28 Ekim 2013 Pazartesi

Ermenistan Notları/Özlem Ertan*

2015'e Az Kala Ermenistan

Birçoğu Anadolu kökenli olan Ermenistanlılar Ararat konyağı ve Kilikya birası içiyor.Yerevan,güzel caddeleri ve meydanlarıyla Avrupa kentlerine benziyor...

Uçak havalandığında heyecanlıydım.Ne de olsa iki saat sonra uzun zamandır görmek istediğim Ermenistan'a ve bu dağlarla çevrili kadim ülkenin başkenti Yerevan'a ayak basacaktım.Ermeniler için dağ olmanın çok ötesinde bir anlam taşıyan Ararat'ı (Ağrı Dağı) düşünürken havada uçuşan Ermenice,Türkçe kelimelere kulak kabarttım.Uçağın bayram tatilini fırsat bilerek Yerevan yollarına düşen İstanbul Ermenileriyle dolu olduğunu bu sırada anladım.Sabaha karşı çevirmen arkadaşım Hrant Kasparyan,avukatlar Erdal Doğan ve Ali Özer ile Zvartnots Havalimanı’na indiğimizde kol saatim 02:30'u gösteriyordu.Yeravan'da güneşin İstanbul'dan bir saat evvel doğduğunu düşünecek olursak aslında 03:30'du.

Batı Ermenileri

1915'teki Soykırımdan kurtulan Anadolu Ermenilerinin torunları tarafından kurulan Batı Ermenileri Ulusal Kongresi'nin davetlisi olarak gittiğimiz Yerevan'a iner inmez vize almak için sıraya girdik.Mâlum,Türkiye ile Ermenistan arasında diplomatik ilişki olmadığı için bu işlemleri İstanbul'da halletmek mümkün değil.Pasaportunuzla Yerevan'a geliyor,havaalanında size verilen formu dolduruyor ve Ermenistanlı görevlilerden vizenizi alıyorsunuz.Şükürler olsun ki polisler fazla zamanımızı almadı ve 04:00 gibi Zvartnots'tan çıkıp kapının önünde bizi bekleyen arkadaşımız Sevag Artsruni'yle kucaklaştık.Sevag,atalarının yaklaşık yüz yıl evvel ayrılmak zorunda kaldığı topraklarla yeniden ilişki kurmayı hedefleyen,bu amaçla sık sık Türkiye'ye gelerek siyasetçi ve sivil toplum temsilcileriyle görüşmeler yapan Batı Ermenileri Ulusal Kongresi'nin üyelerinden biri.Aylar evvel İstanbul'da tanıştığımız Sevag,atalarının Vanlı olduğunu söylemişti.Sabaha karşı bizi havalimanından alıp arabasıyla otele götürürken ise Yerevan'ı anlatıyor.

Yerevan'ın Las Vegas'ı

Havaalanının adını,Yerevan yakınlarındaki Zvartnots antik kentinden aldığını bu kısa araba yolculuğunda Sevag'dan öğreniyorum.Kente yaklaşırken otoyolun kenarında gördüğümüz,ışıklı tabelaları olan sıra sıra dizilmiş binaların kumarhane olduğunu bilgisini de ondan alıyorum."Burası Yerevan'ın Las Vegas'ı" diyor Sevag gülümseyerek.Yirmi dakikalık bir yolculuğun ardından Yerevan merkezine girdiğimizde dikkatimi ilk olarak özenli ve ustalıklı bir mimarinin örnekleri olan taş binalar ve heykeller çekiyor.Kısa zaman sonra Yerevan'ın besteci Arno Babajanian ve şair Hovhannes Tumanyan'ın da aralarında olduğu Ermeni sanatçıların ve kahramanların heykelleriyle dolu olduğunu öğreneceğim nasıl olsa.

Ermeni Mimarisi

Sevag bizi,şarkıları dilden dile dolaşan Ermeni halk ozanı Sayat Nova'nın adını taşıyan caddedeki Ani Oteli'ne bırakıyor.Onunla,ertesi gün buluşmak üzere sözleşip valizlerimizi odalarımıza yerleştiriyoruz ve saatin 04:30 olmasına aldırmayıp kent turuna çıkıyoruz.

Yerevan,çok güzel bir kent.Caddeleri,sokakları ve meydanlarıyla Avrupa şehirlerini anımsatıyor.Bir kere yerler tertemiz ve binalar bakımlı.Şehir,İstanbul'dan farklı olarak düzenli ve iyi planlanmış.Birçoklarının zannettiği gibi yoksul bir görüntü yok Yerevan merkezinde.Mağazalar ve eski taş binalarla çevrili caddelerde rahat rahat yürüyoruz.Güvenlik sorunu yok ve hava gayet güzel.Yerevan ile ilgili en önemli ayrıntılardan biri de süpermarketlerin 24 saat açık olması ve tümünde döviz bozdurabileceğiniz gişeler bulunması.Bunun ne kadar büyük bir nimet olduğunu herhalde söylemeye gerek yok.

Sık sık muhalif gösterilere sahne olan Özgürlük Meydanı'na gidiyoruz.Ayışığıyla yıkanan meydanda yürüyor ve berrak gökyüzünü izliyoruz.Bu arada opera,önündeki şair,yazar Hovhannes Tumanyan heykeliyle birlikte harika bir yapı.Görkemli ve Ermenilerin mimarideki ustalığının canlı kanıtı.Biraz ileride ise Yerevanlıların uğrak yerleri olan kafeler var.

Etrafı,resmi binalarla çevrili olan Cumhuriyet Meydanı,kentin en güzel alanlarından biri.Bakımlı taş binalar,fıskiyeli havuz,çiçekler,çimenler...İnsanın aklından "Bu kentte yaşamak iyi olurdu" cümlesi geçiyor ister istemez.

Sabaha karşı Yerevan sokaklarını süpüren yaşlı kadınlardan söz etmeden olmaz.Bunların çoğu emekli ve geceleri caddeleri,sokakları temizleyerek geçimlerini sağlamaya çalışıyorlar.Uzun bir yürüyüşün ardından uğradığımız marketin raflarına bakarken Türkiye özleminin,pek çoğu Anadolu kökenli olan Ermenistanlıların yaşamında ne kadar önemli olduğunu bir kez daha anlıyorum.Rafların Ararat konyağı,Ani sigarası ve Kilikya biralarıyla dolu olması bunun en önemli göstergelerinden biri değil mi?Kent gezisinden otele döndüğümde hemen uyuyorum;ne de olsa birkaç saat sonra yeniden Yerevan yollarına düşeceğim.

Ermenistan Ana

Ertesi gün hava açık ve güneşli...Sevag'ın arabasıyla geziyoruz.Yerevan'a hâkim tepelerden birindeki Mayr Hayastan (Ermenistan Ana) heykeli tüm görkemiyle karşımızda.Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra Lenin'in heykeli kaldırılmış ve ondan boşalan yere Ermenistan Ana yerleşmiş.Ah bir de Ararat görünse...Dendiğine göre,Ararat nazlı bir dağ.Özellikle sonbahar ve ilkbaharda sisin arkasına saklanmayı seviyor,yüzünü öyle kolay kolay göstermiyor.Sonunda Yerevan'dan kilometrelerce uzaktaki bir köyün yollarındayken Sevag'ın sesi beni kendime getiriyor."Ararat" diyor Sevag.Hemen başımı camdan uzatıyorum.İşte o ulu dağ,ince bir sis tabakasının ardından da olsa bana bakıyor.Tabii ben de uzun uzun onu izliyorum.

Senin Adın da Hrant

Ermenistan'a gelip Ararat'ı görebilmiş olmanın getirdiği tarifi pek de mümkün olmayan iç huzuruyla Yerevan'a döndüğümüzde alışveriş yapmak için markete giriyoruz.Nasıl bilmiyorum ama etraftaki insanlar Türkçe konuştuğumuzu anlıyor ve bize ilgiyle bakıyorlar.Market çalışanlarından yaşlı bir teyze yanımıza gelip bir şeyler söylüyor.Akabinde de Hrant ile konuşmaya başlıyorlar.Sonradan anlattığına göre,Türkiye'de yaşadığını öğrenince "Aaaa orada hâlâ Ermeniler var mı" demiş Hrant'a.Birkaç saniye sonra da onun cevabını beklemeden şöyle devam etmiş:"Doğru ya var.Hrant Dink de İstanbul'da yaşıyordu.Senin adın da onunki gibi Hrant."

Babajanian Piyano Çalıyor

Yerevan,Ermeni sanatçı ve kahramanların heykelleriyle dolu.Kent merkezindeki en güzel meydanlardan birinde Sovyet döneminin en önemli Ermeni bestecilerinden Arno Babajanian'ın devasa bir heykeli bulunuyor.

Yerevan'da Edgar Allan Poe İle Karşılaşmak

Sabahın öğlene yaklaştığı saatler.Yerevan'ın hemen hemen her caddesindeki banklarda sıcak havanın tadını çıkarmak isteyen yaşlılar oturuyor.Gençler,parklarda, havuz kenarlarında sohbeti koyultmuş.Özgürlük Meydanı'nın çevresindeki kafelerde ise her yaştan insan görmek mümkün.

Yerevan'daki el yazması eserler müzesi Madenataran'a doğru yürüyoruz,birazdan girişinde Ermeni alfabesinin yaratıcısı Mesrob Mashtots'un görkemli bir heykelinin durduğu müzeye varacağız.Kendimi kaptırmış yürürken Amerikalı şair ve öykücü Edgar Allan Poe'nun resmini görüp duruyorum.Poe,bir apartmanın girişinden bana bakıyor.Başında ise meşhur "Kuzgun" şiirine vurgu yapmak için çizildiği belli olan bir kuzgun.Duruyor ve uzun uzun bakıyorum Poe'ya.Yerevan'da bir gelenek var:Apartmanların hayatlarına resimler çiziyorlar,üstelik de çok güzel resimler...Kentin en işlek caddelerindeki apartmanlardan birine de Poe'yu çizmişler işte.

Madenataran'ın El Yazmaları

Onu ardımızda bırakıp yola devam ediyoruz.Aaaa o da ne?İlk bakışta göze tuhaf gelen,geniş şapkalı iki polis karşıdan geliyor.Yerevan'da polislerin Sovyet döneminde de kullanılan geniş şapkalar taktığını böylece öğreniyorum.Sovyet döneminin diğer simgelerinden biri olan sarı minibüslerin yollarda olduğunu da aynı gün farkediyorum.

Keşiflerle dolu uzun yürüyüşün ardından Madenataran'a varıyoruz.Ermeni ve Gürcü alfabelerinin yaratıcısı Mesrob Mashtots'un dev heykelinin önünden geçip müze binasının iki yanındaki merdivenlerden çıkıyoruz.İki katlı bir bina olan Madenataran'da ondördüncü-onsekizinci yüzyıldan kalma el yazmaları var.Çoğu Ermenice ve bir kısmının üzerinde desenler,çizimler,figürler,minyatürler var.Müzenin bir odasında Ermenice dışındaki dillerde,Arapça,Osmanlıca,Yunanca el yazmaları bulunuyor.Ermenistan'ın ve çevresindeki coğrafyanın tarihsel,kültürel mirasının izlerini taşıyan Madenataran,Yerevan'daki gezilmesi gereken müzelerden biri.Yolu Yerevan'a düşenler mutlaka görmeli.

"Bu halk,çocuğunun cesedine sarılamayan bir anne gibi..."

Araba,tozlu yollarda kıvrıla kıvrıla ilerliyor.Yerevan'ın şık binalarla çevrili merkezi geride kaldı.Tek tük evler,otobüs duraklarında bekleyen insanlar,ağaçlar var etrafta.Yol bizi Müreffeh Ermenistan Partisi Milletvekili Aragats Akhoyan'ın ofisine götürüyor.Aragats'ın aslında bir dağ olduğunu milletvekilinin ofisine giderken öğreniyorum.Ziyaretine gittiğimiz parlamenter,tıpkı Ararat gibi heybetli bir dağ olan Aragats'ın adını taşıyor.

Yolculuk pek de uzun sürmüyor ve biz müstakil bir ev görünümündeki büroda buluyoruz kendimizi.Eğer nerede olduğumuzu bilmeseydim içinde bulunduğumuz yapının sanat galerisi olduğunu zannedebilirdim.Aynı zamanda ressam olan Aragats Akhoyan'ın zengin sanat koleksiyonu binanın her tarafına yayılmışken başka nasıl düşünebilirdim ki?Birçoğu Ermenistanlı ressamların fırçasının ucunda hayat bulmuş tablolar,heykeller,el işçiliği ürünü objeler ve daha neler neler...Çevredeki eserleri hayranlıkla izliyor,tanımaya çalışıyoruz.Sonra da Aragats Akhoyan'ın odasına geçiyoruz.Doğrusu çalışma odası da binanın diğer kısımlarından farklı değil.Duvarlar tablolar,raflar ise heykel ve seramiklerle dolu.

Akhoyan,çok sempatik ve güleryüzlü,alışılageldik politikacı portresine pek uymayan biri.Üstelik de biz Türkiyelilere hiç de yabancı değil.Zira kendisi de Anadolulu.Atalarının Soykırımdan evvel Van'da yaşadığını ve Akhtamar Adası'ndaki Surp Haç Kilisesi'nde senede bir düzenlenen ayine katılmak üzere dedelerinin memleketine geldiğini anlatıyor.Sonra da "Sınır açılmalı" diyor.Ermenistan ve Türkiye halkları arasında bir sorun olmadığını,iki toplum arasında yeniden iyi ilişkiler tesis etmenin yegâne yolunun iletişim kanallarını ve sınırı açmak olduğunu üstüne basa basa söylüyor.

Milletvekilinin Ararat hakkındaki ifadeleri aklımda yer ediyor."Ermeniler çocuğuna kavuşamayan bir anne gibi" diyor Akhoyan."Ararat,öldürülen çocuklarının cesedi gibi karşılarında duruyor.Onu görüyor ama bir türlü dokunamıyorlar."

Musa Dağ'a Dönmek İstiyorlar

Anadolu'nun güneyindeki Musa Dağ'dan Ermenistan'a göç edenlerin çocukları,Türkiye'ye gelmek,evlerini görmek istiyor.Köydeki müzede Musa Dağlıların tarihi,acıları gizli...

Ermenistan dağlarının zirveleri karla kaplı.Güneş,kayaların üzerindeki kalın,beyaz örtüyü kaldıramıyor.İki tarafı yüksek tepelerle çevrili yolun sonunda adını Anadolu'nun güneyindeki Musa Dağ'dan alan bir köy var.O Musa Dağ ki,günler geceler boyunca soykırımdan kaçan binlerce İskenderunlu Ermeni'nin sığınağı olmuştu.Yedi köyün halkı,kendilerini Suriye'deki Der Zor çöllerine sürmek isteyen İttihat ve Terakki yönetimine boyun eğmeyip dağa çıkmıştı.Ermeni köylüler,aylar süren direnişin sonunda Akdeniz kıyılarına yanaşan Fransız gemilerine binerek Mısır'a gitmişti.

Yolun sonundaki Musa Dağ,Ermenice adıyla Musaler Köyü'nde,1915'te 53 gün boyunca dağda ölüm kalım mücadelesi verenlerin torunlarıyla tanışacağım.Ama önce köye hâkim bir tepedeki anıta ve müzeye gitmek gerekiyor.Acele etmezsek biz vardığımızda kapanmış olacak çünkü.Sonunda,Ermenistan'daki Musa Dağ'a ulaşıyor ve üzerinde Vakıf (bugün Vakıflı),Yoğunoluk,Eriklikuyu (bugün Hacı Habip),Bitias (bugün Batıayaz),Kebusiye (bugün Kapısuyu),Damlacık ve Zeytunlu köylülerinin direnişini simgeleyen bir kabartmanın olduğu anıtı yakından görüyoruz.Anıtın önünde ataları Musa Dağlı olan bir çiftle,Gabriel ve Asdghig Panossian ile karşılaşıyoruz.Onlardan anıt ve müze hakkında bilgi alıyoruz.Binanın girişinde üzerinde Ermenice yazıların olduğu bir mezartaşı var.Aynı zamanda bir gazeteci olan Gabriel Panossian,"Bu taşın altında Musa Dağlıların kemikleri gömülü" diyor ve başlıyor anlatmaya:"1915'te Musa Dağ'daki direniş esnasında ölenleri oraya gömmüşler.Her biri için ayrı ayrı mezarlar yapmışlar.Ancak sonra bu kabirler tahrip edilmiş.Biz,2007'de Musa Dağ'a gittiğimizde etrafa saçılan kemikleri topladık ve Ermenistan'a getirip buraya gömdük."

Küçük Ama Çarpıcı

Musa Dağ Müzesi,küçük ama ziyaretçilerini etkiliyor.Girişte Musa Dağlıların siyahbeyaz fotoğrafları karşılıyor bizi.Ermenistan'ın eski devlet başkanı Levon Ter-Petrosyan'ın fotoğrafını görünce ister istemez "O da Musa Dağlı mı?" diye soruyorum."Evet" diyorlar."Ataları oralıdır."

Eğer bugün tüm dünya Musa Dağ direnişinden ve bu dağın eteklerindeki yedi köyde yaşayan halkın öyküsünden haberdarsa Yahudi yazar Franz Werfel'dir bunun nedeni.Werfel,Türkiye'de Belge Yayınları tarafından basılan "Musa Dağ'da Kırk Gün" adlı hacimli romanında direnişin öyküsünü ve İskenderunlu Ermenilerin Fransız gemileri tarafından nasıl kurtarıldığını anlatmıştı.Doğal olarak Musa Dağ Müzesi inşa edilirken bu yazar da unutulmamış.Kitabının,aralarında Türkçe'nin de olduğu çeşitli dillerdeki baskıları,fotoğrafları ve heykelleri müzenin raflarında boy gösteriyor.Musa Dağlıların kişisel eşyaları ile dağa çıkarken yanlarında götürdükleri silahları,çakıları da görüyoruz müzede.

"Burası senin evin"

Müze ziyareti bitip de dışarı çıktığımızda kırk yıl ABD'nde yaşadıktan sonra eşiyle birlikte Ermenistan'ın başkentine yerleştiğini ve Yerevan'ın dünyadaki en güzel şehir olduğunu söyleyen Asdghig Panossian ile sohbet ediyoruz.Asdghig,2004 ve 2010 yıllarında atalarının köyüne gitmiş ve evlerini bulmuş."Evden geriye pek bir şey kalmamıştı.Duvarların altını kazıp define aramışlar.Dedemin portakal bahçelerini ise Adanalı Türk bir aile kullanıyordu" diyor Asdghig Hanım.2004'teki ilk ziyaretinde dedesinin portakal bahçesindeki Türk aileye "Burası bizim evimizdi" dediğinden söz eden Panossian,2010'daki ikinci ziyaretinde ise bu aile tarafından çok sıcak karşılanmış.Adanalı Türk aile,"Burası bizim değil,senin evin" demiş.Asdghig Hanım,günün birinde dedelerinin köyüne geri dönmek istediğini de söylüyor.Bu ayaküstü sohbetin ardından hep birlikte köye gidiyor ve Musa Dağ'ın yaşlılarından Michael Bislamian-Kabousia ile tanışıyoruz sonra da onun öyküsünü dinlemeye başlıyoruz:

"İki defa tehcir ettiler"

"1933'te Musa Dağ eteklerindeki Kebusia Köyü'nde doğdum.O zaman Hatay,Fransız sancağıydı.1939'da kentin Türkiye hükümetine teslim edilmesinden sonra oradan ayrıldık.Fransızlar bizi Lübnan'ın Ayncar Köyü'ne götürdüler.Orada bize evler yaptılar.1915'te atalarımız Musa Dağ'dan ayrılmış ve bölge Fransız yönetimine geçince evlerine dönmüşlerdi.1939'da ikinci kez tehcir edildik biz.Ayncar'daki Musa Dağlı Ermeniler 1946'da Ermenistan'a geldi ve bu köye yerleşti.1939'dan sonra Türkiye'ye gitmedim.Evimi tekrar görmeyi çok isterim,ama nasıl mümkün olur bu?Buradan ayrılırsam bir tek Musa Dağ'a giderim başka bir yere gitmem.Bir gün oraya gitmek ve Musa Dağ'da yaşamak isterim.Eğer köyüme gidersem oradaki evimi hemen bulabilirim." Michael Amcaya "Umarım" diyorum."Umarım bir gün evinize dönersiniz." Sonra da başka bir Musa Dağlı'yı,Teresa Kabakian'ı ziyaret etmek için ona veda ediyorum.

Onun Ermenistan'ı Musa Dağ

Ufak tefek,beyaz saçlı,konuşkan bir kadın olan Teresa Kabakian da 1939'da ailesiyle birlikte İskenderun'dan ayrılıp Lübnan'ın Ayncar Köyü'ne gitmiş."Üç-dört yaşlarındayken ayrıldım evimden.Babamın çınar ağaçlarının altında güzel bir kahvesi vardı.Musa Dağ'da doğdum.Şimdi oraya gitsem evimi bulurum" diyen Teresa teyzeye "Evine dönmek ister misin?" sorusunu yönelttiğimde gözleri parlıyor."Ne zaman gideriz?" diyor.Sonra da geçmişin hayaline dalıp gidiyor.Annesini anımsadığını onun şu sözlerini duyunca anlıyorum:"1946 yılında Ayncar'dan Ermenistan'a geldik.Buraya doğru yola çıkarken çok sevinenler vardı.Annem ise 'Beni kendi Ermenistan'ıma götürün' diyordu.Neden öyle diyordu biliyor musun?Onun Ermenistan'ı Musa Dağ'dı."

Ermeni Kilisesi'nin Merkezi Echmiadzin'de...

Ermeni Kilisesi'nin dini merkezi Echmiadzin'e gitmek için Yerevan'dan yola çıkarken çok heyecanlıydım.Ne de olsa yıllardır merak ettiğim ve görmek istediğim ulvi dünyaya adım atmak için pek fazla beklemem gerekmeyecekti.Echmiadzin,Yerevan'ın yaklaşık 25 kilometre ötesinde,kendisiyle aynı adı taşıyan küçük bir kentin merkezinde yer alıyor.İçeri girmek için görkemli bir kapıdan geçiyorsunuz.

Kapının üzerinde,Ermeni Kilisesi'nin kurucusu Surp Krikor Lusavorich ile Hristiyanlığı Ermeni Krallığı'nın resmi dini olarak kabul eden Kral Drtad'ı el sıkışırken gösteren bir kabartma bulunuyor.

Echmiadzin,ağaçlar,parklar ve Ermenilerin "hachkar" dediği işlemeli haçlarla dolu güzel bir dini kompleks.İçinde kiliseler,rahip yetiştiren bir okul,kütüphaneler ve din adamlarının ikâmet ettiği konutlar var.Neredeyse tüm binalarda onarım çalışması olduğu hemen göze çarpıyor.Büyük bir kilisenin önünde karşılaşıp sohbet ettiğimiz genç srpazan (episkopos),onarımların 2015 için yapılan hazırlıkların bir parçası olduğunu söylüyor.

Sason'a Gidince Aklını Kaybetti

Yol,bizi kuzeye Talin kenti yakınlarındaki bir köye götürüyor.Burayı,Soykırımın ardından Batman'ın Sason İlçesi'nden Ermenistan'a göç edenler kurmuş.Köye giriyor ve onların torunlarının izini sürüyoruz.Sonunda kendimizi Gevorg Gevorgian'ın evinde buluyoruz.Hem o hem de eşi Hasmik Hanım,çok mütevazı,misafirperver insanlar.Bizi içeri davet ediyor ve masayı birbirinden güzel yiyeceklerle donatıyorlar.Gevorg Bey'in annesi Hranush Gevorgian da evde.Hranush Teyze,eşini kaybettikten sonra rahatsızlanmış,birkaç yıldır yatağa bağlı yaşıyor.Ancak hafızası yerinde.Geçmişi ve Soykırımdan kurtulup türlü maceraların sonunda Ermenistan'a yerleşen babasının anlattıklarını tüm ayrıntılarıyla anımsıyor.Hranush Teyze,eşinin memlekete yani Sason'a gittikten sonra üzüntüden aklını kaybettiğini,felç geçirdiğini ve birkaç yıl içinde de onu kaybettiklerini söylüyor.Gözleri dolu dolu oluyor ama yine de anlatmaya devam ediyor."Kocamın ailesi de benimki gibi Sasonlu'ydu" diyor."Ona babası çocukken hep Sason'u anlatırmış.Bir gün Sason'a gitti.Döndüğünde eskisi gibi değildi.Memlekette babasının anlattığı hiçbir şeyi bulamamış.O kadar üzgündü ki..." Teyzenin eşi,"Sason yok" demiş."Babamın anlattığı hiçbir şey kalmamış orada.Artık Sason diye bir şey yok." Sonra bunları söyleye söyleye,düşüne düşüne aklını kaybetmiş.Eşinin ölümünün ardından yatağa düşen Hranush Teyze ise bir daha yürüyememiş."Türkiye'ye,Sason'a gelmek isterim.Keşke sınır açılsa" diyen Gevorg Gevorgian ile geniş bahçelerindeki masada sohbet ederken söz dönüp dolaşıp Hranush Teyzeye geliyor.Gevorg Bey,"Annem ile babam birbirlerini çok severlerdi" diyor."Babamın ölümüne dayanamadı annem,yatağa düştü.Babam da hayalindeki Sason'u bulamayınca hasta olmuştu."

Soykırım Anıtı'nda Hüzünlü Bir Kadın Sesi

Yerevan'daki tepelerden birinde yer alan Soykırım Anıtı'nda Ermenice bir şarkının hüzünlü ezgileri yankılanıyor.Yeni bölümlerle genişleyecek olan müze ise 2015'e hazırlanıyor...

Tepeye çıktıkça hava soğuyor.Isınmak için mantomun düğmelerini ilikliyorum.Ya,Yerevan merkeziyle Soykırım Anıtı'nın bulunduğu tepe arasında hatırı sayılır bir sıcaklık farkı var ya da ben öyle hissediyorum.

Müzenin ve Ermenicede "Tsitsernakaberd" denen Soykırım Anıtı'nın bulunduğu tepeye varır varmaz bir kadın sesi duyuyoruz.Hüzünlü,bilindik bir Ermeni türküsünü,"Dle Yaman"ı söylüyor kadın.Güzel ve duygulu sesi,tepede kırlangıçlar gibi kanat çırpıyor.

Ermeni halkının Soykırımdan sonra yeniden doğuşunu simgeleyen ince,uzun bir stel ve 1915'ten evvel Anadolu'da Ermenilerin yaşadığı oniki vilayeti simgeleyen taş bloklardan müteşekkil Soykırım Anıtı tam karşımızda.Ama önce müzeye giriyor ve görevlilerden burada sergilenen objeler,belgeler hakkında bilgi alıyoruz.

Acılı Geçmişin Tanıkları

Soykırım Müzesi,98 yıl öncesinin derin karanlığını yansıtan bir ayna gibi.1915'te yaşananları gösteren fotoğraf,obje ve belgelerin yanından sıradan bir müzeyi ziyaret eden turist rahatlığıyla geçip gitmek mümkün değil.Duygulanıyorsunuz,hüzünleniyorsunuz,fotoğraf karelerindeki yüzlere baktıkça canınız acıyor.

İlk bölümde,Batı yani Anadolu Ermenilerinin 1915'ten önceki yaşamları anlatılıyor:Eski gazeteler,nüfus kayıtları,Avrupalı gezginlerin Batı Ermenilerinin günlük hayatına dair notları ve diğer ayrıntılar...

Müzenin ana salonu ise Ermeni Soykırımı'na ayrılmış.

1911'de "Holokost" Demişti

İlk olarak II. Abdülhamid döneminde,1800'lü yılların sonunda başlayan katliamlar hakkında Avrupa ve ABD basınında çıkan haberlere göz atıyoruz.Geçmişin hüzünlü gölgeleriyle yan yana yürürken müze görevlisi hanımın söyledikleri dikkatimizi çekiyor.Parmağıyla müzede sergilenen bir kitabı işaret eden görevli,"1911'de bir İngiliz yazarın kaleme aldığı bu kitapta ilk kez 'Holokost' ifadesi kullanıldı" diyor.'Holokost'un Yahudi Soykırımı'ndan seneler evvel Ermenilere yönelik katliamları anlatmak için başvurulan bir kelime olduğunu böylece öğreniyoruz.

Ölüm Yolculuğu

Ermeni Soykırımı'nın yıldönümü olarak kabul edilen 24 Nisan 1915'te 235 Ermeni aydın tutuklanmış ve sonu ölümle biten bir yolculuğa gönderilmişti.Müzede onların fotoğraflarına bakıyorum.İlk başta yazar Krikor Zohrab var.Sonra şair Taniel Varujan,besteci-rahip Gomidas ve diğerleri...Anadolu Ermeni toplumunun birkaç gün içinde yok edilen entelektüelleri...

Katliam Kenti Harput

1915'te Harput'ta görevli olan ABD konsolosu,hem Ermeni Soykırımı'na ilişkin notlar tutmuş,hem de fotoğraflar çekmiş.Onun müzede sergilenen notlarına göre,Anadolu'nun çeşitli kentlerinden alınan Ermeni erkekler Harput'ta toplanıp katledilmiş. ABD konsolosunun tam da bu yüzden Harput için "Katliam kenti" dediğini öğreniyoruz müze görevlisinden.

Sonra laf ister istemez Ermeni Soykırımı'nın planlayıcılarından,dönemin Dahiliye Nazırı Talat Paşa'ya geliyor.Görevli,"1919'da,Ermeni Soykırımı'ndan sorumlu olan İttihatçıların idam edilmesine karar verildi.Ancak bu çok samimi bir karar değildi,bu yüzden de uygulanmadı.Zira karar verildiğinde bu kişiler Türkiye'den ayrılmıştı.Talat Paşa da biliyorsunuz Almanya'da Soghomon Tehlirian adında bir Ermeni tarafından öldürülmüştü" diyor.

Acının Dövmeleri

Ardından yakılan,bombalanan Ermeni kiliselerinin fotoğraflarına bakıyoruz.İkibinden fazla kilise yok edilmiş o dönemde.Sadece insanlar değil,onların izleri de silinmiş.

Bir de dövmeli kadınlar var.Aileleri öldürülen,zorla Müslümanlaştırılan,Türkleştirilen,Kürtleştirilen Ermeni kadınlar...Müzenin son bölümünde onların fotoğraflarına yer verilmiş.Hepsinin alınlarında aynı dövme var.Yaşadıkları acının,utancın simgesi olan dövmeleriyle tarihin karanlık bir noktasında durmuş bize bakıyorlar.

Her Hafta Türkler Geliyor

Soykırım Müzesi'nde hummalı bir inşa çalışması var.İç kısımlara doğru gittikçe çekiç ve matkap seslerinin şiddeti artıyor.Müze,2015'te yani Soykırımın yüzüncü yıldönümünde yeni bilgi ve belgelerle genişletilmiş olacak.Tüm bu hazırlıklar o yüzden. Müze Müdürü Hayk Demoyan,Soykırıma karşı çıkan ve Ermenileri ölümden kurtarmaya çalışan Türklerle ilgili bir bölüm de açacaklarını söylüyor.Burada onlarla ilgili bilgiler,metinler yer alacak.Çalışmalar tamamlandığında,Müze şimdikinden iki buçuk kat daha geniş olacak.Müze görevlilerinin dediğine göre,sık sık Türkler de Anıt ile Müzeyi ziyarete geliyor ve konuklar için ayrılan deftere duygularını yazıyorlarmış."Hemen hemen her hafta müzeye Türkiye'den birileri geliyor" diyor görevliler.

Anadolu'nun Oniki Vilayeti ve Hiç Sönmeyen Ateş

Müzeden çıkıp Soykırım Anıtı'na doğru yürüyoruz."Dle Yaman" diyen o hüzünlü kadın sesi hâlâ tepede yankılanıyor.Bizi Anıta götürecek olan yolda Türkçe konuşan bir çiftle karşılaşıyoruz.İstanbul'dan Yerevan'ı görmek için gelmişler.Şehri gezdiklerini ve beğendiklerini söylüyorlar.Selamlaşıp ayrılıyor ve Ermenicede "Tsitsernakaberd" denen anıta doğru yürümeye devam ediyoruz.Anadolu'nun geçmişte Ermenilerin yoğun olarak yaşadığı oniki vilayetini simgeleyen taş bloklardan müteşekkil Anıtın ortasında hiç sönmeyen bir ateş yanıyor.Oniki taş bloğun yanında ise Ermeni halkının Soykırımın ardından yeniden doğuşunu simgeleyen uzun bir stel buluyor.Ateş ölümsüz,Soykırım kurbanları anısına inşa edilen anıta bırakılan karanfiller ise her daim taze...

*Özlem Ertan,Ermenistan Notları,Taraf,26-28 Ekim 2013.

http://www.taraf.com.tr/haber/2015-e-az-kala-ermenistan.htm
http://www.taraf.com.tr/haber/musa-dag-a-donmek-istiyorlar.htm
http://www.taraf.com.tr/haber/soykirim-aniti-nda-huzunlu-bir-kadin-sesi.htm




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder