6 Kasım 2013 Çarşamba

Geçmişten Günümüze Azınlık Okulları Raporu/Berat Seçkin Demirok*

19 Eylül Perşembe günü,Aynalı Geçit'te Tarih Vakfı'nın Ekim 2011-Mayıs 2013 arasında yürüttüğü "Geçmişten Günümüze Azınlık Okulları" konulu araştırmanın raporu kamuoyuna sunuldu...

Moderatörlüğünü Gürel Tüzün'ün yaptığı panelin açılışı Tarih Vakfı Genel Müdürü Münevver Eminoğlu tarafından yapıldıktan sonra,Tarih Vakfı Proje Koordinatörü Gülay Kayacan araştırmayla ilgili kısa bilgiler verdi.Kayacan;üç kuşaktan kadın ve erkeklerden oluşan 29 kaynak kişiyle görüşme yapıldığını ve kaynak kişilerin Ermeni,Rum ve Yahudi okulları emekli müdürleri,emekli öğretmenleri,mezun öğrencileri,öğrenci velileri,okul kurucu temsilcileri,halen öğretmenlik,idarecilik yapanlar ve öğrenciler olduğunu belirtti.Kayacan,ayrıca mevcut literatürü,yazılı kaynakları ve gazete haberlerini de taradıklarını vurguladı.Kayacan üç ciltten oluşan raporun birinci cildinde ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında başta Ermeni,Rum ve Yahudi olmak üzere gayrimüslim okullarının genel durumu ve sonrasında bu okulların "azınlık" okullarına dönüşümünün yer aldığı tarihi arkaplan,ikinci cildinde 1924'ten günümüze kadar azınlık okullarının sorunlarını inceleyen ana raporun,üçüncü cildinde ise raporun Ermenice,Yunanca,İngilizce ve Türkçe olmak üzere dört dilde bir özetinin bulunduğunu belirtti.

Tüzün daha sonra sözü Sabancı Üniversitesi'nden Selçuk Akşin Somel'e verdi:Somel onsekizinci yüzyılın ikinci yarısından itibaren Osmanlı toplumunun belirleyici parçaları olan gayrimüslim topluluklarının,özerk yapıdaki gayrimüslim okullarının nasıl merkeze bağlı azınlık okullarına dönüştüğü sorusuna yanıt aradı.

Somel,İstanbul'un fethinde nüfusun çoğunluğunun Rumlardan ve Ermenilerden oluştuğunu,1876-1877 Osmanlı-Rus Savaşı öncesinde dahi Osmanlı İmparatorluğu'nun yüzde 60'ının Müslüman olduğunu,yüzde 40'ının ise Hristiyan olduğunu vurguladı.Azınlık kavramının çok yeni bir kavram olduğunun altını çizen Somel,Osmanlı Türkçesi'nde azınlık anlamına gelen ekalliyet kelimesinin de eski Osmanlı Türkçesi sözlüklerinde olmadığını,Balkan Savaşı sırasında kullanılmaya başladığını ve İttihat ve Terakki rejiminin türettiği bir kavram olduğunu da sözlerine ekledi.

Osmanlı Devleti'nin toplumun geneline yönelik bir eğitim siyasetinin ondokuzuncu yüzyıla değin sözkonusu olmadığını vurgulayan Somel,Osmanlı toplumunda Rum,Ermeni ve Yahudi cemaatlerine bağlı geleneksel okulların büyük ölçüde Babıâli'den özerk olduklarını belirtti.

Gayrimüslimlerin eğitim kurumlarında esasların din tarafından belirlendiğini,ruhban kesiminden kişilerin eğitimde rol aldıklarını,cemaat okullarının kilise veya havrayla iç içe bulunduğunu,cemaat nüfusunun bulunduğu her bölgede geleneksel gayrimüslim ilk eğitiminin mevcut olduğunu,din adamı yetiştirmeye yönelik daha üst düzey okulların sayısının ise sınırlılığını vurgulayan Somel,bu durumun onsekizinci yüzyılın ortalarına kadar sürdüğünü anlattı.

Rum ve Ermeni cemaat eğitimini onsekizinci yüzyıldan başlayarak ondokuzuncu yüzyıl boyunca dönüştürecek üç ideolojik etkenin sözkonusu olduğunu belirten Somel,bunları;Avrupa aydınlanmacı düşüncesi,reformasyon/Protestanlık hareketi ve Osmanlıcılık siyaseti olarak sıraladı.

Modernleşme süreci içinde eğitim yapılarının da değişmeye başladığını,bunun da laikleşmeyi beraberinde getirdiğini sözlerine ekledi.Bu değişimi sağlayan olaylardan birinin Fransız aydınlanması olduğunu ifade eden Somel,eleştirelliğin de gelenekselliğin yerini bu süreçte aldığını söyledi.Bu süreçte Avrupa'da Eski Yunan'ın keşfiyle beraber Osmanlı tebaasından zengin Rum ailelerin çocuklarını onyedinci yüzyıl boyunca Avrupa ülkelerine göndermesinin ve bu çocukların kendi köklerini keşfetmesinin de etkili olduğunu aktardı,Osmanlı Rumlarının da Antik Yunan medeniyetini Batı aracılığıyla öğrendiğinin altını çizdi.Bahsi geçen Rumların özellikle Babıâli'de hizmet veren Rumlardan oluştuğunu vurgulayan Somel,örnek olarak Katırcıoğulları ve Mavrokordato ailelerini gösterdi.Aydınlanma hareketlerinin sonucunda onsekizinci yüzyıl başlarında ülkede Kuruçeşme Akademisi,Ayvalık Akademisi gibi akademilerin kurulduğunu da söyledi.

İkinci modernleşme etkisinin ise reformasyon olduğunu,bunun da dini anlamda gerçekleştiğini ve dinin özüne dönmeyi içerdiğini belirtti.Reformasyon hareketleri yani Protestanlık hareketleri neticesinde misyonerliğin ortaya çıktığını ve dünyanın her tarafına yayıldığını,bunun Osmanlı Devleti'ni de etkilediğini ve gayrimüslimleri hedef aldığını ve özellikle Ermenileri fazlasıyla etkilediğini aktardı.Somel buna örnek olarak Amerikalı Protestan misyoner hareketinin aydınlanmacı zihniyetinin Osmanlı toplumundaki Ermenilere etkisi ve Ermenilerde eleştirel bakışın gelişmesini gösterdi.

Üçüncü modernleşme etkisinin de doğrudan doğruya Osmanlı Devleti'nden kaynaklanan bir etki olduğunu,bunun da Osmanlıcılık politikası olduğunu belirtti.Bunun da Tanzimat reformu ile ortaya çıktığını ve İmparatorluk'taki ayrılıkçılığın azaltılmasının ve Osmanlı milletini yaratmanın hedeflendiğini ifade eden Somel;Halim Paşa,Fuad Paşa veya Sadık Rıfad Paşa gibi Osmanlı bürokratlarının bu politikada başı çektiğini vurguladı.18 Şubat 1856 tarihli Islahat Fermanı'nın vatandaşlık terimini dile getiren en önemli belge olduğunu da sözlerine ekledi.Ayrıca,fermanın Kırım Savaşı neticesinde İngiltere,Fransa,Sardunya ve Avusturya'nın diplomatik baskılarıyla yayınlandığının altını çizdi.

Bu etkiler neticesinde Osmanlı Devleti'nin gayrimüslim okullarıyla ilgilenmeye başladığını belirten Somel,dolayısıyla herhangi bir gayrimüslimin bir Müslümanla eşit koşulda bürokrasiye girebildiğini,asker olma imkânının -teorik de olsa- olduğunu ve bunların da Osmanlı Devleti'ni birtakım hazırlıklara ittiğini ifade etti.Somel,bu duruma 1857 yılında Maarif Nezareti'nin kurulmasını örnek gösterdi.

Osmanlıcılık politikasının cemaatleri tedirgin ettiğini belirten Somel;Yunan Ayaklanması'ndan sonra,aydın kesimin Yunanistan'a göçünden ötürü iyice gelenekselleşen Rum cemaatinin Patrikhane'nin etrafında yoğunlaştığını ve bunun eğitimin modernleşmesini engellediğini;Ermeni cemaatinin ise bölünmediğini,dolayısıyla 1863'te Nizamname-i Ermeniyan yayınlanana kadar devrimci ve ihtilalci bir yapıda kaldığını,bu yıldan itibaren de Ermeni cemaatinin Patrik'ten daha fazla söz sahibi olmasından ötürü eğitiminde atılım gerçekleştiğini belirtti.Yahudi cemaatinin ise,Rumlardan ve Ermenilerden çok farklı bir dönem geçirdiğini söyleyen Somel,Yahudi cemaatini;Akdeniz'de ticari üstünlüğün kaybedilmesinin ve Yeniçeri Ocağı'nın lağvedilmesinin olumsuz etkilediğini,dolayısıyla cemaatin kendi içine iyice kapandığını ve birtakım Yahudi aydınların okullar kurmalarına rağmen mutaassıp kesimin bunları haram saydığını aktardı.Asıl atılımın ise Alliance Israélite Cemiyeti tarafından gerçekleştirildiğini kaydetti.

İkinci Meşrutiyet'in 1908-1913 yılları arasındaki liberal döneminde öncesine göre daha liberal demokratik atmosfer içerisinde devlet ile cemaat mektepleri arasında demokratik uyum arayışı sözkonusu olduğunu söyleyen Somel 1913'ten itibaren yaşanan diktatörlük dönemi içerisinde azınlıklaştırma projesinin başlamasıyla birlikte,eğitimde de aynı gidişatın görüldüğünü ve Tevhid-i Tedrisat'ın köklerinin burada bulunabileceğini belirterek konuşmasını sonlandırdı.

Somel'den sonraki konuşmacı Uluslararası Azınlık Hakları Grubu üyesi Nurcan Kaya ise iki cilt olan ana raporun içeriğinden bahsetti.Kaya,raporun Cumhuriyet'in kurucu ideolojisinin azınlıklara yaklaşımını ve tek ulus yaratma çabası içinde azınlık okullarının adeta bir yok oluş süreci içerisine girdiklerini anlattı.

Raporda;6-7 Eylül'den,1964 yılında Rumların sınırdışı edilmesinden,vakıf mallarına el konulması gibi meselelerden ve bunların azınlık okullarını nasıl etkilediğinden de söz edildiğini belirtti.Azınlıkların azınlık okullarını seçmeme sebeplerinden karma evliliklere kadar pek çok sosyal konuya da ışık tutulduğunu sözlerine ekledi.

1974 yılındaki harekâtın da üzerinde duran Kaya,günümüzdeki pek çok sorunun temelinin o dönemde atıldığını söylemenin mümkün olduğunu belirtti ve bu sorunların;okullara öğretmen atamalarının ortada hiçbir şey yokken yapılmaması ve okullarda çalışan öğretmenlerin hiçbir gerekçe gösterilmeksizin görevlerine son verilmesinin uygulamalarda görünür olduğunu ifade etti.

Kaya,1894 yılı verilerine göre,İmparatorluk'ta 6437 gayrimüslim okulu bulunduğunu ve sadece İstanbul'da 302 okul olduğunu belirtti.1913-1914 eğitim-öğretim yılında ise Anadolu'da hâlâ 2580 azınlık okulu olduğunu kaydetti.Türkiye'de 1924-1925 eğitim-öğretim yılında dahi 138 azınlık okulu olduğunu,bugün ise 23 okul olduğunu ve bunlardan 16'sının Ermeni,6'sının Rum ve 1'inin Yahudi olduğuna da değindi.

Lozan Antlaşması'nda,gayrimüslim azınlıklara dair maddeler bulunduğuna ve azınlık haklarının güvence altına alındığına dikkat çeken Kaya,bu güvencenin kâğıtta kaldığının ve uygulanmadığının altını çizdi.Azınlık okullarının,tek ulus yaratma projesi içerisinde birer fesat yuvası olarak görüldüklerini belirten Kaya,Hamdullah Suphi Tanrıöver'in azınlık okullarının siyasi propaganda merkezi olması,topluluklararası anlaşmazlıkları körüklemesi gibi söylemlerini örnek vererek bu bilgiyi destekledi.

Sözkonusu anlayışın,Cumhuriyet tarihi boyunca hiç değişmeden seyrettiğini belirten Kaya,bu durumu ise Milli Eğitim Bakanlığı'nın sitesinden bir alıntıyla örneklendirdi.Bakanlığın,teftişlerde de aynı zihniyete sahip olduğunu,bu zihniyetin yakın zamanda Bakanlığın bir üst düzey bürokratı tarafından da "evet bu dile getirdiğiniz bazı meseleler ve onların çözümlerine dair dile getirdikleriniz çocuk hakkı açısından baktığımızda yerinde olabilir,fakat devletin de âli çıkarları var" sözlü olarak ifade edildiğini kaydetti.

Devletin,azınlık okullarının statüsüz olmasını yeğlediğini belirten Kaya;ilk olarak bu alanda mevzuat eksikliğini,ikinci olarak mütekabiliyet esasını ve yanlış uygulamaları,son olarak ise (Türk) müdür başyardımcılarının yarattığı sorunları vurguladı.

Kaya,azınlıklara olumsuz bakışın değişmesi gerektiği,eşit vatandaşlık anlayışının yer edinmesi gerektiği ve anadilde eğitim verilmesi gerektiği gibi önerilerle konuşmasını sonlandırdı.

Kaya'dan sonra konuşmayı devralan,Yeşilköy Ermeni İlköğretim Okulu Kurucu Temsilcisi Garo Paylan,ortada bir "yok olma" hikâyesi olduğundan bahsetti.Buna örnek olarak yüzyıllar boyu süren birikimden geriye 23 okul kalmasını gösterdi ve Ermeni cemaatinin bu konuya iyiden iyiye kafa yorduğunu belirtti.Okullarına yaptıkları yatırımlarla en azından 3000'lere düşen öğrenci sayısını korumayı başardıklarını kaydeden Paylan,bunun kolay olmadığını da ekledi.

Çok dilli eğitim hususuna değinen Paylan,Türkiye'de anadilde eğitimin karalandığını belirttikten sonra,bunun Ermeni toplumunu olumsuz etkilediğini ifade etti.Bunun yanı sıra,Ermeni aydınlarının da çoğunlukla bu topraklarda tutunamadığını,dolayısıyla eğitimli insan sıkıntısı çektiklerini de sözlerine ekledi."Ermenilerin ne güzel okulları var" anlayışının yanlış olduğunu "Çocukları okul bahçesinde bile Ermenice konuşturamıyoruz" sözleriyle dile getirdi.Materyal eksikliği nedeniyle de,hakları olmasına rağmen Ermenice eğitim veremediklerini vurguladı.Çok dilli eğitim yaklaşımı benimsendiğinde öğrencinin öne sürülenin aksine hem iki dili öğrenebileceği gibi derslerde öğrenme hızının da arttığını gözlemlediklerini,çok dilli eğitimin öğrenciyi öğrenmede olumlu etkilediğini savunan Paylan,bu konunun maalesef sloganlar halinde tartışıldığını belirtti.

Mücadelelerini "çift dilde eğitim" için yaptıklarını anımsatan Paylan,velilerin buna ikna olması durumunda bile başka güçlükler yaşadıklarını ifade etti.Maalesef Ermeni okullarında diğer devlet okullarına kıyasla daha fazla "ne mutlu Türküm diyene" sloganları,daha fazla bayrak ve Mustafa Kemal portresi ile karşılandıklarını belirtti.Buna ek olarak,kayıt esnasında Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olma zorunluluğunun yanı sıra nüfus kaydının getirilmesi gerektiğini ve bunun için de soy kodunda mutlaka "Ermeni-kod 2" kaydının bulunması gerektiğini belirtti.Diğer bir sorun olarak ise,müdür başyardımcılarından bahseden Paylan,bunun da çift başlılığa ve yönetim sorunlarına sebep olduğunu belirtti.Buna karşılık olarak müdür yardımcısı ve Türkçe öğretmeni hariç geri kalan öğretmenleri kendilerinin istihdam edebilmeleri için mücadele ettiklerini aktardı.Bunun yanında,Ermeni öğretmen konusunda da sıkıntı yaşadıklarını ifade etti.

Devlet yardımı ile ilgili meselelere de değinen Paylan,1970'lere kadar öğrenci başına bir simit parası verilmesini örnek gösterdi.

Ermeni toplumunda bütün bu olanlara rağmen bir direnç olduğunun altını çizen Paylan,çift dilli eğitimi de bilimsel verilerin desteklediğini,sözkonusu bilimsel verilerle AKP döneminde görev yapmış dört Milli Eğitim Bakanı'na rapor sunduklarını fakat olumlu bir gelişme kaydedemediklerini ekleyerek konuşmasını sonlandırdı.

Rum okullarının sorunları ve çözüm önerileri konusunda ise son konuşmacı Apoyevmatini gazetesi yöneticisi Mihalis Vassiliades konuştu.Ana lisanda eğitimin temel hak olduğunu belirten Vassiliades,Rum cemaatinin okullarındaki en büyük sıkıntının öğrenci yokluğu olduğunu vurguladı.İkinci sorun olarak ise;ilk sorun ile ilişkili olarak cemaatin nüfusunun az olmasından ötürü mütekabiliyet sisteminin işlemesini belirten Vassiliades,Türkiye Cumhuriyeti'nin bu durumda bir vatandaş değil,soydaş yahut dindaş devleti haline geldiğinin ve bunun Anayasa'ya aykırı olduğunun altını çizdi.

Ellerinde eğitimci sayısının çok az olduğuna da değinen Vassiliades,bunun haricinde eğitim saatlerinde de bürokratik sorunlar yaşandığını dile getirdi.

Toplumun genelinde Rum kökenli vatandaşların farklı dönemlerde nasıl algılandığı üzerinde duran Vassiliades,Herkül Millas'ın çalışmasından yola çıkarak Rumların romanlarda ahlaksız kişiler olarak tanıtıldıklarından,fakat Rumları ahlaksız olarak tanıtan bir yazarın kendi mahallesindeki Rum doktoru iyi birisi olarak tanıttığından bahsetti.

Vassiliades,yeni nesillerin bir ümit kapısı olduğunu,her yıl kendisine onbeş-yirmi,hatta daha fazla üniversite öğrencisinin azınlıklarla ilgili çalışmalar için geldiğini sözlerine ekledi ve konuşmasını bitirdi.

Toplantının sonunda Nurcan Kaya tekrar söz alarak anadilde eğitimin Türkiye'nin bazılarına da taraf olduğu insan haklarıyla ilgili tüm anlaşmalarla güvenceye alınmış bir yurttaşlık hakkı olduğunu söyledi,Lozan Antlaşması'yla uygulanmaya başlayan "mütekabiliyet/karşılıklılık" ilkesinin eşit yurttaşlık haklarına aykırı olduğunun altını çizdi.Pozitif ayrımcılık ile eşit yurttaşlık haklarının karıştırılmaması gerektiğini,örneğin;Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan Rumların anadillerinde eğitim olanaklarını sağlamanın devletin temel yükümlülüğü olduğunu,yerine getirilmeyen sorumluluklar için Yunan devletinin Batı Trakya'daki Türk okullarına yönelik olumsuz uygulamalarının gerekçe olmaması gerektiğini vurguladı.Batı Trakya'daki Türk okullarına yönelik olumsuz politikaların da mutlaka insan hakları,çocuk hakları ve yurttaşlık hakları çerçevesinde değerlendirilmesi ve uluslararası kamuoyunda kınanması gerektiğini ifade etti...

*Berat Seçkin Demirok,Geçmişten Günümüze Azınlık Okulları Raporu,Toplumsal Tarih,sayı:238,Ekim 2013,s.16-18.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder