28 Kasım 2013 Perşembe

Ermeni Meselesi/Prof.Dr.Hans-Lukas Kieser*

Ermeni ya da Türk olmayan,olayların uzağında bulunan bir tarihçi olarak size bugün Ermeni Meselesi üzerine bazı bilgiler aktarmak istiyorum.Konuşmamın bölüm başlıkları şunlar:

1-Ondokuzuncu yüzyılda Ermeni Meselesi'nin doğuşu ve gelişimi
2-İttihat ve Terakki Partisi,Birinci Dünya Savaşı ve Ermeniler -asıl Soykırım konusu
3-Kemalist Cumhuriyet ve Ermeni Meselesi
4-Geçmişle hesaplaşmanın anlamı ve gereği

Bölümlere girmeden önce konumuzu biraz tanıtmak istiyorum.

Doğu Anadolu'da günümüze dek süren iç huzursuzluğun kökeni ondokuzuncu yüzyıla değin uzanmaktadır.(1) Bu yüzyılda Ermeni,Süryani ve Kürt sorunu başlamış,Alevi sorunu da farklı nitelik kazanmıştır.Kürtler ve Ermeniler o zamanki çok etnik yapılı olan altı Doğu Vilayeti'nin -Sivas,Erzurum,Bitlis,Van,Diyarbakır,Mamuretülaziz- nüfusunun genelde çoğunluğunu oluşturmaktaydı.Tarihi Ermeni Meselesi (la question arménienne) tarihi Doğu Sorunu'nun (la question orientale) önemli bir parçasıydı.La question orientale ondokuzuncu yüzyıldaki Osmanlı İmparatorluğu'nun ve bununla beraber bütün Yakındoğu'nun geleceğini sorgulamaktaydı.

Ermeni Meselesi demek,Osmanlı Doğu vilayetlerindeki Ermeni azınlığın gittikçe güçleşen durumunun nasıl ve hangi çerçevede iyileştirilebileceği idi.Asıl problem varoluşla ve yaşantıyla ilgiliydi,emperiyalist diplomasinin hazırladığı bir oyun değildi.1914’e,yani Birinci Dünya Savaşı'na kadar,Ermeni toplumunun temsilcilerin ve uluslarası yetkililerin tercihi bu sorunu Osmanlı'nın modern,çoğulcu bir hukuk devleti olmasını sağlayarak çözmekti.Doğu vilayetlerinde bağımsız ya da Rusya'ya bağlı olan bir Ermenistan kurulması sözkonusu değildi.8 Şubat 1914'te Osmanlı İttihat ve Terakki hükümeti tarafından imzalanan,Avrupa devletleri ve Ermeniler tarafından istenen ve desteklenen "Doğu Vilayetleri Reform Planı" bunun resmi belgesidir.

Ermeni Meselesi'nin önemli sosyal,ekonomik ve dini yönleri de vardı.Hukuki eşitlik demek,iktidarın asırlarca süren dini hiyerarşisinin bozulması,yani "gâvurların" Sünni Müslümanlarla aynı hukuki haklara ve aynı sosyal konuma sahip olmaları.1830'larda başlayan Tanzimat -Osmanlı reform- döneminin elitleri,çoğulcu Osmanlıcılık düşüncesine ve modern hukuk devletine uygun olan bu eşitliği teoride isteyip ilan etmekte,fakat pratikte pek uygulamadılar.Çok dinli toplumun ekonomik alanda en verimli unsuru olan,taşrada ziraat yapan ve taşralı şehirlerde küçük burjuvasiyi oluşturan Hristiyanlar idi.Bunlar Tanzimat'tan sonra geleneksel hiyerarşiden kaynaklanan sömürüyü kabul etmediler ve siyasi ortaklık talep ettiler.Fakat Ermeniler bekledikleri eşitliğe ve hukuki güvenceye ne Tanzimat'ta ne ondan sonra gelen Padişah Abdülhamid'in döneminde sahip oldular.

Abdülhamid'den sonra iktidara gelen İttihat ve Terakki Partisi sadece kısa bir süre Osmanlıcılık siyasetini uyguladı.1913'te darbe ile bütün iktidarı ele geçiren Parti diktatörlüğü 1914'te isteyerek Dünya Savaşı'na katıldı ve bu yolda Türk Müslümanların siyasi ve ekonomik iktidarını Küçük Asya'da ve ötesinde sağlamayı amaçlamaktaydı.Milliyetçi diktatörlerin kendi hedeflerine ters düşen bütün bir halkı ortadan kaldırmayı bir hikmet-i devleti olarak gördüler.

Geçen aylarda Ermeni Soykırımı konusu Türk medya ve diplomasisini önemli ölçüde meşgul etti.Geçmişten günümüze uzanan bu konu Birinci Dünya Savaşı ve sonraki yılların mirasıdır.Ermeniler 1915-1923 yılları arasında Anadolu'da imha edildi ya da kovuldu.Kürt kimliğinin inkârı ve Kürtlere uygulanan baskı ise en yoğun şekilde bundan hemen sonra,1923-1938 yıllarında gerçekleştirildi.Bu acı konularda Türk milliyetçiliğinin ve devletçiliğinin,hem de güvenlik güçlerinin,yani Cumhuriyet'te kutsal sayılan güçlerin payı büyüktür.

Üç-dört kuşak önce işlenen sözkonusu olan ağır suçlar itiraf edilmedi ve varolan durumu iyileştirmek için yeni kararlar ve çözümler getirilmedi.Tarih birçok açıdan daha sindirilmedi.Ermenilere ve Kürtlere karşı kullanılan bu topyekûn şiddet süreci yalnızca üniter ulusal devlet temsilcileri tarafından değil,Türk toplumunun ve medyasının çoğunluğu tarafından yalnızca inkâr edilmekle kalmayıp,haklı gösterilerek genel şekilde benimsenmiştir.Haklı olmak ve inkâr etme refleksleri Türk milliyetçi kimliğin bağnaz bir yanını oluşturmak ve Türk parlamenter sağında hem de solunda bulunmaktadır.Türkiye'nin bu şekilde huzur bulması şüphelidir.

1-Ondokuzuncu yüzyıldaki tarihi kökler

Şimdi ondokuzuncu yüzyıl ile başlayıp sözkonusu olan tarih köklerine bakalım.Tanzimat döneminde Osmanlı Devleti çoğu Kürt,bazıları da Asuri veya Ermeni olan yerel yönetimlerin yerine Doğu Anadolu'da merkezi sistemi gerçekleştirmeye çalışıyordu,ancak bunu başaramadı.Tanzimat ile,hukuk devleti ve dini eşitlik ilan edildi,fakat Tanzimat,dini ve etnik gruplar arasında önceden varolan hiyerarşik düzenin bozulmasına ve de özellikle taşrada anarşi ve kin oluşmasına neden oldu.Bunun çeşitli sebepleri vardı.Tanzimat yönetimi,bölgenin gerçeklerini araştırıp kabul ederek ve varolan şartlara göre bir siyasi sistem oluşturmak yerine,Fransa'nın aşırı merkeziyetçi,az çok homojen bir topluma uygun olabilen idari sistemini ithal etti.Hedefi:Modern ve güçlü bir devlet olmak ve kendi iktidarını korumaktı.Bu hedef o zamanki Batı devletlerin,özellikle İngiltere'nin çıkarlarına uygundu.Çünkü İngiltere için Rusya ile olan rekabetinde jeostratejik açıdan sağlam bir Osmanlı İmparatorluğu önemli idi.Rusya Müslüman karşıtı ve yayılmacı bir politika izliyordu.

Bu tarih çerçevesinde Osmanlı hükümeti tarafından Doğu vilayetlerinde sağlıklı ve barışçı bir iç gelişme gerçekleştirilemedi.Aksine,onaltıncı yüzyıldan beri bölgesel iktidara sahip olmakla birlikte,Padişahı da kabul eden Kürt hükümetleri ve beyliklerinin ortadan kaldırılmasıyla,yani 1830'lardan sonra,o bölge büyük sosyal felaketlere sahne oldu:Katliam,zulüm,pogrom,jenosid,tehcir ve bitmeyen sıkıyönetim.Ermeni halkı ve kültürü 1915'ten sonra imha edildi.Kürt kültürüne 1923'ten sonra büyük baskı uygulandı."Kürdistan seferi" olarak adlandırılan iç savaş 1830'larda başladı ve ancak yüz sene sonra 1938 Dersim Harekâtı ile sona erdi.Bildiğimiz gibi bu sona erme geçici idi.170 yıldan bu yana devlet bölgedeki egemenliğini güç ve şiddetle koruyabildi.Fakat ne Tanzimat hükümeti ne de kendisini yeni,modern bir devlet olarak gören Cumhuriyet kalkınma,refah ve de huzur getirebildi;aksine,bitmeyen savaş ve sıkıyönetim koşulları insanların emeklerini yok etti.

Kendi emirliklerin kaldırılmasıyla birlikte Kürtler ondokuzuncu yüzyılda derin ve bitmeyen bir kimlik krizine sürüklendiler.Kendi eski siyasi mirasları -yani kabul ettikleri bir hükümdarlığın altında kendi bölgesel otonomileri sürdürebilme hakları- hiçe sayıldı.Daha sonra üniter Cumhuriyet'in kuruluşuyla kendi kültürel mirasları da tamamen inkâr edildi.Tanzimat'la beraber Sünni Kürt özgüvenini bozan ayrı ciddi bir problem daha çıktı:Gayrimüslimlerle Müslümanlar arasında hukuki ve siyasi eşitlik ilan edilmesi Kürtlerin günlük yaşamdaki üstünlüğünün sorgulanmasına neden oldu.Demek ki Tanzimat'ın getirdiği değişiklikler Kürtlere çok şey kaybettirdi,fakat bir şey kazandırmadı.Müslüman olmayanların ve birçok Alevinin durumları farklı idi.Sünnilerin dini imtiyazlarının kaldırılmasını sevinçle karşıladılar:Modern hukuk devletini ve eşitliği haklı olarak kendiler için önemli bir soysal düzenleme sayıyorlardı,dolaysıyla reformları genellikle büyük ümit ile bekliyorlardı.Fakat ne yazık ki onlar da hayal kırıklığına uğradılar.Neden?Reformların tatlı yüzü -refah,güvenlik ve eşitlik- yalnızca bazı büyük kentlerde az çok kendisini gösterebildi.Taşrada ise genel durum daha da ağırlaştı,çünkü eski düzen yerine,beklenen yeni bir düzen gelmedi.Bundan dolayı karmaşa ve güvensizlik iyice arttı.Bu durumdan en çok zarar görenler Sünni olmayan azınlık grupları idi,yani Hristiyanlar,Aleviler ve Yezidiler.Kendi devletlerinin onları koruyamayacağını anladıklarında bu gruplar artık dışarıdan yardım beklediler.Bölgede bulunan misyonerler aracılığıyla süper devletlerden destek ve koruma istediler.Böylece uluslararası diplomaside Ermeni Sorunu ve ardından da Alevi,Yezidi,Süryani ve Kürt Sorunu doğdu.1878 Berlin Antlaşması'nın 61. maddesi Doğu Anadolu'daki Ermeniler için bir uluslararası koruma öngörüyordü.Ancak gerçekte hiçbir zaman uygulanmadı.

Askeri gücü Kürt emirliklerini yok etmeye yetti ise de,ancak Osmanlı Devleti'nin sivil gücü yeni düzeni kurmaya yetmedi.Osmanlı ordusunda görev yapan ve Kürdistan Seferi'ne katılan Alman subay Helmut Moltke 1838'de Harput'ta iken şunları yazdı:"Bu zafer yanlızca silahlı olanların değil,binlerce savunmasız kadın ve çocuğun da yaşamına maloldu,binlerce yerleşim yeri yıkıldı ve yılların emeği yok oldu.Eğer Kürtlerden alınan özgürlüklerinin yeri iyi bir yönetim ile doldurulamazsa,bu zaferin muhtemelen daha öncekiler gibi geçiçi olacağını düşünmek üzücüdür." Ne yazık ki Moltke'nin bu sözleri yirmibirinci yüzyılın başında hâlâ geçerliliğini korumaktadır.

Tanzimat'tan sonraki Padişah Abdülhamid Kürt krizini kararlı bir İslam birliği politikasıyla çözmeye çalıştı ve bunu,kısmen de olsa,başardı.Hamidiye Alayları'nın oluşmasıyla birçok Sünni Kürt aşireti yine siyasi,hukuki ve ekonomik imtiyazlarını kazandı.Kürtler dolaysıyla Abdülhamid'e "Kürt babası","Bâve Kurdan" ünvanı verdiler.Abdülhamid yerel Sünni liderlerle resmen anlaşarak Doğu vilayetlerindeki hakimiyetlerini sürdürdü.Tanzimat prensiplerine aykırı olmasına rağmen,Tanzimat döneminde bile bu anlaşma gayrı resmi olarak yürürlükte idi.Aksi halde devlet iktidarını koruyamazdı.Hamidiyeler'den en çok zarar görenler yine Ermeniler,Yezidiler ve Dersim'in dışında yaşayan Aleviler idi.Doğu vilayetlerindeki halkların birlikteliği,özellikle Kürt-Ermeni komşuluğu ve dostluğu oldukça bozulmuştu.Aynı bölgede yaşayan bu insanlar arasındaki dayanışmanın eksikliğini sık sık kin ve nefretin doldurduğu acı bir gerçektir.

O dönemde,Berlin Antlaşması'nda verilen sözlerinin yerine getirilmediğini gören bazı genç Ermeniler tepki göstermeye başladılar.Protestan misyoner okullarında,kendi Ermeni okullarında ya da Avrupa'da Batılı liberal eğitim gören bu gençler hükümete isyan etmeyi kararlaştırdılar.Önce 1887'de Cenevre'de,daha sonra da Tiflis'te devrimci dernekler kurdular.Bunlar Doğu vilayetlerinde milliyetçi ve sosyalist propaganda yapmaya ve az da olsa,bazı gerilla faaliyetleri sürdürmeye başladılar.Hedefleri:Kürt reayaları ile beraber sisteme karşı bir devrim hazırlamaktı."Gâvurların" bir İslam devletini protesto eden bu davranışları yerel beyleri ve padişahı son derece rahatsız etti.

Ancak Abdülhamid bu konuda belki yanlış bilgilendirildi.Sadece kısa zaman için aynı yerde kalan,kendi vilayetlerini yanlızca yüzeysel şekilde tanıyan valiler ve ajanlar bu Ermeni gençlerin askeri gücünü fazla büyüttüler.(Örneğin bunların gücü PKK hareketinin gücü ile kesinlikle karşılaştırılamaz) Padişah bazı Sünni şeyhleriyle varolan ilişkilerini kullanıp Müslümanları kendi haklarını savunmaya çağırdı,derneklerin bu faaliyetlerini genel bir Ermeni isyanı olarak nitelendirerek toplumu Ermenilere karşı kışkırttı.Böylece -belki de tam istemeden- çok geniş katliamlara yol açtı.Sonbahar 1895'te birkaç hafta içinde Sünni Kürtler,Türkler ve Çerkesler yaklaşık yüzbin Ermeniyi öldürdüler.Katillerin çoğu,kışkırtılan,bunu kendilerinin varolma mücadelesi olarak algılayan sivil Sünni erkeklerdi.Kurbanların yüzde 99,9'u masum,militan siyasete karışmayan Ermeniler ve de bazı Süryaniler idi.

1895'te genelde yerel halk devletin desteğiyle katliamları yaptığı için,sosyal bilimler bunları pogrom olarak adlandırmaktadır.Bazı tarihçiler ise bu olayları kısmi soykırım (partial genocide) olarak kabul etmektedirler ve buna gerekçe olarak da kurban sayısının çok yüksek olmasını ve bölgelerarası organizasyonu göstermektedirler.Bu suçu muhalefette bulunan bütün Jön-Türkler açıkça kabul etmelerine rağmen,Türk milliyetçileri ise hem 1895 pogromları hem de yirmi sene sonraki genel Soykırımı inkâr etmektedirler.

2-İttihat ve Terakki Partisi,Birinci Dünya Savaşı ve Ermeniler

Yüz sene önce Abdülhamid'e karşı olan düşmanlıkları bütün Osmanlı muhalefetini,özellikle de Jön-Türkleri,devrimci Ermenileri ve de bazı Kürt aydınlarını birleştirdi.Cenevre'de gurbette bulunan Osmanlılarda bu durumu net şekilde görmekteyiz.Jön-Türk hareketi 1908'de iktidara geldiğinde,birçok insan liberal,çoğulcu ve demokratik bir Osmanlı döneminin başladığına inanmaktaydılar.Fakat beş sene sonra,1913'te,İttihat ve Terakki merkez üyeleri tarafından yürütülen,anti-liberal bir parti diktatörlüğü kuruldu.Talat'lar,Cemal'ler, Enver'ler,Dr. Nazım,Dr. Bahaeddin Şakir,Dr. Reşid,Dr. Tevfik Rüşdü ve diğerleri hepsi o zamanki emperyalist Avrupa'nın en kötü ideolojilerini,yani anti-hümanist sosyal darwinizmi,materyalizmi ve ırkçılığı benimsediler.Milliyetçi pozitivizm elitlerde dinin yerini aldı;şiddet ve zorlama ile kendi uluslarını yükseltmeyi amaçladılar.Başka dini ve etnik gruplarla beraber yaşayabilmek yerine,onları boyunduruğuna almak,kovmak ya da yok etmek sosyal-darwinizm doktrini dir.Çokkültürlü Osmanlıcılık düşüncesi siyasi elitlerde tamamen kaybolmuştu.

Bu düşünce dünyası yaşanan siyasi ve ekonomik realitelerle iç içe bağlıydı.Balkan Savaşları sonucu,Rumeli'nin kaybedilmesi,binlerce Türkün ve Müslümanın baskına,katliama ve göçe tutulması aşırı Türk milliyetçiliğinin gelişmesine hem de Anadolu'daki gayrimüslimlere karşı saldırgan İslamcılığa yol açtı.Avrupa'nın büyük devletleri Osmanlı İmparatorluğu'nu zayıf ve hassas olduğu bir dönemde desteklemediler.Balkanlar'da tutarsız,anlaşmalara aykırı olan politikaları yüzünden Müslüman-Türk "anti emperyalist" saldırganlığı artı.Bunun sonuçunda,Hristiyan denilen güçlü devletler ve Hristiyan azınlıkları gittikçe,Türk-Müslümanın geleneksel siyasi varlığını,belki de biyolojik varlığını bile tehdit eden,tek bir düşman gibi görüldü.

Bu tehdit iktisatta çok belirli olarak göründü,çünkü Osmanlı'nın dış ve iç ekonomik hayatı gerçekten büyük ölçüde Hristiyanların elinde idi.O yüzden milliyetçi ve devletçi bir yorumla kapitalist ve emperyalist tehdit kendini yine Osmanlı'daki Rumlar ve Ermeniler ile özdeşleştirdi.Milliyetçi,devletçi ve dini sözcü tarafından kışkırtmaların hedefi gayri Sünniler oldu.Ermenilerin durumu Rumlara göre daha güçtü,çünkü onların arkasında Yunanistan gibi ayrı kendi devletleri yoktu.Özellikle de Ermenilerin Berlin Antlaşması'ndan beri tekrarlanan,1913'te yine ciddi şekilde uluslararası diplomaside yer alan Doğu vilayetlerindeki reform talepleri İttihatçıları kızdırdı.

12 Mayıs 1913'te İstanbul Ermeni temsilcileri Sadrazam'la yapılan görüşmede şikâyetlerini -tarihçi Yusuf Hikmet Bayur'un özetinde- şöyle dile getirdiler:"Ermeniler için geçmiştekilerden daha büyük bir kıyım yaklaşmaktadır.Devletin başına gelen yıkımların Hristiyanlar yüzünden geldiği propagandası biteviye yapılarak Müslümanlar kışkırtılmaktadır.Ermeniler biteviye öldürülüyor,yaralanıyor,zorla Müslümanlaştırılıyor ve bu zulümlerde bulunan suçlulara dokunulmuyor.[...] Eski kafada olan işyar ve hakimler yeni durumu ve devletin gerçek menfaatlerini anlayamamaktadırlar.Takrirde bu gibilerinin göz yumdukları suçlar dolayısıyla sorumlandırılmaları ve Ermenilere karşı yapılan propagandanın yalanlanılması istenilmektedir."(2)

Bu güç durumda,Ermeniler artık yine uluslararası diplomasiye başvurdular.Rusya'nın inisiyatifiyle,Ermeni reformları meselesinin,İstanbul'da yapılacak bir dizi konferansta ele alınması kabul edildi.Haziran 1913 tarihinde İstanbul'da toplanan,İngiliz,Rus ve Fransız temsilcilerinden oluşturulan bir komisyon reform tasarısını resmen açıklayacaktı.Osmanlı yöneticileri de kendi reform planlarını hazırlıyordu.Özellikle Türk dostu sayılan Almanya arabulucu bir konumda sürece girdi.

Nihayet,İttihatçı rejim 8 Ocak 1914'te uluslararası baskılarla Doğu vilayetleri için önemli bir reform planını imzalamak zorunda kaldı.Tıpkı 1998'de Kosovo için olduğu gibi,fakat çok daha yumuşak şekilde düzenlenen bu plan,uluslararası kontrol,yerel seçimler ve yerel dillerin tanınmasını öngörmekteydi.İttihatçı elit ise aynı senede Almanya'nın yanında Dünya Savaşı'na büyük bir istekle katıldı ve Ekim 1914'te Rusya'ya saldırmaya başladı.Böylece kendi asıl problemlerini bir kenara bırakıp şu hedeflere ulaşmak istemekteydi:

-Kapitülasyonlardan (yabancı imtiyazlarından) kurtulup tam egemen bir devlet olmak.
-Milli iktisadı kurmak.
-Uluslararası reform planından kurtulup bütün Anadolu'yu merkezi ve üniter bir Türk-Müslüman ulus-devleti kimliğine sokmak.
-Bazı pan-Turanist rüyaları gerçekleştirmek.

Enver Paşa'nın ırkçı hayalleri üzerine kurulan Kafkasya seferi 1914'ün son günlerinde korkunç bir başarısızlıkla sonuçlandı.Sarıkamış'ta hemen hemen bütün ordu,büyük bir bölümü Kürt olan 90.000 asker kış fırtınalarında öldü.Rus ordusu Doğu vilayetlerine girmeye başladı.İttihatçı diktatörler o zaman kendilerine kolay bir hedef olarak,zayıf bir azınlığı seçtiler.Tüm Ermenileri vatan hainliğiyle suçlayıp ortadan kaldırmaya karar verdiler.Benzer şekilde 18 aralık 1941'de,Alman ordusunun Moskova önündeki yenilgisinden sonra,Hitler Yahudilerin "partizan olarak imha edilmesini" emretti.(3)


Belirlenen bu Birinci Dünya Savaşı çerçevesinde Ermeni Jenosidi meydana geldi.Elbette ki Ermenilerin daha önce yaşadıkları acı olaylar nedeniyle o dönemde varolan,Türkçülük etkisi altında bulunan rejime güvenleri kalmamıştı,doğal olarak Rus egemenliği altında bulunan diğer Ermenilere sempati duymaktaydılar.Fakat 1890'larda olduğu gibi 1915'te de Ermeni halkın büyük çoğunluğunun militan siyasetle hiçbir ilgisi yoktu.Yine de İttihatçı parti rejimi 1915 Nisanı'ndan itibaren sadece savaş bölgesinde bulunanları değil,bütün Ermenileri,bölgelere göre sırayla ölüme gönderdi.Jandarmaların,çeştili çetelerin,sık sık da yerel Sünni Kürtlerin katılımı ile Ermeni erkekleri,kadın ve çocuklardan ayırıp,hemen katlettirdi,diğerlerini ise tehcir sırasında ve sonunda da Suriye çölündeki toplama kamplarında öldürttü.Elaziz Vilayeti'nde Gölcük gölü kenarında ise imha kampları bulunmakta idi.Çeşitli silahlar ile sadece orada en azından onbin kadın ve çocuk öldürüldü ve de öldürülmeden önce paralarını,altınlarını ve elbiselerini vermek zorunda kaldılar.Altınları vücutlarında sakladıklarına inanıldığı için,altınları alabilmek amaçıyla birçok ceset yakıldı.Yapanlar bu örnekte yerel Sünni Kürtlerdi.Ermenilerin tek sığınacak yeri Alevi Kürtlerin Dersim bölgesi idi.(4)

Acımasız sömürü bu değin ileriye gitti.Harput Amerikan konsolosu ve oradaki Amerikan hastanesinin başhekimi tanık oldukları bu olayları detaylı bir rapor halinde anlatarak dünyaya önemli belgeler bıraktılar.(5) Ölüm tehciri ile ilgili,diğer önemli bir raporu da Urfa'daki İsviçre hastanenin müdürü Jakob Künzler yazdı.(6) Türkiye ve Doğu Anadolu toplumu bu insanlığa karşı işlenen suçlar üzerine bireysel istisnalar dışında bir kez yürekten gelen ideolojisiz bir ağıt yakmadı.Ağıt yerine sadece inkâr,tehdit ile kafa tutmayı tercih etmektedir ve böylece Jenosid kurbanlarının,kendi ölülerinin ve bütün evlatlarının huzuruna engel olmaktadır.

Neden yerel Müslümanlar da bazen bu vahşetlere istiyerek katıldılar?Çeşitli faktörler vardı:Kürdistan ve bütün Doğu Anadolu'daki savaş,Ermenilerin kendi rejimine tam sadık kalamamaları ve düşmanla iyi ilişkileri ya da bazı işbirlikleri;özellikle 1895-1896'da yerel Sünniler tarafından "gâvurlara" karşı benimsenen şiddet;Ermenilere karşı yapılan hainlik ve düşmanlık propagandası;ve de zengin zannedilen bir halkın yağmalanma fısatı önemli sebepler oluşturmakta idiler.İkinci Dünya Savaşı'nda da Doğu Avrupa'da,Yahudi Soykırımı'nda ve Soykırımın arifesinde yerel halkın iktidarla işbirliğini de görmekteyiz.1941'de Doğu Polonya'daki Rus kuvvetleri Alman ordusu karşısında yenilerek bölgeden çekildiler.Hemen sonra 10 Temmuz 1941'de,Jedwabne köyünde köylüler binden fazla Yahudiyi öldürdüler ve bu pogromun gerekçesi olarak Yahudilerin Sovyetlerle işbirliği yaptıklarını gösterdiler.(7)

Nazi savaş rejimi altındaki Yahudilerin felaketi ile ondan 25 sene önceki İttihatçı diktatörlük altındaki Ermenilerin faciası birçok açıdan birbirine benzetilir:

-Enver Paşa,Rusya karşısında ağır bir yenilgi almıştı.Hitler de Rusya'ya saldırısında bozguna uğramıştı.İlginç olan bu her iki durumda da azınlıklar vatan hainliği ile suçlanmış yenilgilerin bedeli onlara ödetilmiştir.Yani iki örnekte başarısız bir Rusya seferinden sonra sıkı bir iç düşmanlık propagandası genel kırıma yol açtı.Rusya seferinden önce Naziler "Juden raus" politikasını uyguladılar,Yahudileri öldürmediler.
-İkinci Dünya Savaşı'nda ve öncesinde Doğu Avrupalı Yahudiler bir azınlık olarak genelde komünizmi ve komünist Rusya'yı kurtuluş olarak görmekteydiler.Aynı şekilde Birinci Dünya Savaşı'nda ve öncesinde Anadolu'daki bir kısım Ermeniler için de Rusya kurtuluş ümidi idi.1940'larda Kızıl Ordu'da ve Almanlara karşı savaşan gerillada Yahudiler de vardı,ondan 25 sene önce de Rus ordusunda ve partizan birliklerinde Ermeniler de vardı.Ayrıca da 1940'ta Rus denetimi altında bulunan Doğu Polonya'da bazı Yahudiler işgalci orduyla işbirliği yapmaktaydılar.Benzer şekilde de 1914-1915'te Kuzeydoğu Anadolu'daki Ermeniler (ve bazı Aleviler ve Kürtler) Ruslarla işbirliği yapmakta ya da iyi ilişki içinde bulunmakta idiler.Neden?Yanıtı basit.Rusların azınlıklarla daha iyi davranacağını ve kendi güç durumlarından kurtulabileceklerini ümit ettiler.
-Nazilere göre Yahudiler ulusal vücudu hasta eden parazitler idi.İttihat ve Terakki'de,parti ideolojisinde söz sahibi olan çok sayıdaki tıp doktorları benzer görüşlere sahipti.Örneğin 1915 Mayısı'nda Diyarbakır'da tehciri uygulayan kişi o dönemin Valisi Dr. Mehmed Reşid de bunlardan biriydi ve Edib isimli birinin imzasını taşıyan,Mardin'den gelen,19 Ekim 1915 tarihli bir telgraf,Dr. Mehmed Reşid'in başarılı tedbirlerle Ermenileri ortadan kaldırdığı için onu şu sözlerle övmektedir:"Bize altı vilayeti kazandıran Türkistan ve Kafkas yollarını açan ellerinizi öperim."(8)
-Naziler ve İttihatçıların megaloman yerleşim ve tehcir planları vardı.Bu planlara göre hedefleri Türkleştirilmiş,Naziler için Almanlaştırılmış bölgeler yaratmak,farklı etnik grupları bölge dışına çıkartmaktı.Bu nedenle de Nazi ve İttihatçı resmi açıklamalarda ve belgelerde hiçbir zaman açıkça toplu kıyım konusundan söz edilmiyor,fakat hep göçten,sevkiyattan ve yeni yerleşimlerden bahsediliyordu.Yahudilerin Doğu'ya ziraat yapmaya,Ermenilerin de Suriye'ye yerleşmek amacıyla göç ettirildikleri bildirilmekteydi.Gerçekte tehcirin ne olduğunu,nasıl sonuçlandığını farklı kaynaklardan öğrenmek durumundayız.

Ermeni Soykırımı gerçeğini ortaya koyan başlıca kaynaklar şunlardır:

-Alman müttefikler bölgede bulunan subaylar,konsoloslar ve Bağdat demiryollarında çalışan Alman,Avusturyalı ve İsviçreli memurlar tarafından yazılan belgeler.
-Bölgede bulunan diğer yabancıların,özellikle Amerikalı ve İsviçreli doktorların,mühendislerin ve öğretmenlerin raporları.(9)
-Hayatta kalan Ermenilerin yazdıkları.(10)
-Jön-Türklerin anıları ve 1919'da İttihatçıların İstanbul mahkemelerine verdikleri ifadeleri de,savunucu ve subjektif olmasına rağmen,bunlar önemli bilgiler vermektedir.(11)
-Soykırımda en büyük sorumluluk taşıyan İttihat ve Terakki Merkez Komitesi ve Teşkilat-ı Mahsusa arşivleri rejim tarafından Mütarekeden az önce yok edildi.(12) Yine de Osmanlı arşivlerinde bugüne kadar yabancı araştırmacılara açılan bölüm de gayet önemlidir.Resmi belgelerde direkt delilleri,örneğin katliam emirlerini bulmayı düşünmek saflık olur.Fakat çeşitli tarihçiler tarafından araştırılan Osmanlı İçişleri Bakanlığı'nın şifreli telgrafları önemli bir noktayı net olarak ortaya koymaktadır:Ermeni tehciri bütün Anadolu'da sistematik şekilde merkezi yönetim tarafından organize edildi.Tehcirin gerçekten soykırım olduğunu zaten bahsettiğim diğer kaynaklar açıkça göstermektedir.Yöneticiler de bu gerçeği bilmekteydiler:Örneğin Talat Paşa'nın ifadesi bu konuda şüpheye yer bırakmamaktadır.(13) Ermenilerle iç içe yaşayan Dersim bölgesindeki Aleviler ve de o dönemde Osmanlı yönetiminde olan Filistin'deki Yahudi azınlığı aynı sona uğramaktan korkmaktaydı.Bu da göstermektedir ki soykırımcı tehcirden herkesin haberi var idi.

Söylemek gerekir ki,1915'te bazı Ermeniler tehciri kabul etmeyerek Karahisar,Van ve Urfa'da silahlı olarak kendilerini savunmaya çalıştılar.Ancak,bunlara dayanarak her şeyi sivil savaş olarak nitelendirmek,iki taraflı bir savaş olduğunu ve zayıf olan tarafın kaybettiğini ve yok olduğunu iddia etmek,bilimsellikten ve ciddiyetten uzak,saçma bir tezdir.Yahudilerin Varşova isyanı ve Almanlara karşı Rusya'yı destekleyen gerilla faaliyetlerini gerekçe göstererek,Yahudi Jenosidi'ni bir sivil savaşın "doğal" sonuçu olarak açıklamak akıl ve mantığın kabul etmeyeceği bir şeydir.Taner Akçam haklı olarak şunu yazıyor:"Ayaklanma olarak ileri sürülen eylemler ise genellikle imha kararına karşı çaresiz direnme hareketlerinden başka bir şey değildir."(Ermeni Sorunu,s.313)

Üç sene sonra,1918'de -Rus ordusunun Erzurum'dan çekilişi sırasında- Ermeni milisleri de zulüm ve intikam cinayetleri gibi ağır suçlar işlediler.Fakat bunları göstererek tehciri haklı çıkarmak bir anakronizmdir.

3-Kemalizm ve Ermeni Meselesi

Neden Kemalist Cumhuriyet kurucuları yakın tarih ile ilgili yeni bir sayfa açmadılar?Niçin doğruluğu tartışmalı konuları aydınlatmayı tercih etmediler?Bunun yanıtı oldukça basit:Genç Cumhuriyet elitinin çoğunun İttihatçı bir geçmişi vardı.Hepsi Türk milliyetçisi olan bu insanlar,bazıları savaş rejiminin yaptıklarına direkt katıldılar,diğerleri de,o kuşakla dayanışma içinde bulunmaktaydı.Birçoğu,hem de yerel halk ve yerel beyler,o şiddetli değişimlerden önemli maddi veya siyasi faydalar sağladılar.Milli iktisadın kurulması amacıyla,ekonomide söz sahibi ve gücü olan Rumlar ve Ermeniler ortadan kaldırıldı.Ermenilerin imhası sayesinde zenginleşen mal ve mülk sahibi olanların sayısı büyüktü.

Soykırımla suçlanan birkaç kişi Mütakere döneminde Ankara'ya sığınıp Kemalist rejimde önemli görevlerde bulunmaktaydı.Listeyi fazla uzatmayıp sadece bazı örnekler verelim:(14)

-Bunlardan tehcir sırasinda İskan-ı Aşair ve Muhacirin Umumi Müdürü olan Şükrü Kaya İçişleri Bakanı olmuştur.Tehcirden resmen sorumlu görülen Şükrü Bey Mustafa Kemal'in kurduğu CHP'nin Genel Sekreterliğini de yapmıştır.Bazı Ermenileri kurtarmaya çalışan Almanya'nın Halep Konsolosu Rössler'e Şükrü Bey 1915'te şöyle demekteydi:"Ne istediğimizi anlamamış gözüküyorsunuz.Biz Ermenisiz bir Ermenistan istiyoruz." Aynı kişi o zaman bir Alman mühendise şu sosyal-darwinist ve ırkçı fikirleri açıkladı:"Nihai sonuç Ermeni ırkının imha edilmesi olmak zorundadır.Şu anda patlayan Müslümanlarla Ermeniler arasındaki sürekli kavganın kesin olarak açığa çıkmasıdır.Zayıf olan yok olmak zorundadır."
-Ankara'da Maliye,Milli Eğitim ve Milli Savunma bakanlıklarında bulunan ve TBMM Başkanlığını yapan Mustafa Abdülhalik Renda,1915'te Bitlis ve sonra Halep Valisi idi.Rössler ondan,"büyük bir enerjiyle Ermenilerin yok edilmesine çalışmaktadır",diye bahseder.Savaş sırasında Üçüncü Ordu Komutanı olan Vehib Paşa Renda'nın Muş bölgesinde binlerce insanı canlı canlı yaktığını aktarır.
-Halep Valisi Renda'nın yanında görev yapan Abdullah Nuri Ankara'da önce İktisat Bakanı,sonra Dışişler Bakanı olan Yusuf Kemal Tengirşek'in kardeşi idi.Nuri Bey İstanbul mahkemelerinde yargılandı.Ana iddianamesinde şunu okuyoruz:"Dahiliye Nezareti Kalem-i Mahsus Müdürü İhsan Bey Kilis Kaymakamı iken,Dersaadet'ten Halep'e gönderilen Abdullah Nuri Bey'in tehcririn imha maksadına müstenit bulunduğunu ve‚'Ben Talat Bey'le temas ettim,imha emirlerini bizzat aldım.Memleketin selameti bundadır‘,diyerek kendisini de iknaya çalıştığını beyan etmektedir."(Takvim-i Vekai,No:3540)
-Tehcir sırasında,kanlı katliamlara sahne olan Harput vilayetinde büyük sorumlulukar taşıyan ve Ermeni mallarından zenginleşen Harput valisi Sabit (Sağıroğlu) TBMM'nde çeşitli dönemlerde Erzincan ve Elazığ milletvekilliği yaptı.Sabit Bey gibi Kemah'ta doğmuş olan kardeşi ya da akrabası olan Halet Sağıroğlu TBMM'nde Erzurum ve Malatya milletvekilliği yaptı.(15)
-Ankara'da uzun zaman Dışişleri Bakanlığı yapan ve ünlü İttihatçı önderi Dr. Nazım ile bacanak olan Dr. Tevfik Rüşdü Aras Birinci Cihan Harbi sırasında Meclis-i Âliye Sıhhi azası olarak önemli sorumluluklar taşımaktaydı.

Cumhuriyet'in ilk dönemindeki bazı aşırı Türk milliyetçileri savaş ve soykırım suçlarını inkâr etmekle yetinmeyip bir de,bu olaylarla övünerek iç düşman olarak gördükleri diğer grupları da sindirmeyi amaçlıyorlardı.Örneğin Koçgiri Ayaklanması sırasında Kürt Alevilerine ve 1923'ten sonra asimile olmayan Kürtlere yaptıkları gibi.(16) 1922-1923'te Lozan Konferansı'na ikinci murahhas olarak katılan ve Lozan Antlaşması'nın önemli bir mimari olan Dr. Rıza Nur,sonraki Dışişleri Bakanı Dr. Tevfik Rüşdü ve Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt'un bazı sosyal-darwinist ve ırkçı açıklamaları aşırı Nazi söylemleri ile örtüşmekte idi.Esat Bey Meclis'te şunu dedi:"Bu Türk ülkesinde Türk olmayanların bir tek hakları vardır.Türk milletine köle olma hakkı,asil Türk milletine uşaklık etmek hakkı."(17) Asıl mesleği doktorluk olan Rüştü Bey modern Türkiye'nin yüzbinlerce ölü üzerine kurulduğunu,Rumlardan ve Ermenilerden kurtulduğunu ve buna göre acımasız olmak zorunda olacağını,Kürtlerin gerici olduklarını ve varlık kavgasında Türklere karşı yok olacaklarını söyledi.(18) Nur'a göre "Vatanımızda başka ırkta,başka dilde,başka dinde adam bırakmamak,en acil,en hayati iştir.[...] Bu ecnebi unsur bir bela ve mikroptur.Bunları ve keza Kürtleri devamlı bir temsil planı üzere ayrı dil ve ırklıktan tecrit etmelidir." Lozan Konferansı'nda çirkin entrikalar ve katliam tehditleri ile Dr. Rıza Nur azınlık konusunu büyük ölçüde kapatmaya başardı.(19) Aynı yerde,yani Lozan'da,Birinci Dünya Savaşı bitmeden İttihatçı rejim tarafından gönderilen,üst düzeyde bir memur olan Reşid Safvet [Atabinen] Türk diasporası ve Batılılara yönelik milliyetçi propagandayı sürdürüp katliamlara "şaka" (plaisanterie) ünvanı vererek Ermeni kurbanlara ağır şekilde hakaret etti.(20) Safvet Bey Lozan Konferansı'nda Türk murahhaslığın umumi kâtibi idi,iki devre TBMM mebusluğunda bulundu.

Bu örnekler gösteriyor ki sözde yeni devlette sindirilemeyen,temizlenmeyen bu eski İttihatçı savaş ruhu hakimdi.Elbette bu durumda Türkiye'ye ve özellikle Doğu Anadolu'ya barış getirilemedi.Bütün bunlardan sonra,vicdanları rahatsız olmayan,kişisel ve siyasi tarihiyle dürüstçe hesaplaşmayan kadrolarla,dünyanın hiçbir bölgesinde sağlam ve huzurlu bir devlet kurulamaz.1920'de İstanbul'da "Vicdan-ı Millîye bir Hitab"ında hümanist değerleri savunan ve Türk yakın tarihindeki ağır hatalarla hesaplaşmayı talep eden aydın Prens Sabahaddin yalnız kaldı.Abdülhamid ve İttihatçılar tarafından olduğu gibi Kemalistler tarafından da tamamen marjinalize edildi.(21) Askeri güce sahip olan,yeni devleti kuran anti-liberal milliyetçiler kısa vadeli "Reelpolitik" görüşü benimseyip uzun vadeli sosyal gelişmelere engel oldular.

1908'den sonra Türk subaylar,memurlar ve aydınlar gittikçe güçlenen bir Türkçülük akımın etkisi altında idiler.Yine de Balkan Harbi'nde,Birinci Dünya Savaşı'nda ve İstiklal Harbi'nde Türkler ve Sünni Kürtler yan yana mücadele ettiler.1920'de yapılan Misak-ı Milli Küçük Asya'daki Müslümanlar,yani öncelikle Türkler ve Kürtler arasındaki bir anlaşma idi.Bu anlaşmaya ve Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde 1922 yılının Şubat ayında onaylanan Kürt otonomi tasarısına göre Kürtler yerel meclis,Kürt üniversitesi,Kürtçe dersi gibi kolektif haklara sahip olacaktılar.Demek ki yeni Cumhuriyet devleti Türk ve Kürt halkı temeli üzerine kurulacaktı,çünkü diğer etnik gruplar küçük azınlıkları oluşturmaktaydı ve yerel Hristiyanların çoğu zaten yok edilmiş ya da kovulmuş durumda idiler.

Yunanları yendikten sonra iktidarlarını sağlayan Kemalistler ise bu tarihi ve demografik mantığı kabul etmeyip 1923'te üniter Türk ulus-devletini kurup daha önce Kürtlere verdikleri sözleri tutmadılar.Türkleri ve Kürtleri İtilaf devletlerine ve Ermenilere karşı birleştiren İslam'ın misyonu da sona ermişti.İslam'ın yerine "seküler din" olarak isimlendirilen aşırı milliyetçilik ve devletçilik ideolojisi getirildi.Hilafet kaldırılıp,tekkeler kapatılıp,yarı bilimsel Türkçülük efsaneleri yayılıp,Anadolu eskiden beri Türk ırkının ve dünya medeniyetinin beşiği olarak açıklanıp Kürt kimliği ve mirası tümüyle inkâr edildi.Türklük medeniyet ile özdeşleştirilerek,Kürtlük,gericilik ve irtica bunun karşıtı olarak gösterildi.Bu inkârın uzantısında,Kürt vilayetlerinde güç ve şiddete dayanan,bunun doğal sonucu olarak,medeniyet getirmeyen bir politika uygulanmaktaydı.

Bütün savaşta doğan,radikal milliyetçiliklerde olduğu gibi,Türk milliyetçi akımında da ideal ve realite arasındaki çelişki büyüktü.Milliyet duygusu olumlu ve yapısal bir proje içinde değil,fakat gerçek ya da hayal ettiği düşmanlar karşısında,savaşan ümmetin birlikteliği olarak doğdu.

Kemalist milliyetçiliğin kendi hareketini "halkçı" olarak nitelendirmesine rağmen,elit ve halk arasında bir uçurum vardı.Sivil hayatta tecrübesiz olan siyasi elit toptan bütün ideallerini kendilerine yabancı olan sosyal bir gerçek içinde yaşama geçirmeye çalışıyordu.Eğitimini ve doktorasını İsviçre'de yapan Mahmut Esat Bozkurt,Eugen Huber'in İsviçre medeni hukuk yasasını olduğu gibi aynen Türk hukuk sistemine aktarmıştır.

Ancak kısa yoldan,insanları inandırmadan,onları kazanmadan,zor ve şiddet ile,köklü reformların gerçekleşmesi mümkün değildir.Bu acı gerçek özellikle Doğu Anadolu için geçerlidir.1937-1938 Dersim Harekâtı esnasında devletin sloganı,bu bölgede bir İsviçre yaratmak,Dersim'e medeniyet getirmek idi.Oysa uygulumada ise medeniyet değil,katliam ve yıkım vardı,çünkü hedeflerin sağlam temeli,bölgenin tarihi ve kültürel gerçeklerini entegre eden demokratik bir çerçeve hiç yoktu.Yöneticiler ilan ettikleri hedeflerinin çok uzağında kaldılar.

Türk milliyetçilerin bir bölümü İsviçre'de eğitimlerini tamamlamış ve de,İsviçre'yi idealize edip onu "umran ve terakki" konusunda model olarak görmüşlerdir.(22) Fakat bundan siyasi açından çok daha önemlisi o zamanki Türk milliyetçiliği Birinci Dünya Savaşı'nın ve sonraki yılların,devrinin totaliter ruhunu da taşıyordu.Tıpkı Faşizm,Nasyonal Sosyalizm ve hatta,bazı üniversal ve hümanist değerleri olan Rusya'daki Komünizmde olduğu gibi,kendisini din yerine koyup yepyeni bir devlet ve toplum yaratmaya inanmaktaydı.Büyük toplumsal proje,büyük şiddetin gerekçesi oldu.

4-Tarihle hesaplaşmanın anlamı

Sizin de bildiğiniz gibi Ocak ayında Fransa Parlamentosu'nda Ermeni Jenosidi'ni açıkça kabul eden bir yasa onaylanıp Cumhurbaşkanı Chirac tarafından imzalandı.Fransa'yı bu kararından ötürü protesto etmek amacıyla çeşitli kademelerde organize edilen,kısmen kaba sayılan tepkiler Batı'da olumsuz bir etki bıraktı."Neue Zürcher Zeitung" Türk diplomasisinin davranışını "cholerisch",yani hırçın olarak isimlendirdi,(23) dokuz sene önce bir Türk bilimadamı (Taner Akçam) da bu tip tepkiler için histerik sözünü kullanıp Türk entelijansiyası tarafından yeterince ciddi alınmadı.(24) Yaklaşık bir sene önce ünlü gazeteci Koydl,Ermeni Soykırımı ve Türkye'nin tutumu hakkında şunları yazdı:"Türkiye,olayı kendi içinde çözemediği için,bütün dünya ile -hep saldırgan ve mimoza çiceği kadar kırılgan bir biçimde- ihtilaf halinde bulunyor.Türkiye,[gereken] terapiye karşı çıktığı sürece uluslararası camianın eşit ve saygın bir üyesi olamaz."(25)

Tarihle ilgili derin,ruhsal denebilecek bir problem var.Devletçi ideoloji Türkiye'de 1923'ten sonra dinin yerini aldı ve Raymond Aron'un deyişiyle "seküler bir dini" (religion séculaire) oluşturdu.Bu dinin tartışılmayan dogmaları ve tarih görüşleri,o ülkenin insanlarının kendi tarihiyle barışmalarını ciddi şekilde engelliyor.Ermeni imhasında büyük sorumluluk taşıyan Talat Paşa bugünkü devlet adamlarına göre bile daha açık olup anılarında sözde Ermeni sevkiyatının "vicdansız ve karaktersiz insanların elinde bir facia şeklini" aldığını,kendisinin birçok geceler uyku uyumadığını ve "Ermenilerin tümüyle yok edilmesine yönelik eylemlere karşı olduğunu" itiraf etti.Özellikle de Kürtlerin bu olaya katılımı konusunda şunu yazıyor:"Genel valiler ve valiler sorumluluk korkusuyla olayları mümkün olduğu kadar önemsiz göstermeye çalışmış ve kabahati kısmen Kürt halkına yüklemiştir.Mebusların verdiği bilgiler cidden feci idi."(26)

Bugünkü Türk temsilcileri ve gazetecileri hırçın tepkileri bir yana bırakıp öncelikle kendi insanlarının itiraflarını,sonra da yabancı ve de özellikle Alman arşivlerinde bulunan belgeleri ciddiye alsalar,gerçekçi ve bilimsel bir diyaloğa doğru önemli bir adım atmış olurlar.

Tarih kronolojik anlamda geçmiş olsa da,siyasi,sosyal ve kültürel anlamda geçmiş değil,şimdiki ve gelecek zamanın temelini oluşturmaktadır.Kendi tarihiyle barışabilen,asıl tarihi problemlerini az çok çözebilen toplumlar,kalkınmayı,refahı ve huzuru sağlarlar.Türkiye'nin kendi tarihiyle barışık olmaması önemli ölçüde iç barışın oluşmasını güçleştirmektedir.

Bunun nedenlerini anlatmadan şunu yine belirtelim:Son Osmanlı kuşağının işi gerçekten zordu,belki fazla zordu.Emperyalist dönemde,Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküşü sırasında,Yakındoğu'ya iyi bir düzen vermesi son derece güç bir problem idi.Bildiğimiz gibi bu sorun bugüne değin çözülmedi.

Daha somut olarak sorarsak,neden Türkiye kendi tarihi ile barışık değil ve de geçmiş ile gereken hesaplaşmayı baskı ile engellemektedir?

İlk ve en önemli olan yanıt şu:Açıkça kabul ya da itiraf edilmeyen problemler çözülemez.Cumhuriyet kendini "sıfırdan kurulan" yepyeni bir devlet olarak ifade edip asıl "eski" Osmanlı'daki genel problemleri -hukuk devleti,etnik çoğulculuk,desantralizasyon ve demokrasi- ve özel sorunlar,yani Ermeni ve Kürt sorunu,bilincinde tümüyle silmek istedi.

Anadolu Müslümanların ve özellikle Türk milliyetçilerinin çıkarlarını sağlayan İstiklal Harbi ve Cumhuriyet'in kuruluş hikâyesi kutsal ve dokunulmaz birer tarih versiyonu oldular.Bu hikâyede yer alan kişilerin eleştirilmesine izin verilmedi,çünkü bunlar bir nevi dokunulmazlığa sahiptiler.Bu nedenle de genç kuşaklar onlara hesap soramadılar.Milliyetçilik,vatanperverlik ve hizmet-i devlet ünvanları altında her türlü tarihi suç ve yolsuzluğun üzeri kapatıldı.Abdulhamid'i ve kuşağını sert ve hatta hakaret derecesinde eleştiren,daha sonra iktidara gelen ve Cumhuriyeti kuran Jön-Türk kuşağı ne ilginçtir ki despot olarak ilan ettikleri Padişahtan daha otoriter şekilde tarihin açıkça aydınlatılmasını engelleyip tek bir tarih versiyonuna,"Türk Tarih Tezi"ne izin verdiler.(27)

Beni yanlış anlamayın.Belirli ölçüde her toplumun kendi kurucu mitoslarına inanma hakkı vardır.Yine de tarihçiliğin bilimsel görevi bu efsanelerin geri planını mümkün olduğu kadar objektif bir şekilde ve farklı kaynaklara dayanarak aydınlatmasıdır.Zafer efsaneleri gerçek zaferler kadar tehlikelidirler.Bu konuda belki tipik bir İsviçreli olarak zafer ve yenilgi yerine tarafları hem kazanan hem de kaybeden olarak gösteren "Kompromiss" yani uzlaşmayı tercih ediyorum,çünkü bu sosyal hayatta gelecek için daha sağlam bir temel oluşturmaktadır.

İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Almanya sıfır denebilecek bir noktadan yeniden başlamak zorunda idi.O yüzden kendi tarihiyle,ne kadar acı da olsa,Türkiye'ye göre çok daha açıkça hesaplaşıp kendi barışına uzlaştı.Ne kadar kötü ise de,her şey tartışmaya az çok açıktır ve ortada dokunulmayan tabular kalmadı.İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Almanya'da ve ABD'nde birçok eski Nazi anti-Sovyet Soğuk Savaş sisteminin birer parçası oldularsa da,yine de Nazilerin sosyal-darwinist savaş ideolojisinin sürdürülmesine hiçbir şekilde izin verilmedi.

Ne kadar paradoks gibi görünse de,Kemalist hareketin askeri ve diplomatik büyük zaferi bir anlamda da büyük bir şanssızlıktı.Çünkü kendine güven ve az çok akıllı davranan birleşmiş bir Avrupa yerine,ilk Cihan Harbi'nden çıkmış zayıf,kendisiyle meşgul olan ve etik anlamda kirli bir Avrupa'yla karşı karşıya idiler.Bu durumda Ankara hükümeti 1924'te Lozan'da kazanılan diplomatik zaferden mest olmuş,fakat siyasette tecrübesiz olan genç elit uluslararası platformda ne kendi yakın tarihini aklamak,ne de parlak yüzey altında gizlenen asıl barış ve kalkınma problemlerini göğüslemek zorundaydılar.Bu nedenlerden ötürü Osmanlı Doğu vilayetlerindeki ıslahat,Kürt sorunu ve Ermeni Soykırımı hâlâ geçmişten günümüze sarkmaktadır.

Jenosid gibi bir suç hiçbir devlet propagandasıyla kapanmaz.Her Anadolulu,okuma-yazması bile olmayanlar,kendi toprağının üzerinde eskiden beri Ermeni yaşadığını,fakat devlet tarafından ortadan kaldırdığını biliyor ve genelde bu gerçek ile övünmemektedir.Eğitim sisteminin ve medyanın beyin yıkamalarına rağmen taşradaki ailelerin hafızasında ve Kürtlerin türkülerinde bu konudaki öz bilgi korunmaktadır.Dünya tarihinde iki milyonluk bir halkın kaybolması,yorumsuz,suskun kalarak tarihin bilincinden silinemez.

Sonuç

Sona doğru kısaca yüz yıl önceki duruma dönelim,daha sonra da geleceğe bakalım.Yüz yıl önce Doğu vilayetlerinde yapılması gereken bölgede sağlam bir hukuk devleti oluşturmak,din ve etnik gruplar arasında barışı gerçekleştirmek ve bu çerçevede kalkınmaya ve refaha olanak sağlamak olurdu.Bugün -yerli Hristiyanların yok denecek kadar az olmasına rağmen- sözünü edeceğim gibi uzun vadeli benzer bir perspektif çizilebilir.Bu bölgedeki ülkelerin kalkınmalarını tamamlamaları ve çoğulcu siyasi liberalleşmeyi gerçekleştirmeleri durumunda,bu devletler arasındaki sınırlar açılabilir ve tıpkı Basel-Elsass-Schwarzwald Regio'su örneğinde olduğu gibi serbest dolaşım hakkı ve sınırötesi ekonomik ve kültürel işbirliği sağlanabilir ve de bölgesel siyasi organlar kurulabilir.Kürt sorunu varolan hiçbir sınır değiştirilmeden Kürt Regio'su yaratılarak çözülebilir.Ermeniler ile de bu şekilde yine sınırları değiştirmeksizin sınırötesi bölgesi oluşturularak barış sağlanabilir ve de Ermenilere geçmişte yaşadıkları topraklar üzerinde yine yaşama şansı verilebilir.

Ondokuzuncu yüzyılda ortaya çıkan Doğu Anadolu'nun ıslahatı,yani modernleştirilmesi ve barışa kavuşturulması,hâlâ geleceğin misyonudur.Barış ve refah ancak sağlam ve demokratik bir çoğulculuk içinde doğar,krizden krize giden yarı otoriter ve mafyanın güçlü olduğu bir sistem içinde elbette ki değil.Krizleri bahane edip,yapay gündem yaratarak,kendi varlıklarının ve imtiyazlarının sürekliğini sağlamayı amaçlayan iktidar sahipleri bugüne kadar yabancı komploları,bölücülük,Kürtçülük,Alevi sorunu,İslamcılığı hep birer kriz nedeni gösterdiler ve bu sebeplerle vatanın tehlikede olduğunu yineleyip durdular."Seküler din"in bekçileri,yeni devletten en çok faydalanan ve ayrıcalıklı "kast" (Fikret Adanır) oluşturan Silahli Kuvvetler'dir.Türk Diyanet İşleri Başkanlığı dini ancak devlet emrinde etkisiz bir folklor olarak yönetmektedir,dinler bugünkü Avrupa'da olduğu gibi sivil toplumun ayrı bir gücünü temsil etmemektedirler.

Almanya'da ve Rusya'da söz ettiğimiz dönemde varolan aşırılıklar büyük ölçüde sindirildiler,Türkiye'de ise öyle bir süreç henüz yeni başlamaktadır.Burada söylemek gerekir ki,Türk siyasi gelişimi için ciddi bir engel de kendi jeostratejik önemidir.Kendi dengeleriyle ayakta duramayan bir sistem ve silahlı güçleri,Batı'nın milyarlarca dolarlık mali ve teknolojik desteğiyle,kendi seyri için de normal denebilecek iç gelişmelere ve silahsız demokratik mücadelelere karşı durmaktadır.

Sonuç olarak kısaca şunu söyleyebiliriz:Kendi tarihi ile barışmak,ideoloji yapmadan serinkanlılıkla gerçekleri kabul etmek,böylece gelecek üzerinde gölge olmasına izin vermemek,Türkiye'nin iç barışı için son derece önemlidir.Çeşitli halkların,özellikle Ermenilerin ve Kürtlerin miraslarının hiçe sayılması,Ermeni Soykırımı,Türk milliyetçiliğinin dinin yerini alması ve de uzlaşma kültürünün eksikliği tarihi gerçeklerdir.Türkiye gerçeklerini kabullenip bugünkü problemlerin çözümünü başarmak için,öncellikle kendi demokratik güçlerine güvenmek,sivil toplumu güçlendirmek,iç dinamiklerini harekete geçirmek ve de dışarıdan,örneğin Avrupa'dan gelen öneri ve eleştirileri tartışmaya açık olmak zorundadır.Elbette ki bir gün Kürtlere kültürel ve bölgesel haklarını vermek kaçınılmaz olacaktır.Fakat inanıyorum ki Türkiye ancak milliyetçi komplekslerinden kurtulmuş ve kendi tarihi ile az çok barışmış olan bir kuşak ile geleceğe yönelik uzun vadeli ve kararlı politikalar sürdürüp iç barışını ve huzurunu kazanabilecektir...

***

1-Bu konuda daha geniş bilgi için bkz. Hans-Lukas Kieser,Der verpasste Friede:Mission,Ethnie und Staat in den Ostprovinzen der Türkei 1839-1938,Zürich:Chronos,2000.
2-Yusuf Hikmet Bayur,Türk İnkılabı Tarihi,c.2,kısım 3,s.70.Ayrıca bkz. Taner Akçam,İnsan Hakları ve Ermeni Sorunu:İttihat ve Terakki'den Kurtuluş Savaşı'na,Ankara:İmge Kitabevi,1999,s.169-177.
3-Besprechungszettel Himmler,Sonderarchiv Moskau,bkz. Werkstatt Geschichte,no.18,1997,s.22.
4-Tacy W. Atkinson,Account of the events in Turkey during the past three years as I have seen them and as they have had an effect upon our work in the Annie Tracy Hospital,ABC (American Board of Commissioneers for Foreign Missions Arşivleri)16.9.7,1917.
5-Leslie A. Davis,The Slaughterhouse Province:An American Diplomat's Report on the Armenian Genocide,1915-1917,hg. von Susan K. Blair,New Rochelle:Aristide D. Caratzas,1989;United States Official Documents on the Armenian Genocide,compiled and introduced by Ara Sarafian,vol.III:The Central Lands,Watertown:Armenian Review,1995.
6-Jakob Künzler,Im Lande des Blutes und der Tränen:Erlebnisse in Mesopotamien während des Weltkrieges,Zürich:Chronos,1999 (1921)
7-Bkz. "Pogrom von Jedwabne als Last für Polen",NZZ,9 Mart 2000.
8-Mehmed Reşid [Şahingiray],Hayatı ve Hatıraları;(haz.) N. Bilgi,İzmir:Akademi Kitabevi,1997,s.29.
9-Örneğin Jakob Künzler'in kitabı ve Henry H. Riggs,Days of Tragedy in Armenia:Personal Experiences in Harpoot,1915-1917,Michigan:Gomidas Institute,1997.
10-Örneğin Ephraim K. Jernazian,Judgment unto truth:Witnessing the Armenian genocide,New Brunswick & London:Transaction Publishers,1990.
11-Bkz. Taner Akçam,Armenien und der Völkermord:Die Istanbuler Prozesse und die türkische Nationalbewegung,Hamburg:Hamburger Edition,1996;Taner Akçam,Ermeni Sorunu,s.329-379;Osman Selim Kocahanoğlu,İttihat-Terakki'nin Yargılanması,İstanbul:Temel Yayınları,1998.
12-Bkz. Taner Akçam,Ermeni Sorunu,s.308-312.
13-Bkz. dipnot 26.
14-Bkz. Taner Akçam,Ermeni Sorunu,s.562-566.
15-Bkz. Mehmed Reşid [Şahingiray],Hayatı ve Hatıraları,a.g.e.,s.116-117.
16-Bkz. Hans-Lukas Kieser,"Le soulèvement du Koçkiri-Dersim et la question identitaire (1919-1921)";içinde Les Annales de l’autre Islam,no. 5,s.279-316,Paris:INALCO-ERISM,1998,s.292-294.
17-Milliyet,19 Eylül 1930 (bkz. İsmail Beşikçi,Tunceli Kanunu (1935) ve Dersim Jenosidi,Ankara:Yurt,1992,s.97)
18-FO 371/12255 Clerk to Chamberlain,24 Ocak ve 22 Haziran 1927 (bkz. David Mcdowall,A Modern History of the Kurds,London & New York:I.B. Tauris,1996,s.199-200)
19-Rıza Nur,Hayat ve Hatıratım:Rıza Nur-Atatürk Kavgası,c. 2:Rıza Nur-İnönü Kavgası.Lozan ve Ötesi,İstanbul:İşaret,1992 (1967-1968),s.259-288,alıntı s. 260.
20-Reşid Safvet Atabinen&Kara-Şemsi Alias,L'extermination des Turcs,Genève:Imprimerie Nationale,1919,s.2.
21-Nurettin Nezahet Ege,Prens Sabahaddin:Hayatı ve İlmi Müdafaaları,İstanbul:Fakülteler Matbaası,1977,s.399-412.
22-Ayrıca bazı şüpheli teoriler geliştiren antropologlara fazla inanmaktaydılar,örneğin Cenevre'li Eugène Pittard ve Zürih'li Otto Schlaginhaufen'e gibi.Bkz. Afet İnan,L'Anatolie,le pays de la‚race‘ turque:recherches sur les caractères anthropologiques des populations de la Turquie,préface de Eugène Pittard.Pittard yine de ırksal fikirlere dayanak olan basitleştirilen antropolojik tezlere şüphe ile bakıyordu.Mustafa Kemal'in dostu sayılan profesörün,kitabında ifade ettiği "yeni Türkiye" hakkındaki ümitleri gerçekleşmedi. (bkz. Eugène Pittard,Le visage nouveau de la Turquie,Paris:Société d’Editions Géographique,Maritimes et Coloniales,1931)
23-NZZ,8 Şubat 2002.
24-Bkz. Taner Akçam,Türk Ulusal Kimliği ve Ermeni Sorunu,İstanbul:İletişim Yayınları,1992;Taner Akçam,"Tarihimizin tabulaştırılması",Birikim,no.107,İstanbul,Mart 1998.
25-Süddeutsche Zeitung,19 Haziran 2000.
26-Talat Paşa,Talat Paşa'nın Hatıraları;(haz.) Alpay Kabacalı,İstanbul:İletişim Yayınları,1994 (1946),s.82-83 ve 164.
27-Bkz. Etienne Copeaux,Espace et temps de la nation turque:Analyse d’une historiographie nationaliste 1931-1993,Paris:1997;Büşra Ersanlı,İktidar ve Tarih:Türkiye'de "Resmi Tarih" Tezinin Oluşumu (1929-1937),İstanbul:Afa Yayınları,1992.

*Prof.Dr.Hans-Lukas Kieser,Ermeni Meselesi,Zürich Akademik Çalışma Grubu tarafından organize edilen ve 11 Mart 2001'de verilen seminerin özeti.

http://hayastaninfo.net/attachments/article/675/ErmeniMeselesi.pdf

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder