15 Ağustos 2013 Perşembe

Cezaevinde Şarap Yapan Şair*

Şair ve çevirmendi...

Mustafa Kemal ve İsmet Paşa dönemlerinin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel'in de oğluydu...

Edip ve politikacılar arasında geçen çocukluk yıllarının ardından Londra'da Cambridge Üniversitesi'nde yıllarca eğitim görmüş,sonra ülkesine dönüp şiirler yazmaya başlamış,bu arada da gönül verdiği bazı yabancı eserleri Türkçe'ye çevirmişti.Ama çevirisini yaptığı kitaplardan biri 12 Mart Darbesi'nin gazabına uğradı ve "kitap çevirdiği" için hapse mahkûm olup cezaevini boyladı...

O yıllarda sadece düşünmek değil,"çevirmek" de suçtu çünkü...Türkçe'ye çevirdiği kitabın adı Che Guevera'nın Günlüğü idi...

Önce İstanbul cezaevlerinde yattı.Bir süre sonra Adana Cezaevi'ne sürgün edildi...

Arkadaşları ve dostları tarafından "çok iyi şair ve çevirmen" olarak tanınmasının yanı sıra,nüktedan konuşmaları,hoş sohbeti ve güzel içki içmesiyle de anılırdı hep...Adana Cezaevi'nde yattığını duyan arkadaşları ve sevenleri onu sık sık ziyaret etmeye başladı.O zamanlar mahkûmlara dışarıdan yiyecek getirmek,şimdiki gibi yasak değildi.Sadece uyuşturucu ve içki sokmak yasaktı...

İçeriye taze sebze,meyve alınıp yemek yapılabiliyor ve kalabalık sofralar kurulabiliyordu.

Birçok mahkûma olduğu gibi kendisine de haftada bir gün yiyecek getiriliyordu.

Yaz mevsiminde ise meyvelerden daha çok üzüm geliyordu.O kadar üzüm geliyordu ki çoğunu yiyemiyordu bile...

Bir gün aklına ilginç bir fikir geldi.Artan üzümlerden şarap yapacaktı.

Birkaç arkadaşıyla el ele verip koğuş penceresine üzümleri sermeye başladı...Adana'nın yakıcı güneşi üzümlere vurunca yaş üzümler kurudu,sonra fermantasyonla bunları şaraba dönüştürdü.

Evet,başarmıştı.On gün sonra şarap sofralara konmaya hazırdı bile...Ve ilk "tadımcılığını" da o yaptı.Fransız şarabı kadar kaliteli olmasa da lezzetli bir şarap olmuştu.Ne de olsa cezaevinde yapılmış bir şaraptı ve kendisi için büyük anlamı vardı,tabii.O akşam güzel bir sofra hazırlayıp arkadaşlarıyla birlikte meylendi...Fazla dedikodusu çıkmasın diye de kadeh yerine termostan içildi şarap...

Derken aradan birkaç gün geçti.Cezaevinde siyasi olmayan mahkûmlar arasında tekme tokatların savrulduğu bir kavga çıktı ve hemen ardından bir arama yapıldı.Ve ne olduysa bu arama sırasında oldu.Arama yapan gardiyanlardan biri tesadüf eseri şairin termosunu eline aldı.Koklamaya başladı...Termosta bir yudum şarap kalmıştı ve gardiyan bunu farketmişti.Olay açığa çıkmıştı.

Ertesi gün,diğer arkadaşlarıyla birlikte şaire hücre cezası verildi.Kendi deyimiyle,"dipkapalıya" atıldı...Gardiyanlar buraya atmakla kalmadılar,klasik işkence usullerinden biri olarak üzerine tazyikli su sıktılar...Rambo filmlerinin acımasız "kötü adamlarına" benzeyen gardiyanlar,üzerine üzerine geliyordu şairin...Ve "cezaevinde şarap imal etmek" suçundan dolayı üç gün üç gece hücrede kaldı...Sonra normal koğuşuna geçip,cezasını tamamladı ve 1974 affıyla serbest bırakıldı.

Bu şair,ünlü Can Yücel'di.

Evet,şair Can Yücel'in filmlere konu olacak kadar ilginç ve komik cezaevi anıları var...Şiirleri ve güncel konularda zaman zaman yaptığı zekice açıklamalarıyla hep olay olan Can Yücel,önümüzdeki günlerde İstanbul'u terkediyor...

"Artık İstanbul'daki hava kirliliğine dayanmak mümkün değil.Bu hava mahvediyor insanı.Kültürel hayat da kalmadı.Çok çirkin bir yer oldu," diyor.Dünyanın en temiz havalarından birine sahip olan Datça bölgesine yerleşme hazırlığını da sürdürüyor.Yıllardır oturduğu Kuzguncuk'taki evini,mahalle ve kahve arkadaşlarını terkediyor şair...

"Ama arada bir gelirim canım," diyor.

Hava kirliliği Can Yücel'i çok etkiliyor.Çünkü nefes darlığı var ve bu yüzden oksijen tüpünü yanından eksik etmiyor.Zaten bu röportajı da "hava kirliliğinden dolayı" gecikmeli olarak yapabildim ünlü şairimizle.Birkaç kez hastalığı nedeniyle ertelemek zorunda kaldık.Ve bir pazar günü kendisini daha iyi hissettiğini söylediği için buluşmaya karar verdik.Ama bu kez de kar ve tipiye yakalandık.Hani o geçtiğimiz günlerde İstanbul'u esir alan o meşhur kar ve tipiye...Bu nedenle çok istememe rağmen birlikte Kuzguncuk'taki Salacak'a bir sahil yürüyüşü yapamadık.Ve oturduk o ünlü Kuzguncuk kahvesine...

Yine çevresinde mahalle arkadaşları ve her zaman,her dönem şiirlerini seven gençler vardı.Bir de beraat ettiği son mahkemeden dolayı kendisine "geçmiş olsun"a gelen dostları...

Bilmeyenler için hatırlatalım,Can Yücel,geçen ay bir dergide yazdığı makalede "Atatürk'ü küçültücü ifadeler kullandığı iddiasıyla" İstanbul Adliyesi'nde sanık sandalyesine oturdu.Savcı,hakkında yedi yıl hapis cezası istedi ama beraat etti...

Ama beraat kararı çıkmadan önce hakime yaptığı savunmada,"Hakim Bey,ben Gazi Mustafa Kemal'e hakaret edecek kadar enayi miyim?" diyerek kendine özgü konuşmasını yapmış ve mahkeme salonunda hakim dahil herkesi gülmekten kırıp geçirmişti.Savunmasını o kadar güzel yaptı ki,"yok yere açılan dava" böylece beraatla sonuçlandı.

Daha söyleşimizin başında espri ve nüktelere başladı Can Yücel...

"Hadi artık röportaja başlayalım," dediğimde,"Memleketçe çok konuşuyoruz,ben de çok konuşuyorum.Konuşmaktan beyin ishali olduk zaten," diye cevap verince kahkahayı koyverdik.

Can Yücel'e önce protokol yıllarını,yani babasının bakanlık yaptığı dönemdeki "ev içi ortamı" soruyorum.

"Protokol aslında portakal gibi bir şey.Doğrusu ben çok sıkılırdım ama fiyakalı yanları da vardı.Mesela,resmi zevat ya da politikacılar evden telefonla babamı arardı...Genellikle telefonu ben açardım.Babamla benim ses tonumuz hemen hemen aynıydı.Arayan kişi,"Arzı hürmet ederim efendim.Zatıalleriniz uygun görürlerse" diye bir konu anlatmaya başlar,ben de hiç araya girmez sonuna kadar dinlerdim ve sonra "Babam evde yok," derdim.Arayan çok önemli kişi,hafif kızgınlık,hafif tebessümle biraz bozulurdu ama gülüp geçmek zorunda kalırdı..."

-Şimdiki bakanlarla o yılların bakanları arasında fark neydi?

"Fiyakalı dediysem aslında şimdiki fiyakalar gibi değil.Öyle ki,zaten İsmet Paşa hiçbir bakanına lüks bir hayat imkânı sağlamadı.Atatürk dönemi daha şaşalıydı.Ama İsmet Paşa bunu törpüledi...Mesela bizim evimiz çok soğuk olurdu.Hepimiz üşürdük.Babam da özellikle tuvalete girince çok üşürdü.Bu yüzden anneme 'Termosifonu yak da biraz ısınalım' derdi."

-Peki o yılların sizin için sıkıcı yanları neydi?

"Herkes damgalı eşek gibi 'vekilin oğlu' diye gösteriyordu beni...Bazen benim okula gelir Maarif Vekili,diğer öğrencilere 'Saçlarınızı Can'ınki gibi kestirin,' derdi.Bundan müthiş sıkılıyordum tabii.Bir başka örnek daha vereyim Demokrat Parti'nin ilk yıllarında ben ve arkadaşlarım muhalif duygularla DP'yi destekledik.Gazetelerde yazılar çıkmaya başladı.Sağdan soldan laf etmeye başladılar.'Hasan Ali'nin oğlu nasıl DP'yi destekler,' diye.Babam da beni biraz da bu yüzden İngiltere'ye okumaya postaladı..."

-Sizin Ecevit'lerle Londra yıllarınız var değil mi?

"Bülent'le aslında Ankara'dan gençlik yıllarından tanışıyoruz.Bülent çok ciddi adamdı.Hani 'büyümüş de küçülmüş' gibi.Bir gün bir grup arkadaşla babasıyla oturduğu eve davet etti.İçki içiyoruz falan.O oldukça romantik.Işıkları söndürüp,mumları yakıyor,içki olarak vermut ikram ediyor.Fakat çok hafif bir içki,iç baba iç bir şey olmuyor.Bir ara ç..imiz geldi.'Durun gürültü yapmayalım,babam uyusun da ondan sonra tuvalete gidersiniz,' dedi.Fakat dayanacak halimiz kalmadı.Bülent bir ara içki almaya çıktı dışarıya,biz de dayanamadık o zamanların ünlü bürokratlarının oturduğu Himaye-i Eftal Apartmanı'nın merdivenlerine işimizi gördük.Kimsenin ruhu duymadı..."

-Peki,Ecevit daha sonra bu muzipliğinizi öğrendi mi?

"Hayır,şimdi sayenizde öğrenecek.Çünkü apartmandan kimse duymamış ve şikâyet etmemişti.Sonra Ecevit'lerle Londra'da aynı pansiyonda kaldık.Ben o zamanlar BBC'de çalışıyordum,iyi de işler yapıyoruz.Baştan DP'yi desteklemiştik ama BBC spikeriyle sürekli DP'ye muhalif olmaya başladık.1950'li yılların sonu.Türkiye'de DP aleyhine konuşmak yasak ama,biz sansürü deldik.Hatta Dışişleri Bakanı Koraltan,bize tehditler savurdu."

-Tabii araya askerlik de girdi...

"Askerliğimi Kore'de yaptım çevirmen olarak.Abdi İpekçi'yle beraber yaptık hatta.Çok keyifliydi doğrusu.Madanoğlu da komutanımızdı...Kaçakçılık yapanlar vardı o zamanlar.Kaçakçılık yapan askerlerden biri de imamdı.Madanoğlu herifi hapse attırdı.Daha sonra imam çıktı ama namaz kıldırmadı,kızgınlıktan grev yapmıştı.İlk ve son defa imam grevini orada gördüm."

-Kore'de Evren de askerlik yapmıştı.Onunla karşılaştınız mı?

"Kenan Evren'le Allah karşılaştırmasın hiçbir yerde."

-Türkiye'nin şimdiki durumunu nasıl görüyorsunuz?

"İyi gören var mı ki?Anlatmaya bile gerek yok.Türkiye'yi Allah'a havale ettik hep birlikte."

-Bayan Başbakanımız Tansu Çiller'i başarılı buluyor musunuz?

"Bence Türkiye'nin en güzel mankeni.Hep temenni ediyor,o yüzden temenni başbakanı..."

-Peki koalisyon hükümeti...

"Ben koalisyon değil,kovalisyon diyorum..."

-Gençlik...

"Arabesk ve popçu gençlik hakim.Herkes bir an önce köşeyi dönmeye çalıştığı için kaliteye yönelmiyorlar..."

*Cezaevinde Şarap Yapan Şair,Röportaj:Nebil Özgentürk,27 Şubat 1994;Nebil Özgentürk,Bir Yudum İnsan,(ed.) Cahit Akın,4. bs.,İstanbul:Alfa Yayınları,2004,s.139-145.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder