan erkeklerin bir kısmı Cemal Azmi'nin talimatıyla kurşunlanarak,kalanı ise denizde boğularak öldürülmüştür.

Şahit,Rusya vatandaşı Vardan'ın hastanede zehirlenmiş olduğu,Ermeni çocuklarının bir kısmının Değirmendere yönüne gönderilmiş,kalanların ise Niyazi'nin komutasında kayıklarla açıldıktan sonra denize atılmış olduğunu belirtir.

Aynı oturumda söz alan,sanıklardan kaymakam Talat,"Bu işin çok gizli olmasından dolayı" şahidin bu önemli kararlardan haberdar olmasıyla ilgili hayretini gizleyemez.

Öldürmenin Yolu Deniz...

Davanın 7 Nisan 1919 tarihli oturumunda dinlenen Fransız vatandaşı şahit Vitali'nin ifadesine göre Trabzon'dan yaklaşık 18 bin Ermeni tehcir edilmiştir.

Bu duruşmada da ifadesine başvurulan şahit,Ermeni çocuklarının fıçılara doldurularak denize atıldığını kendi gözleriyle görmüş olduğunu belirtir.Vitali'nin belirttiğine göre,bu masum çocukların cesetleri denizin dalgalarıyla bazen karaya vurmaktaydı.Kıyıya vuran çocukların cesetlerini toplayarak,boyunlarına birer haç astıktan sonra gömen bir Rum kadın,yerel yöneticiler tarafından şüpheli olarak kabul edilmiş,yöneticilerin emriyle toprak açılarak,çocukların cesetleri çıkartılmış,Rum kadın ise,yaptığından dolayı tutuklanarak işkence görmüştür.

8 Nisan 1919 tarihinde görülen duruşmada dinlenen Fransız asıllı şahit Perloran,Trabzon tehcirinin beş günde,mahalle-mahalle gerçekleştirilmiş ve Ermenilerin,şehir sınırları dışına çıkar çıkmaz soyulmuş olduğunu belirtir.

12 Nisan 1919 duruşmasında şahit olarak dinlenen jandarma üsteğmeni ve Ermeni tehcirinden sorumlu kumandan Münib'in devlet borçları dairesi Trabzon şubesi görevlisinden edindiği bilgiye göre,Ermenilerin mavnalara doldurulup,denize atılarak boğulmuş olduklarını belirtmiştir.

19 Nisan 1919 tarihli oturumda şahit Verjin Odabaşyan (Nayile) "Ermeniler tehcir edildikten sonra otuz-kırk kadar,iki-üç aylık ve iki-dört yaşlarında çocuğu Amerikan okuluna doldurdular ve beni de onlara gözetmen tayin ettiler.Bu kırk bebeğe günde iki kutu süt veriyorlardı,bu yüzden de birçoğu açlıktan öldü.Günün birinde Doktor Ali Saib geldi ve 'Ben bunlardan kurtulmanın çaresini biliyorum,' diyerek,hemen iki küfe getirtti ve bebekleri hamsi balığı gibi üst üste istifleyerek,götürüp denize atmalarını emretti.Daha iki-üç kişi dolmuşken,aç ve dermansız bebeklerin ağlayış ve sızlayışına dayanamayarak oradan uzaklaştım."

"Cakatamart" gazetesinin haklı olarak hayret ettiği gibi,mahkeme reisi tarafından bu ifadeyle ilgili "Çocukları denize dökmeye ne gerek vardı,açlıktan öldüremezler miydi?",diye garip bir karşı argüman ileri sürülmüştür.

Davada şahit olarak ifadeleri alınan üst düzey memurlardan Van eski valisi Nazım Bey ve Osmanlı İmparatorluğu Bahriye Nazırı Avni Paşa'yı özellikle belirtmek gerekir.

Van valisi,30 Nisan 1919 tarihli duruşmada verdiği ifadesinde,Cemal Azmi tarafından ifa edilen zorbalıklar ile Nuri ve Mehmed Ali beyler tarafından bir Ermeni kadını ve çocuklarının boğdurulduğunu belirtir.Nazım Bey'e istinaden,yaşlı 18 Ermeni de Ordu kaymakamı Faik'in emriyle denizde boğdurulmuştur.

Aynı oturumda ifade veren Trabzon Temyiz Mahkemesi Reisi ve Emval-ı Metruke Encümeni Azası Hilmi Bey,tehcir edilen Ermenilerin yollarda imha edildiği ve denizde boğdurulmuş olduğunu belirtir.

Aynı oturumda,mahkeme reisi "feci olaylara" yerel savcının müdahale etmesi gerektiğini vurguladığında,şahit Hilmi Bey,savcının müdahale etme imkânı olmadığını belirtir.

"Onbeşler"in Katili de Vardı

Trabzon askeri sevkiyat komisyonu başkanı Ethem de aynı gün,Ermenilerin mavnacıbaşı Yahya tarafından boğdurulmuş olduğunu belirtir.[Not:Bu adam daha sonra Mustafa Suphi,Ethem Nejad ve arkadaşlarını denize atıp,boğacak katillerin başıydı.]

5 Mayıs 1919 tarihli duruşmada,Bahriye Nazırı Avni Paşa'nın,Ermenilerin katledilmesi niyetiyle Cemal Azmi tarafından özel çeteler kurulduğu ve Ermeni doktorlar ve sağlık personelini öldürttüğü konusundaki yazılı ifadesi okunur.

Trabzon davası esnasında yer bulan bir diğer ilginç ifade,Kafkasya'dan göç etmiş olan Müslüman ve Hristiyan Gürcülerin Ermeni katliamlarına katılmasıyla ilgili olmuştur.

"Joğovurdi dzayn" (Halkın sesi) gazetesine istinaden,Trabzon davasının ondördüncü duruşmasında (5 Mayıs 1919) okunan,Bahriye Nazırı Avni Paşa'nın ifadesine göre,Kafkasya'dan Trabzon'a göç etmiş olan Hristiyan ve Müslüman Gürcülerden oluşturulan ve "Legion Georgienne" (Gürcü Lejyonu) olarak anılan özel birlik tarafından,Ermeni kafilelerine saldırılar gerçekleştirilmiştir.

Aynı duruşmada ifade veren Hüseyin'in sözlerine göre,Ermenileri katletmek amacıyla,Trabzon başgardiyanı Süleyman tarafından çeteler oluşturulmuş,Ordu kaymakamı Faik ise,iki mavna dolusu kadın ve çocuğun denizde boğdurulması emrini vermiştir.

Şahidin belirttiğine göre,Samsun'a götürülme bahanesiyle mavnalara bindirilen bu insanların cesetleri ertesi günü kıyıyı doldurmuştu.Lazistan,Canik ve Trabzon bölgeleri soruşturmalarıyla görevli adliye müfettişi Kenan,Ermeniler ve Rumların denizde boğdurularak yok edildikleriyle ilgili vermiş olduğu ifadede,bu olayların failinin,valini kendisi olduğunu belirtir.

13 Mayıs 1919 tarihinde görülen davada dinlenen,Teşkilat-ı Mahsusa yöneticilerinden Alman Yarbay Stange'ın emirerliği ve tercümanlığını yapmış olan süvari teğmeni Harun Bey,hastanede Ermenilerin zehirlenmesi ve Samsun ile çevresindeki Ermenilerin yok edilmesiyle ilgili duyumlara sahip olduğunu belirtmiştir.

"Alemdar" gazetesinin 16 Nisan 1919 tarihinde yayınlanan ve Trabzon Ermenilerinin tehciri ile katliamlarıyla ilgili iddianamede,belirtilen vilayette gerçekleştirilmiş olan korkunç katliamların sistematik karaktere sahip olduğu vurgulanmaktaydı:

"Trabzon Valisi Cemal Azmi,murahhas Nail Beyler kimlerdir?Bunlar devlet ve hükümet memuru olmayıp devletin hasbe't-tesadüf zimâm-ı umûrunu (devlet işlerini tesadüfen) dokuz sene evvel her nasılsa ellerine geçirerek her birerleri bilistiklâl (kendi başına) veya bir diğerine muâvenet (yardım etmek) suretiyle biliştirâk (katılarak) envâ-i mezâlim (her türlü zulüm),kital (öldürme),irtikâbât (hırsızlık),suistimâlât-ı mütevâliye (ardı arkası gelmeyen yolsuzluklar) ile hükümet-i seniyyeyi (yüce hükümeti) bugünkü vaz'-ı hazîne (bugünkü hazin durumuna) düşüren tahribkâr (yıkıc) ellerden,vahşi zihniyetlerden müteşekkil İttihat ve Terakki denilen haydut çetesinin Trabzon mümessil-i cinâîleridirler. (Trabzon temsilcisi canilerdir)
(...) Hiç şübhesiz ki âlem-i insaniyeti dilhûn (içi kan ağlayan) ve müteessir eden bu cinayetlere az çok kitapla meşgul olmuş bütün feyz ve rifatını (yüceliğini) müktesebât-ı ilmiyyesinden (bilimsel birikiminden) bekleyen insanlar iştirak edemezdi.(...)"

Mamuret-ül Aziz (Elazığ) veya Harput davası,28 Temmuz 1919-10 Ocak 1920 tarihine kadar sürer.Bu dava Harput eski valisi Sabid,İttihat ve Terakki Partisi merkez komitesi üyesi Bahaeddin Şakir,parti delegesi Resneli Nazım,Harput eski kaymakamı Asım,Harput eski mebusları Saffet ve Hacı Said,Dersim mebusu Mehmed Nuri ve Mamuret-ül Aziz eski Maarif Müdürü Ferit'e karşı açılmıştı.

Harput Ermenilerinin tehciri ve katledilmeleriyle ilgili iddianamede,firari Bahaeddin Şakir ve Resneli Nazım beylerin 1915 yılında,daha başka yerlerde olduğu gibi,Harput Vilayeti'nde de Ermenileri tehcir edip,Dersim Kürtleri ile çevre köylerin Müslüman halkını silahlandırarak,tüm Ermenileri tehcir yolunda katletmiş olduğu belirtilmekteydi.İddianameye istinaden,Harput kaymakamı Asım,hapiste bulunan Ermenileri işkencelerle öldürmüş olduğu,Harput Mebusu Saffet'in Ermeni sürgünleri gruplar halinde toplayarak muhafızlara onlara ateş etme emri verdiği,vali Sabid'in,Ermenilere ait malların intihaline izin verdiği,Dersim mebusu Mehmed Nuri'nin ise Molovank Köyü Ermenilerinin tehciri esnasında,Ermenileri katletmeleri için jandarmaları kışkırtmış olduğu belirtilmekteydi.

Harput davasının 20 Ağustos 1919 tarihli oturumunda,Süryani asıllı Jorjio ifade verir.Bu şahidin belirttiğine göre Harput tehciri esnasında tüm yerel Hristiyanlar hapse atılıp,işkenceden geçirilmiş,ardından da gruplar halinde tehcir edilmişlerdir.

Harput tehciri ve katliamları davasının hükmü 13 Ocak 1920 tarihinde okunur.Bu hükme göre Bahaeddin Şakir gıyabında idama,Resneli Nazım ise gıyabında onbeş yıl kürek cezasına mahkûm edilir.

Kalan sanıklar,mahkeme tarafından beraat ettirilir.(...)

Bayburt davası,15 Mart-4 Temmuz 1920 tarihleri arasında görülür.Bu dava,Urfa eski kaymakamı Behramzade Nusred ve Pire Mehmed olarak anılan Teğmen Mehmed Necati'ye karşı açılır.

Mehmet Necati,soruşturma esnasında firarda bulunmaktaydı.Mahkeme hükmüne göre iki sanık da ölüm cezasına çarptırılır.(...)

Bayburt dava hükmünde,sanığın 20 bin Ermeni'nin katledilmesini organize ederek,mükâfat olarak görevinin yükseltilmiş olduğu belirtilmektedir.

"Çakatamart" gazetesine göre,Bayburt Ermenilerinin tehcir ve katliamlarının Nusred ve Mehmed Necati tarafından düzenlenmiş olduğu bazı şahitlerin ifadeleriyle tespit edilmiştir.

Yerel polisler ve jandarmalar tarafından,Nusred'in emriyle bir gecede dayak ve zorbalıkla toplanan Bayburt Ermenilerinin,en vahşi şartlar altında tehcir edilmesinin ardından,Ermenilerin evleri aranarak,tüm mal varlıklarına el konur.Ermeniler,tehcir yolunda gruplara bölünerek,hemen hepsi katledilir.

150 Ermeni çocuğu,Nusred tarafından Binbaşı Hanı olarak anılan yere doldurulur ve herkesin,istediği çocuğu alıp gitmesine izin verilir.

Behramzade Nusret,5 Ağustos 1920 tarihinde,İstanbul'un Bayezid Meydanı'nda idam edilir.(...)

Erzincan davası,"tehcir esnasında Ermenilerin katledilmesi ve imhası" ve mal varlıklarının intihali suçlamasıyla açılır.

Erzincan tehciri ve katliamları davasının başlangıç aşamasında Erzincan eski kaymakamı Memduh,jandarma komutanı ile otel sahibi Hafız Abdullah Avni,Erzincan eski mebusu Halid,Hacı Vahidzade Rıza,Dersim aşiret reislerinden Kırmo Yusuf,jandarma çavuşu Arslan ve Danzik Nahiyesi müdürü aşiret reisi Kâko yargı takibatına alınır.

Erzincan davası hükmüne göre,sivil ceza kanununun 170. ve askeri ceza kanununun 171. maddelerine istinaden,Erzincan mebusu Sağırzade Halid,çete reisi Kırmo Yusuf ve Erzincan jandarma çavuşu Arslan gıyaplarında ölüm cezasına çarptırılır.

Erzincan jandarma komutanı Hafız Abdullah Avni huzurunda yapılan soruşturma sonucunda,Abdullah Avni ölüm cezasına çarptırılır ve hüküm 22 Temmuz 1920 tarihinde,İstanbul'un Bayezid Meydanı'nda infaz edilir.

İdam esnasında boynundan asılı olan yaftada,Erzincan Ermenilerinin katli ve imhasını tertiplemek suçundan ölüme mahkûm edildiği yazılır.

Çatalca posta ve telgraf müdürü Osman Nuri'nin davası 4 Ağustos 1919 tarihinde başlar.Sanık,Ermeni tehciri ve katliamlarıyla ilgili belgeleri yakmakla suçlanmaktadır.

Savcı,sanığın belgeleri üstünün emriyle yakmış olduğundan dolayı,ikinci duruşmada sanığın serbest bırakılmasını mahkemeden talep eder.

Çatalca İttihat ve Terakki Partisi sorumlu sekreteri Cemal Oğuz ve Yüzbaşı Nureddin'e karşı,İstanbul'dan Çankırı'ya tehcir edilen Ermenilerin katledilmesi suçlamasıyla dava açılır.

Cemal Oğuz,aynı zamanda parti sorumlu sekreterleri davasın sanıkları arasında da bulunmaktaydı.Dosyası,sorumlu sekreterler davasının onikinci duruşmasında (29 Aralık 1919) "hastalık" nedeniyle ayrılarak 27 Ocak 1920 tarihinden itibaren ayrı bir dava olarak ele alınır.

Mahkemenin hükmü 8 Şubat 1920 tarihinde okunur ve Cemal Oğuz Ermeni Doktor Çilingiryan ve dört arkadaşının öldürülmesinden sorumlu kabul edilir.

Mahkemenin hükmüne göre Cemal Oğuz,beş yıl ve dört ay,firari sanık Nureddin ise altı yıl ve sekiz ay kürek cezasına çarptırılır.

Nahiye yöneticilerinin davası:Derbent Nahiyesi yöneticisi Vecihi,Bahçecik Nahiyesi yöneticisi Ali Şuuri,İzmit (Nikomedia) eski hapishane müdürü İbrahim ve arkadaşlarına karşı "yağma,soygun,tehcir ve rüşvet" suçlamasıyla açılır.

Nahiye yöneticilerinin davasının,7 Aralık 1919 tarihinde görülen dördüncü duruşmasında,Ermenilerin haricinde,Türk şahitler de sanıkların suçlu oldukları yönünde ifade vererek,hapishane müdürü İbrahim ile Bahçecik Nahiyesi yöneticisi Ali Şuuri'nin,Ermenileri işkenceye tabi tutarak,mal varlıklarını zimmetlerine geçirdiklerini belirtmişlerdir.

Adapazarı eşrafından,İttihat ve Terakki Partisi sorumlu sekreteri Hamid Bey'in davasının ilk oturumu 4 Ağustos 1919 tarihinde gerçekleşir.Hamid Bey'e karşı, Adapazarı Ermenilerinin tehciri ve mal varlığının yağması suçlamasıyla dava açılmıştı.

Adapazarı kaymakamı Recai Nüzhet Bey,bu dava bağlamında önemli beyanlarda bulunur ve gerçekleştirdiği soruşturma neticesinde,Hamid ve daha başkalarının,tehditle Ermenilerin mal varlığını zimmetlerine geçirmiş olduklarını tespit ettiğini belirtir.

Nüzhet'in belirttiğine göre,konuyla ilgili,İngiliz Komutanlığı tercümanı ve 130'dan fazla Ermeni'den şikâyetler almıştır.

Zorla Hakim Değiştirmek O Zaman da Varmış...

Amasya davası:Amasya mutasarrıfı Sırrı,jandarma bölük komutanı Tevfik ve Amasya'nın önde gelen eşrafından Hasan'a karşı açılır.

O dönemde yayınlanan gazetelere istinaden,bu dava çerçevesinde,farklı sanıkların davaları da gıyaplarında ele alınır.

Mahkeme heyetinin değişimlerinden dolayı Amasya davası uzun sürer ve sanıkların beraatıyla sonuçlanır.

Der Zor'da düzenlenen Ermeni katliamlarının davası,firari Der Zor eski mutasarrıfı Salih Zeki'ye karşı açılır.Hayli kısa süren bu davanın neticesinde sanık,gıyabında ölüm cezasına çarptırılır.

28 Nisan 1920 tarihinde verilen hükümde yargılama esnasında ifadesi alınan çok sayıda şahitlerin söylediklerine göre,"Osmanlı İmparatorluğu'nun farklı bölgelerinden Der Zor Sancağı'na tehcir edilen çok sayıda Ermeni,yeniden tehcir edilme bahanesiyle,şahsen Zeki tarafından toplanan haydutlardan oluşturulan atlı ve yayan çeteler vasıtasıyla daha başka bölgelere sürülerek,bu çeteler sanığın talimatı ve huzurunda Ermenilere saldırıp,yanlarındaki para ve eşyalarını soyarak,birçoğunu vahşi bir şekilde öldürüp,Habur Nehri kıyısında imha etmişlerdir" diye vurgulanmaktaydı.

Hâlbuki parti sorumlu sekreterleri hükmüne istinaden Abdülgâni,tehcir işlemi üzerinde önemli oranda etkili olmuş,silahlı birliklerle her yeri dolaşmış,Ermenilerin paralarına el koymuş ve önemli derecede zenginlik elde etmişti.

Musul eski genel komutanı Nevzad'ın davası 8 Nisan 1919 tarihinde başlatılır.Birinci oturumda okunan soruşturma komisyonunun raporuna istinaden sanıklar,Musul'daki Ermeni sürgünlerin mal varlığını soymak,bin kişiden oluşan bir Ermeni kafilesini katletmek ve Musul'da çok sayıda Ermeni'yi öldürmekle suçlanmaktaydı.

Nevzad'ın tahkikatı esnasında,sanığın tehcir edilen Ermenilerden madeni paralar gaspetmesiyle ilgili ifadeler kayda geçirilir.

Musul Belediye Reisi Müşaviri Çerkes Bekir'in ifadesine göre Nevzad,Ermenilere ait tüm dükkânları kapattırıp,sahiplerini çöle sürerek katlettirmiştir.

22 Nisan 1919 tarihli oturumda bazı tanıklar,sanığın türlü şekillerde halka baskı yaptığı ifadesini vermişlerdir.

26 Nisan 1919 tarihli duruşmada okunan,İstanbul gümrük müdürlüğü istatistik dairesi sekreterlerinden Cemal'in yazılı ifadesine göre "Ermeni kadınlar,tüm gece boyunca dayağa maruz kalmışlardır."

Nevzad,28 Mayıs 1919 tarihinde Malta'ya sürgün edilen sanıklardan olduğundan dolayı,davası ertelenir ve tekrar devam edilmez.

Adı geçen sanık,6 Eylül 1921 tarihinde sürgün yerinden firar etmiştir.

Osmanlı İmparatorluğu'nun farklı bölgelerinde Ermenilerin tehciri ve katledilmesiyle ilgili 1919-1921 yıllarında vilayet ile sancak yöneticileri ile bazı şahıslara karşı İstanbul divan-ı harp mahkemelerinde açılan davaların sonuçlarıyla ilgili basında yayınlanan veri bulunmamaktadır.

Bu gibi davalardan Bilecik,Çanakkale,Diyarbekir,Giresun,Kastamonu,Kırkkilise,Konya,Muş ve Yalova yargılamalarını sayabiliriz.

Basının ilgisinin azalması,sadece Kemalistlerin olası zaferiyle ilgili olmayıp,23 Nisan 1920 tarihli kararla,Ermeni tehciri ve katliamlarının yargılanmalarıyla ilgili davaların kapalı kapılar ardında sürdürülüp,basın ve toplumun,davaların gidişatından haberdar olamamasıyla da ilgiliydi.

Yukarıda belirtilen,Osmanlı İmparatorluğu'nun farklı bölgelerinde gerçekleşen Ermeni tehciri ve katliamları suçlamasıyla görülen yargılamalar arasından özellikle,Ermenilerin tehcir ve yok edilmesinin hükümetten talimat almış yerel yöneticiler tarafından düzenlenip,koordine edilmesiyle ilgili yargılama süresince en çok ifadenin ve kanıtların sunulmuş olduğu,ilk görülen Yozgat ve Trabzon davaları önemlidir.

Bunun haricinde,bu davalar esnasında ifade vermiş olan tanıklar,büyük oranda Türkler ve diğer milletlere ait Müslümanlar olup,Türk tarihçi ve diplomat Bilâl Şimşir ve Türk resmi tarihi temsilcisi Feridun Ata'nın belirtmiş olduğu gibi "sadece Ermeniler" olmamıştır.Dahası,Trabzon davası esnasında sanıklara karşı ifade vermiş olan kişiler arasında,Van eski valisi Nazım,Erzurum eski valisi Tahsin,Bahriye Nazırı Avni,Adliye müfettişi Kenan,Trabzon ve Lazistan orduları Kurmay Başkanı Albay Muhtar,Teğmen Ahmet ve benzer şahsiyetler bulunmaktadır.

Aynı Refi Cevad "Arabanın Beygirleri Nasıl İmiş?" makalesinde,1913 yılında,Mahmud Şevked Paşa suikastının faillerini mahkûm etmek ve içlerinde hanedanlık ailesinden birinin olduğu kişileri darağacına göndermek için,İttihatçılara topu topu birkaç gün gerekmiş olmasına rağmen,Yozgat yargılaması esnasında divan-ı harp mahkemesi,suçları çok sayıda belge ve ifade sayesinde ispatlanmış olan sanıklara manasız sorular sorarak davanın uzatılmış olduğunu vurgulamaktadır.

Damat Ferid,Kemalistlerin baskıları neticesinde,17 Ekim 1920 tarihinde istifasını sunmaya mecbur olur.Yerine,Kemalistlere karşı müspet yaklaşım içinde olan Tevfik Paşa getirilir.Tevfik Paşa'nın görev süresinde,8 Kasım 1920 tarihinde,Bayburt hükmünü vermiş olan hâkimler tutuklanır.

Büyük bir kısmının hâlen Harbiye,Dahiliye ve Adliye Nezaretindeki görevlerini sürdüren İttihatçılar tarafından,divan-ı harp hâkimleri ile mahkemede tanık olarak ifade vermiş olan şahısların sürekli olarak tehdit edilmiş oldukları,fakat hakimlerin tutuklanması olayının emsalinin olmadığını belirtmek gerekir.

Behramzade Nusred'i idam cezasına çarptırmaktan dolayı bu hâkimlere karşı ceza davası açılır.

2 Şubat 1921 tarihinde hâkim Nemrut Mustafa Paşa yedi,mahkeme üyelerinden Receb Paşa ve Receb Bey beşer,Fettah Bey ise üç ay hapis cezasına çarptırılır.

Canilerden ikisi olan Mehmed Kemal ve Behramzade Nusred,Kemalistler tarafından kahraman ilan edilecektir.

Behramzade Nusred'in idam edildiği gün olan 5 Ağustos 1920 tarihinde Ankara Meclisi,bir saygı gösterisi olarak oturumuna on dakika ara verir.Aynı Ankara Meclisi 9 Aralık 1920 tarihinde kabul edilen bir kararla,Kemal'in ailesine maaş bağlar ve aynı yılın 25 Aralık'ında,Behramzade Nusred'in ailesine de maaş bağlanması kararlaştırılır.

[Türkçe'ye çeviren:Diran Lokmagözyan.Kaynaklar için bkz:Akunq.net,6 Mart 2013.]

*Yalçın Yusufoğlu,Ermeni Soykırımı,Sesonline.net,22 Nisan-13 Mayıs 2014.

http://www.sesonline.net/php/genel_sayfa_yazar.php?Yazar=Yal%C3%A7%C4%B1n%20Yusufo%C4%9Flu&KartNo=58309
http://www.sesonline.net/php/genel_sayfa_yazar.php?Yazar=Yal%C3%A7%C4%B1n%20Yusufo%C4%9Flu&KartNo=58312
http://www.sesonline.net/php/genel_sayfa_yazar.php?Yazar=Yal%C3%A7%C4%B1n%20Yusufo%C4%9Flu&KartNo=58332
http://www.sesonline.net/php/genel_sayfa_yazar.php?Yazar=Yal%C3%A7%C4%B1n%20Yusufo%C4%9Flu&KartNo=58336
http://www.sesonline.net/php/genel_sayfa_yazar.php?Yazar=Yal%C3%A7%C4%B1n%20Yusufo%C4%9Flu&KartNo=58349

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder