18 Kasım 2013 Pazartesi

1915 ve öncesi:Kürt tarihyazımında inkârcı eğilimler üzerine/Hovsep Hayreni*

Daha önceki bir yazımda 1915 soykırımına alet edilen Kürtler açısından tarihle yüzleşme gereğine karşı Eziz e Cewo'nun ileri sürdüğü argümanları eleştirmiştim. (1) Konuyu tamamlamak üzere aynı anlayıştan yazarların 1915'te yaşanan durum,öncesindeki gelişmeler ve Kürt-Ermeni ilişkilerine dair yorumlarını da irdeleyecektim.Bunu önceki yazımın ikinci bölümü olarak düşünüyordum,fakat kapsamını dikkate alarak şimdi ayrı bir başlıkla sunmayı tercih ediyorum.

Soykırım gerçeğini bulandıran,tersyüz eden,sorumluluğunu yok edilmiş halkların kendilerine yükleyen Türk tarih tezleri herkesin malûmudur.Bunların Kürt versiyonu diyebileceğimiz yorumlar ise yakın zamana kadar birkaç eski örnekle sınırlı olup pek yaygın bilinmiyordu.Ancak soykırımda kullanılan Kürtlerin rolü konuşuldukça milliyetçi savunma refleksleri bu alanda yeni ürünler veriyor.Bazıları Türk inkârcılarına rahmet okutan karşı ataklara geçiyor.İki defa uğraşmak zorunda kaldığımız muazzam abartılı Xanasor iddiası tamamen bu zeminde ortaya atılmıştı.(2) Verilen ana fikir "Ermenilerin sanıldığı gibi masum olmadıkları ve imha edilmelerinde bir kısım Kürtlerin rolü olsa bile,önceden husumet yarattıkları için vebalinin yine kendilerine ait olduğu" yönündeydi.


Êziz ê Cewo'nun Xanasor iddiasını kullananlardan Xerzî,daha gerilere uzanarak yaptığı tarih muhasebesinde iki halk arası gerginliklerin esas sorumluluğunu başından itibaren Ermeni tarafına mal etme yoluyla bu kanaati güçlendirmeye çalışıyor.Xerzî'nin "Kürt-Ermeni ilişkileri,1915 ve özür meselesi" başlıklı makalesi,günümüzde bir ulusal özgürlük mücadelesinden yana görünürken,tarihteki bir benzerini boğmaya çalışanlarla zihinsel planda ne kadar uyuştuğunu göstermesi bakımından ibret vericidir.


Eskilerden Nuri Dersimi'nin Türk ordusu içinde etkilendiği İttihatçı bakışla Kürt milliyetçiliğini harmanlayarak yazdıkları,Ermeni ulusal hareketine karşı gösterilen bu çarpık ve insafsız yaklaşımların besleyici damarlarından biri sayılır.Fakat onun "asıl Ermeniler Kürtleri katletti" yolundaki karşı iddiaları çok dayanaksız olduğu için aynı doğrultuda yeni arayış sürdürenler yabancı kaynaklardan işlerine yarayacak veriler bulmaya ağırlık vermektedir.Aso Zagrosi,böyle bir "cevher" olduğu inancıyla Rusçadan çevrilen biri Kürt (Kamil Bedirxan),biri Rus (Prens Shachovsky),iki müttefik şahsiyetin Ermeni aleyhtarı soyut ve abartılı iddialarını yakın bir zamanda yazdığı üç ayrı makalesinde tekrar tekrar kullanmıştır.Nuri Dersimi'nin gerçekliğe aykırı katliam rakamlarını da bu şüpheli anlatımlara ekleyerek hepsini "belgeli gerçekler" gibi gösterme çabasındadır.


Bütün bunları sırasıyla ele alıp değişik kaynaklar ışığında çok yönlü değerlendirmeye çalışalım.Aynı zamanda Kürt-Ermeni ilişkilerinin soykırım öncesi yüzyıllık seyrine Ermeni tarihçilerinin nasıl baktıklarını da konu edelim ki, hangi yaklaşımların daha milliyetçi ve tarafgir, hangilerinin daha hakkaniyetli olduğu anlaşılsın;karşılaştırmalı bir muhakeme içinde en adil sonuçlara okuyucular kendi akıl ve vicdanlarıyla varabilsin.


Konuya girmeden özellikle birşeyin altını çizmek istiyorum.Bu tartışmaları yürütmemin önde gelen amacı,Kürt halkı arasında geçmişten beri önyargılara konu olan Ermeni ulusal hareketinin ve genel anlamda pek bilinmeyen ihtilaflı tarihsel süreçlerin daha doğru algılanmasına hizmet etmektir.Bu aynı zamanda günümüzün özgürlük,adalet ve demokrasi sorunları etrafında halklar arası dostluk ilişkilerinin eski acı tecrübelerden öğrenerek daha bilinçle örülmesi için yararlı olabilir.Ancak içeriğe önem verilmeden,salt polemik yürütme durumuna bakılarak,bu tür yazıların yersiz gerginlik körüklediğini düşünmek de mümkündür.Bu hisse kapılma durumundaki arkadaşlara,bunları hiç yazmamanın daha iyi olmayacağını,ancak somut bilgilere dayalı olgun tartışma ve adil yaklaşım temelinde düşündürücü olma yoluyla olumlu dönüşümlere vesile olunabileceğini hatırlatmak isterim.


Soykırım öncesi yüzyıllık ilişki ve gerginliklere dair Xerzî'nin muhasebesi

İlgili makalesinde(3) öncelikle ondokuzuncu yüzyılın ilk yarısındaki Osmanlı merkezileşmesine karşı Kürt ayaklanmalarını konu eden Xerzî,Ermenilerin bunları desteklemediğine dikkat çekerek,iki halk arasında artan mesafenin gittikçe gerginliklere ve çatışmalara dönüşmesini esasta Ermeni tarafına,özellikle de onun şehirli kesimine yüklüyor:


"93 Harbine kadar Ermeniler bu isyanları daha çok uzaktan seyretmekle yetinmiş ve özellikle şehirlerde yaşayan orta ve üst sınıf Ermeniler,daha çok Osmanlı'nın tarafında yer alarak 'Millet-i Sadıka' teriminin Osmanlı'da daha da kuvvetlenmesine sebep olmuşlardır.Bu tavırda Kürt beylerinin gayrimüslim topluluklara yönelmesinin de etkileri olduğu gözardı edilmemelidir.Toplumlararası çelişki ve her iki toplumda da bulunan fanatikler,beraber hareket etme tavrının sergilenmesine engel olmuşlardır.Ama en önemli etkenin,şehirli Ermeni nüfusun bu hareketlere,rahatlarının bozulmaması için uzak durmaları olduğu söylenebilir" diyor.


Kürt feodal beylerinin yerel otoritesi yüzyıllardır Ermeni halkının zararına işlemiş olmasına rağmen,bunu sürdürme çabaları Ermeniler tarafından niçin yada hangi güvenle desteklenecekti?Konuyu bu açıdan değerlendirmeyen yukardaki görüş Ermenilerin uzak durma nedenini anlama ve açıklamaktan uzaktır.Düşünüldüğünün aksine Kürt beyliklerinin gücünün kırılmasına o dönem şehirliden çok doğu vilayetlerindeki Ermeni köylüsü sevinmişti.Bir örnek olarak,Çarsancak beylerinin elinde zar ağlayan Ermeni köylülerinin,1830'lu yıllarda Xarpert (Harput) ve çevresindeki beyleri asıp kesen Reşid Paşa'yı nasıl "kurtarıcı" gibi karşıladıklarına dair yaşlı maraba Giro Kehya'nın anlatımları ilginçtir.(4) Benzeri duygular pek çok yörede paylaşılmıştı.Çünkü o yerel zorbalar kırsal alanda Hristiyan reayayı keyfinin istediği gibi kullanıyor ve canından bezdiriyordu.Yoksul Kürt köylüsü de mağdur olmakla beraber,Hristiyan reaya sınıfı daha aşağı serflik koşullarında yaşıyor,daha katmerli sömürülüyor ve pek çok fiili saldırı karşısında daha savunmasız bulunuyordu.Bu nedenle Ermeni halkı derebeylerin kanunsuz hakimiyeti yerine devletin getireceği nizamdan yana bir tutum içindeydi.Müslüman beylerin yaşattığı mağduriyet ümmetçi Osmanlı sisteminden bağımsız bir olgu değilse de,Tanzimat'ın bu sistemi iyileştirme vaadleri Hristiyan halkların devlete daha hayırhah bakmasını getiriyordu.(5)


Bu etkenlerden yoksun olarak çizilen "rehavet" tablosunun olan biteni gerçekçi bir şekilde yansıttığı söylenemez.Xerzî,özgürlükçü bir ulusal hareket geliştirecek aydınlanmadan o zamanki Kürtlerin çok uzak olduklarını ve ayaklanan kimi liderlerinin Ezidilere,Nasturilere katliam yaptıklarını da belirtmesine rağmen,onları sırf Osmanlı'dan kopuş eğilimine girdikleri için dönem itibariyle Ermenilerden bir adım ileride gösteriyor.Ermenilerin "millet-i sadıka" diye nitelenmesine de bu açıdan vurgu yapıyor.Yakın zamana kadar Kürt beyleri Osmanlı sultanlarına Ermeni elitlerinden daha az sadık değildi oysa.Son durumda otonom beylik düzenleri sarsıldığı için isyankâr olmuşlardı.Ondokuzuncu yüzyılın birinci yarısında gerçekleşen ilk Kürt ayaklanmaları böyle bir zeminde,ulusal bilinci gelişmemişken bağımsızlık arzusu kamçılanan feodal beylerin,kendi çıkarları hesabına bir tür ölüm-kalım meselesi gibi zorlanarak giriştikleri politik egemenlik mücadeleleriydi.Şüphesiz diğer bağımlı uluslar gibi Kürtlerin de,nasıl bir önderlikle olursa olsun,bağımsız bir devlet kurmaya yönelmeleri meşruydu.İlk ayaklanmaların veya Osmanlı askeri seferlerine karşı direnişlerin olduğu yerler (Süleymaniye,Revanduz,Hakkari,Sincar,Harzan,Cizre,Botan) Kürt halkının köklü tarihsel geçmişi ve mevcut demografik ağırlığıyla da öz Kürdistan kapsamına giren yerlerdi.Ancak kuzey çevrelerden desteği istenen Ermenilerin o harekette kendileri için daha iyi bir gelecek düşünebilmeleri zordu.Bundan başka,o sıralar henüz Ermeni ulusal hareketi doğmamış ve Batı Ermenistan ile Kürdistan'ın Ermeni halkı birkaç küçük dağlık yöre dışında genellikle silahsız olduğu için,ortak bağımsızlık yönünde geniş bir güçbirliğinin pratik koşulları da son derece zayıftı.


Yine de örneğin en güçlü çıkışı yapan Cizre-Botan merkezli Bedirxan Bey'in hareketi dar bir alanda bile bağımsızlık elde edebilse (ki hedefi Diyarbakır'dan Muş'a,Bitlis'e,Van'a ve Urmiye'ye kadar hükümranlık kurmaktı),bu durum Osmanlı'nın doğu bölümünde başka çözülmeleri tetikleyip,hem Kürtlerin hem Ermenilerin kaderini daha farklı şekillendirebilirdi.Öyle bir kopuştan sonra hiç değilse geri kalan bölgelerdeki Kürtlerin daha sonra gelişen Ermeni hareketine karşı kullanılma riski zayıflar ve muhtemelen Hristiyan halklara 1915 boyutunda bir felaket yaşatılamazdı.Fakat 1830 ila 1840'lı yılların atmosferi içinde Ermeni toplum temsilcilerinin bunları tasavvur edebilmeleri mümkün değildi.Kürt beyliklerine ilişkin genel duyguları negatif olduğu ve güven duymadıkları için,Bedirxan Bey'in kuracağı yönetimde Ermenilere yer vermeyi va'detmesi bile (ki özellikle ekonominin yönetimi için bunu öngördüğü anlaşılıyor) şüpheyle karşılanır ve çokları doğal olarak öyle bir riske girmek istemezdi.Sonuçta Bedirxan Bey'in ayaklanmasına onun etki alanında bulunan yakın çevrelerin (Bohtan,Moks,Şatah) yarı bağımsız Ermeni aşiretleri katılmış,buna karşılık Vaspuragan bölgesinin bazı Ermeni grupları ise Osmanlı ordusuna yardımcı olmuşlardı.Birbirine karşıt vaziyet alma durumları Kürtler arasında da görülmüş,örneğin Diyarbakır tarafındaki aşiretler harekete destek olmadığı gibi,Muş'tan Bitlis'e kadar nüfuzu bulunan Modikan aşireti reisi Mirza Bey tersine Osmanlı yanında yer almıştı.(6)


Yani eğer o ayaklanmanın desteksiz bırakılması ve/veya karşısına geçilmesi yanlışsa,bunu öncelikle Kürt toplumunun kendi içinde sorgulamak gerekir.Ancak daha sonra ve ona güven verebilir olduğu ölçüde Ermeni toplumu açısından sorgulanmasının bir anlamı olabilirdi.Yoksa öyle "şehirli Ermenilerin rahatlarını bozmak istememeleri" gibi bir genellemeyle Van'dan İstanbul'a bütün Ermeni halkının şehirli nüfusunu daha sonraki Kürt-Ermeni gerginliğinin sorumlusu saymak gülünçtür.


Xerzî'nin özellikle konu etmemiş olmasına rağmen biz burada Ermeni toplumu için bir muhasebe noktası olarak,dönemin Ermeni cemaat lideri Patrik Madteos Çuhacıyan'ın politik tutumunu eleştirebiliriz.Onun Kürt beyliklerine karşı Osmanlı askeri seferlerini hararetle desteklemesi,taşradaki ruhani öncülüklere ilettiği yazılı yönergelerle tüm Ermenileri bu tavırda bütünleşmeye çağırması ve sonunda da Osmanlı'nın zaferini kutlaması çok talihsiz bir tutumdur.Kaleme aldığı metinlerde Kürtlere ilişkin kullandığı dil oldukça rencide edici,Sultan Abdülmecid'e ise kilisenin olağan iltifatları ötesinde yaranmacı olmuştur.(7) Sultan ile paşalarının Kürt beylerini dize getirmedeki amaçları sanki doğuda Ermeni halkını korumak ve ona özgürlük getirmekmiş gibi,olmadık payeleri bahşetme yoluyla Osmanlı'ya yapılan övgüler,Ermeni halkını boş hayallerle avuturken,muhakkak ki ileride Kürtlerin Ermenilere karşı duygularını da olumsuz etkilemiştir.Bunu o dönem patrikliği fazlasıyla denetleyen İstanbul'daki "amira"lar (saraya yakın Ermeni aristokrat burjuva) sınıfının etkisinden bağımsız düşünmek mümkün değil.Doğudaki Ermeni halkının şehirli ve köylüsüyle Kürt ayaklanmalarına mesafeli duruşu ise eski beylik düzeninden gördüğü mağduriyet nedeniyle daha farklı değerlendirilmelidir.Ermeniler arasında o dönem yaygın olarak paylaşılan şey,Tanzimat reformlarının yarattığı aldatıcı umut ile devletin merkezi düzenini yeğlemek olmuştur ki,bunun Kürt-Ermeni gerginliğini körükleme anlamında suçlanacak bir durum olmadığını belirtmek gerekir.


Ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısı ise Ermeni halkının,henüz Kürtlerde görülmeyen bir ulusal uyanış ile özgürlük mücadelesine yöneldiği dönemdir.Xerzî bu durumu şöyle tanımlıyor:"Millet-i Sadıka payesinin verilmesinde en önemli rolü oynayan Osmanlı devlet kademesindeki elit ve nispeten daha zengin olan Ermeni önde gelenlerinin çocukları ve onlarla beraber aynı okullarda okuyan orta sınıf Ermenilerin çocukları arasında zaman içerisinde bir özgürlük fikri gelişmeye başlamıştı.(...) Bu lokomotifin itici güçlerinden biri olan din faktörünü de buraya eklememiz gerekir.Özellikle Ortodoks Ermeni Kilisesi'nin ve papazlarının dini fanatizmi de kullanarak bu sürece katkı yaptıkları tarihi bir gerçektir.(...) Başlangıçta haklı olan bu düşünceler,zamanla din faktörünün de devreye girmesiyle,yüzyıllarca beraber yaşadıkları halklara doğru evrilmeye başladı.Bu halkların en önemlisi de en yakın komşuları olan Kürt halkı idi."


Yapılan bu tasvir somut bilgiden yoksun ve keyfi bir yakıştırma ürünüdür.Ulusal özgürlükçü fikirler yalnız Osmanlı başkentinde ve özellikle de elit kesimin çocukları arasında değil,daha erken olarak Rusya'da (özellikle Tiflis,Eçmiyadzin,Moskova Ermeni okullarında) yetişen ve genelde varlıklı da olmayan aydınlar arasında gelişmiştir.Xaçadur Abovyan,Mikail Nalbantyan,Rapayel Badganyan,Raffi,Krikor Ardzruni,Kapriel Sundukyan,Berc Broşyan,Ğazaros Ağayan ve başkaları ondokuzuncu yüzyıl ilk yarısı ve ortalarından itibaren eserler vermiş Kafkas Ermenilerinin öncü yurtsever,devrimci ve demokrat aydınları olup,görüşleri Tiflis üzerinden Batı Ermenistan'ın Erzurum-Van çevrelerini de etkilemiştir.Osmanlı Ermenilerinden bunlara paralel fikirleriyle erken ürünler veren,kimisi Venedik ve Paris gibi dış merkezlerde eğitim görmüş olan Dzerents,Mıgırdiç Beşiktaşlıyan,Madteos Mamuryan,Harutyun Sıvacıyan,Hagop Baronyan,Bedros Turyan,Arpiar Arpiaryan gibi yazar,şair ve yayıncılar da Ermeni ulusal hareketinin doğuşu aşamasında etkili olmuşlardır.Bu önemli kalemlerin biraraya geldiği süreli yayınlardan Moskova'da "Hüsisapayl" (Kuzey Parıltısı),İstanbul'da "Yeprad" (Fırat) ve "Meğu" (Arı),Tiflis'te "Mışag" (Çiftçi),İzmir'de "Arevelyan Mamul" (Doğu Basını),yine İstanbul'da "Arevelk" (Doğu) ve "Masis" ilerici fikirlerin yayılmasına hizmet etmiştir.Aynı dönem başka bazı aydınlar ve çıkarttıkları süreli yayınlar ise muhafazakâr görüşleriyle bunların karşısında yer almış,aralarında şiddetli tartışmalar yaşanmıştır.(8) Xerzî'nin ima ettiği Osmanı devletiyle içli-dışlı "elit"lerin tarafı işte bu karşı cephe olmuştur.Onların eğitim gören çocukları arasından tek-tük devrimci saflara meyledenlerin olması bu gerçeği değiştirmez.Yukarıda anılan isimlerin pek çoğu eğitimlerini maddi güçlükler içinde kendi emekleriyle sürdürmeye çalışmış orta halli ve yoksul aile çocuklarıdır.Biyografileri bulunup okunabilir.


Osmanlı Ermenileri arasındaki ilk gizli ulusal-devrimci örgütlenmeler ise,çelişkilerin daha keskin olduğu doğu vilayetlerinde kendini gösterir.1868'de Erzincan Ermenileriyle Dersim Kürtlerinin ortaklaştığı bir Ermeni-Kürt Ulusal Kurtuluş Komitesi ve silahlı gücü "Xol" (Kol) kurulur.1872'de Van'da "Miutyun i Pırgutyun" (Kurtuluş Yolunda Birlik),1881'de Erzurum'da "Başdban Hayrenyats" (Anavatan Savunucusu) gizli örgütleri oluşur.Sonuncusu özellikle 1878'de vaadedilen reformların hayal kırıklığına dönüşmesi üzerine,Ermeni halkının alışılmış göç eğilimini önleme ve kendi vatanında haksızlıklara direnerek yaşama ısrarının ürünüdür.Bu örgütlerin saflarına katılanlar genellikle yoksul köylüler ve zanaatkârlar olmuştur.1883'e kadar yüzlercesi tutuklanır ve yargılanır.(9)


İlk Ermeni partisi olarak bilinen Armenagan da 1885'te Van'da kurulmuştur.Düşünsel öncüsü olan Mıgırdiç Portugalyan 1876'dan beri burada öğretmenlikle beraber eğitsel-kültürel birlikler kurulmasına önayak olur.Bunlar ulusal kurtuluş propagandasının ocaklarına dönüşür.Bölge halkının büyük saygı duyduğu yurtsever ruhani lider Xrimyan Hayrig daha erken (1858-1864 arası) çıkarttığı "Ardziv Vaspuragani" (Vaspuragan Kartalı) dergisiyle ulusal uyanışa önemli katkı yapmıştır.Portugalyan sık sık Tiflis'e giderek "Mışag" (Çiftçi) dergisinin editörü Krikor Ardzruni ile görüşmelerde bulunur.Düşünsel olarak onun yanında Rafael Badganyan ve Raffi gibi devrimci yazarlardan yoğun etkilenir.1880'lerden itibaren özellikle Raffi'nin devrimci roman kahramanları Ermeni gençlerin ilham kaynağı olmuştur.1885'te Van valisi Hasan Paşa hem Portugalyan'ı,hem Xrimyan Hayrig'i İstanbul'a sürer.Portugalyan oradan kaçıp Marsilya'ya gider ve "Armenia" isimli Ermenice dergiyi çıkartmaya başlar.Aynı yıl Van'daki öğrencileri onun izinde "Armenagan" platformunu kurarlar.


1887'de Cenevre'deki Kafkas çıkışlı Ermeni öğrenciler tarafından kurulan "Heğapoxagan Hınçakyan Gusaktsutyun" (Devrimci Sesleniş Partisi) de bir yanıyla Portugalyan'ın Avrupa'da yaydığı fikirlerden etkilenmiştir.Diğer yanıyla bu parti Rus Marksisti Plehanov'la ilişkili olarak Marksizmi savunur,ki daha sonra Sosyal Demokrat Hınçakyan ismini alacaktır.1890'da Tiflis'te kurulan "Hay Heğapoxagan Taşnaktsutyun" (Ermeni Devrimci Federasyonu) ise,isminden anlaşılacağı üzere değişik görüşlerden devrimcilerin bir tür cephe örgütü gibi kurulur.Onda da sosyalizm ile milliyetçiliğin sentezi vardır.Ama özellikle Rusya'daki Narodnik (halkçı) devrimcilerden etkilenmiş olup zamanla Hınçaklara göre daha milliyetçi bir çizgiye oturur.Her iki parti dışarda kurulduktan sonra Osmanlı başkenti ve taşra merkezlerinde örgütlenmeye koyulur.Hınçaklar ilk dönem etkin olup Kumkapı ve Bab-ı Ali gösterisini,Sasun ve Zeytun direnişlerini örgütler,daha sonra bir ayrışma sonucu zayıflamaya başlar.Liberal kanadının oluşturduğu "Veragazmyal" (Yeniden İnşa) örgütü ileride kurulan "Sahmanatragan Ramgavar" (Anayasal Demokrat) partiye katılır.Zaman içinde dağılan Armenaganların da Hınçak,Taşnak ve Ramgavar'lara katılan üyeleri olur.1895 sonrası asıl güçlenen Taşnak partisidir.Hınçakların programındaki "bağımsız ve birleşik Ermenistan" hedefine karşılık,daha milliyetçi bilinen Taşnakların Osmanlı ülkesinde özerklikten öte bir amaç ilan etmemiş olmaları ilginçtir.Rusya'nın ve Avrupa devletlerinin Hristiyan bir halk olarak Ermenilere sahip çıkmalarını isteme,onların müdahalesine bel bağlama durumu -zaman zaman ikiyüzlü siyasetlerini eleştirmekle birlikte- bu partilerin her birinde az çok görülmüştür.Ama dinsel fanatizm yakıştırması hiç biri için doğru değil.(10)


Ermeni ulusal hareketinin itici güçlerinden biri olarak kiliseyi işaret eden ve oradan da dinsel fanatizm yakıştırmasını yapan Xerzî ya bir şey bilmeden duydukları ile yazıyor, ya da işine gelmeyen bilgileri öteleyip keyfince bir ideolojik imaj çiziyor.Gerçekte Ermeni kilisesinin İstanbul'daki yönetici kuruluşu patriklik ve yakın olduğu muhafazakar burjuva çevreler,zaman zaman reform taleplerine aracılık etmekle beraber yukarıda gördüğümüz ulusal örgütlenmelere ve onların reform için olsun devleti zorlayan hareketlerine karşıydı.Devletten beklentilerini rica minnet Bab-ı Ali'ye iletme dışında bir etkinlikleri yoktu.Halka yakın bazı rahip ve papazların direnişten yana tavırlarını ayrı tutarsak,kilisenin Ermeni halkına verdiği daha çok pasifizm,itaat duygusu ve kanaatkârlıktı.O yüzden devrimci hareketin öncüleri yüksek ruhani sınıfını eleştiriyordu.Örneğin Raffi "Bir gün Ermenilerin Tanrısı,yıkılan Ermenistan'ın ve kanı akıtılan evlatlarının intikamını isterse ulusal düşmanlarımızdan,ilk sorumlu olarak görmemiz gereken bizim kilise adamlarımızdır.Onlar halkın yüreğini gömdüler,yiğitliğini çaldılar,bütün yaşamsal güçlerini öldürdüler ve Hristiyanlık sabrı adına köle olmayı öğrettiler" diyordu.(11) Mübalağalı olması bir yana,bu eleştiri,devrimci ulusal öncülerin kiliseyle nasıl bir uyuşmazlık içinde olduklarını göstermesi bakımından çarpıcıdır.


Ermeni ulusal kimliğinde Hristiyanlığın belirleyici bir yere sahip olması,yüzeysel yaklaşımla Ermeni ulusal hareketinin de bu temelde geliştiğine yorulabiliyor.Böyle kanaat belirtenlerden biri de "ana akım" Kürt hareketinin lideri Abdullah Öcalan'dır.O da dönemin Ermeni ulusal hareketini "dar milliyetçilik"le suçlarken daha özelde "dine dayalı milliyetçilik" vurguları yapmıştır.Ama karşılaştırmak gerekirse Öcalan'ın yaklaşımı,Xerzî ve onun gibi düşünen bazı Kürt yazarlarının iddiaları yanında daha yumuşak kalır.Xerzî'nin Ermeni ulusal hareketine bakışı neredeyse Türk şovenizmiyle paralellik arzediyor.O  bunun Rus emperyalizmi tarafından güdümlenen bir milliyetçilik olduğunu,din faktörüyle onların emellerine alet olmak dışında bir işlev göremeyeceğini vs. tıpkı Türk tarih tezlerinden tanışık olduğumuz klişe ifadelerle vurgulayıp duruyor.Ama sonuçta yazdığı şey o tezlerin tıpatıp aynısı değil,Kürt milliyetçi bakışıyla dizayn edilmiş değişik bir versiyonudur.Dolayısıyla "Ermenilerin yönelimi" konusunda şöyle bir görüş şekillendirmiş:


"...özellikle Taşnak ve Hınçak Partileri bu amaç doğrultusunda,esas yönelmeleri gereken güç olan Osmanlı'yı daha sonraya bırakarak,kendilerine en büyük engel olarak gördükleri Kürtleri bu devletlerin yardımıyla tasfiye etmeyi ve öncelikle onların güçlerini kırmayı hedef edinmişlerdir.Bu amaç doğrultusunda içlerinden seçtikleri devrimci kadroları Kürdistan'a göndererek,öncelikle burada ses getirecek eylemlerle olaya uluslararası kamuoyunun dikkatini çekmeye çalışmışlardır.İlk eylem yeri olarak da Kürtler ve Ermenilerin yüzyıllar boyunca barış ve huzur içerisinde yaşadıkları,elbirliğiyle Osmanlı'nın girmesine asla izin vermedikleri Sason bölgesini seçmişlerdir..."


Buradan yavaş yavaş 1891-1894 Sasun direnişini suçlamaya giriş yapılıyor.Sasun bölgesi ve o dönem Ermenilerin Kürtlerle içiçe yaşadığı her yer Kürdistan'a ait gösteriliyor.Bir kısmı Batı Ermenistan ya da bütün o alanlar artık Ermenistan'la Kürdistan'ın ayrıştırılması güç bir bileşkesi değilmiş gibi...Fakat Ermeni partileri oraları Ermenistan yapmak için "Kürtleri tasfiye etmek" istiyorlarmış.Bunun için öncelikle Sasun'u hedeflemiş ve karışıklık çıkartmak üzere dışardan adam göndermişler.Okuyanı Ermenilere karşı infiale sevkedecek mizansen yazı boyunca eksik değil.Bundan sonra olayların gelişimi de büsbütün taraflı ve yanlış yansıtılıyor.Güya o devrimciler Ermeni halkını Kürtlere saldırmaya teşvik etmiş,hatta katliam yapmışlar.Sonuçta Kürtler kendini savunma amacıyla çatışmalara girmiş,karşılıklı kayıplar olmuş,Osmanlı ordusu uzun süre seyirci kaldıktan sonra mecburen müdahale etmiş,ortalık kan gölüne dönmüş (özellikle hangi tarafın kırıldığı belirsiz bırakılıyor) ve Ermenilerin yarattığı bu çatışma ortamı devam ederek sonraki yıllarda daha büyük karışıklıklara yol açmış!..Böyle bir sunumla Ermeni direnişçileri haksız ve saldırgan taraf konumuna yerleştiren yazar,sonraki yıllarda Ermenilere yapılan yaygın katliamları da katliam saymıyor.Sasun'daki haklı ulusal köylü direnişini bir Osmanlı resmi sözcüsüne yakışır biçimde şöyle suçluyor:


"Burada önemli olan nokta,Sason halkının huzur ve barış içerisinde süren hayatının Damadyan ve Murad gibi aslen Sasonlu olmayan ve dışarıdan gönderilen milliyetçi Ermeniler tarafından bozulmasıdır...Buradaki esas amaç halklar arasına düşmanlık tohumları ekilerek,gelecek yıllardaki toplu bir başkaldırının temellerini atmaktır."


Bugün de "cennet yurdumuzdaki huzur ortamını bozmak için nifak tohumları eken bölücü terör örgütü" gibi suçlamalar yaygın olarak yapılmıyor mu?Kendini ulusal özgürlükçü sayan yazar,günümüzün Kürt hareketine yapılan benzer ithamlara bu bakış açısıyla ne cevap verebilir acaba?Son otuz yıldır süregelen durumu düşünelim;nasıl ki beyaz Türkler bunca Kürdün neden dağa çıktığını bile anlamazlıktan geliyorsa,şimdi bu direnişin taraftarı olan Kürt yazar da yüz küsur yıl önce Sasun'da Andok dağına çıkan köylüleri ve fedailik yapan devrimcileri anlamak istemiyor.Hangi huzur ortamı varmış acaba?1860'lardan itibaren bütün o kırsal bölgelerdeki Ermenilerden İstanbul'daki cemaat liderlerine sayısız şikâyet mektupları gidiyor,yapılan toprak gaspları,zorbalık ve tecavüzlerin önüne geçilmesi için Bab-ı Ali'yi zorlamaları isteniyor,fakat bunların hiçbir etkisi olmuyordu.Osmanlı Devleti'nin eski Kürt beyliklerini ortadan kaldırması ve Tanzimat-Islahat yenilikleri Hristiyan halklar için özünde çok şey değiştirmemişti.Eski mirlerin ya da büyük beylerin yerini daha küçük aşiret reisleri,şeyhler ve ağalar alıyor,eski mir-i arazilerin veya devlet adına işletilen toprakların yerini de 1858 tarihli arazi kanununun istismarı yoluyla hileli tapular ve gaspedilmiş Hristiyan mülkleri dolduruyordu.Ermeni köylüsü yine devletin yanında Kürt feodal beylerinin de ezdiği,şüphesiz kendi tefecilerinin de soyduğu,bütün bölgenin en fazla mağdur edilen kesimiydi.Başkaldırma nedenleri çok yerde geçerliyken genelde çaresiz kalıyordu.Sasun'da direniş geleneğine sahip olan köylülük haksız vergileri reddederek mücadeleye başlamış,Kürt aşiretlerinin saldırı tehditi karşısında ise savunma için dağa çıkmıştı.Ciddi nedenleri olmadan bir iki devrimcinin binlerce köylüyü direnişe sevketmesi mümkün müydü?Bu basit mantık sorusunu bile umursamayan yazar,Osmanlı bakışıyla adına "ayaklanma" denilen Sasun direnişini adeta durduk yere bir kalkışma ve özellikle Kürtlere karşı provokatif bir girişim olarak mahkum etmeye çalışıyor.Hemen ardından tam da böyle bir basitliği başkalarına mal ederek ayna karşısında kavga eden biri gibi davranıyor:"Yapılan yorumlar,Kürtlerin hiçbir sebep yokken,saldırıya geçtikleri ve sivilleri katlettikleri şeklindedir."


Ermeni tarihçilerin Sasun için öyle anlaşılmaz bir tablo çizdikleri yok aslında.Katliamı esasta Kürtlere mal ettikleri de doğru değil.Oradaki katliam (1894) üç yıllık direnişi ezmek için büyük güçlerle nihai saldırıya geçen Müşir Zeki Paşa komutasındaki Osmanlı 4. Ordusu'nun eseri olmuş,yanı sıra Hamidiye Alaylarında örgütlü Kürt aşiretleri de rol oynamıştır.Durumu incelemek için Avrupa'dan heyet gelince Abdülhamid yönetimi bütün sorumluluğu Kürtlerin üstüne yıkmaya çalışır.Buna karşılık Ermeni temsilcileri "katliam yapanların Kürtlerden ziyade Osmanlı askeri olduğuna" tanıklık ederler.(12)


Onu izleyen iki yıl boyunca Ermeni halkına karşı her tarafta bir Cihad gibi örgütlenen pogrom tipi katliamların ise provokasyon anlamında Sasun'daki gibi mazeretleri bile olmamıştır.Fakat Xerzî onları da yine Sasun'un doğal sonucu sayıyor.Bu anlama gelmek üzere "Sason olayları,Kürt-Ermeni ilişkilerinde bir kırılma noktası olmuştur.Halklar arasındaki nefret giderek çoğalmış ve yakın bölgelere de sirayet etmiştir" diyor.Öyle ise 1895-1896 yılları yaşanan katliamlar karşılıklı mı olmuş acaba?Bu can sıkıcı konuda bir şey diyemediği için olsa gerek,o dönemi atlıyor.Daha sonra o katliamlara misilleme olarak yapılan ve onlarla mukayese edilemeyecek olan Xanasor eylemini Cewo'nun uyduruk rakamıyla ortaya atıp bir kere daha Ermenileri asıl kışkırtıcı ve saldırgan taraf konumuna yerleştiriyor.Dönemin en kıyıcı gücü olan Hamidiye Alaylarının kuruluş amacı ve fonksiyonlarını elden geldiğince hafifleterek,Abdülhamid'in Ermenileri tırpanlama yolunda Kürtleri kullandığı gerçeğini de sulandırıyor."Hamidiye Alayları sadece Ermenilere karşı değil,belki de daha yoğunluklu olarak isyan eden Kürtlere karşı kullanılmıştır" diyor.Gerçekte bu örgütlenmenin Kürtlere dair işlevi onları tekrar sıkıca devlete bağlamak olmuş,yani Abdülhamid doğuda İmparatorluktan kopma ihtimali bulunan iki milletten birini yanına çekip disiplin altına da alarak daha öncelikli hedef olarak gördüğü diğerine karşı onun askeri gücünden yararlanmıştır.Xerzî sonunda "bu alayların da Kürt-Ermeni çelişki ve düşmanlığının oluşumuna verdikleri büyük katkı inkâr edilmemelidir" diyor ama,genel değerlendirmede Ermeni örgütlerine yüklediği sorumluluk her halükârda daha ağır görünüyor.


Buraya kadar yazarın verdiği ana fikir,"eğer Ermeniler önceleri Osmanlıya sadık olarak Kürt ayaklanmalarına karşı vaziyet almasalar,sonra da Rusların desteğiyle Kürtleri tasfiye etmeye dönük kışkırtıcı eylemlere girişmeseler,Kürtlerin onlara karşı kıyıcı rollere girmeleri hiç sözkonusu olmazdı" şeklinde özetlenebilir.Hatta "yine de Kürtlerin fazla kıyıcı olmadıkları,ne yaşandıysa karşılıklı yaşandığı,fitili ateşleyenin ise her zaman Ermeniler olduğu" düşüncesi işlenmektedir.Bu yaklaşımlarda iki komşu halkın tarihsel ilişkileri,mevcut sistem içindeki toplumsal-ekonomik konumları,kültürel durum ve ulusal uyanış süreçleri,devletle uyuşan ve zıtlaşan yönleri,önderlik ve iç örgütlülük durumları,birlikte kurtuluş fikrine yakınlık-uzaklıkları ciddi bir incelemeye tabi tutulmuş değil.Osmanlı'nın dağılma döneminde başka uluslar bağımsızlıklarını kazanırken,doğu bölümünde aynı coğrafyayı paylaşan Ermenilerle Kürtlerin dayanışma içinde ortak kurtuluşu hedefleyememiş olmaları nedendir?Bunun koşulları ve tarafların rolleri üzerine derinlikli düşünüldüğü hiç söylenemez.Yüzeysel bakışla yapılan baştan sona taraflı değerlendirmeler,yer yer resmi Türk tarihiyle çakışacak ölçüde dönemin Ermeni ulusal hareketini kötüleme ve sonunda adeta Ermeni ulusunun yok olmasını bile onun kendi günahlarıyla açıklamaya dönüşmüştür.Nihayeti 1915'e yaklaşırken de bu yazarların dikkat çektikleri şey,"Taşnakların önce İttihat ve Terakki'yle ittifak yapmaları,sonra ise Rusya'ya güvenerek kışkırtıcı olmaları"dır.


Taşnakların izlediği politikalar şüphesiz eleştirilebilir.1908 öncesi Jön-Türklerle ittifakları Abdülhamid istibdadına karşı anlaşılır iken,daha sonra iktidarda gerici yüzünü gösteren İttihat ve Terakki'yle ittifakı sürdürmeleri ahmaklık olmuştur.Ama Soykırım arifesinde tam tersine kışkırtıcı olduklarını söylemek hakkaniyetli değil.Dünya savaşına girilirken Taşnak Partisi'nin Osmanlı şubesi oldukça temkinli davranmış,Ermeni halkının seferberlik emirlerine uymasını istemiş,Rusya ile işbirliği yapmaktan özellikle kaçınmış,Erzurum milletvekili Karekin Pastırmacıyan (Armen Garo) ile Van milletvekili Vahan Papazyan dışında lider kadrosundan tehcir öncesi Rus saflarına geçen kimse olmamıştır.Rus ordusuna bağlı Ermeni gönüllü birlikleri önceleri o devletin tebası olan Ermenilerden ve kısmen de başka ülkelerdeki göçmenlerin katılımından oluşmuştur.Osmanlı Ermenilerinden katılımlar ise esasen tehcir ve kırımların başlaması üzerine gelişir.Osmanlı tarafında Taşnaklar dahil Ermeni ulusal öncülerinin kışkırtıcı olmama hassasiyeti,çoğu yerde istense harekete geçirilecek direniş potansiyeli var iken ondan bile kaçınmayı getirmiş,bu nedenle istisnai yerler dışında tehcir ve kırımlar engelsiz yapılabilmiştir.Ermeni siyasi öncülerinin asıl büyük zaafını bu noktada tespit etmek,yani imha tehlikesini sezme ve yaygın direniş örgütlemede gevşek kalmalarını eleştirmek gerekir.Sonuçtan bakışla o hassasiyet hiç işe yaramamış olduğuna göre,keşke Osmanlı Ermenileri suçlanmayı hak edecek şekilde Ruslarla işbirliğini daha baştan açıkça tercih etseymiş demek dahi mümkün.Doğrusu,reform beklentilerinin boşa çıktığı ve lokal kırımların yaşandığı yıllar boyunca Batı Ermenistan halkının bir bölümü içten içe Rusya'nın müdahalesini de arzu etmiş,fakat dünya savaşı patlak verdiğinde "hainlik" suçlamasına fırsat verilmemesi için fiili işbirliğinden özenle geri durulmuştur.Aksi yöndeki iddia,Türk tarafının tehciri gerekçelendirmek için yaptığı kasıtlı bir saptırmadır.Tarihi kendi açılarından benzer şekilde okutmaya çalışan Kürt milliyetçileri de bu haksız ithama dört elle sarılıyor.


Nedense Ermenilerin Rusya veya İngiltere'den bir şeyler ummaları her zaman bağışlanmaz suç oluyor da,Kürtlerin bu tarz girişimleri olduğunda başka türlü oluyor.Xerzî Birinci Dünya Savaşı'nın başında İttihat ve Terakki'nin içerideki asıl hedefinin Ermeni halkı olduğunu gözardı ederek,onun "Kürtlerden kurtulma planları yapmaya başladığını",bunu sezinleyen Kürt liderlerinden bazılarının Rus ve İngiliz desteği arama çabalarının "Ermeniler tarafından engellendiği"ni ileri sürüyor.Farzedelim ki öyle olsun,o taktirde Kürtler için normal saydığı dış desteği Ermeniler için neden suç sayıyor?İşte,o bölgeler bütünüyle Kürdistan'mış,Kürtler her yerde çoğunlukmuş,Ermeniler azınlık olmalarına rağmen bölgeye hakim olup nüfus dengesini tersine çevirmek istiyorlarmış da,o yüzden tasvip edilemezmiş!..Bu gerekçeler,ki doğru da değil;yüzyıllardır Batı Ermenistan'da imtiyazlı konumlarıyla yayılan,Ermeni köylülerini mağdur ederek göçe zorlayan Kürt yerel otoritelerinin kendi anlayış ve arzularını gizlemek üzere ileri sürülmüş tutarsız bahanelerdir.Sözü edilen Kürt liderlerinin tersi yönde üstünlük arayışları yoksa,ortak kurtuluş için Ermenilerle adil bir plan etrafında birliği neden gözetmediklerini sormak gerekir.Savaş arifesinde Rusya ile işbirliği arayan Abdürrezak Bedirxan Bey Van'daki Rus Konsolos yardımcısı Olferov'la görüşmesinde "Şüpheli Ermeniler yerine Kürtlerin komşuluğu Rusya için daha elverişlidir" diye telkinde bulunur,o da bunu benimseyerek hükümetine iletir,fakat Rus hükümeti Kürtleri Ermenilere tercih etmez.(13) Bu bilgi Xerzî'nin iddiasının tam tersi bir yoruma da imkân veriyor.Yani Ruslarla işbirliği konusunda asıl Bedirxan Bey'in Ermenileri ekarte etmek istediği söylenebilir.


Devamında Kürtlerin Osmanlı ile ittifakının savunulma tarzı ise daha da ilginç:"Kürtlerin yeminli Hristiyan düşmanları oldukları ve Osmanlı'yı destekledikleri propagandası istedikleri sonucu vermiş ve Kürtler bu kurtlar sofrasında yalnız kalmaya mahkûm edilmişlerdir...Çaresizlik ve anti-propagandalarla ittifaksız bırakılan Kürtler,emperyalizmin üzerinde en çok durduğu topraklarını ve namuslarını korumak amacıyla Osmanlı'nın yanında saf tutmuş,deyim yerindeyse denize düşerken yılana sarılmıştır.Burada önemli bir etken olan din faktörü de unutulmamalıdır.Halifenin ordusunda kâfirlere karşı savaşmak propagandası etkili olmuştur.Aynı tavrı Ermeni Ortodoks Kilisesi'nde de görmek mümkündür.İşte tam da bu ortamda,kılıçlar karşılıklı olarak bilenmiş ve binlerce yıllık komşuluk ve dostluğun yerini düşmanlıklar almaya başlamıştır..."


Buna göre Kürtlerin önde gelenleri de Ermeniler gibi Rus ve İngiliz desteğiyle bir kurtuluş ararken,Ermenilerin çelme takması ve o Hristiyan devletlerin de zaten güvenmemesi sonucu Osmanlı'nın kucağına düşmüş oluyorlar.Gerisi ise "Rusların öncü kolu olarak Ermenilerin Kürt katliamlarına girişmeleri" şeklinde resmediliyor."Daha savaşın başlarında Rus orduları Van ve Bitlis yörelerine inmeyi başarmıştır.Kendilerine destek veren Ermeni çeteleri ise Rusların işgal ettikleri bölgelerde sivillere geniş çaplı saldırılarda bulunmaya başlamışlardı.Bu hareketlerinin sebebini tahmin etmek zor değildir.Bilindiği gibi Kürt nüfusu her zaman Kürdistan'da çoğunluğu oluşturmuştur.Ermeni çetelerinin amacı bu orantıyı Ermeniler lehine çevirmek ve böylece amaçladıkları Büyük Ermenistan için nüfus avantajlarını kendi lehlerine çevirmekti..." deniyor.


Bir defa Rus ordularının Van ve Bitlis yörelerine ulaşmaları savaşın başlarında değil;Van'a girmeleri 1915 Mayısı,Bitlis ve çevrelerine ise 1916 baharıdır.Van'da direniş gösteren şehir halkı Rusların bölgeyi ele geçirip sonra çekilmeleri üzerine yığınlarla Kafkas bölgesine kaçmış,Bitlis,Muş ve çevre kazalardaki Ermeniler ise çoğunlukla tehcire bile çıkarılmadan yerinde katliama uğratılmıştır.Bu katliamları örgütleyen vali-kaymakam ve komutanların harekete geçirdikleri Kürt aşiret güçleri de olmuştur.Doğu cephesinde Rus ordularına destek olan Ermenilerin de ele geçirilen yerlerde çeşitli gaddarlıklar yapmış olmaları mümkündür.Fakat belirsiz genellemeler yerine bu tür olayların nerelerde ne zaman cereyan ettiklerine bakılırsa,bunların daha çok Ermeni tehcir ve kırımlarından sonra girilen yerlerde ve öc alma dürtüsüyle işlenmiş suçlar olduğu anlaşılır.Öyle büyük çapta sivil katliam yaptıklarını öne sürebilmek için ise somut verilerle konuşmak gerekir.Yoksa bir inandırıcılığı olamaz.İnandırıcı olmayan iddiaya bir de "Büyük Ermenistan için nüfus avantajı" gibi tahmini sebepler uydurmaya çalışmak,1915'in tablosunu tersyüz etme isteğinden başka bir şeyle açıklanamaz.


Xerzî bu konuda Abdürrezak Bedirhan'ın ve Hasan Hişyar Serdi'nin tanıklığından söz ederek kuzeylerde katledilenler dışında bir milyondan fazla Kürdün de Rus ve Ermeniler önünden kaçıp güney bölgelere göç ettiğini, "yollarda soğuk,hastalık ve Ermenilerin saldırıları yüzünden bu bir milyonun üzerindeki nüfusun ancak yüzde onu bu tufandan kurtulabildiği"ni ileri sürüyor.Buna göre doğu vilayetlerinde henüz Ermeni tehciri başlamadan önce Rusların eline geçen ve hatta geçmeyen yerlerde Ermeniler Kürtlerin yaklaşık bir milyon nüfusunu katletmiş oluyor!..Düşünebiliyor musunuz?Daha sonra Ermenilerin başına geleni neredeyse eşit ölçüde onlar Kürtlere çoktan yapmışlar bile.Üstelik tanık gösterilen kişilerin bunları "bütün ayrıntılarıyla yazdıkları" söyleniyor.Öyle ise nerede o ayrıntılar?Hangi yörelerde ne tür saldırılar tespit edilmiş?Özellikle de güneylere kaçan Kürtleri,Türk ordusunun ve Kürt aşiretlerinin denetimindeki o hatlarda hangi silahlı Ermeniler nasıl katledebilmişler?Bu sorular yanıtsız kalıyor.


Nihayet konu Ermenilerin tehcir ve kırımlarına geldiğinde ise Xerzî "Ermeni çetecilerin ve Rus ordusunun günahının sivil Ermenilere çıkarılması"ndan söz ediyor.Lakin "göç ettirilen Ermenilerin büyük çoğunluğu yollarda katledildi" derken yukarıdaki gibi saldırı öznelerini de anmıyor.Böyle bir resmedişe bakılırsa önce Ermenilerin Kürtlere,sonra da Türklerin Ermenilere soykırım uyguladığını söylemek mümkün.Sonuçta "Kürtler en az Ermeniler kadar mağdur ve bütün taraflar içinde en masum olan kesimdir" demeye geliyor.Haksızlık etmemek için,yazarın bütün sivil kurbanları masum gördüğünü belirtelim.Fakat Ermenilerin yöneticilerini ve Rus safındaki savaşçı kesimlerini ilk katliamcılar olarak suçlarken,Kürtlerin Osmanlı safında kıyım yapan kesimlerini anmaktan imtina ediyor.Daha sonra ise,İttihatçıların bu soykırımı Kürtlerin üzerine yüklemek istediklerini,1916 tarihli bir Ermeni gazetesinin buna dikkat çektiğini belirterek,Kürtlerin yardımcı anlamda olsun bir rolü ve sorumluluğu bulunmadığını ima ediyor.Şüphesiz Türk devletinin asli sorumluluğunu Kürtlerin üstüne yıkma çabası göz yumulacak bir olgu değil.Ama bu haksız gayreti teşhir etmek,devletle suç ortaklığı yapan yerel güçlerin payını hiçe indirmeyi de gerektirmiyor.


Sonuç olarak Xerzî'nin yaptığı muhasebe denemesinin özü,daha önceki Kürt-Ermeni gerilimiyle beraber 1915'in de vebalini asıl kurban olan Ermenilerin boynuna yüklemek şeklinde özetlenebilir.Yazısının girişinde "Ermeni Soykırımı konusunun her zaman olduğu gibi yine gündeme gelmesi,özellikle Kürtlerin,bu kırımda iddia edilen katkıları  sebebiyle,payı olanlar adına özür dilemeleri ve bu konunun tartışmalara sebep olması yüzünden,bu konuya katkı sunmaya,olayların gelişimini,tarihsel boyutunu  ve Kürtlerin özür meselesinin gerekçelerinin ve sebeblerinin neler olabileceğini yazmaya karar verdim" demesine rağmen,yaptığı açıklamalarla aslında Kürtlerin özür beyan etmelerinin büsbütün gereksiz olduğunu anlatmaya çalışmış gibidir.Bu yaklaşım ve sonraki bölümlerde göreceğimiz benzerleri,hakkaniyetli muhasebe çabalarının zayıf kaldığı durumda,Türk toplumundaki gibi resmi bir görüş oluşturmaya doğru ilerleyebilir.Bunun ne kadar paradoksal ve zararlı olacağının iyi anlaşılması dileğiyle...
Nuri Dersimi'nin Ermeni meselesine hükümranların gözlüğüyle bakışı ve tepe takla ettiği 1915 tablosu

"Ermenilere soykırım yapılmadı,asıl onlar soykırım yaptı" diyen Türkler bu konuda yalnız değil;Halaçoğlu'nun Kürt versiyonu olarak anılmayı hak eden isimler var.Girişte belirttiğim gibi bunların öncülerinden biri,Kürt ulusal hareketinin pek itibar ettiği eski figürlerden Nuri Dersimi'dir.O Türk ordu ve istihbaratı ile Kürt hareketleri arasında ikili oynadığı(14) yıllardan sonra Dersim soykırımına girişilirken kaçıp gittiği Suriye'de Ermenilerin 1915 hatırasına yazdıkları kitaplarla tanışır.Türk devletinin insanlık suçlarını ortaya koyan bu tanıklıklarda Kürtlerin de rollerine değiniliyor olması kendisini kızdırır.Buna karşı etkili bir savunma ihtiyacıyla "Hatıratım" isimli kitabının içine "Ermeni meselesi" başlıklı özel bir bölüm katar.Orada bir dizi hayali vahşet tablosu çizdikten sonra,kaynağının,aslında bildiğimiz dezinformasyon oyunları ile Türk Genelkurmay daireleri olduğunu da açık eden şöyle bir bilanço verir:

"Gerek bizzat gördüğüm ve gerekse bazı Kürt subayları aracılığıyla temin ettiğim,gerekse bazı Türk harbiyesiyle ilgili dairelerdeki dosyalardan öğrendiğim ve aldığım bilgi üzerine ve özellikle Cemal Paşa'nın anılarında açıklanan yazı ve istatistiklerden,savaşın başlangıcı olan 1914 yılından 1919 yılı sonuna kadar Kürdistan'da yapılan zararın büyük çoğunluğu Kürtlerden olmak üzere 1,5 milyon insan mağdur olmuştur.Bu zararın çoğu Ermeniler tarafından bilfiil işlenmiş olan cinayetlerden ve katliamlardan ileri geldiği kesin olarak anlaşılmıştı!.."(15)


Yazarın eski dilde olan kitabı günümüz Türkçesine çevrilirken bazı kelimelerin karşılıkları pek isabetli verilmemiş.Yukarıdaki "zarar" ve "mağdur" sözcükleri orijinal metinde "zayiat" ve "zayi" olarak geçiyor,ki bunlarla kastedilen can kayıplarıdır.Sonraki sayfalarda daha açık iddia etmek üzere;"Erzurum,Van,Bitlis ve diğer doğu illerinin Ruslar tarafından istilası sırasında (...) Ermeniler tarafından bu bölgede sakin olan Kürtlerden öldürülen ve miktarı 1,5 milyonu aşan katliam"dan dem vurur.(16) Bunlardan bizim anladığımız,Ermeni halkının 1,5 milyon kurbanlarını aynı rakamlı karşı suçlamayla eşitleme gayretkeşliğidir.Şunu da unutmayalım;Ermeni halkının verdiği o kadar kurban doğudan batıya bütün Osmanlı vilayetlerinde devlet gücüyle topyekün hedeflenmesinin sonucudur.Kürtler ise yalnızca doğunun çatışmalı yerlerinde sayıları birkaç bini geçmeyen Ermeni gönüllü grupları tarafından öyle muazzam ölçüde katledilmiş varsayılıyor.Acaba o yıllarda bahsini ettiği üç vilayetin toplam Kürt nüfusu ne kadardı?Cephelere giden ve dönmeyenleri de düşünün.Bu hesapla savaştan sonra bölgedeki Kürt varlığı nasıl açıklanabilir?Üstelik yazar,Ermeni tehcirinin o katliamlara karşılık yapıldığını ve ölen Ermenilerin daha önemsiz sayıda (600 bin) olduğunu savunuyor.Bu noktaya tekrar dönmek üzere,Ermeni sorununun daha önceki süreçlerine dair yazdıklarını görelim:


"Hatıratım" kitabının "Ermeni meselesi" bölümünde Dersimi,öncelikle doğu vilayetlerindeki Ermenilerin Kürt derebeyleri tarafından mağdur edilmelerine dair şikayetleri sorguluyor.Öyle bir olgunun varlığını örtülü şekilde inkâr ederek,gerek Ermeniler,gerekse yabancılar tarafından dile getirilmesini "Kürtlere karşı cephe oluşturma" maksadına yoruyor.Ayrıca "ondokuzuncu asır başlarında II. Sultan Mahmut Han,Ermeniler hesabına doğuda Kürdistan derebeylerine şiddetli darbeler vurmuş ve Ermenileri memnun etmek istemişti" diyerek,Osmanlı Devleti'nin kendi çıkarları gereğince yaptığı askeri seferleri bile Ermeni istekleriyle açıklamaya çalışıyor.Bu konuya daha önce değinmiştim.Dönemin Ermeni Patrikliği'nin itaatsiz Kürt beylerine karşı Osmanlı saldırganlığını desteklemiş olduğu acı bir gerçektir.Doğudaki Ermeni halkının eski beylik düzeninden çektiği bütün sıkıntılara rağmen,devletin kanlı operasyonlarına arka çıkılması tasvip edilemez bir tutumdur.Fakat devletin yüzbinlik ordu gücüyle Ermeniler hesabına hareket ettiğini varsaymak bütünüyle akla ziyan bir yorum.Yazar devamında "İşte bu gibi nedenlerle Kürtler de Ermenilere karşı savunma durumunu almaya mecbur kalmış ve korunma tedbirleri düşünmeye başlamışlardı.İşte o andan itibaren Kürtlerle Ermeniler arasındaki dostluk ve sevgi bağları sarsılmaya yüz tutmuştu" diyor.Kürtler için "korunma tedbirleri" diye bahsettiği şey,eski beyliklerin yitirilmesinden sonra devletin göz yumduğu zorbalıklarla yeni feodal tahakküm çabaları ve özellikle Abdülhamid zamanında Ermeni ulusal taleplerine karşı devletle ittifak tazeleyerek kıyıcı roller oynama durumudur.Bunu biraz aşağıda "Kürtlerin cehaletleri yüzünden aldanarak,Ermenilere karşı ancak kendini savunma kabilinden saldırmaları" şeklinde mazur göstermeye çalışıyor.Daha sonra bu tanımıyla çelişecek şekilde "kanlı sultanlara hizmet eden asalak aşiret liderleri"nden söz ediyor,fakat bu defa da onları Kürt milletinden ayrı tutmaya özen gösteriyor.(17) Nihayet olaylardan söz etmeye başladığında bu türden bir somut örnek zikretmiyor ve aslında kanlı sultanlara hizmet edenleri de "Ermeni saldırganlığına karşı meşru savunma" konumunda değerlendirdiği anlaşılıyor.Aşağıda bunun örneklerini görmek mümkün.


Yaptığı değerlendirmelerde sık sık Ermeni partilerinin Kürtlere karşı kindarlığından söz eden Dersimi,buna bir örnek olarak "Ermeni Taşnaklar'dan yazar Raffi,Kürtler aleyhinde kitap yayınlamıştır.Hand,Gayzer,Celaleddin vb. gibi Ermeni basını Kürtler aleyhinde zehirler saçmaktadır" diyor.(18) Raffi'nin ölüm tarihi 1888.Taşnak Partisi bundan iki yıl sonra kurulmuş.Yazarın düşüncelerinin partiyi kuranlara ve sonrakilere etki yapması bir yana,kendisinin Taşnak olması imkânsız.Cümlenin kuruluşundan (bu belki günümüz Türkçesine çevirenin hatasıdır) Ermeni basın organları gibi okunan isimler ise Raffi'nin eserlerinden bazılarıdır.Onlarda "Kürtler aleyhinde zehirler" saçıldığını söylemek de ancak içeriğinden bihaber önyargılı duyumlara dayalı konuşmakla mümkündür.Kürtlerle en çok ilgili olan "Celaleddin" isimli kısa romanını alalım mesela:Orada 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı'nın başlarındaki gerçek olaylardan bir kesit sunuluyor.Savaşın başında Osmanlı Şeyhülislamı "gâvurlara karşı Cihad" ilan etmiş,Van Gölü'nün doğusunda Kürtlerin lideri Şeyh Celaleddin de bu çağrıya uyarak kendi güçleriyle Bayezid'e doğru dalga dalga akınlar yapmış;yolları üzerinde bulunan Ağbak'ın 24 Ermeni köyünü 15 gün boyunca talan etmiş,sakinlerini kılıçtan geçirip bir kısmını da esir almışlar.Kurtulanlar ise kaçıp İran tarafına sığınmış.İşte onlardan alınan bilgiler temelinde yazılan bir roman.Eğer orada Şeyh Celaleddin,Ali Xan ve oğulları gibi İslami fanatizmle katliam ve işkenceler yapan kötü kahramanlar Kürt ise,onlara baskın verip yaralıları kurtaran romanın iyi kahramanı Mısto da Ezidi inancından bir Kürt'tür.Saldırı dalgası Parteğimeos Vank'a (manastır) ve yanındaki köye ulaşırken manastır rahibi Yeğiazar Vartabed'i uyarıp korunmaları için yardımcı olan Omar (Ömer) Ağa da Kürt'tür.(19) Öte yandan Raffi'nin eserlerinde çıkarcı,sömürücü,devlete yaltaklanan Ermeni tiplerin eleştirisi de eksik değil.Kürtlerin toplum olarak geri yönlerine,soygun-talan gibi yaygın alışkanlıklarına ilişkin "yabani","haydut karakterli" gibi hoş olmayan bazı genellemeleri dışında,yaptığı kınamaların adresleri bellidir.Ama zaten asıl rahatsızlık nedeni o somut rollerin ortaya konması oluyor.Bu açıdan bakıldığında Teşkilat-ı Mahsusa çetelerinin insanlık suçlarını konu eden bir anlatım için "Türkler aleyhinde zehirler saçıyor" demek ile yukarıda söylenenin bir farkı yok.Dersimi daha ilerde 1915'in tanıklığını yapan kitaplara da çatarak aynı suçlamayı yapıyor.İsmini ve yazarını belirtmediği 1959 tarihli bir kitap için şöyle yazmış:"Diyarbekirli Cemilpaşazade Mustafa Bey'in milis kumandanlığı sıfatiyle Ermenilere yaptığı zulümden söz edilerek,Kürtlerin Ermenilere karşı sözde reva gördükleri katliamdan gerçek dışı bir tarzda zehirler saçılmakta."(20) Oysa Diyarbakır'da yapılan katliamlar çok açıktır.Bahsi geçen milis kumandanı dahil bir çok şahsiyetin oynadığı rolü 1919 tarihli Tomas Mıgırdiçyan'ın raporu dışında Naci Kutlay gibi Kürt aydınları da ortaya koymaktadır.


Aynı yerde Nuri Dersimi,Ermeni halkının ulusal-demokratik mücadelesini ve reform taleplerini de suçlayıcı bir dille konu ediyor.Daha 1862 Zeytun isyanından başlayarak bütün Ermeni halk hareketlerini Rusların teşvikiyle açıklıyor.Esas hedefinin de Kürtler olduğunu ileri sürüyor."1877-1878 Rus ve Türk Savaşı esnasında gerek Rusya'da,gerekse doğu illerinde bulunan Ermeniler,Kürtlere çok büyük saldırıda bulunmuşlardır" diyor.Bu hiç inandırıcı bir iddia değil.Osmanlı bölümündeki Ermeniler içinden Rus ordusunu kurtarıcı olarak gören ve destek çıkanlar olmuşsa da,bunların özel olarak Kürtleri hedefleme niyeti ve büyük saldırı yapacak güçleri olmamıştır herhalde.Devamında "Bulgarlar bağımsızlıklarını kazandıktan sonra artık Ermeniler tam bir bağımsızlık için İstanbul Patrikhanesi vasıtasıyla açıktan açığa çalışmaya başlamışlardı.Hatta Bulgar bağımsızlığından sonra Ermeniler hakkında bir özel maddeyi de Ayastefanos Antlaşması'na ilave etmeyi Ruslar aracılığıyla sağlamışlardı.Bu madde Berlin Antlaşması'ndan ithal olunmuştu" diyor.Bu da abartılı ve yanlış bir yansıtmadır.Gerçekte Ermenilerin Ayastefanos Antlaşmasına konmasını istedikleri şey,doğu vilayetlerindeki Ermeni halkının güvenlik sorunu başta olmak üzere mağduriyet koşullarını giderici reformlar ve Müslüman halklarla eşit olarak yerel yönetimlerde temsil edilmelerini sağlayacak bir özerklikti.Nuri Dersimi bu konularda o kadar üstünkörü kalem oynatmış ki,Ayastefanos ile Berlin antlaşmalarının sıralamasını da birbirine karıştırmış.Birincisi olan Ayastefanos'ta Osmanlı Devleti'nin muhatabı yalnızca Rusya olup,reform uygulama alanında onun bir süre asker bulundurarak garantörlük yapması sözkonusuydu.Bu önlem Osmanlı yönetimini gecikmeden reform adımlarını atmaya mecbur edebilirdi.Fakat İngiltere ve Avusturya'nın Balkanlar üzerindeki çıkarları hesabına itiraz ettikleri o anlaşma Rusya'nın oluruyla geçersiz sayılıp aynı yıl Berlin Kongresi'nde altı büyük devletin (İngiltere,Rusya,Avusturya,Almanya,Fransa,İtalya) taraf olduğu yeni bir anlaşma imzalanınca durum değişti.Rusya başka tavizler yanında Erzurum,Bayezid ve Alaşgerd'deki askeri güçlerini hemen çekecek,aşağı-yukarı aynı muhtevada kaleme alınan Ermenilere ilişkin reformların uygulanmasını ise artık hiç bir yaptırım şartı olmadan altı büyük devlet ortaklaşa denetleyecekti.Böylece görünüşte Ermenilere "hamilik" yapan devletler bayağı çoğalmış oluyor,fakat gerçekte sorun uluslararası diplomasinin basit bir oyun kartı haline geliyor ve Osmanlı Devleti sözde yükümlü olduğu reformları istediği kadar savsaklama şansına kavuşuyordu.Yani sonuçta ortaya çıkan durum hiç de öyle Dersimi'nin yansıttığı gibi,Ermenilere bağımsızlık yolunu açacak türden değil,tam tersiydi.Ama kendisi,o gevşek reform sözleşmesinin Ermeni halkı tarafından zorlanmasını dahi haksız bularak Abdülhamid'in ayak diremesini olumluyor:"Ermenilerin kendilerinden sayıca çok fazla olan Kürtleri yönetimleri altına alacak şekilde bir Ermenistan'ın kurulması konusunda ısrar etmeleri üzerine,Rusya'nın zorlamasıyla Avrupa devletleri tarafından 1880'de Bab-ı Âli'ye Ermeni reformu konusunda bir nota verilmiş,fakat Abdülhamid Avrupa devletlerini susturmayı başarmıştı" diyor.


Ona göre 1894-1896 arası 300 bine varan Ermeni kırımları da sözkonusu değildir.Veya sonunda Ermeniler katledilmişse kendi tahrik etmeleri sonucu olmuş sayılır.Bunu "Ermeni ihtilalcileri Van,Muş,Kıği dağlarında fedailer oluşturarak,karşılıklı sevgi ile birarada yaşamakta olan iki unsuru birbirlerinin kanına susamışçasına birbirleri aleyhine davranmaya kışkırtmış,Kürdistan'ı kana boyamışlardı (...) Fakat Ermenilerin azınlıkta bulunmalarından dolayı Kürtler galip gelmişlerdi" diye savunur.(21) Böyle bir savunmayı o kırımların örgütleyicisi olan Abdülhamid bile yapamamıştır zamanında.Ermenilerin Kürtler gibi yaygın silahlı güçlere ve birkaç yer dışında savaşçı geleneğe de sahip olmadıklarını hatırlatmak gerekir.Öyle zayıf bir konumdayken Kürtlere ve devlete savaş açar gibi saldırmış olmalarına inanmak mümkün mü?Gerçi buna da "Ermeni milliyetçileri,Batılı devletlerin dikkatini çekip müdahalesini sağlamak için mahsus kışkırtıcı hareketler yaparak kendi halklarının kıyımına sebep olmuşlardır" şeklinde kılıf uydurmaya çalışanlar var.Ama olgulara bakılınca mızrak çuvala sığmıyor.


Nuri Dersimi,1908 Meşrutiyet ilanından sonraki Ermeni hareketini ve demokratik taleplerini de aynı şekilde suçlamaya devam ediyor.Doğuda Ermenilerle Kürtler arasındaki arazi meselelerinin incelenmesi için İttihat ve Terakki'nin göstermelik bir komisyon kurmuş olmasını dahi tepkiyle karşılıyor."Sonuç olarak bu politikalar terkedildi,ancak Meşrutiyet idaresinden bir hayli hak elde eden Ermeniler,sürekli ve hatta açıkça çalışmalarına devam etmekten asla vazgeçmiyorlardı" diye ekliyor.Oysa Meşrutiyetin ilk başta yarattığı iyimserliğe rağmen elde edilen önemli hiçbir kazanım olmamıştı.Mücadelenin devamını "aşırılık" gibi gösteren yukarıdaki sözler dönemin Dahiliye Nazırı Talat Paşa'nın tutumunu andırıyor.Aynı mantıkla bugün de Kürtlere "Birçok hak tanındı,daha ne istiyorsunuz?" denildiğini hatırlatmakta yarar var.Hepsi bu değil.Dersimi,o yılların Türk basınından izlediği biçimiyle adım adım Ermenileri suçlamaya devam ediyor.Adana'daki 1909 Ermeni Katliamı için "Anlatıldığına göre olay Adana Ermeni Patriği Mosyö Muşakın'ın emriyle Ermeniler tarafından başlatılmıştı" diyor.Burada ismini anmadan referans verdiği kaynak,olayın sorumluluğunu Ermenilere yıkma çabasındaki Cemal Paşa'nın yazdıklarıdır.Sonra Abdülhamid'den beri yüzüstü kalan reform taleplerinin yeniden yükseltilmesini Ruslarla anlaşmalı gizli bağımsızlık planlarının sahneye konulması şeklinde yorumlayarak şöyle devam ediyor:"Nihayet 22 Mayıs 1913'te Rusya Dışişleri Bakanlığı,Ermeni reformu için Türkiye'den şiddetli isteklerde bulunmuştu.Bundan cesaret alan Ermeniler aynı tarihte İstanbul'da çok büyük milliyetçi gösteriler düzenlediler ve Ermeni alfabesinin bilmem kaçıncı yıl dönümünü kutladılar."(22)


Bu yaklaşımla Dersimi bir bakıma Talat Paşa'yı bile geride bırakmıştır.Zira milliyetçiliğin paravanı gibi gösterdiği kutlamalar,Ermeni kültür tarihinin büyük dönüm noktalarıyla ilgili olup,devlet adamlarının da katıldığı yasal bir zeminde gerçekleşmiştir.Ne olduğunu anlamak için Pars Tuğlacı'nın o yıla ait basın derlemelerinden şu haberi okumak yeterli:"Ermeni harflerinin icadının 1500. ve Ermeni matbaacılığının 400. yıldönümü(23) dolayısıyla Dersaadet-Kumkapı Surp Asdvadzadzin (Meryem Ana) Kilisesi'nde,Gedikpaşa'da,Pera'daki Petits Champs Tiyatrosu'nda,Taksim Bahçesi'nde (Jardin),Kadıköy'de düzenlenen ve 20 bine yakın kişinin izlediği parlak kutlama törenlerinde önemli devlet adamları ve görevlileri,yalnız hazır bulunmakla kalmayıp,Ermeni alfabesi anısına halka açık yerlerde düşünce ve duygularını sözle dile getirerek törenlere katıldılar.(24-26 Ekim 1913)"(24) Haberin devamında törenlere katılan devlet erkânından isimler sayılıyor,ki bunlar arasında Dahiliye Nazırı Talat Bey'in kendisi de var.O bile kutlamaları "milliyetçilik"le suçlamaya ve önlemeye çalışmamış,ama kırk yıl sonra olayı hatırlayan Dersimi tam bir siyasi gösteri gibi ve bayağı çekemezlik içinde yansıtıyor.


Bundan sonra tekrar Ermenilerin talep ettiği reformlara değinen yazar,bunları "Kürdistan'da haksız üstünlük" çabası olarak tanıtır.1914'te hükümetin aşağı-yukarı aynı muhtevasıyla kabul etmek zorunda kaldığı 1895 tarihli memorandumun maddelerini aktardıktan sonra;"İşte bu projeye göre Kürt bölgeleri tamamıyla Ermenilerin idaresi altına giriyordu.Kürt milleti de Ermenilere esir olacaktı" diye yansıtır.(25) Ermenilerle Kürtlerin içiçe yaşadıkları yerlerde her ikisinin de yararlanacağı dengeli bir özerklik yerine Kürt beylerinin fiili imtiyazlarını sürdürecekleri eski sistemden yana konuşur.


Oysa o ümmetçi sistem içinde Kürtlerin ulusal-kültürel haklarına dair bir şey yoktu."Esaret" diye tanımladığı reform planı ise eğitimin milli dillerde yürütülmesini,dolayısıyla Kürt okullarının da açılmasını öngörüyordu.Reform kapsamına giren altı şark vilayetinde Türkçe'nin yanı sıra Ermenice ve Kürtçe'nin de resmi dil olarak işlev kazanması,devlet daireleri ve mahkemelerde kullanılması mümkün olacaktı.Yerel idare meclislerinin başlangıç olarak eşit sayıda Müslüman ve Hristiyan üyelerden oluşması öngörülüyordu.Zamanla nüfus sayımlarının gösterdiği reel oranlar dikkate alınacaktı.Polis ve jandarma kuvvetleri ile mahkeme heyetleri de eşit ağırlıklı oluşturulacaktı.Vali,mutasarrıf ve kaymakamların seçiminde ayrım yapılmayacak,bu yetkililer hangi dinden olursa yardımcıları diğer dinden olacaktı.Reform kapsamındaki altı vilayet (Erzurum,Van,Bitlis,Diyarbakır,Harput,Sivas) bir büyük eyalete çevrilecek,bunun başına ise yerli Hristiyan ya da Avrupalı bir genel vali getirilecekti.Sonradan Trabzon da ilave edilerek yedi vilayetten iki eyalet düzenlenip başlarına birer Avrupalı genel müfettiş tayini benimsenmişti.


Bu formülün yeterince adil olmadığı söylenebilir.Eşit sayılar yerine nüfus oranları ölçüsünde temsil,ayrıca dinsel olmaktan çok ulusal aidiyetlere göre bileşim veya dinsel açıdan heterodoks (Kızılbaş,Ezidi vb) cemaatleri de dikkate alan bir yaklaşım gibi pek çok noktadan tartışma yürütülebilir ve yürütülmesi de gerekirdi.Fakat belirtmekte yarar var ki,bu reformları gündeme getiren esas olgu yada en yakıcı sorun,o zamana kadar yüzde yüz Müslümanlardan oluşan yerel idare koşullarında Hristiyan halkların çok mağdur olmasıydı.Özellikle Ermeni köylüsünün Müslüman ağalar ve beyler elinde çektiği sıkıntı,maruz kaldığı zorbalık ve haksızlıklar reform taleplerini en baştan bir güvenlik ihtiyacı olarak gündeme getirmişti.Abdülhamid döneminde bu talepler savsaklandığı gibi,kırımlar ve göçe sevkedici koşullarla Ermeni nüfus daha da azaltılmış,ayrıca idari sınırlar Müslüman ağırlığını pekiştirecek yönde tekrar tekrar değişime uğratılmıştı.Bütün bunlar dikkate alındığında Hristiyanlar lehine pozitif ayrımcılık yapmayı gerektiren bir durum olduğu inkâr edilemez.Özerk bölgenin başına Avrupalı Hristiyan bir genel vali/müfettiş getirilmesi de bu aşırı güvensiz ortam nedeniyle düşünülmüş bir formül olmalıdır.


Bu formülleri şekillendiren Ermeni ulusal öncüleri değildir.Reform talebi Ermeni halkından gelmesine rağmen onun kapsam ve biçimini belirleyen komisyonlarda Ermeni temsilci bile bulunmamıştır.Daha en baştan Berlin Antlaşması'nda yer verilen ifadelerle sorunun "Ermenileri Kürt ve Çerkeslerden korumak" şeklinde konulması büyük bir talihsizlik olmuştur.Bunu tercih eden Osmanlı ve Batılı müzakereciler Ermeni halkının şikâyetlerini önemser gibi gözükürken,aslında devletin sorumluluğunu gizlemiş ve sözkonusu toplulukları daha fazla Ermenilere karşı körüklemiş oluyorlardı.Nitekim onu izleyen yıllarda Abdülhamid Kürtleri "bakın Ermeniler size karşı tedbir istiyor" diye kışkırtacak ve geliştirdiği tepkileri de reform yapmamak için kullanacaktı.Ermeni-Kürt ilişkilerini inceleyen bütün önemli Ermeni araştırmacılar bu yaklaşımı Avrupalıların ortak olduğu bir oyun olarak eleştirir.(26)


Sorunun o şekilde konmasına Ermeni kurumlarının itirazı olmamışsa bu da bir zaaf ve oyuna gelme sayılır.1860'lardan itibaren doğu vilayetlerinden İstanbul'daki Patriklik ve Ermeni Milli Meclisi'ne gelen sayısız şikâyet içinde Kürt ve Çerkes grupların fiili saldırıları önemli bir yer tutmasına rağmen,bunlar devletin düzeninden kaynaklı ve onun göz yumması ile devam eden şeyler olduğuna göre;güvenlik sorununun tek tek fail gruplara işaret edilmeden,"millet-i hakime" (Müslüman kesim) karşısında dezavantajlı Hristiyan unsurların korunma ihtiyacı olarak formüle edilmesi doğru olurdu.Böyle bir yaklaşım "kanun önünde eşitlik" getirdiği söylenen Tanzimat ve Islahat düzenlemelerinin kâğıt üzerinde kalmasına da ciddi bir itiraz teşkil ederdi.Yerel yönetimlerde hemen hiç yeri olmayan Hristiyanların adil ölçülerde temsil edilmelerini istemek bu durumda daha net anlaşılır ve ihtilaflı gruplara karşı tersinden hakimiyet kurma gibi yanlış yorumlara pek imkân vermezdi.Buna ilaveten reformların somut bir tasarıya dönüştürülmesinde çeşitli kimlikleri kendi önerileriyle katılmaya teşvik etmek gerekirdi.Doğu vilayetlerinde Ermeni nüfusuyla aşağı-yukarı eşit (kimi yerde daha fazla,kimi yerde daha az,fakat genellikle ilk iki sırayı paylaşır durumda) ağırlığı olan Kürtlerin,oluşturulacak bir özerklik içinde kendilerini görmeleri çok önemliydi.Bunun olmadığı durumda,reform projesi her ne kadar "Ermenistan" adında bir özerklik önermese de,işin rengini öyle göstermek ve Kürtleri o projeye karşı çevirmek kolaydı.


İşte Nuri Dersimi'nin sonradan durumu değerlendirirken bile yaptığı şey,o dönem reformları önlemek için Kürtler arasında pompalanan havayı gerçekliğin yerine geçirmek oluyor.Böylece o "Kürt bölgeleri tamamıyla Ermenilerin idaresi altına giriyordu" derken,iki türlü yanıltmaya başvurmuştur.Birincisi o bölgelerin aynı zamanda Ermeni bölgeleri oluşunu yadsıma;ikincisi projenin öngördüğü dengeli Müslüman-Hristiyan temsiliyetini dikkatten kaçırma durumudur.Önceki yüzyıllar zarfında Kürt beyliklerinin daha yoğun Ermeni nüfus üzerindeki tahakkümünü sorun etmezken,onun tersine bir tahakküm getirmeyen yeni projeyi "Kürtler için esaret" diye nitelemesi gerçekten çok ilginç.Öngörülen muhtevasıyla sağlanacak özerkliğin,hiç değilse getireceği demokratik haklar bakımından yalnız Ermeniler için değil,Kürtler için de önceki durumdan daha iyi olacağı;feodal beylerinin sahip olduğu avantajları bir parça kısıtlamaya karşılık halkının ulusal-kültürel haklardan yararlanarak gelişmesine imkan sağlayacağı açıktı.Özerk bölgede Türkçe'nin yanında resmi dil statüsü hem Ermenice,hem de Kürtçe için yenilik olacaktı.Anadilde eğitime gelince,bu Ermenice için zaten onyıllardan beri mevcut ve iyi kötü her bölgede sayıları artan okulları ile işlerlik halindeyken,asıl o güne kadar mevcut olmayan Kürtçe eğitim için yepyeni bir başlangıç anlamına geliyordu.Üzerinden yüz yıl geçti;o günkü reform planının havaya uçurulmasından sonra Kürtler öyle bir başlangıç şansına bir daha hiç erişemedi ve halen de (son otuz yıllık silahlı mücadelenin ardından "barış ve çözüm süreci" diye umutlandırıldığı aylardan sonra bile) anadilde eğitim için zar ağlatılıyor.1895 ve 1914'ün sabote edilmiş reform projelerinde açıkça yeri olan Kürtçe eğitim hakkı,2013'ün şu kasvetli günlerinde hükümetin hokus-pokus açacağı "demokratikleşme paketi"nden yine çıkmayacak gözüküyor.


Aslında bu paradoksu bütün olumsuz yargılarına rağmen Nuri Dersimi'nin kendisi de görmüştür.Öyle ki,"Kürt milleti Ermenilere esir olacaktı" dedikten hemen sonraki paragrafında şu fikri yürütmekten kendini alamıyor:"Şayet sözkonusu bu proje uygulansaydı,Kürtler hakkında bir taraftan da hayırlı olurdu kanaatindeyim.Çünkü bu projenin 16.  faslının 1.2.3. bentlerinde zikr edildiği üzere öncelikle eğitim milli dil üzerinde yürütüleceği için,başlangıçta bu maddeye istinaden Kürt okulları kurulacak ve büyük önem taşıyan Kürt kültürü günden güne gelişecek ve felaketimizin büyük nedeni olan cehalet bir derecede ortadan kalkacaktı." Hatta özerk bölgenin Rus nüfuzuna girme ihtimali için de öyle kötü konuşmazken,şu cümlesiyle asıl karşıtlık noktasını göstermiş oluyor:"Diğer taraftan Kürdistan'da azınlıkta bulunan Ermenilere karşı da doğal olarak kültür konusunda ilerlemekte olan Kürt milleti,ilmi,edebi ve coğrafi noktalara dayanarak öz vatanlarını korumayı,savunmayı başaracaktı."(27)


İşte bütün mesele!..Yazar demokratik anlamda her iki halk için yararlı olacak hakları birlikte daha da genişletme ve ortak vatanlarında özgürce beraber yaşama koşullarını geliştirme anlayışı yerine,inkârcı ve hasmane sözleriyle asıl kendi üstünlük arayışını ortaya koyuyor."Kürdistan'da azınlıkta bulunan Ermeniler" vurgusu "Ermenilerin haksız üstünlük kurmak istedikleri" fikrini vermek içindir."Kürdistan mı,Ermenistan mı?" tartışmasında iki tarafın da kendine yontucu davranmış olduğunu söyleyebiliriz.Ama eğer salt o günkü demografik dengelere değil,tarihsel gerçeklik ve yakın dönemlerin zora dayalı değişim boyutlarına da bakarsak,Ermenilerin o alanı Batı Ermenistan saymaları,Kürtlerin Kuzey Kürdistan saymalarından daha geçerli dayanaklara sahipti.Osmanlı hakimiyetinin başlarında Ermeni nüfusun mutlak çoğunluğa sahip olduğu sancaklar,kazalar hiç az değildi.Doğu bölgelerine ait onaltıncı yüzyıl tahrir defterlerinin dökümü yapıldıkça bu durum net olarak görülüyor.Bölgede devletin İslam unsurunu kayıran politikaları,Kürt beyliklerinin sahip olduğu avantajlar ve bir dizi mağdur edici olaylar sonucu Ermeni halkı zorunlu göç etme,din değiştirme ve kimlik yitimiyle azalırken,Kürt nüfusu güneyden kuzeye doğru daha fazla yayılma ve onların yerini doldurma durumunda olmuştur.Göçebe aşiretlerin tarım alanlarını gaspederek yerleşik Ermeni köylülerini yerinden etmeleri de eksik olmamıştır.Bu erken değişimler bir yana,en son reform meselesi gündeme geldikten sonra ilgili alanda Ermeni halkını eritmek için yapılanlar ve sonuçları da büyüktür.İstanbul Ermeni Patrikhanesi'nin verileriyle 1882'de Osmanlı Ermenilerinin toplam nüfusu 2.660.000 olup,bunun 1.630.000'i Vilayet-i Sitte (altı doğu vilayeti) içinde yaşıyordu.Aynı Patrikhane'nin 1912 yılı sayımında ise bu altı vilayetin Ermeni nüfusu 1.018.000'e düşmüş,yani otuz yılda 612.000 azalma olmuştu.Bu durum özellikle 1894-1896 kırımları,din değiştirmeler ve sonraki yıllar boyu kalanları göçe zorlayıcı aleyhte uygulamaların ürünüydü.(28)


"Ermenilerin azınlık olduğu"ndan bahsedilirken dikkatten kaçırılan şu durumu da belirtmek gerekir.Ümmete dayalı Osmanlı sisteminde bütün Müslümanlar tek bir millet gibi ele alınıyor ve nüfus sayımlarında blok olarak Müslüman kategorisi her yerde çoğunluk oluşturuyordu.Hristiyan halklar ise hem etnik,hem de mezhepsel aidiyetlerine göre ayrı ayrı tasnif edilerek sayıldıkları için en ağırlıklı oldukları vilayetlerde bile "azınlık" görünmeye mahkûm oluyorlardı.İşte Ermeni halkının tarihsel anavatanı olan bölgede o güne kadar eritilmiş haliyle bile azımsanmayacak olan yoğunluğu,öyle bir istatistik sistemine ek olarak rakamlar üzerinde oynama yoluyla da resmiyette kuşa çevrilmekteydi."Azınlık" sayılan Ermeniler karşısında "çoğunluk" görünen Müslümanları Kürt,Türk,Çerkes,Arap ve diğer etnik gruplarıyla ayrı ayrı saysalar,hiçbiri kendi başına salt çoğunluk olmayacağı için,yalnızca göreceli çokluk-azlık durumlarından sözetmek mümkün olabilecekti.Dolayısıyla o karmaşık yapıya uygun bir düzenleme gerekirdi.Ermenistan ve Kürdistan coğrafyalarının artık fazlasıyla içiçe geçmiş olduğunu gözeten ortak bir özerklik ve ardından da federatif bağımsızlık amacı güdülebilirdi.Nuri Dersimi sözkonusu süreç için böyle makul fikirler yürütmezken,Batı Ermenistan'ı yutup hazmedecek bir Kürdistan tasavvuru yapmıştır.Kürt halkının eğitim yoluyla gelişmesini bile bu perspektifle önemsediği anlaşılıyor.


Nihayet reform hikayesini büsbütün sona erdiren savaş dönemine gelince,yazarın kanıtlamaya çalıştığı şey,bu defa reform projesi yerine artık doğrudan Rus ordusuna dayalı olarak,yine "Ermenilerin Kürtleri tasfiye etme girişimleri" oluyor.Konunun başında kısaca değindiğimiz bu süreçle ilgili çizdiği tabloya daha yakından bakalım:


"1914 yılında Dünya Savaşı başlamıştı.Ben doğu cephesinde Erzincan'da görevliydim.Olup bitenlerle yakından ilgilenmeyi kendime görev saymıştım.Kürtler'in Ermenilere karşı gösterdiği iyilik dolu hizmetlerine karşı Ermenilerin Kürtlere karşı reva gördükleri zulümden sözedelim" diye bir giriş yaptıktan sonra kendi gözlem alanının çok uzağındaki Bitlis taraflarından "Ermeni mezalimi" tasvirlerini -bizzat görmüş veya yakından duymuş gibi- sayıp döküyor.Sonra nispeten yakın bulunduğu yörelere gelerek şöyle sürdürüyor:"1915'te Ruslar Pasinler'i işgal edince Muş,Gumgum (Varto),Gêxi (Kiğı),Palu bölgelerindeki Ermeniler,açık olarak isyan ettiler ve çeteler halinde Kürt köylerine saldırmaya başladılar."(29)


Bu iddia kesinlikle gerçek dışıdır.Ermenilerin anılan yerlerde hiçbir isyan hareketi olmamıştır.Kıği ve Palu çevrelerinde yaşanan gelişmeleri bu bölgelere ait Ermenice kaynaklardan ayrıntılı şekilde incelemiş biri olarak biliyorum ki,bir tek Kıği'nin Xups köyü dışında tehcire karşı direniş gösteren bile olamamıştır.Muş'ta,Varto'da yine isyan yoktur.Bölgede bulunan Taşnak liderleri pasif bir bekleyiş içinde kalır.Ancak Muş şehri askeri ablukaya alınıp tutuklama ve katliamlar başlatılınca bazı mahallelerde silahlı direniş gösterilir.Bunlar da ima edildiği gibi 1915'in ilk aylarında değil,Mayıs ve Haziran aylarında yaşanmıştır.Muş ovasının Ermeni köyleri çoğunlukla ateşe verilmek suretiyle sakinleri katledilir.Ruslar burayı ele geçirdiklerinde bir tek Ermeni bulamazlar.Ama o sıralar Türk ordusunun bir subayı olarak soykırım mekanizmasının içinde bulunan Baytar Nuri,sonra da Türk özel harp cihazının yalanlarıyla haşır neşir olarak hazırladığı inkârcı tarih tezinin Kürt versiyonunu şöyle sürdürüyor:"Savaş devam ettiği sürece Ermeni silahlı güçleri Kürtlere,Kürt köylerine,kadın ve kızlarına merhametsizce saldırarak yüzbinlerce Kürdün kanının dökülmesine neden oldular.Bu savaş esnasında Ermeniler'in Kürdistan bölgesinde işledikleri suçlar haddini aşmış ve birçok Kürt ocağı sönmüş ve bu vahşi zulümlerden evlatlarını kaybeden anneler,kocalarını ölmüş gören gelinler karalar giyinmişlerdi.Babaları Ermeniler tarafından öldürülen binlerce öksüz Kürt yavrusu harabe damların duvarları önünde aç ve çıplak dilenmiş ve açlıktan ölmüşlerdi.Bu zulüm 1917 yılı 18 Aralık tarihinde Erzincan'da Rus ordusuyla Osmanlı ordusu arasındaki anlaşma imzalanıncaya kadar bütün şiddetiyle devam etti..."(30)


Nasıl oluyor da 1915 yaz aylarından sonra Ermeni nefesinin bile kalmadığı yerlerde Kürtlere karşı aralıksız "Ermeni vahşeti" sürüyor?Bunun gerçeğe ve mantığa aykırılığını bizim söylememize gerek yok,kendisinin "Kürdistan Tarihinde Dersim" isimli diğer kitabında o yıllara dair yazdıkları daha farklıdır ve kendi kendini tekzip eder.Gerçi Ermeni halkının imhasını orada da pek konu etmemiş,ama hiç değilse katliam ve tehcirden kaçan Ermenilerin Dersim'e sığınmalarını,sonra Erzincan'daki Rus ve Ermeni güçleriyle Dersimli Kürtlerin ittifak arayışlarını anlatırken gerçeğe yakın bir tablo çizmiştir.Ermeni gönüllü birlikleri orada hiç de "Kürtlere saldıran caniler" değil,hatta Dersim açısından kendi ifadesiyle "kardeş" güçlerdir.Rusların çekilmesi ardından Erzincan'daki Ermeni güçlerinin Kürt köylerine saldırma hikâyesi bile o kitapta çok şaibeli,esasen Dersim'i kendi tarafına çekmek isteyen Türk tarafının yaydığı bir tehlike söylentisi olarak geçer.Seyyid Rıza'nın bu şekilde dolduruşa getirilip Erzincan ve Erzurum'a kadar Türk kumandanı Deli Halid eşliğinde sefere sürüklenmesini de hayıflanacak bir durum olarak ve "derin acı" duyduğunu belirterek anlatır.(31)


Evet,orada "keşke dost ve kardeş Ermenilerle Dersim Kürtleri anlaşabilse ve ortak düşmanları olan Türk devletinden bağımsızlıklarını kazanabilselerdi" havası hakim."Hatıratım" kitabındaki özel bölümde ise tam tersi.Öyle ki burada uydurduğu yalanlara Seyyid Rıza'yı da ortak ederek,onun Erzincan'dan bir vahşet tablosunu "hüngür hüngür ağlayarak anlattığı"nı söylüyor.Devamla Kars yönünde çekilmeye devam eden Ermenilerin daha ne vahşetler yaptıklarına dair,hiçbir yer ve şahıs ismi,hiçbir kaynak belirtmeden tüyler ürpertici sahneler döktürüyor ve yine "yüzbinlerce Kürdü yaktıklarını" öne sürüyor."1918 yılının son aylarında Kürdistan'da dehşetli bir açlık başgöstermişti.Bu da Ermenilerin yaptıkları zulümlerden ileri geliyordu.Ermeni zulmü Kürdistan'ı her türlü tarımcılık faaliyetinden yoksun bırakmış,memleketi harabeye çevirmişti.İşte bu nedenle 1919 yılının ilk baharında güçten düşen birçok Kürt açlıktan öldü" diyerek,1915'te Ermeni çiftçi ve zanaatçısının yok edilmesinden beri yaşanan genel ekonomik çöküntünün vebalini yine tam tersi iddialarla Ermenilere yüklüyor.(32)


Ermenilere yapılanı bir yerde güç bela ifade edebilen yazar,basite aldığı bu olguda ise Kürtlerin bir sorumluluğu bulunmadığına vurgu yapıyor:"Savaş sırasında Türkiye hükümeti 1915'te bir kanun yayınladı ve bu kanuna göre Ermenilerin Mezopotamya'ya göçettirilerek savaşın sonuna kadar orada iskan edileceklerini bildirdi.Sonuç olarak bu kanun,Ermenilerin katliamını öngören gizli emirlerle uygulamaya kondu.Adana-Halep üzerinden Mezopotamya'ya gönderilmelerine karar verilen Ermeniler,yollarda Türk teşkilatı tarafından imha edildiler" diye özetliyor.Yollarda imha işinin özellikle Kürtlere havale edilmiş olduğunu gözardı etmek için tehcir güzergâhlarının yalnız Kilikya tarafındaki küçük bir bölümünü sözkonusu edip,Batı Ermenistan ve Kürdistan içinden geçen çok sayıdaki ana arterlerini  ve daha kanlı olan bölümlerini dikkatten kaçırıyor.Neden yalnızca Türk teşkilatı dediğine açıklık getirmek ister gibi "Çünkü" diyor "İttihat ve Terakki Cemiyeti mülkiye memuruna bu konuda gerekli talimatı vererek haricen de Ermeni katliamını Kürtlere yükleyecek yüzbin türlü hile ve yalanlara başvurmaktan da geri durmamıştı."(33)


Hemen sonra Ermeni sürgünlerini de,kırımlarını da dengelemek,hatta kat be kat onlara fark atmak üzere şöyle hayali mukayeseler yapıyor:"Rus istilası esnasında Ermeni zulüm ve cinayetlerinden kurtulmak için Diyarbakır üzerinden Halep ve Adana yoluyla Konya'ya ve Erzurum-Erzincan'dan Sivas'a sığınmış olan zavallı Kürt göçmenlerinin gösterdikleri manzara,Ermeni göçünden daha az kötü değildi.Fakat dünya kamuoyu bu konuda Kürtler için hiçbir şey yazmadı.Tersine Kürtlerin aleyhinde raporlar verildi.Kürtlerin felaket ve sefaletini edebi bir dille tasvir etme gereğini Alman ve Amerikan misyonerleri vicdanlarında hissetmediler.Doğu Anadolu illerinden 1,5 milyon Ermeni göç ettirildiğini ve bunlardan 600.000 Ermeninin yollarda katliama maruz kaldığını yazan Avrupa barbarları Erzurum,Van,Bitlis ve diğer doğu illerinin Ruslar tarafından istilası sırasında yukarda belirtildiği üzere Ermeniler tarafından bu bölgede sakin olan Kürtlerden öldürülen ve miktarı 1,5 milyonu aşan katliamdan bir nebze olsun söz etmediler" diyor.


İşi bir de böyle serzenişe dökünce daha inandırıcı olacağını sanmıştır.Fakat gerçekten de bir tuhaflık yok mu bu işte?Ermenilerin iki buçuk katı katledilmiş varsayılan Kürtler için neden hiçbir yerli yabancı gözlemci bir şey yazıp çizmemiş?Peki ya kendileri?Onlar da eğitim düzeyinin düşüklüğünden dolayı yazamamış denebilir mi?Böyle denilip geçilemeyeceğini,zira o gün değilse bir kuşak sonra yetişenlerin pekala yazabilecek olduğunu yazarın kendisi de aklından geçirmiş olmalı ki;daha geçerli (!) bir başka gerekçe gösteriyor:"Şimdiye kadar Kürt aydınları tarafından Ermeni zulmü hakkında bir kitap yada broşür yayınlanmadı ve yazılmak istenmedi.Çünkü özellikle Ermenilerden zulüm gördüklerinden şikâyet etmek,ağlamak ve sızlanmak için yazılar yazmak,yayınlar yapmak onların yaradılışlarına aykırı bir davranış olur.Böyle bir şeyi kendilerini aşağılayacağını düşünerek,tenezzül etmemişlerdir!.."


Bu da son derece enteresan.Böylece sözkonusu boşluğu bir "yüce gönüllülük" nişanesi olarak gösterip Ermenilerin yazılı hafızalarını ise "düşkünlük" anlamında yeriyor.Halbuki Kürtlerin "yaradılışına aykırı" dediği şeyi,kendisi uyduruk ve mesnetsiz biçimlerde olsun pekala yapabilmiştir.Ermeni tanıklıkları için "kendini acındırma" veya "kin-nefret dökme" dediği durumda kendi yaptığının nasıl bir şey olduğunu hiç sorguladığı da olmamıştır.Buna rağmen şu tip uyarılarla "kardeşlik ve birlik" isteğinden dem vurması ise kitabın en samimiyetsiz yönünü oluşturuyor:


"Ermeni aydınları bugüne kadar Erzurum'un,Bitlis'in,Van'ın,Diyarbakır'ın,Elaziz'in,Dersim'in Ermenistan olabileceği hayalinden vaçgeçtiklerini ispat ettikleri takdirde vatandaşları ve ırkdaşları olan Kürtlerle dostça bir hayat geçirmeye başlamış olurlar kanaatindeyim.Aksi takdirde arada bulunan bu nefretin devamı her iki unsurun gelecekte felaketine yol açacaktır.Üzücü durumların ortaya çıkmasını önlemek için öncelikle Kürtler aleyhine yazılmış olan gerek eski ve gerekse yeni kitap ve yayınların Ermeni aydınları tarafından yakılmak suretiyle tamamen ortadan kaldırılması ve bizzat Türkler tarafından her iki kardeş unsurun arasına saçılmış olan bu uğursuz ayrılık tohumundan ötürü bir unutkanlık perdesi çekilmesi gerekmektedir...Dileğimiz her iki kardeş ve mağdur unsur arasında gerçek ve samimi bir ittifak kurularak,geçmişin tamamen unutulmasına çalışmak;her iki milletin yeni nesillerinin ruhuna birlik ve kardeşlik hissini perçinlemekten ibarettir."(34)


Kürt siyasi çevrelerinde halen oldukça itibar edilen bu tarihsel figür ile İttihatçı Türk geleneğinin zihniyet parametrelerindeki çakışmalar kolayca farkedilebilir.Soykırımdaki kolektif sorumluluk paylarıyla yüzleşmeyi asla istemeyenler Ermeni halkının kayıtlı belleğine ateş püskürüyor,inkâra sığınıyor,karşı suçlama için yalanlar üretiyor ve en sonu çıkış yolu olarak da "karşılıklı topyekün unutma"yı dayatıyorlar.Bugün de böyle tehditvari yaklaşımlarla kardeşlik-dostluk lafı edenler var.Eğer ki öyle daha iyi kardeş olunuyorsa,kendilerine karşı yapılan onca inkârcılık ve haksızlıkları sineye çekerek Kürtler de Türklerle "bin yıllık kardeşlik"lerini pek güzel yeniden yaşayabilir,tadını çıkarabilirler demektir.Ama görüldüğü gibi öyle olmuyor.Vicdani olmayan yaklaşımlar sonuçta kulağa hoş gelen temennilerle de bitse gönülleri kazanamıyor.


Dersimi son sözlerinde samimi olsaydı,adını andığı yörelerde Ermeni halkının binlerce yıllık mirasına saygılı bir üslupla konuşur,artık oralarda Ermeni varlığının kalmamış olmasına dair üzüntü belirtir,oraların tekrar Ermenistan olabileceği hayalinin zaten gerçekleşmeyeceğini bilerek o hayalden "vazgeçtiklerini ispatlama" gibi inadına duyguları örseleyici ültimatomlar vermez,tersine Soykırım öncesi karışık nüfuslarıyla Ermeniler ve Kürtlerin ortak vatanı olan o yörelerde bir gün yeniden beraber yaşama arzusunu dile getirirdi.Yine "Kürtler aleyhine yazılmış" dediği kitap ve yayınların bizzat Ermeni aydınları eliyle yakılmasını(!) istemek yerine,"gerçekten haksızlığa varan veya genelleştirici olan ithamların özeleştirisini yapsınlar" gibi nispeten aklı başında çağrılar yapmaya çalışırdı.Ama zaten öyle bir şeye yüzünün tutması için önceki sayfalar boyunca Ermeniler aleyhine kendi yaptığı muazzam iftiraları yapmamış olması ve az-çok vicdani bir muhasebe yürütmesi gerekirdi.İşte o taktirde bahsedeceği kardeşlik ve birlik duygularının samimi olarak algılanma ve karşılık bulma şansı olabilirdi.


Aso Zagrosi'nin Ermeni hareketine yüklediği insafsız misyon:"Kürdistan'ı Kürtsüzleştirmek!" 

Bu eleştiri dizisinin son bölümünü Aso Zagrosi'nin görüşlerine ayırdım.Onun yazdıkları öncekilerden pek farklı değil,yalnız Ermeni ulusal hareketinin amaçları konusunda çok daha sivri suçlamalar içeriyor.Ona göre Ermeni partilerinin milliyetçiliği İttihat ve Terakki'den farksızdır.Hedef ve amaçları konusunda döne döne tekrarladığı şey "Kürdistan'ı Kürtsüzleştirmek" ve o zeminde "Büyük Ermenistan'ı kurmak" oluyor.Bu haksız yargısını kanıtlamak için,çeşitli dönemler Ermeni halkının güvenliğini tehdit eden Kürt gruplarına karşı takınılan tavırları genel olarak Kürt halkına düşmanlık ve beraber yaşamaya radikal karşıtlık şeklinde yansıtmaktadır.

Ayşe Hür'le yürüttüğü polemikte Zagrosi,onun Ermenilere karşı Osmanlı Devleti'yle aktif işbirliği yapan Kürt kesimleri için söylediklerini şöyle karşılıyor:"Düne kadar Kürt yoktu.Bugün Kürtler var ve 'bütün stratejileri Ermenileri kovmaktı'.Dolayısıyla 'Kürtler Ermeni Soykırımı'nın stratejik' aktörleridir mantığını empoze ediyor.
Ayşe Hür'ün yaptığı Türk devletinin jenosid suçuna Kürtleri ortak etmektir.Ayşe Hür bir kısım Kürdün İttihat ve Terakki politikalarına alet olduğunu söylese insan üzerine düşünür ve belki hak verir.Sanki Kürtlerin bağımsız bir siyasi iradesi ve ondan kaynaklanan bir stratejisi varmış gibi bir tablo çiziyor."(35)


Bu paragrafta Zagrosi'nin tepki gösterdiği şeyleri akılda tutarak daha sonra Ermeni ulusal hareketi için kendi söyledikleriyle mukayese etmek gerekir.Bir kısım Kürdün İttihat ve Terakki politikalarına alet olduğunu çekingen şekilde kabul etmekle beraber Zagrosi,o dönem Kürtlerin "bağımsız bir siyasi iradesi ve ondan kaynaklanan bir stratejisi" olmadığına vurgu yapıyor.Bununla yanıt verdiği şey,Ayşe Hür'ün bir yazısında "1890'lardan beri bütün stratejilerini Ermenileri Anadolu'dan atmak üzerine kurmuş Kürtler"den bahsetmesidir.Burada itham edilen "Kürtler"in o dönem Hamidiye Alayları'nda örgütlenen aşiretler olduğu tahmin edilebilir.Ancak onların Abdülhamid politikalarına alet olarak kıyıcı rol oynamaları,bölgedeki Ermenileri bitirmeye veya azami ölçüde söküp atmaya yönelik öz bir stratejiye sahip oldukları anlamına gelmez.Ayşe Hür'ün yaptığı tanım bu bakımdan subjektif bir tasavvur olarak eleştirilebilir.Buna karşılık,gerek Abdülhamid,gerekse İttihatçılar tarafından işbirliğine çekilen Kürt kesimlerinin,Ermenilere karşı Türk egemen siyasetini kabaca algılayabildikleri kadarıyla kendi çıkarlarına uygun görerek destekledikleri bir gerçektir.Bazıları salt dinsel fetvaların güdümü ve hükümet emirlerinin zorlamasıyla daha da körlemesine hareket etmiş olabilir.Fakat hepsini öyle düşünüp bütünüyle iradesiz bir katılımdan sözetmek mümkün değil.Ermeni reformları gündeme geldiğinden beri ona karşı çıkartılan Kürt kesimlerinin önde gelen motivasyon noktaları,Ermenilerin herhangi bir ölçüde yerel yönetimlere katılmalarına meydan vermeme,müstakbel Kürdistan olarak düşündükleri alanda kısmen olsun Ermenistan kurulması ihtimalini önleme ve bu "tehlike"yi bertaraf ederken onların zenginliklerini ele geçirme arzusu olmuştur.Kürtlerin kırımlara en çok da yağma ve talan dürtüsüyle iştirak ettiklerini gösteren ciddi tanıklıklar var.Ama Zagrosi,çıkar uyuşmasına dayalı iradi ortaklık ihtimalini Kürtler için bütünüyle dışlıyor.Bağımsız siyasi iradeleri ve ondan kaynaklanan bir stratejileri olamayacağını vurgularken,bağımlı tarzda olsun bir siyaset ve devletin stratejisiyle eşgüdümlü hareket durumunu sözkonusu etmek istemiyor.


Buna karşılık Ermeni tarafına gelince,onların da devletsiz bir halk olmalarına rağmen,nedir ki Kürtlere göre daha erken aydınlanmaya başlamış ve parti türü örgütlülüğe sahipler diye,büyük büyük stratejileri onlara kolayca yakıştırıyor."Ermenilerin saflarında ulusal bilincin gelişmesiyle birlikte Ermeniler bizim bugün Kuzey Kürdistan dediğimiz topraklarda 'Büyük Ermenistan Devletini' kurmak istiyorlardı.Tüm stratejileri bu amaca endeksliydi.Rusya ve o dönemin büyük batılı güçleri Ermenilere bu amaçlarını gerçekleştirmeleri için büyük sözler vermişlerdi" diyor.Biraz yukarıda ateş püskürdüğü Ayşe Hür'ün Kürtlere ilişkin söylemini,kendisi burada çok benzer ifadelerle Ermeniler için kullanmaktan sakınmıyor ve daha sonra Ermeni reform projesine değinirken bile esas amacın "Kürdistan'ı Kürtsüzleştirmek" olduğunu ileri sürüyor.


Bugün artık bütünüyle Kuzey Kürdistan'a dönüşmüş toprakların soykırım öncesi aynı zamanda (hiç değilse kısmen) Batı Ermenistan olduğunu bu arkadaşlar bir türlü kabul edemiyor.Binlerce yıllık tarihsel geçmişiyle o toprakların en belirgin hüviyetini,kültür ve uygarlık dokusunu inkâr olayıdır bu.Ermeni partilerinin ne derece bağımsızlık hedefi güttükleri ayrı mesele,ama olduğu kadarıyla bunu Ermenistan olarak ifade etmek yerine her defasında "Büyük Ermenistan" vurguları yapmanın bir tek anlamı var.O da "hakkı olmayan genişlikte" bir proje peşinde koşulduğunu ima etmektir.Ermeni ve Kürt nüfusunun aşağı-yukarı dengeli şekilde karışık yaşadığı bölgelerde bağımsız Kürdistan kurmaya dönük girişimler sözkonusu olduğunda (örneğin Şeyh Ubeydullah'ın hareketi için konuşurken) benzeri bir yaklaşım gösterilmemesi dikkat çekicidir.Oysa eğer hakkaniyetli bakılırsa,geçmiş dönem boyunca bir kesimin Ermenistan,diğer kesimin Kürdistan adına güttükleri amaçlar,birbirinin hakkını görmezden gelme anlamında benzer eleştiriye tabi tutulmalıdır.Biri ötekinden çok farklı değerlendirilemez.Zagrosi,bu konudaki çifte standartlı bakışını Ermenilerin hakkını inkâr ederek savunmaya çalışmış,üstelik "o bölgelerin Ermenistan olmadığı" görüşünü yalnız Osmanlı'nın son dönemi için değil,ondan yaklaşık 800 yıl öncesi için bile geçerli sayabilmiştir.Ayşe Hür'le yürüttüğü polemiğin şu paragrafını okuyup değerlendirelim:


"Sayın Ayşe Hür'ün Türk resmi tarih tezlerini tekrarlama mantığı Kürdistan ve Ermenistan toprakları konusunda da kendisini gösteriyor.Geçmişte Kemalistler Kürtlerin karşısına 'Ermeniler Kürdistan'da Ermenistanı kuracaklar ve sizi kovacaklar' diyorlardı.Bu konuda Kâzım Karabekir'i okumak dahi yeterlidir.
Bugün gelinen yerde ise Ermeni meselesini jenosid ile çözdüklerinden dolayı,Ermeni tehlikesi 'tarihi haksızlıkla' bertaraf edildiğinden dolayı bölgede yaşıyan Kürtlere, 'aslında bazı şehirler size ait değil,Ermenilerindi' tezini geliştirmeye çalışıyorlar.Ayşe Hür'ün Malazgirt Savaşı üzerine yazdığı yazıdaki Ermenistan ve Kürdistan hikâyesi bilinen tezin çerçevesinde ele alınması gerekmektedir."


Geçmişte Kemalistlerin (hatta Abdülhamid ve İttihatçıların da) Kürtleri o söylemle kazanmaya çalıştıkları doğrudur.Fakat onların sözkonusu bölgeleri kısmen Ermenistan değil de bütünüyle Kürdistan olarak tanımlamaları bizler için bir referans olabilir mi?Daha savaş öncesi Osmanlı yöneticileri Ermeni reform tasarısını geçersiz kılmak için sözkonusu vilayetleri Kürdistan olarak tanımlamaya yönelik tercihli bir siyaset izlemişlerdi.Fakat bu onların taktik söylem geliştirme dışında Kürdistan'ı tanımaya niyetli oldukları anlamına da gelmiyordu.Kemalist liderlerden veya resmi tarihten herhangi bir argümanı,kendi davasına ters gelince kategorik olarak reddedebilen (hatta Ayşe Hür'ü "resmi tarihi tekrarlıyor" diye eleştiren) Zagrosi'nin,konu Ermeniler olunca Kâzım Karabekir gibi bir şahsiyeti hiç sorunsuz ve güvenilir bir otorite gibi referans vermesi ilginçtir.Karabekir öz olarak "Kürdistan'ı Ermenistan yapmak istiyorlar" demenin Kürtleri kazanmaya yettiğini,daha özel gayretlere gerek kalmadığını anlatmış ve bunun yanında "Kürt kardeşlerimizi çiğnetmeyeceğiz" diyerek "bütün Kürtleri şerbetlemiş" olmakla övünmüştür.(36) Şimdi bu söylem o bölgelerin (özellikle de Karabekir tarafından tekrar işgal edilen yerleri dikkate alırsak) Ermenistan hüviyetine sahip olmadıklarının kanıtı mıdır?Zagrosi'ye bakılırsa evet!Dahası o,1071'de Alparslan'ın işgal ettiği yerlerin Ermenistan ve Kürdistan diye ikili anılmasını bile "hikâye" sayıyor.Bu yaklaşım,bugünkü Kürdistan haritasını bütün genişliğiyle tarih boyunca geçerli göstermeye çalışan ve Ermenistan'ın varlığını geriye doğru da inkâr eden milliyetçi anlayışın yalın bir dışa vurumudur.


Ama yukardaki paragrafın daha ilginç tarafı,bugün gelinen noktada Kürtleri karşısına alan Türk şovenizminin "aslında bazı şehirler size ait değil,Ermenilerindi" tezini geliştirdiği iddiasıdır.Oysa gerçekte hiçbir resmi tarihçinin ya da o doğrultuda konuşan siyasetçinin öyle bir görüş ileri sürdüğü duyulmuş değil.Onlar Kürtlerin her türden statü talebini reddetmek için dahi olsa bazı yerlerin eski Ermeni hüviyetini öne çıkartmak istemezler;çünkü o taktirde "Misak-ı Milli" tezlerine halel getirmekten çekinir ve "Ermenilerin toprak taleplerine haklılık kazandırmak"tan korkarlar.Ermeni sorununun soykırım yoluyla halledilmiş olması onlara Zagrosi'nin ima ettiği türden bir rahatlık sağlamıyor.Bu durumda onun iması resmi tarihçileri değil de,tartışma muhatabı olan Ayşe Hür gibi alternatif görüş sahiplerini kastediyor olmalıdır.Ama öyle ise onları (yani tarihte Ermenistan'dan bahsedenleri) Kemalizmin yörüngesinde göstererek suçlaması ayrı bir tuhaflıktır.Zagrosi bu ve benzeri noktalarda Ayşe Hür'ü "resmi tarihin gizli savunucusu" ya da "revize ihtiyacı duyulan konulardaki sözcüsü" gibi göstermekle açıkça ona haksızlık etmiştir.


Aso Zagrosi değişik yazılarında tarihsel gelişmelerin farklı evrelerine karışık şekilde değinmiş.Bunları kronolojik bir düzen içinde ele alarak her evrenin toplumsal-siyasal arka planıyla birlikte değerlendirmeye çalışmak daha doğru olacak.Osmanlı Devleti'nin Kürt beyliklerini hedeflediği dönem için onun da dikkat çektiği husus,başta cemaat öncüsü Patriklik olmak üzere Ermeni toplumunun genellikle Osmanlı tarafını tutmuş olmasıdır.Maalesef öyle olmuştur,fakat bunu önceki sürecin gerçekliğinden bağımsız konu etme durumunda nedenlerini anlamak mümkün olmaz.O zaman yalnızca İstanbul'daki Patriğin ve onu etkileyen amiralar sınıfının Sultan'a yaranmacı abartılı tutumu değil,fakat doğunun taşra bölgelerindeki Ermeni halkının beylik düzeni aleyhine daha makul ve hatta son derece doğal görülecek duygu ve tavırları da anormal karşılanır.Bu açıdan Zagrosi'nin önceki sürece dair söylediği bir şey yok.Yalnızca "Tarihde 'Kürt mirleri' dönemi dediğimiz yaklaşık olarak yüzyıllarca süren dönem sözkonusudur" diyor.Bu dönem aynı bölgelerde beraber yaşadıkları Hristiyan grupların toplumsal konumları ve karşılıklı ilişkileri nasıldı,yazıda buna ilişkin bir fikir verilmiyor.Öyle ki her şeyin çok normal olduğu,aralarında ciddi çelişkilerin bulunmadığı bir süreç sanılabilir.Önceki bölümlerde sözkonusu beylik (ya da mirlik) düzeninin Ermeni halkını çokça mağdur ettiğine dikkat çekmiştim.Bunun da nedeni olarak eklemek gerekir ki,üçyüz yıl kadar süren Kürt otonomisi boyunca bu beyliklerin etki alanında Kürt-Ermeni ilişkileri bir tür yöneten-yönetilen ilişkisi olmuştur.Bunu yalnızca Ermeni kaynakları değil,sürece objektif bakan Kürt araştırmacılar da belirtiyor.


Örneğin Recep Maraşlı,kitabının "Ermeni köylülüğü ve Kürt feodalitesi" bölümünde durumu şöyle karakterize eder:"Osmanlı-Kürt bağlaşıklığının doğrudan sonuçlarından biri de Ermeni toplumunun Kürt beyliklerinin otoritesi altında bırakılmasıdır.Osmanlı 'Millet sistemi' içinde olan Ermenilerin,kadim Ermenistan ve Kürdistan'daki nüfus çoğunluğu,Kürt beyliklerinin hakimiyetinde kaldı,haraç ve cizye gibi vergilerini de Kürt beylerine ödediler.(...) Osmanlı İmparatorluğu'nun yasaları ve siyasal sistemi uzun zaman Kürdistan beyliklerindeki Ermenilere ulaşmayacaktır.Dolayısıyla,Ermenilerle Osmanlılar arasındaki çelişmeden önce Ermenilerle Kürt feodalitesi arasında bir çelişme ortaya çıkmıştır.(...) Ne kadar 'iyi' olursa olsun,dörtyüz yıllık bu ilişki yine de feodal serf-senyör (ağa-maraba) ilişkisidir.Üzerinde ikili bir iktidar süren kadim Ermenistan toplumu,hukuken Osmanlı vatandaşıyken fiili olarak Kürt feodallerinin tebaası durumundadır."(37)


Bu durumu görmezden gelenler,sözkonusu yüzyıllar boyu Kürtlerle Ermeniler arasında kayda değer çatışmaların olmamasını,adeta eşit haklara sahip toplumlararası barış ve huzur ortamı gibi yansıtıyorlar.Gerçekte bu barış,Osmanlı Devleti'nin genelinde olduğu gibi,İslam unsurunun üstünlüğüne dayalı ve onun dışındaki grupların eşitsiz konumlarını kabullenmelerine bağlıydı.Herkes kendi "yerini" bildikçe fazla mesele çıkmıyordu!Merkezi planda bu durumun tercümesi "Osmanlı hoşgörüsü" olurken,bölgesel planda ise "Kürt beylerinin kendilerine tabi Hristiyanları hoş tutmaları" oluyordu.Eski Ermeni naxararlık (yönetici feodal beylik) evleri,Kürtlerin yardımcı olduğu Türk-İslam fetihleriyle bir bir ortadan kalkmış,yalnız Van,Şatax,Sasun,Zeytun,Xınus ve Kıği'nin dağlık yörelerinde silah gücüyle fiili özerkliğini koruyabilen küçük işxanlar (melikler) kalmıştı.Osmanlı döneminde artık büyük toprak sahibi Ermeni feodalleri yoktu.Her yörenin Ermeni köylülüğü bir Müslüman beyin hükmü altındaydı.Köyleri onlar arasında parsellenmişti.Başka aşiretlerin saldırılarından korunmayı sağladığı ölçüde bu bağımlılık "iyi" sayılıyor,fakat beylerin insaf derecesine göre tahammül edilebilirlik ölçüsü değişen feodal sömürü yanında ulusal-dinsel baskı ve horlanma yaşanıyordu.Aynı yörelerin şehirli Ermenileri görece daha rahat koşullara sahip olsa bile,yine o beyliklere ağır vergiler ödüyor,kamusal alanda temsil edilemiyor ve ayrımcılık görüyordu.Köylülük kadar büyük olmayan şehirli Ermeni nüfusun küçük esnaf ve zanaatkâr sınıfı yanında zengin tüccar ve tefecileri de vardı.Bundan hareketle bazı yorumcular doğudaki Kürt-Ermeni çelişkisinin özünü feodalite-burjuvazi şeklinde açıklamayı tercih etmiştir.Bu da iki toplum arasındaki farklılık ve çelişkinin bir yönüdür.Tanzimat sonrası süreçte bu yönün gittikçe daha önem kazandığı da söylenebilir.Fakat öncesinde Kürt feodal beylerinin sahip olduğu yerel otorite gücü dikkate alınır ve Ermeni burjuvazisinin bölgede onunla rekabet edecek yönetsel bir pozisyona sahip olmadığı düşünülürse,o dönem iki toplum arası ilişkiyi karakterize eden çelişkinin bu değil;genel olarak bağımlı durumdaki Ermeni halkı ile ona hükmeden Kürt beylikleri arasındaki çelişki olduğu anlaşılır.


Ondokuzuncu yüzyıla girerken büyük devletlerin kendi çıkarları gereği Osmanlı Merkezi yönetimini baskı altına alıp,başka değişimler yanında Hristiyan halkların korunması için reform dayatmaları,Osmanlı'nın da ekonomik çöküş ve dış borç ihtiyacı nedeniyle buna boyun eğmesi sonucu Tanzimat sürecine kapı aralanmış,bu ise merkezi otoriteyi güçlendirmek amacıyla İmparatorluk genelinde âyânların denetim dışı gücüne karşı yapıldığı gibi,doğuda Kürt beyliklerinin egemenliklerini sınırlandırmayı gündeme getirmişti.Bölgenin ezilen ve zarar gören toplumlarının bu yönelimden umutlanmaları,üzerlerindeki baskının hafifleyeceği kanaatiyle devletin müdahalelerini desteklemeleri doğal olan bir durumdur.Öte yandan,Kürt beyleri arasında Osmanlı seferlerine direnen ve bağımsızlık eğilimiyle ayaklananların olması da doğaldır.Ama bunlar esasta yitirilmek istenmeyen feodal imtiyazlar için yapılmış olup,o imtiyazlı durumun mağdurları olan Ermenilere ve diğer Hristiyan gruplara güven vermemiştir.Bedirhan Bey'in hareketi kendi otoritesini tanımayan onbinlerce Nasturiyi katletmekle bu güvensizliği daha da büyütmüştür.Bedirhan Bey'in aslında Osmanlı Devleti'ne silah çekmekten kaçındığına dikkat çeken araştırmacı Sait Çetinoğlu,onun daha sonraki sürgün yıllarında Halife'ye gösterdiği bağlılığı ve Hersek-Karadağ halklarının ayaklanmasına karşı devletin Rumeli ordusunda görev alma gibi çabalarını değerlendirerek,ulusal bağımsızlık ve özgürlük fikrine ne kadar uzak olduğunun altını çizer.(38) Dönemin Kürt direnmeleri,o zamana kadar devletin müttefiği değil de,geleneksel olarak ezdiği bir kesimden çıkış alsaydı,taşıyacağı özgürlükçü karakterle komşu halklar arasında destek bulma zemini farklı olurdu.Maalesef öyle olmadığı için bazı istisnalar dışında destek görememiş ve izole olarak yenilmişlerdir.Sonuçta bu doğal karşıtlık durumu Kürtlerle Ermeniler (veya daha geniş olarak Hristiyanlar) arasında bir kırılma noktası olarak değerlendirilebilirse de,yukarıdaki tarihsel-toplumsal gerçekliğin üstünden atlanarak suçlama konusu yapılabilecek bir şey değildir.


Zagrosi "Eğer Kürt mirlerinden biri Osmanlı Devleti'ne karşı başarılı olsaydı Kürt devleti ortaya çıkardı.Bundan hareketle eğer Ermeniler Kürtlere destek verseydiler ne Ermeni Jenosidi ve ne de Kürd jenosidi olurdu sonucu çıkarılabilinir mi?
Böyle bir soruya net bir cevap verme imkânım yok...Ama,Kürt-Ermeni ilişkilerinde bir kırılmaya neden olduğu açık..." diyerek dolaylı tarzda o durumun sorumluluğunu Ermenilere yüklemiş oluyor.Daha sonra gelişen Ermeni ulusal hareketine karşı Kürtlerin ağırlıklı tutumunu ise o kadar önemli görmüyor.Bu dönemin faturasını da Ermeni tarafına kesebilmek için Ermeni reform taleplerinin nasıl "Kürtlere karşı" olduğunu ve hatta onları "tasfiye" için geliştirildiğini kanıtlamaya çalışıyor.Böyle bir gayret içinde öne sürdüğü belgeler,o yıllarda Ermeni halkını eskisinden fazla mağdur etmeye başlayan zorba karakterli Kürt liderlerine yönelik tepkiyi ve onlardan kurtulma isteğini yansıtmaktadır esasen.Fakat Zagrosi bunları genel olarak Kürt halkının varlığına karşıtlık gibi gösteriyor.Verdiği en önemli örnek,dönemin Ermeni Patriği Nerses Varjabedyan'ın reform konusunda İngiliz diplomatlarına sunduğu söylenen bazı önerilerdir.Orada ele alınan Erzurum vilayeti için eşit sayıda Türk-Müslüman ve Ermenilerden oluşacak yönetim organları önerildiğine dikkat çeken Zagrosi,Kürtlere yer verilmek istenmediğini belirtiyor.Devamla sözkonusu belgeden Bilal Şimşir'in aktardığı şu bölüme yer veriyor:


"Vilayette,güvenliği sağlayacak ölçüde güvenilir kişilerden bir jandarma teşkilatı kurulacak.Bu teşkilatın yarısı Müslüman Türk,diğer yarısı Ermeni olacak.Kürt ve Çerkes gibi barbarlar bu teşkilata alınmamalıdır...Halen (1879'da) polis ve jandarmada hizmet edenler de yeni teşkilatta bulunmamalıdır.Yetenekli jandarma subaylar yetiştirilinceye kadar bu teşkilatta çalışacak albay,yarbay ve binbaşıların Avrupalı olmaları,yüzbaşı ve daha aşağıdaki subayların yarısı Müslüman-Türk,yarısı Ermeni olmalıdır."
 Ve "Kürtlerin patronluğu mutlaka kırılmalıdır","Birer zalim kral olan Kürtleri ve özellikle bey ve ağa denilen bu kimseleri hükümet buralardan sökmelidir...Uzak memleketlere sürülmeli ve bunların bir daha geri dönmelerine asla izin verilmemelidir"(39)


Zagrosi'nin Bilal Şimşir'den aktardığı bu sözler oldukça dolaylı bir yansıtmadır.Belirttiğine göre Ermeni Patriği reform projesinin Erzurum vilayetine uygulanışı için somut önerilerini İstanbul'daki İngiliz işgüderi Malet'e sunmuş,o da bunu bir mektupla Lord Salisbury'ye iletmiş.İngiliz belgelerinden aktarılan sözkonusu önermeler Patrik Nerses tarafından ifade edildiği gibi midir acaba?Buna ilişkin Ermenice bir belge bulamadığım için karşılaştırma yapamıyor ve ihtiyatlı bakılması gerektiğini düşünüyorum.Ama yansıtılan görüşlerin aslına uygun olduğunu varsaysak bile,bunlar Zagrosi'nin aşağıdaki yorumuna haklılık kazandırmaz.Onun çıkarttığı sonuç şöyle:



"Ermeni Reform Projesi Kürdistan'ı Kürtsüzleştirme projesidir.Kürt ileri gelenlerini hepsini devlet kurumlarından ve vatanlarından uzaklaştırma projesidir.Kürtler yok edildikten sonra 'Büyük Ermenistan'ın yolu açılabilirdi.Düşünün tüm tarihi boyunca Osmanlı Devleti'nin giremediği Dersim'e Merkez Kaza olan Erzincan'a Ermeni mutasarrıfları,Erzincan sancağından Kemah,Kurucay,Kuzucan,Ovacık ve Mazgirt'te Ermeni kaymakamlar atanacak!!!Dersim de bir dizi Kürdistan bölgesi gibi Osmanlı kaymakamlarından nefret ediyordu.Bir de Ermeni kaymakamlar eksikti."


Zagrosi'nin bu yaklaşımı,son satırlarına yansıyan allerjik üsluptan da anlaşılacağı üzere,makul eleştiri sınırlarını zorlayan bir suçlayıcılık içeriyor.Patrik Nerses'e atfedilen önermeler ne kadar Kürt ileri gelenlerini dışlayıcı olsa da,buradan "Kürdistan'ı Kürtsüzleştirme" gibi bir amaç çıkarılamaz.Şüphesiz yukarıdaki önermelerin sorgulanmaya değer yönleri var.Yerel yönetimler,mahkemeler ve güvenlik birimlerinde Ermenilere yer verilmesini istemek son derece haklı bir talepti.Buna karşılık Müslüman kesim içinden Türklerin görev almalarını tercih edip Kürtlerin ve Çerkeslerin uzak tutulmalarını istemek doğru ve adil bir yaklaşım olmadığı gibi,bu halklar ile Ermeniler arasındaki gerginliği durduk yere artıracak bir şeydi.Tıpkı Berlin Antlaşması'nın Ermeni reformlarıyla ilgili maddesinde "Kürtlere ve Çerkeslere karşı Ermenilerin güvenliğini sağlama" cümlesinin kışkırtıcılığı gibi...Bunu daha önceki bölümlerde belirtmiştim.Osmanlı Devleti'nin siyasi sorumluluğunu gözardı ettiren böyle bir formülasyonu özellikle tercih etmesi kendi hesabına akıllıca olurken,Ermeni tarafını temsil edenlerin bununla uyuşmaları tersine aptallık olmuştur.1860'lardan itibaren doğu vilayetlerinde Ermeni halkına karşı yoğunlaşan fiili hak ihlalleri,toprak gaspları,soygun ve sair tecavüzler özellikle devletin yeniden kazanmak için göz yumduğu Kürt aşiretlerinden ve o dönem bölgeye yerleştirilmeye başlanmış Kafkas muhacirlerinden geliyordu.Mağdur olan Ermenilerin İstanbul'daki Patrikliğe ulaştırdığı ve onun da takrirler düzenleyerek Bab-ı Alî'ye yansıttığı şikayetler bu grupların adını çıkartmıştı.Fakat saldırı yapan bunlardan ibaret olmadığı gibi çoğu durumda Türk yöneticilerin teşvik edici yada kayırıcı rolleri oluyordu.Bu adaletsiz ortamın asıl zemini İslam unsurunun üstünlüğüne dayalı Osmanlı sistemi olup,Tanzimat'ın sözde eşitlik ilanına rağmen Hristiyan halklar alışılmış ayrımcılık koşulları içinde savunmasız kalıyordu.Reform taleplerinde bu koşullara dikkat çekilmeli,ademi merkeziyetçi bir düzenleme içinde nüfusa orantılı temsil istenmeli,güvenlik ve adalet açısından tarafsız işleyecek mekanizmalar önerilmeli,fakat bazı somut durumlardan hareketle de olsa belli grupları dışlayıcı yaklaşım gösterilmemeliydi.Reformlar kabul görüp de uygulamaya geçilecek olduğunda önceki olaylarda sorumluluğu bulunan ve güvenilmeyen şahısların yeniden sorumluluk almalarına itiraz edilmesi mümkündü.Ayrıca suçlu olanların yargılanmaları da talep edilebilirdi.O tür örneklerden dolayı genel olarak Kürtler ve Çerkeslerin görev almalarına karşı çıkmak,dahası onların ağa ve bey takımının uzak yerlere sürülmelerini istemek,doğruysa eğer yakışıksız olmuştur.


Yine de bundan bütün bir halkın bölgedeki varlığını hedefleme gibi bir kasıt çıkarılması mümkün değil.Çok çok "Ermenilerin Kürtler karşısında üstünlük sağlama arayışı"ndan söz edilebilir.O da yüzyıllar boyu altta kalmış ve devamlı zarar görmüş olma psikolojisi nedeniyle bir parça mazur görülebilir.Öte yandan,başlangıçta böyle bir önerme yapılmışsa bile,altı vilayet için oluşturulan reform projesi Türk-Kürt diye ayırmadan genel olarak Müslüman ve Hristiyan unsurlardan (önce eşit sayılarda,sonra tespit edilecek nüfus oranlarına göre) yönetim birimleri oluşturmayı benimsemiştir.


Ermeni toplumunun o yıllar zarfında görüş belirten ruhani-cismani temsilcileri ve siyasi partileri değişik yaklaşımlar göstermişlerdir.Kürtlere ilişkin dışlayıcılığı yanlış ve zararlı bulan,daha kapsayıcı ve birleştirici olmayı önerenler eksik olmamıştır.Mesela Xrimyan Hayrig'in çok olumlu çabaları vardır.İlk dönemin aydınlarından M. Mamuryan,H. Sıvacıyan,K. Çilingiryan ve daha başkaları Kürt halkının Osmanlı boyunduruğuna karşı birlikte mücadeleye çekilmesini vazgeçilmez önemde görmüşlerdir.Daha sonra Osmanlı bürokrasisi içinde yer alacak olan K. Noradunkyan bile ruhani liderlere yazdığı mektuplarında "devamlı Kürtler aleyhine şikâyette bulunmak yerine,onlarla anlaşma imkânları yaratmaya çalışmayı" önerir.(40) Reform tartışmaları başladıktan sonra kurulan Ermeni partilerinin program ve söylemleri diğer halklarla ortak kurtuluş mücadelesinden yanadır.Kürtlerle diyalog ve dayanışma için bir takım somut girişimleri de olmuştur.(41) Bu çabaların yetersizliği eleştirilebilir,ama birleştirici hiçbir duyarlılık taşınmadığını söylemek yanlış olur.


Erzurum vilayetine atfen ileri sürülen "Kürdistan'ı Kürtsüzleştirme" söylemi,o bölgenin görece daha belirgin olan Ermenistan hüviyetini inkâr etme yönüyle de dikkat çekicidir.Önceki yüzyıllarda çok daha yoğun olan bölgenin Ermeni nüfusu,aleyhteki koşulların yolaçtığı tedrici dağılma ve azalmaya rağmen yine de hiç değilse Türk ve Kürt nüfusları ile dengeli bir ağırlığa sahip olmuştur.Zagrosi ısrarla,reforma konu olan bütün bölgeler için "Kürtlerin aritmetik çoğunluğu oluşturduğu","Ermenilerin her yerde azınlık olduğu" iddiasında bulunuyor.Bunun inandırıcı bir dayanağı yoktur.Resmi Osmanlı kaynakları,reform meselesi gündeme geldikten sonraki istatistiklerde Ermenilerin nüfusunu birkaç on yıl öncesine göre yarı yarıya az göstermeye başlamıştır.1844'den 1867'ye kadar yapılan sayımlarda İmparatorluk genelinde 2.400.000 olarak gösterilen Ermeni nüfusu,1881'den 1893'e kadar yapılan sayımlarda 1.048.143'e düşmüş görünür.Böylesi bir anormallik (aradaki savaşta Kars ile Ardahan'ın Rusya'ya geçmesi gibi küçük bir faktörü ayrı tutarsak) Ermenilerin yerel yönetimlerde temsil isteğini reddetmek için sayım sonuçları üzerinde hileye başvurma durumuyla açıklanabilir ancak.Reform sürecinin hemen başında (1878) Ermeni Patrikhanesi'nin Osmanlı salnameleri ile kendi sayımlarını birleştirerek ortaya koyduğu rakamlar,İmparatorluk genelinde 3 milyona yakın Ermeni nüfus bulunduğunu,bunun 1.350.000 kadarının ise beş doğu vilayetinde (Erzurum,Van,Bitlis,Harput,Diyarbakır) yaşadığını gösterir.(42) Erzurum vilayeti için o zaman yaklaşık 280 bin kaydedilen Ermeni nüfusu,daha sonra 1895-1896 kırımları ve neden olduğu göçlerle azalarak 1914'de 202.391 tespit edilir.Resmi rakamlarla bu dönem vilayetin en fazla 640 bine ulaşan toplam nüfusuna göre Ermeniler reform sürecinin başında yarıya yakın,sonra daha azalmış haliyle bile üçte bir gibi bir oran teşkil eder.Toplamda çoğunluk oluşturan Müslüman nüfusun ne kadarı Türk,ne kadarı Kürt ve daha başka etnik gruplardandır,sağlıklı bir veri yok.Çünkü Müslümanlar o dönem etnik aidiyetlerine göre ayrı sayıma tabi tutulmuyor,"millet-i hakime" olarak blok halinde sayılıyordu.Ama bu vilayette Türklerin,eğer daha fazla olmamışsa,Kürtler kadar nüfusa sahip oldukları tahmin edilebilir.Çeşitli sancak ve kazalarda farklı grupların değişik ağırlıkları olmuştur.Sonuçta 1895-1896 kırımlarından sonra bile Ermenilerin tek tek gruplar olarak Türkler ve Kürtlerden az olmadığını,üç büyük grubun aşağı-yukarı dengeli bir varlığa sahip olduklarını güvenle söyleyebiliriz.Vilayet genelinde 425 yerleşim birimine dağılmış olan Ermenilerin 406 kilisesi ve 76 manastırı vardı.(43) İşte Zagrosi'nin küçümsediği böyle bir durumdur.Onun Ermeni mutasarrıf yakıştıramadığı Erzincan sancağında 1914 itibariyle 37.612 Ermeni yaşıyordu.Erzincan şehrindeki toplam 24.000 nüfusun 13.109'unu Ermeniler oluşturuyordu.(44) Dersim'e gelince,belki anılan kazalarda değil ama,halen önemli nüfusa sahip oldukları Çarsancak ve Çemişgezek'de Ermeni kaymakam olması hiç yadırganacak bir şey olmazdı."Osmanlı Devleti'nin giremediği Dersim" vurgusuyla adeta Ermenilerin de girememesi gerektiğini ima eden yazar,tarihsel geçmişi ve o günkü gerçekliğiyle bölgenin yerlisi bir halktan bahsettiğini unutuyor.Osmanlı'ya benzer nefreti hak eden bir "düşman" gibi konu ediyor.


Daha sonra Kürtlerin ikinci büyük yekinmesi olan Şeyh Ubeydullah hareketine değinirken,adeta onun yenilgi nedeni de Ermenilermiş gibi imalarda bulunan Zagrosi,görüşünü şöyle özetliyor:


"1880 yılında Şeyh Ubeydullah Nehri önderliğinde Bağımsız ve Birleşik Kürdistan için girişilen devrime Ermeniler esas olarak karşı tavır aldılar,yalan ve yanlış bilgiler yaydılar.Şeyh Ubeydullah'ın Ermenilere yaptığı dostça çağrılara rağmen,Ermeni ileri gelenleri 'Şeyh Ubeydullah hareketinin devletin bir oyunu olduğu','Kürtlerin Ermenilere karşı saldırıya geçme hazırlığı içinde olduğu' vb. uydurma haberler yaydılar,Rusya ve Batılı devletleri harekete karşı tavır almaya çağırdılar.
Acaba bugün Kürtlerin devletsiz olmasının sorumlusu Ermeniler mi?Geçiyorum.
Ermeni örgütlerinin 'Ulusal Kurtuluş Hareketi' meselesine gelince amaçları bir anlamda yukarıda verdiğim 'Ermeni Reform Projesi'ni hayata geçirmekti.Yani Kürdistan'ı Kürtsüzleştirme projesiydi.Bu da Kürtlerle çatışmaya götürdü. Kürt milliyetçiliğinin babalarından Haci Qadri Koyi ondokuzuncu yüzyılın sonlarına doğru Kürdistan'ı Ermenistanlaştırma girişimlerine dikkat çekiyor ve (...) açık bir şekilde Kürtlerin toprakları Ermenistanlaştırdıklarında bir tek Kürt kalmayacağını yazabiliyordu."


Yapılan değerlendirmenin mantığı görülsün diye bu paragrafı bölmeden aktardım.Zira her etapta konu getirilip bir paranoya gibi aynı "stratejik hedef"e bağlanıyor.Ermenilerin ulusal kurtuluş adına güttükleri amacın Kürtleri o bölgelerden temizlemek olduğu,bir anlamda İttihatçı ve Kemalistlerin daha sonraları Türk ulusal kurtuluşu adına yaptıkları şeyin bu dönem Ermeniler tarafından yapılmak istendiği ileri sürülüyor.Devlet gücüne sahip ezen ulusun milliyetçiliği ile devletsiz bir ezilen ulusun milliyetçiliği kabaca eşitleniyor.Kendisinin de bir ezilen ulus milliyetçisi olduğu saklanmayan,fakat bu defa kelimeye olumlu anlam yüklenerek "Kürt milliyetçiliğinin babalarından" şeklinde sahiplenilen Haci Qadri Koyi'nin Ermeni amaçlarına ilişkin gerçek üstü tasavvuru çok isabetli bir öngörü gibi savunulup kanıt gösteriliyor.Niyet meselesini bir yana bırakırsak,Ermeniler hangi güçleriyle öyle muazzam bir tasfiyeyi gözlerine kestireceklerdi acaba?Reform projesi Ermenilere o bölgelerde kısmen yönetsel güç kazandıracak ve hatta Kürtlere oranla  üstünlük sağlayacak olsa bile,sonuçta bu Osmanlı Devleti bünyesinde yapılacak bir düzenleme olup onun kanunları ve merkezi denetimi altında Hristiyan bir halkın Müslüman komşularını yok etmeye girişmesi beklenemezdi.Kürt aşiretlerin her tarafta silahlı olmaları nedeniyle de böyle bir şey mümkün değildi.Bunları yapılan tasavvurun acayipliğini göstermek açısından belirtiyorum.Yoksa yüklenen niyetin kendisi başlı başına subjektiftir.


Şeyh Ubeydullah hareketi ve Ermenilerin tavrına gelince;bu konu yazarın yukarıda yansıttığı gibi ak-kara bir şey değildir.Şeyh Ubeydullah'ın ismi etrafında bir Kürt birliği ya da ligası gündeme geldiğinde,Ermeni ulusal öncüleri şu nedenlerle temkinli bakmış ve kaygı ifade etmişlerdir.Birincisi Şeyh Ubeydullah 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı'nda Şeyh Celaleddin'le birlikte Şeyhülislam'ın Cihad çağrısına uyarak Bayezid cephesine akın etmesiyle ünlenmiş biridir.Gidiş yolunda Ağbak'ın Ermeni köylerine Celaleddin'in düzenlediği yıkıcı saldırıları,aynı şiddette olmasa bile daha sonra Şeyh Ubeydullah da tekrar ederek kötü bir imaj edinmiştir.(45) İkinci olarak,onun savaş sonrası kısa bir süre sürgün bulunduğu (ya da belki sadece Hac için gittiği) Mekke'den dönüp Kürt birliği yaratmaya öncülük ettiği haberleri,tam da Berlin Antlaşması'ndan sonra Ermeniler için reform konusunda Bab-ı Âli'nin somut adım atmaya zorlandığı bir sırada gündeme gelmiştir.Bu durum,başka belirtilerle birlikte Ermeni ulusal öncülerini tedirgin eder.Kürt ligasının Ermeni reformlarını sabote etmek üzere yaratıldığı kanısı hakim olur.


Her şeyden önce Türk basınının Avrupa'ya mesaj verir şekilde reform sürecini Kürt hareketiyle tehdit eden propagandası bu kanıyı yaratmıştır.Türk hükümeti hesabına Fransızca yayın yapan "L'Osmanli" gazetesinde bir makale;"Kürdistan sakinleri Avrupa tarafından reformlar adı altında uyandırılan Ermeni sorunundan fazlasıyla şaşkına dönmüşlerdir.Kürtler kendi akibetlerinin Doğu Rumeli halkı gibi olacağını sezdikleri anda derhal kendi ligalarını oluşturur ve tek bir adam gibi ayağa dikilirler.Kürtlerin bir kısmı göçebe hayatı yaşıyor,evleri ve ikametleri kendi atlarının sırtıdır.Onları ayaklandırmak için ata binlerini emretmek yeterli olur" diye yazıyordu.Bundan başka "Hakikat" ve "Vakit" gazetelerinin Kürtler lehine Ermenileri kötüleyen yayınları dikkat çekiciydi.O zamana kadar Kürtler arası parçalanmışlığı derinleştirmeye çalışan Osmanlı yöneticilerinin birden bire onları birleştirme çabasına girmeleri salt gazete yayınlarıyla değil,fiili girişimlerle de belliydi.Sultan Abdülhamid,"kâfir" Ermenilere karşı dinsel nefreti körüklemek üzere çok sayıda mollaları doğuya gönderiyor,anti-Ermeni icraatleriyle göz dolduran aşiret reislerine bol keseden askeri ünvan ve madalyalar dağıtıyor,bunlar vasıtasıyla bütün Kürt halkına "Ermenilerin krallık yaratıp Kürtleri kendilerine esir etmek istedikleri" propagandasını yapıyordu.Bir başka oyun ise İstanbul'da sahneye konmuştu.1880 Haziran'ında altı büyük devletin reformlar için verdiği ortak notaya Bab-ı Âli henüz cevap vermemişken,Şeyh Ubeydullah tarafından gönderildiği söylenen,fakat başkentte oluşturulduğu anlaşılan birtakım temsilciler Abidin Paşa'ya başvuruyor;"Kürtler ve Kürdistan için özerklik" istiyorlardı.Raffi yazıyor ki "Ubeydullah o zaman İran'da bulunuyordu ve başkentte kendi adına görüşmeler yapıldığından haberdar bile değildi." Az sonra anlaşılır ki o işin örgütleyicisi bizatihi Abidin Paşa'nın kendisidir.O yine savaş sonrası Yunanistan ve Çernogoria'ya karşı yükümlülüklerden kısmen kurtulmak için Arnavut birliğini yaratmıştı.Şimdi de Ermeni reformlarını suya düşürmek için bir Kürt ligası oluşturmakla meşguldü.(46)


Buraya bir parantez açarak,Ermeni öncülerinin o vesileyle olsun neden Kürtlerle kendi reform ve özerklik taleplerini birleştirmeye çalışmadıklarını da sorgulamakta yarar var.Bu henüz Ermeni partilerinin ortaya çıkmadığı,reformlarla ilgili görüşmeleri Ermeni Patrikliği ve çevresindeki temcilcilerin yürüttüğü,bununla beraber ileride devrimci partilerin oluşmasına düşünsel katkıda bulunan aydınların tartışmalar yürüttükleri bir evredir.Daha baştan gerek reformlarla ilgili formülasyonda,gerekse Osmanlı Devleti ve basını tarafından yürütülen propagandalarda Kürtlere verilen duygu onların bu işten bütünüyle dışlandıkları,hatta yapılacak her şeyin kendileri aleyhine olduğu yönündedir.Ermeni öncülerinin bu durumu önemseyip Bab-ı Âli'den reformlar için somut adım bekledikleri o süreçte Kürtlerle ortak bir özerklik tasarısı önermeye çalışmaları gerekirdi.Öyle anlaşılıyor ki,Kürtlerle Ermeniler arasında diyalog eksikliği ve Ermenistan-Kürdistan bileşkesi bir ortak vatan üzerinde beraber özgürleşme anlayışının zayıflığı bu konuda Ermeni öncülerini bilinçli adım atmaktan geri bırakmıştır.Yine onlar Kürt halkının o dönem içinde bulunduğu eğitimsizlik ve ilkel yaşam koşullarına bakarak siyasi gelişmeleri algılama kapasitelerini küçümsemişlerdir.Yaratılmaya çalışılan yapay Kürt ligası ile reformları sabote etme girişimini teşhir etmeye önem verirken,bunun gerçek bir zemine sahip olduğunu ve Kürt-Ermeni birliği için kendileri güçlü bir çıkış yapmadıkça Osmanlı'nın Kürtlerle İslam birliğini güçlendirerek kazançlı çıkacağını çok iyi idrak edememişlerdir.


Böyle bir zaaf gösterilmekle beraber,Zagrosi'nin iddia ettiği gibi Ermeniler Şeyh Ubeydullah hareketine karşı "yalan-yanlış bilgiler" yayarak tavır almış değil,henüz Kürtlerin ayaklanması başlamadan Şeyh'in adına Türklerin yapay girişimlerini eleştirmiş ve Kürtleri Ermenilere karşı saldırıya geçirmeye dönük sinyaller üzerine gerçek kaygılarını dile getirmişlerdir.Raffi "Kürt Birliği" başlıklı makalesinde bu girişimi daha önce İngiltere'nin Lord Beaconsfield hükümeti ile İstanbul Büyükelçisi Layard'ın başlattığını,onun bıraktığı yerden ise Osmanlı'nın kendi amaçları için ele aldığını anlatır.1877-1878 Osmanlı Rus Savaşı'nda Ermenilerin Rus sempatisine karşılık Kürtlerin Osmanlı taraftarlığı ve savaşçı güce sahip olmaları İngilizlerin dikkatini çekmiş,Rusların Fırat boylarına kadar yayılma arzusuna karşı bir duvar oluşturma noktasında onları en etkili unsur olarak görüp sıkı bağlar geliştirmeye yönelmişlerdir.Bu amaçla doğu vilayetlerinde bir bir İngiliz konsoloslukları açar ve o bölgeleri Ermenistan yerine tercihli olarak Kürdistan diye tanımlamaya başlarlar.Konsoloslar Kürt şeyhleri ve aşiret liderleriyle görüşerek birleştirici çabalar yürütür.Fakat bunun öyle kolay bir iş olmadığını görürler.Beaconsfield hükümeti düşünce onun hayalindeki duvar da kendiliğinden yıkılır.Bu arada Rusların Ayastefanos Antlaşması'nı geçersiz kılan Berlin Antlaşması ile İngiltere ve diğer Avrupa devletleri Ermeni meselesinde hamiliğe soyunmuşlardır.Ermeni reformları için sıkıştırılan Osmanlı yönetimi ise gayrı-ihtiyari İngilizlerin bu başarısız Kürt birliği girişimini hatırlar.Raffi burada "Gayrı-ihtiyari diyoruz,çünkü o birlik Türk hükümetinin pek hoşlanacağı bir şey değildi,yıllarca Kürt aşiretleri arasında anlaşmazlık tohumları ekerek onları daha fazla bölmeye çalışmış,güçlerini zayıflatmak ve öylece bağımlı,vergiye tabi kılmak istemişti.Fakat değişen koşullara uyum göstermek gerekiyor,siyaset bunu istiyordu.Şimdi Avrupa'ya bir korkuluk gösterme zamanıydı" diye açıklıyor Osmanlı taktiğini.Ve bu sırada Osmanlı basınının Kürtleri pohpohlayan yayınları ile Abidin Paşa'nın yukarda değindiğimiz Kürt ligası oluşturma çabasını konu ettikten sonra şöyle tamamlıyor."Bütün bunlar içinde Avrupa'ya verilmek istenen mesaj;Bab-ı Âli'nin Ermenistan'da reformlar yapmaya karşı olmadığı,kendisinin onu gerçekleştirmeyi bilakis çok istediği,fakat önünde zorluklar bulunduğu şeklindeydi.O zorlukların Kürtler ve genelde Müslüman yığınlar arasındaki bağnazlıkta yattığı,onların dinsel geleneklerinin bu tür reformlarla uyuşmadığı ve eğer hükümet Müslüman halkın iradesine ters giderse bunun Hristiyanlara karşı büyük kırımlara sebebiyet verebileceği ve hükümetin bundan kendini sorumlu tutmakta zorlandığı fikri işleniyordu."(47) Bugün de Kürt sorununda reform taleplerini savuşturma veya önemsiz hak kırıntılarıyla geçiştirme çabasında Türk hükümetinin öne sürdüğü bahane benzer bir fanatizmdir.Tek farkla ki,bu defa gösterilen korkuluk Türklerin "milliyetçi hassasiyetleri" oluyor.Her durumda bahaneci hükümetler aynı zamanda o fanatik duyguları pompalamayı da ihmal etmiyor ve kendi besledikleri şeyin ardına sığınıyorlar.


Garo Sasuni,Şeyh Ubeydullah'ın Mekke dönüşü 1880'de İstanbul'da Sultan Hamid tarafından büyük bir ihtişamla kabul edildiğini,Sultan'ın ona birçok hediyelerle birlikte talimatlar verdiğini belirterek,üç amaç doğrultusunda onu kullanmak istediğini yazıyor.Özetlemek gerekirse bu amaçlar;1) Kürtleri ayaklandırarak Ermeni vilayetlerini harabeye çevirmek ve reformları suya düşürmek,sonra da Avrupa ülkeleri nezdinde bütün kabahati Kürtlerin üstüne atarak kendisini temize çıkarmak,2) Kürt şeyhlerini güçlendirerek bütün Kürtleri Halife Sultan'a bağlamak,Ermenileri ve diğer Hristiyan ulusları ezme yolunda despot rejime dini bir destek sağlamak,3) Güçlendirilen dinsel fanatizm sayesinde Kürtleri ulusal bilinçten yoksun bırakıp onları ulusal bağımsızlık savaşından uzaklaştırmak ve yavaş yavaş Türkleştirmekti.(48)


Zagrosi,Şeyh Ubeydullah hareketini incelediği makaleleri içinde Sasuni'nin dayandığı bilginin yanlış olduğunu,Şeyh'in Mekke dönüşünün çok daha önce olması gerektiğini,çünkü Van'daki İngiliz konsolosunun Ağustos 1879 tarihli bir mektubunda Hakkari olaylarından söz ederken "Şeyh Abdullah" olarak isminin geçtiğini belirtiyor.Bu mümkündür,ayrıca Şeyh'in Şemdinan'a gelişi İstanbul üzerinden olmayabilir.İngiliz konsolosuyla görüşmesinde onun bir sorusu üzerine Şemdinan'a varış tarihini İstanbul'dan telgrafla bildirdiğine dair diplomatik cevabı da bir kanıt oluşturmaz.Bu durumda Sultan Abdülhamid'le doğrudan görüşmesi olayına temkinli bakmak gerekir.Fakat Sultan'ın aracılar yoluyla onu Kürtlerin halifesi gibi onurlandırıp kendi arzusuna uygun hareketlendirmek üzere bölgede geniş bir toplantı yapmaya teşvik etmiş olması mümkündür.Bir örnek olarak eski isyancı Botan Miri Bedirxan'ın subay yetişen oğlu Bahri Bey,Sultan tarafından "ferik" (general) ünvanı ve Mecidiye madalyasıyla taltif edilip özel direktiflerle 1880 baharında bölgeye gönderilir.Rus gözlemcilerine göre Ubeydullah'ın yanına gelen Bahri Bey,ona Sultan'ın hediyesi olarak bir kılıç ile madalya verir ve hükümetin onu maaşa bağladığını belirtir.(49) Ama sonuçta Sultan'ın ona oynatmak istediği rol ile Şeyh'in kendi amacı farklıdır.Zagrosi de şöyle diyor:"Sultan Abdulhamid'in çeşitli planları olabilir.Olmaması da düşünülemez.Fakat bu ileri sürülen iddialar belgelere dayalı değildir.Kaldı ki Şeyh Ubeydullah'ın kendi planı var.Şeyh Ubeydullah'ın 'Bağımsız ve birleşik Kürdistan' planı 1880 yılının öncesine dayanıyor."(50) Yazarın görüşü bu noktada haklı olabilir.Zaten Garo Sasuni'nin anlatımları da Sultan'ın yönlendirmesi aksine Şeyh'in önce İran,sonra Osmanlı tarafındaki Kürtleri ayaklandırıp bağımsızlık elde etmeye yöneldiğini ortaya koyuyor.Sasuni,Şeyh'in Sultan tarafından güdülen amacı çok iyi idrak ettiğini ve uzak görüşlü olduğu kadar geçmişten ders çıkartmayı da bilerek Osmanlı hilekârlığına aldanmadığını söylüyor.


1880 Eylül'ünde Şeyh Ubeydullah'ın Nehri'de düzenlediği toplantıya Hakkari,Van,Bitlis,Muş,Sasun,Diyarbakır,Botan,Siirt,Amadiye (Musul),Süleymaniye ve İran Kürdistanı'ndan gelen 200'den fazla delege katıldığına bakılırsa,bu geniş buluşmayı tarihte adı konulmamış ilk Kürt Kongresi saymak mümkündür.Şeyh Ubeydullah'ın dini düşüncelerle yetişmiş olmasına rağmen o dönem için umulmadık bir ulusal perspektifle bağımsız-birleşik Kürdistan hedeflemesi,ayrıca bu yöneliminde Hristiyan halklara zarar verilmemesi için fetva çıkarması gerçekten takdire değerdir.Zayıf halka olarak öncelikli saldırıya geçilen İran bölümünde yine de başıbozuk eylemlerin kurban ettiği hem Hristiyan,hem Müslüman siviller olur.Hareket orada yenilgiye uğratılınca Osmanlı tarafına yayılma şansı bulamaz.Acaba o şansı bulsaydı,Ermenilerin yoğun yaşadığı Van,Muş,Sasun,ayrıca Nasturiler ile Süryanilerin yoğun yaşadığı Hakkari,Siirt,Turabdin gibi yerlerde Kürt hareketinin bu halkları kazanma ve birleşme yeteneği ne ölçüde olurdu?Bunun özellikle var olan korkuları giderecek bir yaklaşıma bağlı olduğunu söylemekten başka tahmin yürütemeyiz.Şeyh Ubeydullah'ın bu halkları da kazanarak başarı şansını artırmak istediği açık olmakla beraber,kendi anlayışını yüzlerce aşiret liderine benimsetme gücü yetersiz olabilirdi.Öte yanda Ermeniler ile diğer Hristiyanların reform beklentileri onların Kürt ayaklanmasıyla birleşmelerinde kararsızlık ve bocalama nedeni olabilirdi.Hareket yayılamadığı için bunlar görülemedi.


Ama yaşanıp görüldüğü kadarıyla Garo Sasuni'nin verdiği şu fikir önemlidir:"İtiraf etmek gerekir ki,Şeyh Ubeydullah'ın yarattığı birlik mevcut olmasaydı ve eğer Şeyh 'Ermeni kırımlarından el çekin' fetvasını çıkarmamış olsaydı,1880 yılında 1895 katliamlarından çok daha büyük felaketler doğabilecekti."(51) Sonuçta böyle olumlu bir kanaat belirten Sasuni,daha sonra kurulan Taşnak Partisi'nin bölgedeki yöneticilerinden biridir.Bu görüşü ve kitabında geçen başka bir çok değerlendirmeleri,Ermeni milliyetçilerinin Kürtlere hep önyargılı ve olumsuz baktığını söyleyenler için düşündürücü olmalıdır.Zagrosi'nin,daha hareket başlamadan önce Ermeniler tarafından Kürt birliği girişimlerine kuşku ve endişeyle bakılmasını,sanki Ubeydullah'ın yeterince anlaşılmasına rağmen ona karşı tavır almak şeklinde göstermesi ise haksız bir yargıdır.Bu hareketin yenilgisinde Ermenilerin fiili bir rolü olmamıştır.Bu anlama gelen imaların da yanlış olduğunu belirtmek gerekir.
"Kürdistan Ermenileştirilecekti" söylemi "Atatürk olmasa adımız Yorgo ve Dimitri olurdu"dan farklı mı?.. 

Geçen bölümde yarım bırakmış olduğum Sayın Aso Zagrosi'nin görüşlerini eleştirmeye devam edeceğim.Bununla sonuçlandırmayı amaçlıyorum.Tam yayına verecekken 10 Kasım vesilesiyle CHP'li Muharrem İnce'nin gündeme düşen bir sözü buradaki ana argümanla çok ilginç çağrışım yaptığı için,bölüm başlığına o benzerliği yansıttım.Özünde aynı anlayışın dışa vurumu olan bu varsayımsal ikiz söylemler,batıda Rumların,doğuda Ermenilerin imhasını meşrulaştırıcı mazeret beyanları olmaktan öte bir anlam taşımaz.Kürt-Ermeni ilişkilerinin değişik kesitlerine dair yazarın tek yanlı değerlendirmelerini irdeleyerek sözkonusu sabit fikrin geçerlilik derecesini görelim.

Şeyh Ubeydullah'tan sonraki süreçte Kürt birliğini ve bağımsızlık mücadelesini geliştirecek güçlü liderler çıkmazken,Kürt şeyhleri ve aşiret liderleri çoğunlukla Sultan Abdülhamid'in Ermeni ulusal hareketini ezme siyasetine bağlandılar ve 1894-1896 döneminde yaygın kırımlara alet oldular.Tarih muhasebesini inkârcı ve taraflı şekilde yürüten diğer yazarlar gibi Aso Zagrosi de bu süreci konu etmekten kaçınıyor.


Sonra 1914 yılına gelerek Bitlis'teki Kürt ayaklanması ve Taşnakların tutumu hakkında şu değerlendirmeyi yapıyor:


"Birinci Dünya Savaşı öncesi Bedirxanilerin de içinde yer aldığı Taşnak Partisi ile Kürtler arasında Osmanlılara karşı ayaklanmak için bir anlaşma yapılıyor.
Taşnak Partisi Kürtlerden gizli olarak İttihat ve Terakki Partisi ile anlaşmaya giderek ayaklanma girişimlerini deşifre ediyor.Tarihe 'Mela Selim' ya da 'Bitlis Ayaklanması' olarak tarihe geçen 1914 ayaklanmasının bastırılması için Taşnak Partisi Jön-Türklerden binlerce silah alıp Kürtlere karşı savaşıyor.(...) Aslında Kürt ileri gelenleriyle Taşnak ve Ermeni kilisesi yetkilileri arasında 1914 yılında yapılan anlaşmaya uyulmuş olunsaydı,sonradan gelişecek soykırımlarının önüne geçilebilirdi.Kuzey Kürdistanlı aydınlar ve din adamlarının da katıldığı bu toplantı iyi bir zemindi.Anlaşma sonrası Kürt tarafı Mela Selim önderliğinde harekete geçtiği zaman karşılarında İttihat ve Terakkicilerle birlikte Taşnakları buldular.Prens Shachovsky ve Kamil Bedirxan Taşnakların bu girişimini Kürtlere 'ihanet''olarak değerlendiriyorlar.
Taşnak Partisi'nin Mela Selim önderliğinde gelişen harekete karşı kısa bir süre sonra resmi olarak 'Ermeni Soykırımı' kararını alacak olan İttihat ve Terakki güçleriyle girdiği bu kirli ilişkileri ciddi bir şekilde değerlendirmek gerekir."(52)


Zagrosi bu konuda Kürt-Ermeni görüşmelerine katıldığını söylediği Kamil Bedirxan'ı tanık gösteriyor.Fakat aynı sürece Taşnaklar tarafından tanıklık eden Garo Sasuni'nin anlatımlarını hiç sözkonusu etmiyor.Sasuni'nin yazdığına göre bu dönem öncelikle Vaspuragan ve Daron (Van ve Muş) bölgesinin Taşnak liderleriyle Hizan bölgesinin dini lideri Şeyh Said Ali arasında görüşmeler olur.Aralarında meşrutiyet öncesi varolan ve zamanla sekteye uğrayan ilişki,son dönem Taşnakların yeni bir yönelim içine girmeleriyle tazelenir.Taşnaklar reform konusunda hükümeti tekrar zorlamaya başlarken Kürtlerin desteğini almak üzere ortak bir özerklik yönünde birlik arayışına girerler.Şeyh Said Ali bağımsızlık perspektifine sahiptir,Ermenilerin uzak hedefinin de bu olduğunu düşünerek aralarında birleşik bir cephe oluşturmayı önerir.Şeyh Said Ali'nin güvendiği Kürt liderlerden Molla Selim onun telkiniyle Muş yakınındaki Surp Garabed Manastırı'na giderek Taşnaklı Vartan Vartabed'i görür,ardından Goryun ve Rupen gibi bölgenin önemli Taşnak liderleriyle görüşür.Ermeniler ve Kürtlerin birlikte yönetecekleri geniş bir özerklik talebi üzerinde anlaşmaya varırlar.Dahası Kürt ve Ermeni birlikleriyle bütün doğu illerini bağımsız ilan etme gibi radikal bir karar benimserler.Sasuni bu kararların Taşnak merkezi tarafından nasıl karşılandığını belirtmiyor.Bir ihtimal,bölgede görüşmeleri yürütenlerin yaptıkları anlaşmayı parti merkezine benimsetmekte zorlanmış olmaları da mümkündür.Fakat,anlaşma haberinin Osmanlı Devleti'ne sızmasını Sasuni Kürt tarafının kendi içindeki bir ihanete bağlıyor:"Vramyan ile yapılmış olan müzakerelere katılmış olan,Şeyh  Said Ali'nin kardeşi Şeyh Reşid,her şeyi gizli olarak Osmanlı idaresine bildirdiğinden,Osmanlılar da doğabilecek bir isyanın önünü alabilmek için hazırlıklara başladılar.Yapılan hıyanetin farkına varamayan Kürtler, hemen acele işe koyulup Bitlis'e ani bir hücum yapmayı tasarladılar..." şeklinde açıklıyor.Tedbirli hareket eden Osmanlıların hızlı askeri takviye yaparak isyanı 18 gün içinde bastırdıklarını ve liderlerini tutuklayıp idam ettiklerini anlatıyor.Vramyan ile Şeyh Said Ali arasındaki anlaşmayı bilen Osmanlı kumandanı İhsan Paşa'nın Ermenileri sınamak için Muş bölgesindeki Taşnak liderlerine "gönüllü birlikler oluşturarak Kürt isyanına karşı savaşmalarını" teklif ettiğini,bunun ise Ermenileri zor duruma düşürdüğünü belirtiyor."Teklifi kabul etmek,Kürtlerle yapılan anlaşmaya ihanet demekti.Teklifi reddetmeleri halinde ise Osmanlılar tarafından Kürt isyancılarıyla işbirliği yapmakla suçlanma durumuna girilecekti.Bu durum karşısında Daron liderleri şu çareyi buldular.Derhal Şeyh Said Ali'ye gizli bir haberci yollayarak,şayet gösteriş için gönüllü Ermeni gurupları oluşturulursa hiddetlenmemesini ve şaşırmamasını,çünkü,Ermenilerin imza atmış oldukları anlaşmaya sadık olacaklarına kararlı olduklarını bildiren bir mesaj bırakıldı.Gönüllü Ermeni grubu (çok az sayıda) Norduz'dan hareket halinde olan ve zamanında Ermenilere pek çok kötülükler yapmış olan Kör Mıhe (Mıho)'ya karşı çarpışacaktı" diye özetliyor.(53)


Görüldüğü gibi olay iki taraftan çok farklı yansıtılma durumundadır.Kesin kanıtlarla biri veya ötekini doğrulama imkânı olmadığında mantık muhakemesi yapmak gerekir.Sözkonusu gelişmelerden önce,Ağustos 1913'teki 7. Kongre kararıyla Taşnak partisi İttihat ve Terakki'yle ittifak ilişkisine resmen son vermiş ve kesin bir yol ayrımına girmişti.(54) Taşnak liderlerinin Kürtlerle yakınlaşma arayışına girdikleri bu dönem,onlara tuzak kurarcasına olan biteni İttihatçılara yetiştirip gizli işbirliği yapmış olmalarını düşünmek abestir.Ayaklanma başlayınca Taşnakların "Jön-Türklerden binlerce silah alıp" Kürtlere karşı savaştıklarına inanmak da mümkün değil.Ermenice Püzantion gazetesi İhsan Paşa'nın yöredeki Ermenilere ancak 150 mavzer dağıtabildiğini yazıyordu.(55) Taşnaklar binlerce silah alarak gönüllü işbirliğine girseler bunun uğultusu çok olur ve her şeyden önce diğer Ermeni partileri onları topa tutardı.Bu nedenlerle Sasuni'nin anlattıkları daha akla yatkındır.Ancak onun değerlendirmesi içinde de bir şeyler soru işareti olarak kalıyor.Bölgede görüşme yapan Taşnak liderleri ortak bir ayaklanma fikrine sıcak baktılarsa bile,parti merkezinin buna ikircikli yaklaştığını düşünebiliriz.Hükümeti reformlar için zorladıkları ve uluslararası basıncın da arttığı 1913-1914 kesitinde,bunun bir sonucunu almadan silahlı ayaklanmaya girişmeyi erken bulmuş olmalıdırlar.Molla Selim önderliğinde Kürt ayaklanmasının başlaması da beklemedikleri kadar hızlı gelişmişse bölgedeki Taşnakların ona katılmakta bocalamış olmaları doğaldır.Ama öte yandan Osmanlı kumandanının isteğine açık tavır almayıp göz boyama anlayışıyla olsun prim vermeleri mazur görülecek bir şey değil.Burada Osmanlı'nın suçlamalarına maruz kalmaktansa Kürt dostlarının güvenini sarsmayı tercih ettikleri anlaşılıyor.Bunun Kürtler arasında bir tür ihanet olarak algılanması çok da yersiz sayılmaz.Küçük bir grupla da olsa düşman safında boy göstermeyi kendilerine yedirdikten sonra "anlaşmaya sadık kalacakları" haberini iletmelerinin bir inandırıcılığı olamazdı.


Bitlis ayaklanması,bir süre sonra patlak verecek dünya savaşı arifesinde Kürt-Ermeni ittifakının sağlanabilmesi açısından çok önemli bir fırsattı.Şüphesiz,orada görüşmeler yapılan Kürt liderleri başka bölgelerin Kürtlerini temsil etme durumunda değildi.Ama başarılı bir gelişme geniş destek bularak savaş başladığında Kürt çoğunluğunun Ermenilerle beraber Osmanlı'ya karşı konumlanmasını getirebilirdi.Aynı dönem Van,Diyarbakır,Erzurum ve Musul vilayetlerinin çeşitli yörelerinde de hükümet karşıtı Kürt kaynaşmaları oluyordu.Fakat merkezi bir önderlik ve koordinasyondan yoksun,her biri kendi aşiret çevreleriyle sınırlı olarak gelişen bu hareketler Türk hükümeti tarafından çeşitli taktiklerle etkisizleştirildi.En son kendi etki alanındaki Kürtler yanında Asurilerin desteğini de alarak ayaklanan Şeyh Barzan'ın hareketi yenilgiye uğratıldı.(56) Taşnak liderleri Bitlisli Kürtlerle yaptıkları anlaşmaya bağlı kalsalar ve diğer bölgelerde de birlik çabasına ağırlık verselerdi 1915 Soykırımı önlenebilirdi.Zagrosi'nin sonuç değerlendirmesi bu bakımdan haklıdır.Yalnız Taşnakların oradaki bocalama ve kaypak tavırlarını siyasi koşulları içinde gerçekçi eleştiriye tabi tutmak yerine,İttihatçılarla işbirliği halinde Kürtler aleyhine çevrilen bir oyun gibi suçlaması aşırı oluyor.Ki bu da başından sonuna Ermeni ulusal mücadelesini Kürtlüğe karşı gösterme çabasının bir ürünüdür.


En sonu Birinci Dünya Savaşı'na gelince Zagrosi yine aynı önyargıları ile şu tabloyu çiziyor:


"Taşnakların hedefledikleri 'Büyük Ermenistan'ı kurmak için gördükleri en büyük engel Kürtlerdi.Çünkü,Kürtler onların devlet kurmak istedikleri topraklarda aritmetik çoğunluğu oluşturuyordu ve o toprakları kendi vatanları olarak görüyorlardı.Zaten Birinci Dünya Savaşı'nın başlamasıyla birlikte Taşnak Partisi kendi stratejisini Rus ordusunun desteğiyle adım adım gerçekleştirmeye başladı.Kafkas Kürdlerine yönelik tamir edilmesi zor bir etnik arındırma gerçekleştirildi.Savaş boyunca Rus ordularının girdiği Kürdistan'ın tüm şehirlerinde Kürtlere yönelik etnik arındırmaya gidildi.Serhat'ın sınır boylarındaki şehirleri bir kenara bırakılırsa,Rus ordularının girdiği Van ve Bitlis'te dahi Kürt bırakılmadı.Abdulrezak Bedirxan'ın bazı Kürt köylülerin Van bölgesinde kendi yerleşim yerlerine dönmeleri için giriştiği çabalar dahi Ermenilerin engellemeleriyle karşılaşıyordu...Sorun sadece Kuzey Kürdistan değildi.Güney Kürdistan'da 'Revanduz Katliamı',Doğu Kürdistan'da Mahabad dahil olmak üzere birçok şehirde çok çirkin katliamlar gerçekleştirildi.(Doğu ve Güney Kürdistan'a ilişkin belgeleri çevirip yayınlayacağım)
 Ermeniler savaş boyunca girdikleri tüm alanlarda Kürtlere karşı katliamlar yapmaya başladılar.Sadece Kafkas cephesinde değil,Fransızların işgal ettikleri Adana,Urfa ve Antep bölgelerinde de aynı şeyler yaşandı.(...) 1914 yılında Osmanlı Devleti'ne karşı ayaklanmak için harekete geçen Kürt din adamları ve aydınları Ermenilerle ittifak kurarken ve Ruslardan yardım isteminde bulunurken,çok kısa bir süre sonra eline silah alabilen her Kürt nasıl oldu Ruslara ve Ermenilere karşı ölesiye ölüm kalım savaşına girdiler?
Ya da Birinci Dünya Savaşı sırasında bir dizi Ermeniyi ölüm pahasına kurtaran Milili İbrahim Paşa'nın oğlu Mahmud Bey nasıl oldu Urfa ve Antep savaşları sırasında Türklerle birleşti.(Mahmud Bey'in mektubunu yayınlacağım) Fransa'ya ve Ermenilere karşı savaştı?
Aslında bu soru ve sorunların kısmen cevabı Prens Shachovsky ve Kamil Bedirxan'ın raporlarında var.Rus arşivlerinde var olan birçok belge var olan bu durumun anlaşılmasına yardımcı oluyor."


Bir solukta sayılan yukardaki iddialar somut verilerden yoksun ve ciddiyetten uzaktır.Daha önce belirttiğim gibi savaşta Rus ordusuyla beraber hareket eden Ermeni gönüllü gruplarının yer yer sivillere yönelik gaddarlık ve katliam da yaptıkları olmuştur.Ama doğru dürüst periyod ve boyutlarını bilmeden bunlara sistemlilik atfetmek,özellikle de Kürtleri hedefleyen planlı bir yönelim gibi göstermek subjektif ve kasıtlıdır.Anılan bölgelerde Kürtlerden başka Türkler ve diğer Müslüman gruplar da yaşıyordu.Kürtleri hedefleyip diğerlerini ayrı tutacak bir etnik temizlik,hele de nüfusun karışık olduğu yerlerde nasıl mümkün olabilirdi?Türk tarih tezlerine de bakılırsa aynı bölgelerde Ermenilerin Türkleri hedeflediği söyleniyor.Rus ordusunun işgali sırasında Kürtler ve Türkler arasından daha güvenli bölgelere kaçanlar olduğu gibi,yerlerinde kalanlar da olmuştur.Savaş içinde bir de Osmanlı Devleti'nin Ermenilerden sonra Kürtleri tehcire tabi tutma durumu var.Celadet Ali Bedirhan "Mütarekenin ardından İstanbul'a döndüğümde Muhacirin Müdüriyeti kayıtlarında yapmış olduğum incelemeye göre Kürdistan'dan 650 bin kişilik bir nüfus Batı illerine sevkedilmişti" diyor.Şubat 1918 tarihli Jin dergisinin 11. sayısında ise Erzurum,Van,Bitlis'ten 418 bin kişinin tehcir edildiği yazılmıştır.(57) Eğer ki Ermeniler oralarda Kürt bırakmamışlarsa bu tehcir nasıl mümkün oluyor?


Van'da Rus ordusunun gelişine kadar Ermeni halkı kendi varlığını hedefleyen Osmanlı güçlerine karşı direniş yapıyordu.Ruslar geldiklerinden üç ay sonra çekilince de 200 binden fazla Vanlı Ermeni Doğu Ermenistan'a doğru yığınlar halinde göçe dizilir ve onbinlercesi yollarda ölür.Rus işgali sırasında ise o çevrelerdeki Kürtler,Türkler ve diğer Müslümanlardan başka yerlere kaçan ve göçenler olmuştur.Savaşan iki devlet arasında yöreler el değiştirdikçe kendini güvensiz hisseden siviller sıklıkla yer değiştirir.Her iki taraftan bu durumu tetikleyen insanlık suçları işlenmiş ve düşman devletlerin kendi saflarına yedekledikleri halklardan milisler,çeteler de bu suçlarda rol oynamıştır.Ermeniler bundan şüphesiz ki muaf değildir.Fakat Ruslarla işbirliği içindeki birkaç bin Ermeni gönüllüsünün bütün o bölgelerde Kürtleri katletmeye ve söküp atmaya çalıştıklarını savlamak inandırıcı değil.Bu iddia Ermeni halkının topyekün imha edilme olayını dengeleme gayretinden başka bir şeyle izah edilemez.Anılan yerlerin birçoğuna Rusların girmesi Ermeni Soykırımı'nın başlamasından sonradır.Yukarıdaki gibi toptancı suçlamalarda öncelik-sonralık meselesi de bulandırılmış oluyor.Ermenilerin kendilerine yapılanlar sonucu giriştikleri intikam saldırıları daha baştan planlı işlenmiş suçlar gibi yansıtılıyor.


Prens Shachovsky ve Kamil Bedirxan'ın raporlarından yazarın aktardığı pasajlar kanıtsal değeri olmayan şeylerdir.Ermeniler tarafından nerelerde,hangi tarihlerde,somut olarak kimlere yönelik ve nasıl katliamlar yapıldığını gösterebilme durumunda değil.Kabaca bölge isimleriyle soyut iddialar yürütülüyor ve bolca genelleme yapılıyor.Örneğin;"Ermeni savunma güçleri müslüman Kürtlerin mallarına ve servetlerine el koydular ve Kürtlere zulmetmeye başladılar.Ermeni savunma güçleri Bayezid bölgesinde bütün Kürt köylerini harebeye çevirip ve yıktılar.Bölge halkı sanıyor ki Ruslar gelmiş temsilcilerini yanlarına gönderiyorlar.Fakat,anlaşılıyor ki gelenler Ermeniler.Ermeniler temsilcilerini öldürüyor,sonra köylerini işgal ediyor ve köy halkının tümünü katliamdan geçiriyorlar...Onların gözleri önünde kadınlarına karşı aşağılayıcı davranıyorlar.(...)  Ordumuz geri çekildiği zaman,Ermeniler bu durumu vesile bilerek sağ kalan Müslümanları öldürüyorlardı.Kürtleri esir almıyorlardı ve hemen orada öldürüyorlardı.Bundan dolayı Kürtler teslim olmak istemiyorlardı.Ermeniler yalnızca Kürtleri bizden uzaklaştırmadılar,öyle yaptılar ki Kürtler bize karşı rahmetsizce savaşma ortamına soktular..."


Bu ve benzeri kanıt sunmayan betimlemeleri raportörün güttüğü amaçla bağıntılı düşünmek gerekir.Prens Shachovsky savaşta Kürtleri Rus tarafına çekmek için Kürt ileri gelenleriyle ilişkiler geliştirmiş biri olarak,genelde Ermeniler aleyhine ve Kürtler lehine tarafgirlik içinde rapor yazmıştır.Bunu sürekli hissettiren ifadeleri Rus devletinin ne kadar yanlış bir seçim yaptığını kanıtlamanın gayretiyle doludur.Zaten bir yerde "Askeri Güçlerimizin Genel Komutanlığına eğer Ermenileri kendimizden uzaklaştırırsak başarılı oluruz,Kürtleri Türklere karşı harekete geçirebiliriz,dedim" sözleriyle bunu daha açık gösteriyor.(58) Kürt ileri gelenlerinden referans verdiği,ittifak kurmak üzere itibar ettiği isimlerin pek çoğu (Haydaran aşireti lideri Kör Hüseyin Paşa,Muşlu Musa Bey,Şikak aşireti lideri Simko vb) Abdülhamid döneminden beri kırımlarda bulunmuş,Ermeni ve Asuri halklarına karşı zalimlikleriyle ünlenmiş kişilerdir.


1915 ve sonrası Revanduz'dan Mahabad'a ve 1920'lerin Urfa-Antep illerine kadar Ermenileri katliamcılıkla suçlayan Zagrosi,bunlara dair belgeler açıklayacağını belirtiyor.Revanduz ve Mahabad'da hangi Ermeni birlikleri bulunmuş,kimlerin komutasında neler yapmışlar?Revanduz hakkında Kürt tarihçi Kemal Mazhar Ahmed'in İngiliz subayı K. Mason'dan aktardığı bir anlatım var.Rus ordusunun orayı Mayıs 1916'da Ermeni ve Nasturi taburları eşliğinde işgal ettiğini,intikam peşinde koşan Ermenilerin şehirde katliama giriştiklerini,ikibin civarında evden geriye yalnız yirmi ev kaldığını belirtiyor.Fakat K. Mazhar Ahmed bu alıntıya eklediği bir dipnotta Mason'un verdiği bilgiye ihtiyatlı bakıyor.Gerek Birinci Dünya Savaşı'ndaki Kürt kayıplarını ele alan Mehmet Emin Zeki'nin,gerekse savaştan sonra Revanduz'da yaşayan ve bu konuda yazılar yazan Husên Husnî Mukriyanî'nin öylesine büyük (5 bin Kürdün katledildiği gibi) bir sayıdan söz etmediklerini,savaşın hemen ardından bölgenin yönetimine getirilen ve kitabında Ruslar ile Ermenilerin Revanduz'u işgaline değinen Yüzbaşı Hay'ın da o rakamı vermediğini belirtiyor.Kentteki hasarı anlatan Mukriyanî'nin bunu özellikle Ermenilere değil,onların ve İranlı Asurilerin eşlik ettiği Rus ordusuna bağladığını ekliyor.(59) Yani katliamın boyutu yanında,esas rolü Ermenilerin oynadığı iddiası da kuşkulu görünüyor.Rus ordusuyla beraber Güney Kürdistan'a kadar uzanan Ermeni gönüllüler olmuşsa bile sayıca fazla olmaları pek mümkün değil.Ermenilerin intikam hırsını Revanduz gibi geçmişte kendilerine karşı suç işlememiş bir bölgenin Kürtleri üzerine dökmeleri de mantıken zayıf bir ihtimaldir.


Urfa,Antep,Adana ve Maraş'ta ise soykırım sonrası Fransızlarla beraber geri gelip yurtlarına yerleşmeye çalışan Ermeniler suçlanıyor.Kilikya'da Kürtlerin Türklerle beraber yürüttükleri savaş "Vurun Antepliler" türküsünde söylendiği gibi bir "namus" savaşı mıydı,yoksa Ermenilerden gaspedilmiş toprak ve mülklerin geri yitirilmek istenmeyişinin gereği mi?Fransız ordusu içinde Ermeni lejyonu bulunmasaydı eğer,İngiliz ve İtalyan işgal kuvvetleriyle yaşanan çatışmasızlığın bir benzeri burada da görülecekti belki.Savaşılan esasta Fransızlar değil,Ermenilerdi."Kurtuluş Savaşı"ndaki Türk-Kürt ittifakı hiç de emperyalizme karşı değil,Erzurum ve Sivas kongrelerinde kullanılan ifadeyle "Anadolu'da Rumluk ve Ermenilik kurulmasına karşı" sağlanmıştı.Sonuçta Fransızlar tarafından yüzüstü bırakılan Kilikya Ermenileri bir defa daha kırıma uğratıldılar.Doğu cephesinde de soykırımdan geriye kalan Ermeniler ve Doğu Ermenistan toprakları,Karabekir tarafından şerbetlenen Kürtlerin desteğiyle hedeflendi.


Zagrosi ayrıca "Dr. Nuri Dersimi de 'Anıları'nın birçok yerinde Birinci Dünya Savaşı sırasında 1,5 milyon Kürdün katledildiğini ve bunun büyük bir kesimini Ermenilere mal ediyor" diyerek Dersimi'den bildiğimiz aktarmaları yapmakta.


Nuri Dersimi'nin sözkonusu iddialarının ne kadar mesnetsiz ve İttihatçı paşalardan devşirilme şeyler olduğunu bu makalenin ikinci bölümünde görmüştük.Zagrosi'nin de bunu idrak edecek durumda olduğunu,fakat işine gelen konuda sorun etmek istemediğini düşünüyorum.Tam burada ilginç bir çifte standart örneğine dikkat çekmek isterim.Zagrosi,Şeyh Ubeydullah hareketiyle ilgili Sait Çetinoğlu'nun değerlendirmelerini eleştirirken,onun Garo Sasuni'den bazı alıntıları olduğu gibi vermesini (yani sorgulamadan gerçek gibi kabul etmesini) yadırgıyor.(60) Orada öyle çok kuşkuyla bakılacak şeyler olmamasına rağmen,kendince önemli gördüğü ayrıntılar üzerine hassas davranarak böyle bir yaklaşım gösterebiliyor.Burada ise Dersimi'nin akıl almaz iddialarını en ufak bir şüphe bile duymamış gibi aktarmakta beis görmüyor.Çok yeni bir yazısında ise Ermeni,Nasturi,Ezidi katliamlarından söz eden çeşitli yazarların ifade ettikleri rakamları ele alarak onları ciddiyetsizlikle suçlamakta.(61) Mesela 1894-1896 dönemi Abdülhamid'in yönlendirdiği Ermeni katliamlarında Ayşe Hür'ün 300 bin,Zeynep Tozduman'ın 200 bin olarak ifade ettikleri kurban rakamlarını,bu olayların yalnızca ilki olan 1894 Sasun katliamıyla sınırlı bir şeyden bahsediliyormuş gibi "acaba Sasun'da ne kadar insan yaşıyordu?" sorusuyla çürütmeye çalışmış.Daha önce Xerzi aynı şeyi yapmış ve ben onu yanıtlamıştım.Geçen hafta yıldönümü vesilesiyle 1895 Arapgir kırımının ayrıntılı bir tablosunu aktardım.Şehir içinde 2.800 Ermeninin katledildiği belirtilen bu olay yalnızca bir örnektir.(62) 1895'in son ayları zarfında Ermeni halkı üzerine bir tufan gibi gelen saldırıların toplam on vilayette hangi şehir ve kasabaları harap ettiği,her birinin ne kadar köylerini etkilediği üzerine fikir vermek için yalnızca yer isimlerini sıralamak bile sayfaları doldurur.1896'da artçı sarsıntı gibi devam eden başka olaylar olmuştur.Toplam kurban sayısı hakkında tahminler 80 binden 300 bine kadar değişiyor.Zagrosi 1843 ve 1846'da Mir Bedirxan güçlerinin Nasturilere yönelik katliamlarını konu eden Sait Çetinoğlu ve İsmail Beşikçi'nin toplam 30 binden 40 bine değişen rakamlarını da benzer şekilde kritik ediyor.Değişik kaynaklardan aktarılan bu tür bilgilerde belli farkların olması normaldir.Bir başkası asıl kaynakta 1.200 olarak geçen Ezidi katliamını 120.000 diye aktarmış.Bunun hayretle karşılanması anlaşılır.Ama diğerleri öyle inanılmayacak rakamlar değil.Buna rağmen gösterilen hassasiyet,Nuri Dersimi'nin "Ermeniler tarafından katledilen 1,5 milyon Kürt" iddiasına gelince tamamen dibe vuruyorsa,ortada çok ciddi bir tutarsızlık var demektir.


1915 Mayıs ayı başlarından Temmuz sonuna kadar Rusların denetimine giren Van'da o zamana kadar Osmanlı kuşatma ve saldırılarına karşı direnen Ermeniler bir özyönetim oluşturmuştu.Bu dönemden bahseden Zagrosi,Bayezid'deki Rus komutanlığının savaş sırasında köylerinden kaçan Kürtleri geri getirmek için 22 Temmuz 1915 tarihli bir talimat çıkarttığını,bir nüshasını da Van'daki Ermeni yetkililere gönderdiğini ve geri dönecek olan Kürtlere dokunmamaları için çağrıda bulunduğunu belirtiyor.Ermeni yönetiminin başkanı Aram'ın Kafkasya’daki Rus II. Ordu Komutanlığı'na gönderdiği 26 Haziran 1915 tarihli mektupta ise (tarihler doğruysa eğer bu mektup daha önceki başka bir çağrıya cevap olabilir) "Kürtlerin Ermeni katliamına katılmış olmaları,Türk ordusuyla irtibatlı bulunmaları ve tekrar yerleşirlerse cephe gerisinde tehlike arzedecekleri" gibi nedenlerle o geri dönüş planına muhalefet edildiğini,ayrıca "Kürtlerin 17 ile 60 yaş arasındaki kesiminin ya askeri bir birliğe,ya Hamidiye Alaylarına (mensup),ya da milis oldukları (gerekçesiyle),bunlara savaş tutsağı muamelesi yapılmalıdır" diye önerildiğini aktarıyor.Bundan da çıkarttığı şu oluyor:"Yani sonuç olarak Kars'tan Yerevan ovasından Van ve Hakkari'ye kadar hiçbir Kürdün alanda kalmaması politikası var.Ya kazara Ermenilerin bu politikası başarılı olsaydı Kürdistan'da Kürt kalmazdı."


Yazar burada Vanlı Ermeni liderin tutumunu kınarken yine daha önceki olguları dikkatten kaçırıyor.O tarihe kadar Ermeni halkına yönelik tehcir ve katliamlar her tarafta başlatılmış,bunun erken hedeflerinden olan Vanlı Ermeniler ise bir aylık muazzam bir direnişle kendini korumuştur.Fakat savaş durumu devam ettikçe hiçbir güvenceleri yoktur.Kürtlerin terkettikleri yerlere geri dönmelerini tehlikeli görürler,çünkü kendilerine saldıran Osmanlı ordusunun ön saflarında sıklıkla Kürt süvari milislerini görmüşlerdir.Bu gerçekliği Osmanlı ordusunda görev yapan Venezuelalı lejyoner komutan Rafael de Nogales'in anıları da doğrulamakta,düzenli ordu yanında Kürt,Türk,Laz,Çerkes milis taburlarıyla Ermeni direnişinin kırılmaya çalışıldığını anlatmaktadır.Van kuşatmasıyla ilgili bölümleri okunursa en çok da yerli Kürtlerin kullanıldığı görülür.(63) Her şeye rağmen,bütün Kürtlerin suçlu sayılamayacağı,belli yaşlardaki erkek nüfusuna ayrımsız savaş tutsağı muamelesi yapılamayacağı,kaçanların geri dönüş ve yerleşmelerine topyekün karşı çıkılmasının yanlış olduğu açıktır.Bu toptancı önerme formel olarak Türk devletinin "güvenlik tedbiri" adı altında Ermeni halkına karşı izlediği politikayla benzeştirilebilir,ama koşulları ve hareket saikleri çok farklıdır.Türk devleti savaş durumunu ve Rus ordusuyla işbirliği ihtimalini bahane ederek en ufak tehlike arzetmediği yerler dahil bütün ülke sathında Ermenileri yerinden kaldırma ve imhaya yönelmiştir.Van'da direnişle tutunabilmiş olan Ermenilerin güvenlik sorunu ise bahane değil,gerçektir.Bir tarafta Rus askeri denetiminin sağlanmasına rağmen yarını belirsizdir.Nitekim sözü edilen mektuplardan hemen sonra Rus ordusu ani bir çekilme kararı alınca,batı ve güney tarafı zaten Türk hakimiyetinde olan bölgenin kuzeyi de tekrar el değiştireceği için ortada bir ada gibi kendi gücüyle dayanma imkânı görünmez ve Rusları takiben Vanlı Ermeniler de çekilmek zorunda kalır.Daha sonra Rus ordusunun bölgeyi tekrar ele geçirmesi üzerine Ermenilerin az bir kısmı da geri gelir ve harabe durumdaki Van'ı yeniden imar etmeye çalışarak nihai çekilmeye zorlandıkları 1918 Mart ayına kadar özerk yönetimlerini sürdürürler.Yukarıdaki mektubu yazdığı belirtilen Ermeni lideri Aram Manukyan,1915 Van direnişinin önderlerinden olup,orada 70 gün var olabilen birinci dönem Ermeni özerk yönetimine başkanlık etmiş,daha sonra 1918 Türk işgaline karşı Doğu Ermenistan'ın korunmasını ve bağımsızlık kazanmasını sağlayan Sardarabad Direnişi'nde de önemli rol oynamıştır.(64) Zagrosi ona pratik olarak değilse bile zihniyet anlamında "etnik temizlikçi" yakıştırması yapmış oluyor."Başarılı olsa Kürdistan'da Kürt kalmazdı" diyor.Öyle mi olurdu,onu kanıtlama imkânı yok.Ama sonuçta tersinin yaşanmış olduğu,yani Batı Ermenistan ve Kuzey Kürdistan'da hiç Ermeni kalmadığı bir gerçek.Bunu karşıt varsayımla nötralize etmeye çalışmak hoş değil.


Zagrosi devamla,Gr. Tchalkhouchian isimli Ermeni yazarın Dersim'le ilgili -bence de doğru olmayan- bir değerlendirmesini aktardıktan sonra,yanlışları istismar temelinde aynı haksız yargısını güçlendirmeye çalışmakta.Yaptığı alıntının özeti şudur:


"Rus generallerin dar görüşlülüğü yüzünden Ermeni topluluğu içinde Kürtler de kaldı.Bu Kürtlere 'dostlarımız' gözüyle bakıldı ve kendilerine Rus silahları verildi...Dersim Kızılbaş Kürtleri Rus Komutanlığından silah ve muhimat aldılar...Akabinden silahlarını bize çevirdiler..."


Buna ilişkin Zagrosi'nin yorumu ise şöyle:


"Yazar burada açık bir şekilde Yerevan Ovasından Başkale ve Bitlis'e kadar uygulanan etnik/Kürt arındırma politikalarının Dersim ve Erzincan hatında da uygulanması gerektiğini düşünüyor.Rusların Dersim Kürtleriyle girdiği ilişkileri yanlış buluyor.Yazar Dersim Kürtlerinin kendilerine karşı silaha sarılma sebepleri üzerine kafa yoracağına Kürtlerin varlığında sorunu arıyor.Açıktır ki,Dersim Kürtlerinin,Alişer ve Seyyid Rıza önderliğinde Ermenilere karşı tavır almalarının nedeni Ermenilerin 'Kürdistan'ı Ermenileştirme' politikasıydı.Yoksa Seyyid Rıza'nın Kâzım Karabekir'den önce Erzincan'a Mamahatun'a ve Erzurum'a girmesinin başka bir açıklaması yoktur."


Bütün bunlar da çok sorunlu ve inkârcılıktan muzdarip söylemler.Tchalkhouchian'ın "Ermeni topluluğu içinde Kürtler de kaldı" diye sözünü ettiği yer 1916 yazında Rusların eline geçen ve Ermenilerce yeniden iskan edilen Erzincan olmalı.Yazar bu cümleyi Dersim için ifade etmiş olamaz,çünkü Dersim zaten Rusların denetim alanı dışındaydı.Fakat sınırdaş olan Dersim'de Kızılbaş Kürt liderleriyle ittifak aranması çok doğruydu.Bunu yalnız Rus komutanları değil,Ermeni komutanları da istiyordu.Ne var ki,Ekim Devrimi sonrası Ruslar çekilmeye hazırlanırken Ermenileri temsilen Murad Paşa ve Dersimlileri temsilen Alişer Efendi arasındaki görüşmeler bir sonuç vermez.


Nuri Dersimi'nin yazdıklarına bakılırsa Seyyid Rıza Erzincan tarafında Kürtlerin can güvenliğinin tehlikede olduğuna dair abartılı söylentiler yoluyla kandırılarak bu harekâta yöneltilmiş.Ancak orada birçok faktör var.Yakın zamanda Ekim Devrimi olmuş,Sovyet hükümeti savaştan çekilme kararı almış,Osmanlı hükümetiyle Erzincan Mütarekesini imzalamıştır.Rus ordusunun işgalindeki yerleri "Türk Ermenistanı" olarak tanımlayan ve göçmen Ermenilerin yurtlarına dönüp kendi geleceklerini özgürce belirlemelerini öngören Lenin-Stalin imzalı bir dekret (kararname) sözkonusudur.Lakin Rus ordusu fiilen çekildikten sonra bu öngörünün yaşam hakkı bulması bir yana,bölgedeki Ermenilerin güvenliğini sağlamak bile ciddi sorun olacaktır.Aynı süre içinde Ermeni komutanı Murad Paşa ile Dersim-Koçgiri liderlerinden Alişer Efendi arasında gelecek için ittifak arayışı olur.Ancak bu çok hayati öneme sahip sürecin değerlendirilmesi karşılıklı güven ve anlayış eksikliği nedeniyle sürüncemede kalır.Nihayet Rus ordusu fiilen çekilince,Dersimliler artık yalnız başına çok zayıf kalan Ermenilerle riskli bir ittifak yerine kendi kaderlerini Osmanlı merkezi otoritesine bağlamayı tercih ederler.Bu arada Osmanlı paşalarının yaptığı bir çok manipülasyon ve özendirici vaatler de olmuş,ikircikli olan Dersimlilerin bir kısmı kazanılmıştır.


Murad Paşa ile Alişer Efendi arasındaki görüşmelerin içeriğini Nuri Dersimi çok kısa olarak şöyle özetler:"Alişer Efendi'nin bildirdiğine göre,Murad Paşa yalnız Büyük Ermenistan emelini takip eden bir proje teklif etmiş ve Kürdistan özgürlük ve bağımsızlığı hakkında birliğe girişmekten çekinmiş olduğundan,kendisiyle uyuşma mümkün olamamış ve bu sebeple umutsuz olarak Batı Dersim'e çekilmeye mecbur kalmıştır."(65)


Burada mantıki olarak kuşku duyulması gereken bir boyut var.Murad Paşa'nın Kürtlerle ittifak arayıp da onların doğal istemi olan Kürdistan adına hiçbir şey tanımak istememesi anlaşılır gibi değil.Bu görüşme Ekim Devrimi'nden sonra ve Rusların çekilmek üzere olduğu bir aşamada gerçekleşiyor.Yani kendi başlarına büyük bir güç oluşturamayacak durumdaki Ermenilerin Dersim ve Koçgiri Kürtleriyle ittifaka ciddi ihtiyaç duydukları,bunun için kendi bazı hedeflerinden feragat da ederek uyuşma arayacakları bir dönemdir.Dersimi daha önce (1916 yılı zarfında) Rus generali Lahov ile Murad Paşa'nın Dersimlilerle ittifak için beraberce girişimde bulunduklarını,Erzincan'a gelen Alişer'le ilk o dönem görüştüklerini,ayrıca 220 mevcutlu bir Ermeni ve Kazak birliğinin Ovacık merkezi ve Koçan aşireti bölgesine kadar gelip Dersimlilerle görüşmeler yaptığını,Fırat'ın doğu ve güney tarafının (yani Dersim bölgesi) prensipte Kürdistan olarak tanındığını,Rusların bu bölgeye müdahaleden vazgeçtiklerini ve Kürt-Ermeni bölge sınırlarını belirlemek için görüşmelerin sürdüğünü yazmıştır.O zaman Ermenistan-Kürdistan anlaşması esas olarak sağlanmış iken,Ermenilerin Rus desteğinden mahrum kaldıkları daha sonraki görüşmede Murad Paşa'nın Kürdistan bağımsızlığını reddederek daha büyük bir Ermenistan dayatacak hali olabilir miydi?


Alişer ile anlaşamadıktan sonra Murad Paşa'nın Doğu Dersimli bazı aşiret liderleriyle de görüştüğünü belirten Dersimi,bu defa "derhal ortak bir Ermenistan-Kürdistan bağımsızlığı ilan edilmesini" önerdiğini,fakat oluşturulacak savaş kuvvetlerinin ve kurulacak devlet idaresinin "kendi nüfuzu altında bulunmasını" şart koştuğundan dolayı bu heyetle de anlaşmasının mümkün olmadığını yazıyor.Burada en azından Ermenistan-Kürdistan bileşkesinin Murad Paşa tarafından kabul gördüğü bellidir.Muhtemelen Alişer Efendi'yle görüşmesinde de perspektifi böyle olmuştur.Bu noktada anlaşmak,askeri kumanda ve siyasi yönetimi de paylaşmak demektir.Nuri Dersimi'nin bu görüşmelerdeki sonuçsuzluğu bütünüyle ve tek taraflı olarak Murad Paşa'nın "kabul edilemez şartlar"ıyla açıklaması pek inandırıcı değil.Ama böyle bir açıklama Zagrosi'nin tezine çok elveriyor.Kendisine kalırsa mesele zaten "açık"tır;Dersimlilerin ittifak yerine karşıt tavır içine girmelerinin nedeni "Ermenilerin Kürdistan'ı Ermenileştirme politikası" olmuştur.Ona göre yalnız Fırat'ın güneyi değil,kuzey tarafı (yani Erzincan-Erzurum hattı) da "Kürdistan'a ait" olup,Ermenistan sayılması "kabul edilemez"dir.Bu doğrultudaki kendi bakışını,dönemin görüşmeleri sırasında Alişer ve Seyyid Rıza'nın da bakışı olarak düşünüyor olmalı ki,onların Ermenilere bu temelde tavır aldıklarını ve Seyyid Rıza'nın Erzincan'a yürümesinin başka açıklaması olamayacağını söylüyor.


Bu subjektif bakışa göre başka etkenler üzerine düşünmek gereksiz olabilir.Ne var ki Zagrosi'nin referansı olan Nuri Dersimi,Seyyid Rıza öncülüğünde bir kısım Dersimlilerin kış ortası Munzur dağlarını aşarak Erzincan'a girmelerini ve Deli Halid Paşa eşliğinde Erzurum'a kadar sefer yapmalarını şu etkenlerle açıklıyor:


"Dersimlilerin bir kısmı,artık Rus ordularının çekilmiş olduğunu ve Ermeni kuvvetlerinin dahi yalnız kaldıkları için yenileceklerini hesaplayarak Türk hükümetine karşı evvelce yaptıkları isyanları unutturmak için ona hoş görünmek lazım geldiğini düşünerek ve bolca verilen maaşlara kapılarak milis kaydolunuyorlardı.Seyyid Rıza ise,bu harekete katiyen razı olmuyor ve sonucun tehlikesini düşünerek,Kürtlerin bu kavgada tarafsız kalmalarını arzu ediyordu.Dersim'in birçok aşiretleri Seyyid Rıza'nın bu fikrini uygun bularak teşkilata katılmıyorlardı.Kumandan Halid, Seyyid Rıza'yı kandırmaya çalışıyordu,başarılı olamayınca özel habercileriyle bazı Dersimlileri Erzincan'a ve oradan Seyyid Rıza ile alakası olan birtakım Kürt ileri gelenlerini de Seyyid Rıza'nın yanına gönderdi.Bunlar bir hafta içinde Dersim'den Erzincan'a yardım kuvvetleri yetişmediği taktirde bütün Erzincan Kürtlerinin Ermeniler tarafından yok edilmek tehlikesiyle karşı karşıya kalacaklarını Seyyid Rıza'ya söyleyerek Seyyid Rıza'nın milli duygularını heyecana getirdiler ve Seyyid Rıza aşiretiyle birlikte Erzincan üzerine harekete geçti."(66)


Burada Seyyid Rıza'nın ikna edilmesi her ne kadar Erzincan'daki Kürtlerin güvenliğiyle ilgili gözükse de,güç dengelerindeki ani değişimin tarafsızlık yerine güçlüden yana eğilim göstermeye etki yaptığı inkâr edilemez.Seyyid Rıza da bu koşullarda Türk devletiyle ilişkilerini onarma yoluyla Dersim'in özerkliğini meşrulaştırma amacı gütmüş olabilir."Erzincan'da Ermenilerin Kürtleri yok edeceği"ne dair verilen alarmın Türk kurmayı tarafından üretilmiş bir dezenformasyon oluşu Nuri Dersimi'nin ifadelerinden dahi anlaşılıyor.Bu kışkırtıcılık da Seyyid Rıza'nın tavrını etkilemiş olmalıdır.Daha öncesinde ise Doğu Dersimli bazı aşiretlerin Ruslardan boşalan stratejik yerlere saldırıları olmuş ve Ermeni güçleriyle bunlar arasında çatışmalar yaşanmıştır.Rus ordusunun çekilmesi ardından,onların bırakmış olduğu devasa askeri mühimmat ve lojistik stoklarına rağmen,bölgeyi savunmak için asker sayısı çok yetersiz olan Ermeniler zor durumda kalır.Rus denetimi ortadan kalktığı için Türklerin mütareke şartlarını ihlal ederek saldırıya geçmeleri mümkündür.Murad Paşa liderliğindeki ulusal komitenin bütün çabası bu ihtimale karşı savunma önlemlerini artırmak,Erzincan'daki sivil Ermenileri korumak ve sonunda mecbur kalınca bu nüfusun güvenli çekilmesini sağlamak yönünde olur.


Bu süre içinde Doğu Dersim tarafından taciz hareketleri görülen aşiretlerle saldırmazlık anlaşması için görüşmeler yapılır.Erzincan-Pülümür sınır hattında otorite sahibi Bako Ağa,Yusuf Ağa ve oğullarıyla bir mutabakata varılmasına rağmen ihlaller devem eder.Nihayet Türk ordusunun saldırı sinyali üzerine Murad Paşa şehirdeki sivil Ermenileri tahliye ederek Mamahatun istikametine çekilmeyi başlatınca yol boyu pusu atan Kürtlerle çatışma durumunda kalırlar.Bir yanda tipi boran,dondurucu soğuk,bir yanda tutulmuş boğazlar,yakılmış köprüler ve ateş altında yol almaya çalışan çoluk-çocuk...Dört beş günlük ilk çekilme hattında 6 bin kişilik kafileden 1.500 civarında kayıp verirler.(67) Seyyid Rıza'nın kendi kuvvetleriyle Erzincan'dan Mamahatun ve Erzurum'a kadar yaptığı sefer ise,tarihlerdeki uyuşmadan anlaşıldığı kadarıyla çekilme yolundaki Ermenileri kovalama işlevi görür.Bunun yarattığı telaş ve baskılanma da kafileyi perişan etmiştir.Sonuçta,Ermeniler iddia edildiği gibi Erzincan'daki Kürtleri ve Türkleri yok etme çabasında değilken,bunu önleme adına yapılan operasyonlar bir kere daha Ermeni halkının tasfiyesine yarar.Acı olan,bu son etapta Dersimliler eliyle kurban edilen Ermenilerden çoğunun kısa süre önce yine onlar tarafından korunup Erzincan'a geçirilmiş insanlar olmasıdır.


Sovyet yönetimi 31 Aralık 1917 günü yayınladığı Türk-Ermenistanı hakkındaki dekret ile,sürgün edilmiş Ermenilerin yurtlarına dönmelerini ve burada yapılacak özgür bir referandumla tam bağımsızlığa varıncaya kadar kendi kaderlerini belirleme haklarını savunmuştu.Bunun hayata geçmesi güvenlikli bir ortamın olmasına bağlıydı.Bolşevikler Çarlık yönetiminin savaş boyunca işgal etmiş olduğu yerlerden çekilmeyi benimsemişlerdi.Fakat Batı Ermenistan açısından soykırımın yarattığı özel durum gereği,dekrette belirtilen amaçların gerçekleşebilmesi için burada asker bulundurmaya devam edebilirlerdi.Ermeni Bolşevikleri adına konuyu Lenin'le görüşen Vahan Deryan,onun kendisini çok iyi anladığını ve "Rus askerini bölgeden çıkartmayı,işgale son verme yanında özgür bir referandum ortamı sağlamanın gereği olarak da savunmakla beraber,Ermeni halkının istemesi halinde güvenlik için gerekli askeri birliklerin orada kalmasına karşı olmayacağını" söylediğini belirtir.Ne var ki böyle bir koşul,dış dünyada Sovyet yönetiminin işgale karşıtlık bakımından tutarsız görülmesine meydan vermemek adına dekrete yazılmaz.Onun yerine "Türk-Ermenistanı'ndan askerlerin çıkarılması ve nüfusun can ve mal güvenliğini temin etme amacıyla Ermeni halk milislerinin gecikmesiz örgütlenmesi" şeklinde bir madde formüle edilir.Ama sürgünler dönünceye kadar bu gücü oluşturacak insan kaynağı yetersizdir.Pratik çözüm olarak düşünülen şey,değişik cephelerden çekilen Rus ordusu içindeki Ermeni askerlerin Erzurum,Van ve Bitlis sınırlarında görevlendirilmeleri olur.(68) Fakat henüz o sevkiyatın koşulları da oluşmadan Rus askeri çekilince Türk tarafına sözkonusu bölgeleri yeniden işgal fırsatı verilir.Bu noktada Sovyet yönetiminin ihmali ya da dirayetsizliğinden söz etmek mümkün.Rus askerinin Türk cephesinden çekilmesini şart koşan bir anlaşma o gün için yoktur.5 Aralık 1917 tarihli Erzincan Mütarekesi'nin düzenlediği şey,barış antlaşmasına kadar tarafların ihlal etmeyecekleri askeri hatlar ve riayet edecekleri ateşkes koşullarıdır.Buna göre Rus askerinin bir bölümü kendi hatları içinde kritik noktaları tutmaya devam edebilirdi.Erzincan Mütarekesi'nden 3 Mart 1918 tarihli Brest-Litovsk Antlaşması'na kadar geçen üç aylık sürenin bu şekilde güvenceye alınması Ermenilerin kendi savunmalarını güçlendirmeleri için yeterli olabilirdi.Bu konuda Sovyet yönetiminin işini zorlaştıran şey,cephedeki askerlerin eve dönüş sabırsızlığı içinde bir gün bile fazladan beklemeye tahammülsüz duruma gelmiş olmalarıdır.Bunu da aleyhte bir faktör olarak belirtmek gerekir.


Soykırım sonrası tutunma ve geri dönebilen sürgünlerle beraber yeni bir yaşam kurma bakımından bu süreç hayati öneme sahipti.Yalnız kendi gücüyle başarı şansı bulunmayan Ermenilerin,bir yandan Sovyet desteğini,bir yandan da Dersim-Koçgiri Kızılbaş Kürt liderleriyle ittifakı gözetmeleri gerekiyordu.Daha doğuda ve güneyde Sünni Müslüman Kürtlerle karşıt cephelerde yer almış olma nedeniyle yakınlaşma imkânı pek bulunmazken,Dersim'de son zamanlara kadar tarafsız duruşunu koruyan Kızılbaş Kürtlerle diyalog koşulları ve anlaşabilme şansı da vardı.Bunun iyi değerlendirilmesi halinde,Rus ordusunun çekilmesine rağmen Dersim-Erzincan-Erzurum hattı birleşik güçlerle savunulabilirdi.Türklerin doğu seferine set çekecek böyle bir gelişme,Van'a kadar da Ermeni güçlerinin dayanma şansını artırırdı.Öte yandan Kafkas bölümünde Taşnak liderleri Bolşeviklerle ilk dönem var olan dostane ilişkilerini koruyup Sovyet karşıtı ittifaklardan uzak durmayı bilselerdi,Doğu Ermenistan'la birlikte Batı Ermenistan ve Kuzey Kürdistan'ın da (hiç değilse belli bölümleriyle) bağımsız olması ve/veya Sovyetler Birliği'ne katılması mümkün olabilirdi.Taşnak yöneticilerinin bir kısmı Kafkas Bolşeviklerinin önderi Stepan Shahumyan kanalından Sovyetlerle dostluk ve Türk tehditine karşı birleşik cephe oluşturma çabası içindeyken,bazıları maalesef daha önceki acı tecrübelerine rağmen İngilizlerden medet uman akılsız bir yol izlediler.Kafkasya'nın Türkiye tarafından ilhakını arzu eden Musavatçı Azeriler ve Menşevik Gürcülerle ortaklaşıp,Türkiye'nin işine gelecek türden bir bağımsızlık ilanına destek verdiler.Böylece Rusya'dan koparak kendilerini zor duruma soktular.Brest-Litovsk'un çizdiği sınırlardan öteye geçen Türk saldırganlığı karşısında yalnız kaldılar.Büyük ödünlerle çöküşe sürüklenen ve Türkiye tarafından yutulmak üzere olan Doğu Ermenistan,nihayet Bolşeviklerin iktidarı alması sayesinde bir Sovyet cumhuriyetine dönüşerek yok olmaktan kurtuldu.Taşnakların Ermeni halkına yarardan çok zarar getiren milliyetçi siyasetlerini eleştirmekle beraber,Sovyetlerin o süreç içinde İttihatçı ve Kemalist liderlerle geliştirdikleri pragmatik ilişkileri de sorgulamak zorundayız.


Konuyu biraz dağıtmak pahasına bu kadarına değinmeyi gerekli gördüm.Bu faktörleri dikkate alarak tekrar Zagrosi'nin savunduğu görüşe dönelim.O,Sovyet belgelerinde Türk(iye) Ermenistanı olarak tanımlanan bölgelerin (Rus askerince boşaltılan Erzurum,Van,Bitlis vilayetleri) aslında Kürdistan olduğunu,haksız yere Ermenileştirilmek istendiğini,Dersimlilerin de bunu kabul edemedikleri için harekete geçip Erzurum'a kadar Ermenileri kovaladıklarını savunuyor.Bu gerekçelendirme tarzı yapılan eylemi meşrulaştırıcı bir özellik taşıyor."Erzincan'da Kürtlerin yok edilmek istendiği"ne dair kasıtlı Türk propagandası da buna dayanak yapılıyor.Şimdi bir an için düşünelim.Yukarıda tasavvur ettiğimiz şekilde Dersim-Koçgiri Kürtleri Erzincan-Erzurum hattındaki Ermenilerle birleşerek bir Kürdistan-Ermenistan ortak bağımsızlığı ilan etseler,daha doğuda ve güneydeki Ermeni ve Kürt bölgeleri de yaratılan sinerjiyle bunlara eklemlense,sağlanan güvenlik koşulları Ermeni ve Kürt sürgünlerinin de gelip yurtlarına yerleşmelerine imkan verse,fena mı olurdu?


Bu noktada "Ama Sovyetler'in Türk-Ermenistanı hakkındaki dekreti hiç Kürdistan'dan söz etmiyor,yerinden edilmiş Kürtlerin dönüşü ve Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkı da konu edilmiyor" şeklinde itiraz edilebilir.Bence de o belirleme problemlidir.Gerçi orada Osmanlı Kürtleri ve Ermenilerinin bütün yoğunluk alanları değil,yalnızca savaşta Rusların işgal etmiş olduğu üç vilayet ele alınmış,buraların Ermenistan hüviyeti (hem tarihsel-kültürel doku,hem de son zamanlara ulaşan nüfus itibariyle) görece daha belirgin olduğu için öyle tanımlanmıştır.Tarihsel olarak asıl Kürdistan'ın Doğu Toroslar'dan Zagroslar'a kadar daha güney bölgeleri ifade etmesi,Osmanlı döneminde Kürtlere tanınan otonom beylik yetkilerinin Kürdistan'ı Ermenistan aleyhine genişletmiş olması,ondokuzuncu yüzyılda pekçok toprak gaspı,göçe zorlama ve lokal kırımlarla Ermenilerin doğal olmayan dağılma ve azalması,bu tanım lehine toleranslı düşünmeyi gerektiren durumlardır.Daha önemlisi en son vurulan darbe,yani 1915 Soykırımı ile yok olma noktasına getirilen bir halk olduğu için,hayatta kalabilmiş sürgün ve göçmen Ermenilerin dönüp yerleşerek ulusal bütünlüklerini bu üç vilayette yeniden sağlamaları adaletin gereği olarak savunulmuştur.Her şeye rağmen,bu üç vilayet dahil Osmanlı devletinin doğu bölümü son yüzyıllarda oldukça içiçe geçen nüfuslarıyla ağırlıklı olarak Ermeni-Kürt karışımı bir gerçeklik arzettiği için,en iyi çözümün federatif birlik olacağı bir ortak vatan (yani Ermenistan-Kürdistan bileşkesi) olarak kabul edilmeliydi.Toplu bulundukları yerlerde başka önemli gruplar için de özerklik düşünülmeliydi.


Adil bir yaklaşımla,evet,Sovyetlerin o dönem yalnız Ermeni ve Ermenistan sorununu değil,Kürt ve Kürdistan sorununu da ifade ederek,üç vilayetten daha geniş bir coğrafya kapsamında çözüm önermeleri daha doğru olurdu.Ancak onlar Rusya'yı savaştan çekmenin sorunları üzerine yoğunlaştıkları için,fiilen Rus askerinin bulunduğu Erzurum,Van,Bitlis vilayetleriyle sınırlı kararname çıkartmış olmaları normaldir.Oraları Ermenistan olarak tanımaları da,diğer doğu vilayetlerinin Kürdistan olarak vücut bulma ihtimalini dışlamaz.Nitekim Erzincan-Dersim hattındaki görüşmelerde Rus ve Ermeni komutanların Dersim ve daha güneylerini Kürdistan kapsamında kabule açık olduklarını görmüştük.Her iki taraftan milliyetçi bakışla yalnızca Ermenistan veya yalnızca Kürdistan olarak tanımlanan yerler,ortak ulusal kurtuluş arayışına girildiği durumda daha rasyonel yaklaşımlarla birbirinin hakkına saygılı birleşik tanımlara konu olabilirdi.Sovyetlerin siyaseti bunu teşvik edecek yönde olmalıydı.Yayınlanan dekrette hiç değilse,Ermeni sürgünleri gibi,savaş boyunca şu yada bu tarafın zoruyla yerinden olan başka mağdurların da yurtlarına dönüş hakkı savunulmalıydı.Böyle kapsayıcı bir yaklaşımın eksikliği,Sovyetlerin Kürtleri ve Kürdistan'ı görmezden geldiklerini düşündürüyor.


Zagrosi yazılarında Sovyetler'in Kürt halkı ve Kürdistan için bir duyarlılık göstermediklerini dile getirirken haksız sayılmaz.Mart 1923 tarihli Sovyet Dışişlerine ait bir raporda,hem Türkiye,hem İran tarafındaki Kürtlerin otonomi taleplerine,Sovyetlerin kendi devlet çıkarları için zararlı görülerek karşı çıkılması ilginçtir.(69) Daha sonra Kemalistlerin Kürt hareketlerine karşı yaptığı her katliamı "gerici feodal güçlerin bastırılması" şeklinde destekleyen Sovyetler'in bu politikası da açıkça yanlış ve kendi teorik ilkelerine tersti.Bu gibi durumlarda ezilen ulusların savunulması gereken hakları reel politikaya kurban edilmiştir.Bu şekilde haksızlığa uğrayan yalnızca Kürtler değil,aynı yıllarda yine Kemalist Türkiye'nin dostluğunu gözetme aşkına Sovyet yöneticileri Ermenilere de yer yer haksızlık etmiştir.Savaş sonrası Batı Ermenistan'ı tanıyan dekretin kâğıtta kalmış olması bir yana,Doğu Ermenistan'ın Sovyetlere katıldığı aşamada Kars ve Ardahan'ın Türkiye'ye bırakılıp,Dağlık Karabağ ve Nahçivan'ın Azerbaycan'a bağlanması da bu türden durumlardır.Sonra bir de Karabağ ile Ermenistan arasında yine Azerbaycan'a bağlı özerk bölge yapılan ve çok geçmeden kaldırılan Kızıl Kürdistan var.Şimdilerde,onun özerkliğine son verilme olayını dönemin merkezi yönetimi yanında Sovyet Ermenistanı'na fatura edenler oluyor.Halbuki o tür tasarruflar merkezin elinde olduğu gibi,Ermenilerin tavsiye anlamında olsun Kızıl Kürdistan'ın kaldırılmasını istemiş olmaları akla uygun bir ihtimal değildir.


Zagrosi'nin savaş sonrasına ilişkin iki değerlendirmesini de alarak konuyu tamamlamaya çalışacağım.


"Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Paris barış görüşmeleri esnasında Ermeni delegasyonu ile Şerif Paşa arasında yakınlaşma oldu.Bu yakınlaşmanın neticesinden 'Sevres Antlaşması' ortaya çıktı.
Fakat,Kürtler yoğun bir şekilde Sevres Antlaşması'na karşı çıktılar.
Bu karşı çıkışın esas nedeni ise Sevres Antlaşması'yla Van,Bitlis ve Erzurum gibi şehirlerın Ermenilere bırakılması meselesiydi.Kürdistan için otonomi istiyen Seyyid Abdülkadir'in Barış Konferansı'na gönderdiği 'Büyük Kürdistan' haritası bu anlamda anlamlıdır."


Burada yine Van,Bitlis ve Erzurum vilayetleriyle sınırlı bir Ermenistan dahi kabul edilemez görülüyor.Buna karşılık çok daha büyük bir alanın Kürdistan olması isteniyor.Ermeni partilerini o amaçtan uzak oldukları dönemler için bile "Büyük Ermenistan" peşinde olmakla suçlayan yazar,Seyyid Abdülkadir'in Batı Ermenistan'ı yutan "Büyük Kürdistan" haritasını ise iftiharla savunuyor.Bunun adil bir yaklaşım olmadığı açıktır.Ermeni tarafı için kınama konusu ettiği milliyetçiliği yazarın daha fazlasıyla kendi bakışında sorgulaması gerekir.Üstelik Seyyid Abdülkadir'in alternatif olarak çıkarttığı harita bağımsızlık yönünde değil,kırılıp dağıtılmış Ermeni halkının kendi yurdunda toparlanma ihtimaline karşı Türk-Kürt ittifakını ifade eden Misak-ı Milli kapsamında bir özerklik içindir.Zagrosi bunu olumlamakla Nuri Dersimi'nin de gerisine düştüğünün farkında mı acaba?Dersimi şu değerlendirmeyi yapıyor:


"Şurası dikkate değerdir ki,Seyyid Abdülkadir,Kürt ve Ermeni davasının çözümü için ortak bir sınır dahilinde bir Kürdistan ve Ermenistan Federasyonu'nun yaratılması fikrine katiyen yanaşmıyor ve savunduğu prensipte bağımsız bir Kürdistan'dan değil,ancak bir Türk vilayeti niteliğinde bir Kürt özerk bölgesi fikrini savunmuş oluyordu.Seyyid Abdülkadir'in ileri sürdüğü bu formül,pek çok elastiki olup,Türk diplomatlarının darda kaldıkları zaman,göz boyamak için ileri sürdükleri sözde Bağımsız Kürdistan formülünden farklı hiçbir nitelik arzetmiyordu.Şu halde Seyyid Abdülkadir,Kürdistan Teali Cemiyeti içerisinde bir Türk ajanı rolünü bilerek veya bilmeyerek oynamış oluyordu."(70)


Yukarıdaki satırlardan da anlaşılır ki,Kürtlerin Ermenistan adına hiçbir yer tanımayıp Ermenilerle ortak bağımsızlık fikrine dahi karşı çıkarak bütün o topraklar üzerinde Türkiye'ye tabi geniş bir Kürdistan özerkliği aramaları,ne hakkaniyetli bir yaklaşım,ne de kendilerine kazandıracak bir yol olmuştur.İki ulusal sorunun birleşik çözümü için Sevr Barış Konferansı'na ortak önerge veren Ermeni ve Kürt milli delegasyon başkanlarının (Boğos Nubar ile Şerif Paşa) anlaştıkları,yalnız sınırlarının tespitini hakem devletlere bıraktıkları Ermenistan ile Kürdistan'ın bağımsızlığı,ne yazık ki Osmanlı Kürtleri arasında destek bulmamış,aksine Seyyid Abdülkadir'den Said-i Kürdi'ye kadar tepkiyle karşılanarak Şerif Paşa'nın çekilmesine yol açmıştır.Öte yanda milliyetçi körlüğe saplanmış bazı Ermeniler de "toprak konusunda Kürtlere taviz veriyor" diye Boğos Nubar'ı eleştirir.Kendi aralarında özverili dayanışmaya muhtaç olan iki halkın bu iradeyi gösteremediği durumdan Türk sömürgeciliği kârlı çıkar.Sovyetlerin Türkiye Ermenistan'ı hakkındaki dekreti gibi,Batı'nın Wilson haritası ve Sevr hükümleri de kâğıt üzerinde kalır.Sürgünlerin dönemediği Batı Ermenistan,Kürtleri arkasına almış Kemalistlerin devam eden saldırı ve temizlik hareketleriyle tam bir yitik ülke olur,demografik anlamda daha belirgin bir Kürdistan görünümü kazanır;ama bu Kürdistan da Kürtlerin sadakatine karşılık her tür statüden yoksun,kimliksiz ve sömürgeden beter bir duruma mahkûm edilir.İşte günümüze kadar çekilen bunun acısıdır.


Daha sonraki tarihten Hoybun ile Taşnakların güçbirliği çabasına değinen yazar,bundan da yine tarihsel Batı Ermenistan'ın inkârı yönünde sonuç çıkartmaya çalışıyor:


"Kürt ve Ermeni siyasal oluşumları arasında teorik anlamda en ciddi antlaşma 1927 yılında Xoybun ve Taşnak Partisi arasından yapılan antlaşmadır.(...)  Taşnak Partisi ve Xoybûn arasında imzalanan anlaşmada çok enterasan bir başka nokta daha var.İki partinin ortak protokolunun B kısmının 2. maddesi 'Sevres Antlasmasında Ermenilere Van,Bitlis ve Erzurum'u veren 89. maddesi geçersizdir' diye yazıyor.( Wahe Tachjian,age sayfa 365) 
Bunu Taşnak Partisi'nin geçmişte yaptığı yanlışlığın bir özeleştirisi olarak okumak gerekiyor."


Acaba o madde hangi ihtiyaçtan hareketle yazılmış?Mantıki olarak düşünürsek,Taşnak Partisi'nin bununla tarihsel Batı Ermenistan hakkındaki görüşünden vazgeçtiğini değil;ancak belki o gün ittifak halinde verilecek mücadelenin nasıl bir yeni oluşuma izin vereceğini görüp ona göre somut formüller önermek üzere bir serbestlik sağlamak istediğini,başka bir deyişle çoktan kadük olmuş Sevr'in bu yeni ilişkiler üzerindeki bağlayıcılığından kurtulmayı tercih ettiğini söyleyebiliriz.Yani öyle bir maddenin varlığı hiçbir şekilde "Van,Bitlis ve Erzurum'un Ermenistan olarak tanınmasını istemekle geçmişte yanlış yapmışız" anlamına gelmez.Çokçası "o süreçte Kürtler ile daha geniş bir alanda ortak bağımsızlık için karmaşık iç sınırlarını sonradan iki halkın demokratik iradesiyle aramızda netleştirmek üzere Armeno-Kürdistan türünden bir federasyon önerisi geliştirsek daha doğru yapmış olurduk" gibi bir anlam çıkartılabilir.Nitekim Hoybun ile Taşnak ittifakı üzerine değerlendirmeler yapan Kürt siyasetçilerden Zinnar Silopi,Kürt bağımsızlık hareketine arka çıkacak hiçbir ülke ve yapının görülmediği o dönem yegane dostluk ve ittifakın Ermenilerle sağlanabildiğini belirttikten sonra,"Kürdistan ile Ermenistan arasında sınırları belirleme meselesine gelince,bunun müstakbel Kürt ve Ermeni yönetimlerinin kararına bırakılması" yönünde bir anlayışın benimsendiğini yazmıştır.(71) Kaldı ki,ortak protokol dışında Hoybun'un kendi kararlarına da bakılırsa Batı Ermenistan'ın yadsınmadığı görülür.Örneğin Hoybun'un temelini atan 1927 sonbaharındaki Kürt Milli Genel Kurultayı'nın yayınladığı iki bildiriden birinin 4. maddesi şöyledir:"Kurultay herkese duyurur ki,Ermenistan ve Kürdistan'da asırlardan beridir Ermeniler ve Kürtler yaşamaktadır.Onlar kendi bağımsızlıkları uğruna çalışırken,ülkelerinin herhangi bir yabancı hakimiyetine bağlı olmasını reddederler.Çünkü bu iki ülke yalnız ve yalnız Ermeni ve Kürt uluslarına aittir."(72)

"Yalnız ve yalnız" vurgusunun o toprakları paylaşan diğer halklar açısından yanlışlığı bir tarafa,burada iki ulusun muhtemelen içiçe tasavvur edilen iki anayurt gerçekliğine saygılı konuşulduğu yeterince açık.Şimdi artık o topraklar üzerinde esamesi okunmayan Ermenilerin hafızalardaki buğulu varlığını geriye doğru da minimize etmeye çalışmak,onların yarattığı kültür ve uygarlık değerlerini sahiplenerek tarihsel Ermenistan aleyhine tarihsel Kürdistan'ı büyütmek,birbiri ardına iki halkın yaşadığı trajedileri hep Ermeni tarafının "haksız istem ve kötü emelleri"yle açıklamak Kürt tarihyazıcılığı adına gurur verici bir durum olmasa gerek.Tarihi böyle yazanlar ondan doğru ders çıkartmadıkları için bugünün sorunları karşısında da bocalamaya devam ederler.

Zagrosi bu yazımın bir önceki bölümünde geçen Dersim'in Ermeni nüfuslu kaza ve köylerine itiraz ederek "Tarihi Gerçekleri Olduğu Gibi Okuyalım!!!" başlığı altında Vital Cuinet'ten şöyle rakamlar aktarmış.


"Vital Cuinet Çarsancak kazasının köyleriyle birlikte toplam nüfusunu 10.500 olarak veriyor.Bunlardan 2.311 Müslüman,2621 Kürt,4749 Kızılbaş,Gregor Ermenileri 775,Protestan Ermeniler 44 olarak veriyor...Çarsancak genelinde yaşıyan Ermenilerin toplamı 819 ve bunların 811'i Çarsancak merkezinde yaşıyor..."


Bu verilere inanılacak olursa Çarsancak köylerinde Ermeni yaşamıyormuş demek gerekir.Toplam 819'dan ibaret gösterilen Ermenilerin 811'i kaza merkezindeyse eğer,köylerin payına yalnız 8 kişi kalıyor,yani bir tek ev nüfusu kadar.Böyle bir istatistik dönemin Çarsancak kırsal gerçekliğini kesinlikle yansıtmıyor...Çok açık ki Cuinet köyler hakkında bilgilere erişememiş.(73) Onun istatistik yaptığı 1891 tarihini içine alan bir dizi Ermeni öz kaynağın kazadaki Ermeni nüfusuna dair ayrıntılı bilgileri mevcut.Birincisi Rahip Karekin Sırvantsdyants'ın 1879'dan itibaren bölgede gezerek yaptığı ve 1884'de yayınlanan istatistiğidir.O tarihlerde Çarsancak merkezi Peri'de 318 Ermeni hanesi var. Kazaya ait 47 köyde yaşayan Ermenilerin toplam hane sayısı ise 934.Tek tek köylerin dökümünü vermek uzun olur,merak eden Arsen Yarman'ın yayınladığı ilgili kitapta hepsini görebilir.(74) Merkez ile köylerin toplamı 1.252 hane demektir.Ortalama bir haneyi 6 kişiden hesaplarsak (ki dönemin kalabalık Ermeni ailesi için bu mütevazı bir tahmindir) 7.512 kişi eder.Bu kaza şimdiki Mazgirt ilçesinin güney bölümü ile Pertek'in doğu bölümünü kapsıyordu.Çarsancak'tan ayrı Mazgirt kazası vardı.Oranın da toplam 15 yerleşim biriminde 227 hane Ermeni yaşıyordu,ki bu da aynı hesapla 1.362 kişi eder.Ayrıca Hozat ve köylerinde kaydedilmiş 126 hane var,ki 756 kişi eder.Sonraki yılların başka Ermeni kaynaklarında gördüklerimiz aşağı yukarı bu rakamlarla uyuşuyor.1893-1894'de Dersim'i gezen Antranik Yeritsyan,Mazgirt bölümünü de katarak hesap ettiği Çarsancak'ın 60 köyünde Ermenilerin toplam 1.769 hane olduklarını tespit etmiştir.(75) Ayrıca 1915 Soykırımı'nın hemen öncesine ışık tutan Patrikhane verileri ve Soykırımdan kurtulan yöre insanlarının kendi memleketleri üzerine yazdıkları kitaplar var.Bunlardan biri (Kevork Yerevanyan) Çarsancak Ermenileri tarihini anlatır.Herkesin ulaşabileceği Raymond Kevorkian'ın Türkçeye çevrilmiş kitabında 1913-1914 yılı Ermeni Patrikhanesi verileriyle bütün Osmanlı vilayetleri,sancak ve kazalarının Ermeni nüfuslarına dair bilgiler var.Onun da Çarsancak kazası için verdiği rakamlar:43 yerleşim biriminde toplam 7.940 Ermeni (1.136 hane).Kazada 51 kilise,15 manastır ve 23 Ermeni okulu (1.114 öğrenci) vardı.Kaza merkezi Peri'de 1.763 Ermeni (310 hane) yaşıyordu.Mazgirt ve 8 köyünde toplam 1.835 Ermeni,Hozat ve 15 köyünde toplam 2.299 Ermeni vardı.(76)


Bir de Çemişgezek'in durumuna bakalım.Zagrosi yine Cuinet'ten şu rakamları aktarmış:
"Çemişgezek'in toplam nüfusu 11.200 kişidir.Bunların 2455 Müslüman,2509’u Kürt,5075'i Kızılbaş,Gregori Ermeniler 1003 ve Protestan Ermeniler 158 kişiden oluşuyor...Çemişgezek kazasının merkezinde Gregori Ermenileri 902 ve Protestan Ermeni 158 kişiden oluşuyor.Çemişgezek kazasının merkezinde 4000 insan yaşıyor ve bunların dörten birinden biraz fazlası Ermeni...Tüm kazanın sınırları içinde ise 11.200 kişi yaşıyor.Bunların 1061 kişisi Ermeni...Demek ki Ermenilerin esas çoğunluğu merkezde ikâmet ediyor.Yani Ermeniler Çemişgezek kazasının toplam nüfusunun ondan birini oluşturuyor."


Burada da aynı büyük boşluk sözkonusu.Toplam 1003 kişi gösterilen Ermenilerin 902'si Çemişgezek şehrinde ise,köylerinin payına sadece 101 Ermeni düşer.Bu sayı ortalama bir tek Ermeni köyünün nüfusu bile değildir.Halbuki Çemişgezek'in 30 köyünde Ermeniler yaşıyor ve kimi köyler sadece Ermeni nüfustan oluşuyordu.Rahip Sırvantsdyants'ın 1880'lere ilişkin verileri Çemişgezek şehrinde 280 hane,30 köyünde ise toplam 620 hane Ermeni yaşadığını gösteriyor.(77) Kaza genelinde 900 olan bu hanelerin toplam nüfusu yine ortalama 6 kişi hesabıyla 5.400 eder. 1913-14 Patrikhane verileri de buna yakındır.Kaza genelinde Ermeni nüfusu 4.494,bunun 1.348'i şehirde yaşıyor.Aradan geçen onyıllar zarfında Ermeni nüfusun artmak yerine biraz azalmış olması,1895 saldırılarından sonra bazı köylerin boşalmasıyla ilişkilidir.Bu son dönem kazanın 22 yerleşim biriminde yaşıyor olan Ermenilerin 19 kilisesi ve 17 okulu vardı (729 öğrenci).(78) Soykırımdan kurtulanların Çemişgezek üzerine yazdıkları (Hampartsum Kasparyan ve Haygazın Ğazaryan) iki kalın tarih kitabı,ayrıca büyük Ermeni köylerinden Hazari adına yazılmış (Vazken Andreasyan) üç ciltlik bir anı kitabı mevcut,ki başka istatistiklerin yok saydığı köylerde nasıl varolduklarına oldukça ayrıntılı tanıklık ediyorlar.


Çemişgezek ve Çarsancak'ın bağlı olduğu Dersim sancağı'nda 1913-1914 Patrikhane verilerine göre toplam Ermeni nüfusu 16.657'dir.Sancak dışında kalan Pülümür'ün Ermeni köyleri buna dahil olmadığı gibi,dağlık kuzey ve orta bölgelerde sağlıklı araştırma da yapılamamış,örneğin aşiret düzeninde yaşayan Mirakyanlar'ın bu iç bölümlerdeki nüfusu istatistik dışı kalmıştır.Bunları dikkate alarak 1915 öncesi Dersim Ermenilerinin 20 binden az olmadığını söyleyebiliriz.Şüphesiz bu yine azınlığa tekabül eder,ama sanıldığı kadar küçük bir azınlık değil.


Bir ufak not olarak buraya ilave etmek isterim ki,Osmanlı hakimiyetine girildiği dönem bu bölgelerde Ermeni nüfusu genellikle yarıdan fazla,yani tek başına mutlak çoğunluk durumundaydı.Şimdiki Dersim il sınırlarıyla aşağı-yukarı örtüşen Çemişgezek sancağında 1518,1523 ve 1541 tarihli ilk sayımların gösterdiği gayrımüslim hane sayıları yüzde 53-58 arası değişiyor ki,bunun ezici çoğunluğu Ermeniler,az bir kısmı Rum ve Süryanilerdi.1566'da bir kısım nahiyeler ayrılınca,Çemişgezek'e yakın çevrelerle sınırlanan sancağın (ki bu da günümüzdeki Dersim'in batı yarısına denk düşüyor) gayrımüslim haneleri yüzde 71 gibi büyük bir oran teşkil ediyor.Demek ki bu tarafta daha yoğundular.(79) Yine tahrir defterlerinden çıkarılan verilerle Kemah sancağı ve Erzincan kazasında ise 1520-1591 dönemi Hristiyanların genel nüfusa oranı kabaca yüzde 60-80 arası değişiyor.Kayıtlı hane ve mücerret sayıları üzerinden (ortalama her haneyi 5,mücerreti 1 kişi sayarak) yapılan hesap sonucu örneğin 1591 yılı Kemah kazasında 15.918 Müslüman,19.776 Hristiyan,Erzincan kazasında ise 7.812 Müslüman,26.933 Hristiyan nüfus tahmin ediliyor.(80) Burada da Hristiyanların çok büyük bölümünü oluşturan Ermeniler genel nüfusun rahatlıkla yarısından fazlaydı.Doğudaki sancakların bir çoğu için durumun böyle olduğu dönemin tahrir kayıtlarında açıkça görülebilir.Erzurum eyaleti o zamanlar "Ermenistan-ı Kebir" diye de anılmıştır.


Yüzyıllar içinde bu yoğunluğun azalması,bir dizi tarihsel olayın teşvik ettiği göçler,Hristiyanlara uygulanan ağır vergilerin ve siyasi baskıların yol açtığı din değiştirmeler,ayrıca göçebe aşiretlerin yerleşikleri yerinden etmeleri gibi nedenlere dayanır.En esaslı yapısal faktör ise bu süre boyunca Osmanlı Devleti'nin İslami niteliği ve bu temelde ittifak kurmuş olduğu Kürt beyliklerinin Ermeni bölgelerine hükmetmesiydi.Bu durum Kürtlere avantaj sağlayarak güneyden kuzeye doğru yayılmalarını sağladı.Böylece ondokuzuncu yüzyıl sonlarına doğru Batı Ermenistan'da Ermenilerle Kürtler aşağı yukarı dengeli duruma geldiler.İslami gruplar etnik temelde ayrı ayrı tasnif edilmediği için tek bir Müslüman kategori olarak her vilayette çoğunluk sayıldılar.Ayrı ayrı sayılsa çok yerde ne Kürtler,ne Türkler tek başına çoğunluk olabilirdi.Son dönem bir de reform taleplerine karşı lokal kırımlar,toplu din değiştirtme ve göçe zorlama yoluyla azaltılmaya çalışılan Ermeniler,nüfus istatistiklerine de özellikle eksik yansıtılır oldu.İşte Soykırım öncesinin durumuna bakarken daha gerisindeki bu gerçeklik ve zora dayalı azalma nedenleri de dikkate alınmalıdır.Yoksa verilecek olan izlenim Ermenilerin buralarda öteden beri hep azınlık oldukları ve/veya tedrici azalmalarının çok doğal olduğudur.Ermeni halkının tarihsel anavatanını reddetme eğiliminde olanlar bu yanıltıcı imaja sığınıyor.


Zagrosi 1880'lerin Erzincan'ı için de Cuinet'ten rakamlar aktardıktan sonra "Varsayalım ki bu istatistikler yanlış.Ermenilerin sayısını üç yada dört ile çarpsak dahi Erzincan Sancağının çoğunluğunu oluşturmuyorlar.Aslında benim sorunum bu değil.Benim esas sorunum Kürt ileri gelenlerini Kürdistan'dan kovmak ve onların yerine Ermeni ve Türk kaymakam ve mutasarrıfleri getirme olayıdır.Bu zehirli bir plandı ve tutmadı..." diyor.Kanıt olarak da "Ermeni Patrikinin teşvikiyle Dersimli Şah Hüseyin'in başına gelenler"i gösteriyor.


Bu konuya daha önce değinmiş, genel anlamda Kürt beylerinin sürülmesi yada yerel yönetimlerden men edilmesi gibi bir talebin haksızlığını ifade etmiştim.Yalnız bunu söylemek başka,somut örnekler üzerine görüş belirtmek başkadır.Zagrosi'nin sahip çıktığı Çarekan aşireti lideri Şah Hüseyin Bey,otorite sahibi olduğu Ğuzulcan (Pülümür) çevresinde halkın başına bela kesilen biri olarak yoğun şikâyetlere konu olmuş,dahası Ermeniler ile Kürtlerin ortak direnişiyle karşılaşmıştır.Ermenilerle birlik içine giren Dersimlilerin en önemli ismi Seyyid İbrahim (Seyyid Rıza'nın babası) olur.Direnişin bir diğer hedefi Erzincan köylerinde halkın canını çıkaran Balaban aşireti lideri Gulabi-zade Halil Ağa'dır.Şah Hüseyin ve Halil Ağa'nın feodal zorbalıkları bölgeden giden heyetler ve mağdur insanların mektuplarıyla İstanbul'a ulaştıkça Patrik de kendini sorumlu hissederek Bab-ı Âli'ye etki yapmıştır.(81) Şikâyet konuları (toprak gaspı,haraca kesme,angarya ve eziyetler) ile halktan gelen tepkilerin yoğunluğu Zagrosi'nin "Dersimli Kürd Beyi Şah Hüseyin Vakası" başlıklı yazı dizisindeki belgeler içinde somut olarak görülüyor aslında.(82) "“Ermeni Patrikliği'nin Guzulcan zorbası Şah Hüseyin'in eylem ve davranışlarına ilişkin Bab-ı Âli'ye gönderdiği takrir" başlığıyla aktardığı 14 Haziran 1873 tarihli belgenin altında "Patrik Kheremian" (Vanlı Xrimyan Hayrik yada Mıgırdiç Xrimyan) imzası var.Yani daha sonra Ermeni reform tasarıları görüşülürken Patrik olan Nerses Varjabedyan değil.Bu farkı şunun için belirtiyorum;Patrik Nerses'in Kürt beyleri aleyhine genel ve radikal tavırlar önermekte aşırıya gittiği söylenebilse de aynı şey Patrik Xrimyan için söylenemez.Onun tamamen somut zorbalık örneklerine karşı tavır geliştirdiği ve yargısız infaz değil muhakeme istediği açıktır.Yine de Zagrosi,bazı Osmanlı yetkililerin Şah Hüseyin Bey hakkındaki iddiaları kötü niyetli Ermenilerin uydurması gibi karşılamalarından hareketle bu davayı şüpheli gösteriyor.Onun savunma tarzı bir bakıma "Kürt beyleri ne kadar yetkilerini kötüye kullanmış olursa olsun onlara dokunulmamalıydı" anlamına gelir.Evet daha sonra böylesi örneklerden hareketle Kürt beyleri hakkında suçlayıcı genellemeler yapmak ve reform sürecinde kimlik olarak Kürtleri dışlayıcı davranmak da Patrikliğe yakışmayan bir tutumdur.Ama onun eleştirisini yaparken Ermeni halkının yaşamış olduğu mağduriyetleri yok farzetmek gerekmez.Zagrosi oradaki yanlış anlayışı kendi sosyal zemini içinde makul bir eleştiriye tabi tutmak yerine "zehirli planlar" keşfediyor.Buna ilaveten Ermenilerin azınlık oluşuna vurgu yaparak adeta hiçbir yerde yönetimi paylaşmaya hakları yokmuş gibi tersi yöndeki dışlayıcılığa destek çıkıyor ki,bu da hoş görülemez.


Bitirmek üzere,yazarın Kürtler arasında 1915 ve öncesine ilişkin tarihsel muhasebenin derinleştirilmesine karşıt olarak yazdığı şu son sözlere dikkat çekmek istiyorum.


"Sonuç olarak,bazı Ermeni çevreleri geçmişte yaptıkları bir dizi yanlış hesaplarının faturasını Kürtlere çıkararak masumiyet maskesi altında Kürt/tarih bilinci olmayan kesimlerin duygularına hitap ederek sonuç almaya çalışıyorlar.Ve tüm Kürtleri de aptal yerine koyuyorlar.Kürdistan'ı Kürtsüzleştirme politikası 'Ermeni bağımsızlık ve özgürlük mücadelesi' ise iyi ki gerçekleşmedi.Yoksa bugün bu alanlarda bir Kürt kalmazdı."(83)


Bu sözlerin anlamı;"Ermenilerin tarihteki ulusal mücadelesi haksızdı,zaten başarıya ulaşsa Kürtleri yok edecekti,iyi ki bu olmadı" şeklinde özetlenebilir.Ama aslında daha fazlasını ima etmiş oluyor:"İyi ki onlar yok oldu!.." Açıkça ifade edilmesi kolay olmayan bu anlam yukarıdaki sözlerin ruhunda gizlidir.Yazar bunu söylemek istemiş olmasa bile,mantıken bu çağrışımı yapıyor.İnkârcı söylemlerin ne kadar tehlikeli olduğunu hatırlatmak için bunu da belirtmek istedim.Yüz yıl önceki Ermeni ulusal hareketinin haklı demokratik muhtevasını inkâr ederseniz,bugünkü Kürt ulusal hareketini de savunamazsınız.Yarın da başkaları size "iyi ki başaramadınız" diyebilir,vesselam!..

***

1-
http://www.gelawej.net/index.php?option=com_content&;view=article&id=10175:2013-05-10-08-39-46&catid=215:hovsep-hayreni&Itemid=236
2-http://www.gelawej.net/index.php?option=com_content&;view=article&id=8861:2013-02-26-01-06-23&catid=215:hovsep-hayreni&Itemid=236
3-(http://www.mezopotamya.gen.tr/drok-tarih/kurt-ermeni-iliskileri-1915-ve-ozur-meselesi-h1716.html)
4-Antranik,Dersim Seyahatname,İstanbul:Aras Yayıncılık,2012,s.41-49.
5-Ayrıntılı tasvir ve analizler için bkz: Arsen Yarman,Palu-Harput 1878, I. cilt,Adalet Arayışı,Derlem Yayınları,2010.
6-Garo Sasuni,Kürt Ulusal Hareketleri ve 15. Yüzyıldan Günümüze Ermeni-Kürt İlişkileri,İstanbul:Med Yayınevi,1992,s.78-81.
7-Garo Sasuni,a.g.e.,s.84-85.
8-Prof. M. K. Nersisyan,"Hay Joğovırti Badmutyun,Hınakuyn Jamanagnerits Minçev Mer Orerı" (Antik Dönemlerden Günümüze Ermeni Halkının Tarihi),Yerevan,1985,s.284-296.
9-Hamo K. Vartanyan,"Arevmıdahayeri Azadakrutyan Hartsı yev Hay Hasaragagan-Kağakagan Hosanknerı XIX Tari Verçin Karortum" (19. Yüzyıl Son Çeyreğinde Batı Ermenilerinin Kurtuluş Sorunu ve Ermeni Sosyal-Siyasal Akımları),Yerevan,1967,s.104-122.
10-Geniş bilgi için bkz: Anaide Ter-Minassian,Ermeni Devrimci Hereketi'nde Milliyetçilik ve Sosyalizm (1887-1912),İletişim Yayınları,2012.
11-Raffi'den aktaran Hamo K. Vartanyan,a.g.e.,s.142.
12-Vahan Bayburtyan,Kırderı,Haygagan Hartsı yev Hay Kırdagan Haraperutyunnerı Badmagan Luysi Nerko (Tarihin Işığında Kürtler,Ermeni Sorunu ve Ermeni-Kürt İlişkileri),Yerevan,2008,s.159.
13-Stepan Boğosyan,Kırderı yev Haygagan Hartsı (Kürtler ve Ermeni Sorunu),Yerevan,1991,s.212.
14-Nuri Dersimi'nin yaşam öyküsü,içinde bulunduğu kurum ve çevreler,Birinci Dünya Savaşı'ndaki asker konumu ve İttihatçılarla yakınlığı,sonra bir yanda Türk ordu ve istihbaratı,diğer yanda Koçgiri ve Dersim Kızılbaş Kürtleri ile eşzamanlı ilişkileri,tutukluluk,mahkûmiyet,serbest bırakılma ve iki defa Ermenilerden boşalmış manastır çiftliklerinin kendisine hediye edilmesi,1926 Dersim-Koçan direnişini kanla bastıran harekatın içinde binbaşı olarak bulunup aynı zamanda direnişçilere yardımcı olma hikâyesi,1937-1938 Dersim soykırımı arifesinde Suriye'ye çıkış,"Dersim Generali Seyyid Rıza" adına sahte bildiri yayınlama gibi dikkat çekici durumları ve çok yerde kendi kendini ele veren çelişkili anlatımları dikkate alındığında,ikili oynamış bir kişilik olduğuna kanaat getirmemek mümkün değil.Onun yazdığı iki kitap içindeki çelişkileri,kaçamak,şüpheli ve açık verici yönleri irdeleyen Sait Çiya,yazılı ve sözlü başka kaynaklarla karşılaştırmalı olarak büyük ölçüde deşifre etmiş;"Baytar Nuri'nin Örtülü İtirafları" başlıklı yazısında ayrıntılarıyla ortaya koymuştur.(Bkz:Kızılbaş Dergisi,Ağustos 2011,sayı:5,s.20-27)
15-M. Nuri Dersimi,Hatıratım,Doz Basım-Yayın,1997,s.47.
16-M. Nuri Dersimi,a.g.e.,s.65.
17-M. Nuri Dersimi,a.g.e.,s.38-40.
18-M. Nuri Dersimi,a.g.e.,s.41.
19-Raffi,"Yergeri Liyagadar Joğovadzo,Çorrort Hador,Vibagner" (Toplu Eserleri,4. Cilt,Kısa Romanlar),Yerevan:1984.
20-M. Nuri Dersimi,a.g.e.,s.67.
21-M. Nuri Dersimi,a.g.e.,s.48.
22-M. Nuri Dersimi,a.g.e.,s.50-51.
23-Ermeni alfabesinin icadı miladi takvimle 405,Ermeni matbaacılığının ilk eseri de 1512 yılına aittir.Birinin 1500.,diğerinin 400. yıldönümlerinin 1913'te birlikte kutlanması muhtemelen hazırlık çalışmalarının zaman alması sonucudur.
24-Pars Tuğlacı,Tarih Boyunca Batı Ermenileri,Cilt 3,1891-1922,Pars Yayınları,2004,s.601.
25-M. Nuri Dersimi,a.g.e.,s.57.
26-Vahan Bayburtyan,a.g.e.,s.123-125.
27-M. Nuri Dersimi,a.g.e.,s.58.
28-Hamo K. Vartanyan,a.g.e.,s.202.
29-M. Nuri Dersimi,a.g.e.,s.43-44.
30-M. Nuri Dersimi,a.g.e.,s.43-44.
31-M. Nuri Dersimi,Kürdistan Tarihinde Dersim,Zel Yayınları,1994,s.80-84.
32-M. Nuri Dersimi,Hatıratım,a.g.e.,s.46.
33-M. Nuri Dersimi,a.g.e.,s.64.
34-M. Nuri Dersimi,a.g.e.,65-66.
35-"https://www.newroz.com/tr/politics/352210/sayin-ay-e-h-r-k-rdler-konusunda-t-rk-resmi-tezlerini-tekrarl-yor"Sayın Ayşe Hür Kürtler Konusunda Türk Resmi Tezlerini Tekrarlıyor.
36-Recep Maraşlı,Ermeni Ulusal Demokratik Hareketi ve 1915 Soykırımı,Peri Yayınları,2008,s.280.
37-Recep Maraşlı,a.g.e., s.110-112.
38-Sait Çetinoğlu,Bedirhan Bey ve Özgürlük yada Bedirhan Bey'de Özgürlüğün Nispeti;http://gomanweb.org/index.php/tum-haberler/kueltuer-sanat-mizah/4717-sait-cetinoglu-bedirhan-bey-ve-oezguerluek
39-HYPERLINK "https://www.newroz.com/tr/politics/352981/k-rtler-zamaninda-ermen-ler-n-zg-rl-k-ve-ba-imsizlik-m-cadeles-n-bo-anlarin-safinda-yer-almasalardi"
40-Vahan Bayburtyan,a.g.e.,s.103-106.
41-Garo Sasuni,a.g.e.,s.127-142.
42-Raymond H. Kevorkian&Paul B. Paboudjian,1915 Öncesinde Osmanlı İmparatorluğu'nda Ermeniler,Aras Yayıncılık,2012,s.58.
43-Raymond H. Kevorkian&Paul B. Paboudjian,a.g.e.,s.424.
44-Raymond H. Kevorkian&Paul B. Paboudjian,a.g.e.,s.456-457.
45-Raffi,a.g.e.(Toplu Eserleri,11. Cilt),Yerevan:1991,s.342.
46-Vahan Bayburtyan,a.g.e.,s.134-135.
47-Raffi,a.g.e.,s.336-350.
48-Garo Sasuni,a.g.e.,s.106-107.
49-Vahan Bayburtyan,a.g.e.,s.132-134.
50-https://www.newroz.com/tr/politics/352691/eyh-ubeydullah-nehri-ba-ms-z-ve-birle-ik-k-rdistan-fikri19
51-Garo Sasuni,a.g.e.,s.111.
52-"https://www.newroz.com/tr/politics/352210/sayin-ay-e-h-r-k-rdler-konusunda-t-rk-resmi-tezlerini-tekrarl-yor"
53-Garo Sasuni,a.g.e.,s.156-158.
54-Arsen Avagyan&Gaidz F. Minassian,Ermeniler ve İttihat ve Terakki: İşbirliğinden Çatışmaya,Aras Yayıncılık,2005,s.118-119.
55-Vahan Bayburtyan,a.g.e.,s.215.
56-Vahan Bayburtyan,a.g.e.,s.216-217.
57-M. Kalman,Batı Ermenistan,Kürt İlişkileri ve Jenosid,Zel Yayıncılık,1994,s.147.
58-http://www.mezopotamya.gen.tr/drok-tarih/sovyet-rusya-kurt-iliskileri-h1795.html
59-Kemal Mazhar Ahmed,Birinci Dünya Savaşı'nda Kürdistan,Doz Yayınları,1996,s.266,286.
60-http://www.civata-kurd.de/tr/politics/352691/eyh-ubeydullah-nehri-ba-ms-z-ve-birle-ik-k-rdistan-fikri19
61-https://www.newroz.com/tr/politics/353688/k-rdler-h-ristiyan-katliamlar-ve-rakamlar
62- http://www.gelawej.net/index.php?option=com_content&;view=article&id=13003:abduelhamit-krmlarnn-canl-bir-oernei-1895-arapgr&catid=36:tarih-belge
63-Rafael de Nogales,Osmanlı Ordusu'nda Dört Yıl (1915-1919),Yaba Yayınları,2008,s.58-111.
64-Van-Vaspuragani Herosamardı (Van-Vaspuragan Kahramanlık Savaşı),Yerevan:1990.
65-M. Nuri Dersimi,Kürdistan Tarihinde Dersim,a.g.e.,s.82.
66-M. Nuri Dersimi,a.g.e.,s.83.
67-Aram Amirxanyan,"Rus yev Turk Zinatatarı,Badmagan Antsker 1917-1918" (Rus ve Türk Mütarekesi,Tarihsel Pasajlar 1917-1918),Frezno,1921.
68-L. A. Xurşutyan,"Sovedagan Rusasdanı yev Haygagan Hartsı" (Sovyet Rusya ve Ermeni Meselesi),Yerevan,1977.
69-http://www.mezopotamya.gen.tr/drok-tarih/sovyet-rusya-kurt-iliskileri-h1795.html
70-M. Nuri Dersimi,a.g.e.,s.85.
71-Zinnar Silopi,Doza Kürdistan,s. 110'dan aktaran;Vahan Bayburtyan,a.g.e.,s.350.
72-Garo Sasuni,a.g.e.,s.201.
73-Vital Cuinet,1880-1892 yılları arasında Osmanlı bölgelerini araştırmak,iktisadi verileri toplamak ve nüfus tahminleri yapmakla görevlendirilmiş bir Fransız coğrafyacıydı.Onun bulduğu rakamlar,Osmanlı İmparatorluğu'nun borçlarını ödeme yetisini saptamak için de kullanıldı.Kesin rakamlara erişmeye çalışan Cuinet sonunda bunun olanaksız olduğunu kabul etmek zorunda kaldı.O bunu iki nedene bağlamıştı.1) Türk yetkililerinin dayattığı kısıtlamalar onun araştırmalarının kesin bir sonuç vermesini engelledi.2) Türk yetkililerinin daha uçlardaki vilayetler üzerinde denetiminin bulunmaması,onun çalışmasını tamamlamasına izin vermedi.(http://fr.wikipedia.org/wiki/Population_arménienne_ottomane)
74-Arsen Yarman,Palu-Harput 1878,Derlem Yayınları,2010,II. Cilt/Raporlar,s.484-485.
75-Antranik,a.g.e.,s.100-101.
76-Raymond H. Kevorkian&Paul B. Paboudjian,a.g.e.,s.386-389.
77-Arsen Yarman,a.g.e.,s.467-469.
78-Raymond H. Kevorkian&Paul B. Paboudjian,a.g.e.,s.389-390.
79-Mehmet Ali Ünal,XVI. Yüzyılda Çemişgezek Sancağı,Ankara:1999,s.80.
80-İsmet Miroğlu,Kemah Sancağı ve Erzincan Kazası (1520-1566),Ankara:1990,s.137-138.
81-http://www.gelawej.net/index.php?option=com_content&;view=article&id=2357:seyt-riza-ve-dersm-dosyasindak-bazi-ayrintilar-uezerne-hovsep-hayren-&catid=215:hovsep-hayreni&Itemid=236
82-"https://www.newroz.com/tr/politics/352313/dersimli-k-rd-beyi-ah-h-seyin-vakas-1"
83-"https://www.newroz.com/tr/politics/352981/k-rtler-zamaninda-ermen-ler-n-zg-rl-k-ve-ba-imsizlik-m-cadeles-n-bo-anlarin-safinda-yer-almasalardi"

*Hovsep Hayreni,1915 ve öncesi:Kürt tarihyazımında inkârcı eğilimler üzerine,Gelawej,8 Eylül-12 Kasım 2013.

http://www.gelawej.net/index.php?option=com_content&view=article&id=12142:2013-09-11-10-44-08&catid=215:hovsep-hayreni&Itemid=236
http://www.gelawej.net/index.php?option=com_content&view=article&id=12286:2013-09-20-08-39-53&catid=215:hovsep-hayreni&Itemid=236
http://www.gelawej.net/index.php?option=com_content&view=article&id=12572:2013-10-09-21-08-59&catid=215:hovsep-hayreni&Itemid=236

http://www.gelawej.net/index.php?option=com_content&view=article&id=13211:1915-ve-oences-kuert-tarhyaziminda-nkarci-elmler-uezerne--4-&catid=215:hovsep-hayreni&Itemid=236



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder