5 Temmuz 2013 Cuma

"Anneciğim!Türkler geliyor!"*/Ruşen Aktaş&Ayda Erbal

İlk değildi karanlık içinde atılan silahları ürkerek seyretmemiz...Çocuktuk,korkuyorduk,ama yine de seyretmeden edemiyorduk...Amerikan filmi değildi izlediğimiz,hayatın kendisiydi...Gürültü,patırtı hiç eksik olmuyordu sokaklardan...Birden bitiverdi her şey ya da öyle olduğuna inandırıldık.Sonra bir de baktık ki sokaklar eli silahlı birtakım adamlara kalmış ve biz yine evdeyiz,yıllar geçmiş ama "ürkmek" geçmemiş hep kalmış...

Birikim dergisinde yaklaşık bir-birbuçuk yıl önce yer alan popüler kültür ve futbol tartışmalarından sonra aşağı-yukarı aynı tema üzerine neden yazılıyor?Bu yazı öncelikle yukarıda sözü edilen birtakım adamların malum maç sonrasında arkalarında altı ölü ve çok sayıda yaralı bırakarak çıkardıkları arbede ertesinde medyanın takındığı,bir günü diğerine uymayan tavır karşısında duyulan endişe dolayısıyla yazılıyor...Yazının ana teması olmamakla birlikte tribün-savaş-karnaval üçlemesinde kadınların durduğu ya da durmaya çalıştığı yer de zihnimizi bulandıran,cevabına da vakıf olamadığımız,ama belki de dergi aracılığıyla öğrenme fırsatını bulabileceğimiz sorunlardan biri...Tabii bir de devletin,toplumun tüm katmanlarında -ki güvenlik güçleri de buna dahil- bir meşruiyet yitimi sorunu var ki,bugünlerde alfabeden söz edecek olsanız ister istemez bulaşırsınız bu soruna...

"Şapka çıkartın,şapka çıkartın bu gole!"(1)

"İsviçre'de Türk destanı!","Bunun adı destan!","Haydi tarih tekerrür et!","Türk gibi sevinç!","Hep böyle olalım!","Destan yazdık!","Büyük zafer!","Zaferin adı Türkiye!","Sahada cevap!","Avrupa,Avrupa duy sesimizi!"...
Günün birinde milletimizin makus talihini yeneceğini biliyorduk.Adımız kadar emindik bundan.Bu iş burada "bitmez"di.Komplo teorileri üretmiyorduk,ama bir yerlerde bir şeylerin değişmesi gerekiyordu.Bütün korkularımızdan kurtulmak ve karabasanlarımızdan kaçmak istiyorduk.Haybeye değil,ama ölmeye de hiç değil.Birtakım bedeller ödenmesi gerektiğini biliyorduk."Taraf" olmanın sorumluluğunu taşımaya karar verdiğimiz zaman,gerektiğinde "yeri göğü" rengarenk boyayıp,gerektiğinde okkalı küfürler savurabilirdik,sevinçten başımız dönebilir,çıldırabilir,meşin yuvarlağın peşinden kilometrelerce gidebilirdik de...Ama...

"Ama",çünkü makus talihimizi yenmenin bedeli çok ağır gelmeye,maç sonraları birer kâbus olmaya başladı.Eskiden,araba gürültüsü,bağırış,çağırış,çoğunluk kadın bedeni üzerinden edilen küfürlere bozulan sinirlerimiz yüzünden uyuyamazken,şimdi bir de her maç sonrası ruhsatlı/ruhsatsız tabancalardan havaya! sıkılan kurşunların önüne kaç insanın çıkacağını ve bunlardan kaçının yaralanıp,kaçının öleceğini düşünerek,maçı kendimize zehir zıkkım ediyoruz.Hele sözkonusu olan lig maçı değil de milli maçsa kâbuslarımızdaki korku dozu biraz daha artıyor.Doksan dakika içerisinde kazanacağımız "zaferden de öte" olana hazırlıyoruz kendimizi...Yakın arkadaşlarımızı arayıp "sakın balkona çıkma,ışıkları söndür,perdeleri çek,seksenbeşinci dakikada televizyonun karşısındaki kanepenin altına gir,maç bitikten sonra sürünerek yatağına git,silah sesleri duyulmaz oluncaya kadar da sakın çıkma" diye uyarıyoruz.

Galatasaray'ın Avrupa'da elde ettiği söylenen başarı ve Milli Takımın "ezilmeden yenilmek" ve "şerefli beraberlikler elde etmek" durumundan kurtulması milletimizin makus talihini yenmiş olmasının en büyük göstergeleridir.Yapılan hiçbir iyiliğin altında kalmamayı bir milli görev bilen malum adamlar bu yolda bizden yardımlarını esirgemeyen Tanrımıza her maçtan sonra birkaç kişiyi kurban etmeyi ihmal etmiyorlar -ki bir maç sonrasında gazaba uğramayalım.Bu konuda ne kadar kararlı ve inançlı olduğumuzu son milli maçta da gösterdik.Diyonizos şenliklerini kıskandıracak kadar büyük gösterilere sahne olan galibiyet karnavalımızda ikisi serseri kurşunların önüne çıkmış,üçü trafik canavarına kurban gitmiş,biri de ana-baba ihmaline uğramış toplam altı ölü,bunun birkaç katı da yaralı çıkartmayı başardık.Gerçi bu büyük galibiyete,bu,Avrupa'nın dize geleceği "zaferötesi" şeye bu bile az gelir ama,devamı gelecektir elbette...Çünkü gazetelerin yazdığına göre 2-1'lik İsviçre galibiyeti Türk milletini/futbolunu tarihin kapısına getirmiştir.(Tarihin sonunun geldiğini söyleyenlere ehemmiyetle duyurulur)

Ulu medya!Geldiysen üç kere...

Karnavalesk olanın vahşete dönüştüğü gece bütün sınırlar yıkılmış,her şey birbiriyle eşdeğer ve birbirinin yanında anılmaya başlamıştı."Kahrolsun PKK,en büyük Türkiye" sloganları,"İsviçre'ye de gününü gösterdik Kuzey Irak'a da" sözlerine karışıyor,milli maç,harekât adı altında yumuşatılmaya çalışılan "savaş"la özdeşleşiyor;bu hegemonik durum,birilerinin çıkıp "ne yapıyorsunuz,kendinize gelin" demesine elbette fırsat vermiyordu.Sorunun içinden çıkılamaz bir hale gelmesindeki en büyük neden,yine eğlenceyi savunan,ama şiddete prim vermeyen,hatta şiddeti yeren bir karşı söylemin oluşup gelişmesine uygun bir zeminin olmamasıydı.İşgüzar basın sevinç gösterilerini birinci sayfadan girerken,sonrasındaki haberleri ikinci sayfadan sürdürüyor,maçtan sonra "yabancı basın"da çıkan ve onları nasıl devirdiğimizi anlatan haberleri ballandıra ballandıra aktarırken,yaralanma ve ölümler sonrasında yine o pek övülesi yabancı basında çıkan "Barbar Türkler!" başlıklarını görmezden geliyordu.

Zaferi manşetten veren Sabah gazetesi elinde silah kendinden geçmiş bir adamın bulunduğu fotoğraf karesinin altına "Halkımız,zaferi havaya ateş ederek kutladı" diye yazarken,ertesi gün fotoğrafı bile değiştirmeye gerek görmeden aynı karenin altına "bu barbarlar imajımızı bozuyorlar" başlığını koyduğunda ne yapmamız,hangisine inanmamız gerekiyordu?Rakip takımı yerle bir ediyoruz ya,imajımızı bozsalar da kalan sağlar bizimdir mi demeliydik?Hem İsviçre mili takımını 2-1 yenmemiz,İsviçre'yi fethettiğimiz anlamına da geliyormuş!FIFA bu kuralı ne zaman koydu abicim?Hem Kuzey Irak'ı da fethetmişiz.Onlara kaç gol attık?Kuzey Irak,Avrupa'nın neresinde ki,şımarık Avrupa'ya gününü göstermişiz?Peki bütün bu zafer ve fetihler arasında kutlama terörü de neyin nesi oluyordu?Bu çılgın moda nasıl bir anda sapıklık mertebesine yükseliyordu?Bir gün önce zafer sarhoşu olan vatandaşlarımız ertesi gün nasıl görgüsüz oluyorlardı?Ayrıca,bu adamlardan rahatsız olunuyorsa,bu adamların herkes tarafından bilinen siyasi görüşlerine ilişkin dizi yazılar neden bir o gazetede bir bu gazetede (tefrika halinde demeye dilimiz varmıyor) histeri halinde günlerce yayımlanıyordu?

Meydan gazetesinin maça ilişkin başlıklarıysa Sabah'ınkinin yanında dudak uçurtacak cinstendi.28 Nisan 1995 günkü Meydan gazetesinin birinci sayfasının manşeti şöyleydi:"Zafer kana bulandı".Aynı gün arka sayfanın manşeti ise birinci sayfayı yalanlamak için atılmıştı sanki:"Zafer sarhoşu olduk".Eli silahlı insanların yer aldığı fotoğraflardan birinci sayfada olanın altına "sorumsuzca ateş ettiler" diye yazılırken,benzer bir fotoğrafın son sayfadaki yorumu "sokaklara fırlayan vatandaşlarımız Bern zaferinin sevincini sabahlara kadar korna çalarak,havaya ateş açarak kutladılar" oluyordu.

Maç sonrası yorumların bazılarıysa insanı dehşete düşürüyordu,örneğin Emin Çölaşan'ın 28 Nisan tarihli Hürriyet'teki yazısında yoksa alttan alta MHP'nin reklamı mı yapılıyor (Çölaşan MHP kısaltmasını inatla koyu yazıyor,Türk bayrağı yazdığı her satırda gerekliymiş gibi MHP bayraklarından da söz ediyordu) anlayamıyorduk bir türlü..."Milyonlarca insan,ellerinde Türk bayraklarıyla -ve MHP bayraklarıyla (altı çizili sözcükler Çölaşan'ın) sokağa dökülmüştü.İsviçre'deki stadyum da öyleydi.Her yerde Türk ve MHP bayrakları vardı." Maç sonrasında sokakta olduğunu belirten,hatta "suratı kamuoyu tarafından tanınan entel-liboş-dönek takımının tümünün" geceyi evlerinde geçirdiklerini,sokağa çıkamadıklarını,halkın!! arasına karışamadıklarını söyleyen ve korkunun da dağları bürüdüğü yakıştırmasını yapan Çölaşan,yazısında şunları yazabiliyordu:

"Maç sonrasında ben de sokaktaydım ve o görkemli gösterileri birkaç saat boyunca dikkatle gözledim.

1-Müthiş bir 'Türklük' coşkusu vardı.PKK aleyhine tezahürat yapılıyordu.Ellerde binlerce Türk bayrağı dalgalanıyordu.
2-Araç konvoyları ve yaya kitlelerde MHP ağırlığı çok büyüktü.MHP bayrağı dalgalandıran,elleriyle Bozkurt selamı veren kitleleri dikkatle izledim.Aralarında,saçını uzatıp arkadan at kuyruğu yapmış erkekler,son derece modern giyimli genç kızlar ve hatta türbanlılar vardı.Eğer önceki gece sokaklara yansıyan hava bir gösterge olursa şunu gördüm ki,MHP büyük bir tırmanışa geçmiş.Vatanı bölme çabaları,MHP'ne güç kazandırmış.Özellikle genç kesim arasında güçlü bir milliyetçilik akımı başlamış.
3-İnanılmaz bir coşku vardı.Herkes birbirine karşı hoşgörülü ve sevecendi.Her yerde İstiklal Marşı okunuyordu.
4-Çok silah atıldığını,ölü ve yaralılar olduğunu dün gazetelerde okudum.Ben görmedim,duymadım.Ama pek çok yerde olmuş.Tehlikeli ve anlamsız bir iştir.İnşallah bundan sonraki kutlamalarda olmaz."(Metnin tamamı çizili!)

Herkesin birbirine karşı hoşgörülü ve sevecen olduğunu söyleyen Çölaşan hangi sokağa nereden bakmaktadır?"Korna çalmıyor demek ki PKK'li" hükmünü vererek araba devirenler mi hoşgörülü?Ayrıca silah atma eylemini tehlikeli ve anlamsız diye nitelemek de olayı saçmalaştırarak bir meşruiyet zemini yaratmıyor mu?Gidişatın tehlikeli olduğu su götürmez bir gerçektir,ama anlamsız olduğunu düşünmek (hadi art niyet aramayalım) biraz safdillik olmuyor mu?Yoksa Çölaşan'ın arasına karıştığı,halk bizim halkımız değil mi?

27 Nisan tarihli Hürriyet gazetesinde maç üzerine yapılan yorumlardan hakemin iyi mi kötü mü olduğu anlaşılamıyor.Ama bu işten Turgay Şeren mağlup çıkıyor.Ziya Şengül'e göre hakem aleyhimize çalışmıştır:"Hemen şunu da belirtmek isteriz ki Milli Takımımız bu maçta yalnız rakibi İsviçre Milli Takımı ile mücadele etmedi,maçı yöneten hakemin ters kararlarıyla da mücadele etti diyebiliriz." Şengül'ün sütun komşusu Vedat Okyar ise yediğimiz golde hakemi suçlu buluyor:"Engin yediğinde hiçbir kabahatin yok.Yediğimiz golde suçlu hakem.Çaldığı düdük tamamen topa yapılmış bir darbeydi.O ters üflediği döndü dolaştı gol oldu." Sanlı Kaptan da farklı düşünmüyor."Kara cüppeli hakem" diye alt başlık yaptığı yazısında şu kelamı ediyor:"Hakem dedim...Gel de kara cüppeli damgasını vurma adama.Galibiyeti elimizden almak için çırpındı durdu.Sahanın ortasında bize iyi gözüktü.Tehlikeli bölgelerde ise hep aleyhimize çalıştı.Ama yıkamazdı bu çocukları,çünkü onlar ne hakem ne rakip dinliyorlardı.Ne mutlu hepimize.Şen ola Türkiye şen ola..." Aynı sayfada yazan Turgay Şeren ise söyledikleri ile aklımızı karıştırıyordu.Çünkü kendisi hakemin son derece başarılı olduğunu düşünüyor,"...Ancak hemen şunu da söyleyeyim.Harika bir hakem vardı sahada.Belçikalı hakem her an topun yanındaydı.Ve en ufak bir itiraza meydan vermedi.Nedeni itiraz edecek futbolcu kafasını kaldırdığında hakemi yanında gördü" diye yazıyordu.

Bir de sokakta silah atanlara "psikolojik bozukluğu olan insanlar" yaftasını yapıştırıp,"delidir ne yapsa yeridir"e sığınarak,kendilerinin de arasıra çaldıkları minareye kılıf hazırlama sözde safdilliği vardı ki,insanda "şıracının şahidi bozacı" deme isteği uyandırıyordu.Canım,olayları büyütecek,art niyet arayacak ne vardı ki?Olan biten kazadır,o gün silahlara sarılıp sokaklara dökülenler aslında zavallıdır,alınıp uygun bir kliniğe kapatılmalıdırlar,zaten bu silahlı adamların mensup olduğu siyasi görüşün de bu olaylarda hiç suçu yoktur,sütten çıkmış birer ak kaşıktırlar hepsi...Sınırsız bir meşruiyet zemini,maceranın tadı...Esasen destan yazılmaktadır.Destan da öyle dağ delerek,Tepegöz öldürerek yazılmayacağına göre topla tüfekle yazılacaktır...İyi de,pek kıymetli basınımızın da "destan yazdık" diyerek başsayfadan verdiği bu eyleme hamasi tutkunluk nereden kaynaklanmaktadır?Gerçek hayatta her şey olumsuzdur,futbol maçları sonrasındaki karnavalesk eğlence,egemene direnme noktası olmaktan çıkmış,egemenin de göz yumacağı (yumduğu) bir "mış gibi yapma",olmadığı hallere inanarak bir "kitlesel şizofreni" yaratmaya dönüşür.Zafere silahların gölgesi düşer...Devletler katında,stadyumdaki taraflardan biri olan egemen ne yapmaktadır bu arada?

Tanrı taraftarı korusun!

Zafere silahların gölgesi düşüyor.Çünkü Türkiye'de günde ortalama 300 kişiye silah ruhsatı veriliyor.275.497 kişide silah taşıma,231.209 kişide de silah bulundurma ruhsatı var.Galibiyet -pardon zafer- sonrası sokağa dökülen vatandaşlarımızın bir kısmında bulunan av tüfeklerinin kaynağını ise bulamadık.

Bir yandan Avrupa ligine çıkmaya çalışıp,bizi aralarına almaları için ileri sürdükleri her önkoşulu kabul ederken (Avrupa çim saha dedi yaptık.İnsanların insanca maç izleyecekleri tribün dedi,yaptık.Adamlar bizden olmayacak şeyler istemiyorlar."Bizim gibi olmak,bizimle bütünleşmek istiyorsanız bizim gibi yapın diyorlar."Yavuz Gökmen,Hürriyet,28 Nisan 1995)

Öte yandan onlara gününü göstermek arasındaki bağlantıyı kurmaya çalışmak oldukça akıl karıştırıcı olsa da söyleyenler boşa söylememişlerdir.Milli Takımın onbir oyuncusu bir anda "aslanlarım,canlarım" (Meriç Köyatası,Akşam,27 Nisan) olmanın sevinç ve gururunu yaşıyor olsalar gerek.(Peki yedeklerin suçu ne?) İsviçre'yi yenerek tarih yazmak nidalarının ardından,zafere gölge düşüren barbarlıklar elbette ki hepimizi üzer.Bir yandan "artık Avrupalı olduk" çığlıkları atarken öte yandan "uzman" görüşüne başvurarak şiddet toplumu olma halinden nasıl kurtulacağız.Üstelik şiddete neden olanlar arasında şiddeti önlemesi gerekenler de varsa?Kamu asayişinin berkemalinden sorumlu olanların,durmaları gereken zeminin karşısına geçmeleri "devletin güvenlik güçleri görevlerini yerine getirmiyorlar"ın ötesinde bir şeydir.Çünkü devletin güvenlik güçleri,olmadık sonuçlar yaratmasını önlemekle sorumlu oldukları taşkınlığın tarafı olabilmekteler.Çeşitli yerlerde güvenlik güçlerinin silahlarını çekip ateşe karıştıkları görülüyor.Yani güvenlik güçleri güvenliği sağlamak yerine terör salıyorlar.İşin daha vahim tarafı bu durum karşısında yüce devletin eli kolu bağlı.Devletin elini kolunu bağlayan da bizatihi devletin kendisi.Çünkü devlet kendi memurlarının katında o kadar meşruiyet yitimine uğramış ki,Cumhuriyet Başsavcısı Nazmi Savran;"Serseri bir kurşuna hedef olmak istemiyorsanız sakın balkona çıkmayın" diye demeç verebiliyor.Yani bir çeşit karnavala dönüştürülmeye çalışılan "galibiyet erteleri"nde serseri bir kurşuna hedef olabilirsiniz.Devletin yetkili mercileri de zaten size evinizden çıkmayın demiyorlar mı?Adam haksız değil hani.Sokaktaki serseri kurşunları bertaraf etmesi gerekenler birer "serseri kurşunatar"a dönüşmüşlerse yapacak bir şey kalmamıştır.Şimdi siz kimi kiminle tutacaksınız.Böyle bir şey olmamış gibi davranmaktan başka çareniz yok.Nitekim İstanbul Valisi Hayri Kozakçıoğlu da durumu kavramış.Bir kere,öyle silaha sarılıp rastgele ateş açmak gibi davranışlarımızın imajımızı bozduğunu tespit etmiş.Turistlerin bu durumdan ne kadar korktuklarını görünce kaygılanmış.Kozakçıoğlu,güvenlik güçlerinin,kutlamalar sırasında beylik tabancalarını çekip rastgele ateş etmiş olmalarına ihtimal vermiyor.Hem de ne için?"Keyfi olarak polisin silah atması mesleğinden ihracına neden" olacağı için.Zeki,çevik ve başarılı Türk polisi böyle bir davranış sergilemez elbette ki.Hem zaten Kozakçıoğlu'nun da dediği gibi;"öyle bir şey varsa tamamen yanlıştır."

Her şeye liberal TBMM Başkanı Hüsamettin Cindoruk da,galibiyet sonrası şiddet eylemleri karşısında hemen tavrını koydu:"Vatandaşlarımız silahla oynamasınlar.Bizi,silaha ilişkin liberal sistemi değiştirmek zorunda bırakmasınlar.Bu tür olayların devamı halinde Meclis gereken önlemi alır." Merak ediyoruz,bu tür olayların devamının nereye kadar varması gerekiyor ki önlem alınabilsin.Hem kendi üyelerinin,kapısından,yaka paça sürüklenerek götürülmesi karşısında hiçbir önlem almamış olan Meclis,sokaklara yayılan,"başkaldıran şiddet"e karşı nasıl bir önlem alacak ve bu önlemleri kimler aracılığı ile yürürlüğe koyacak?Sayın Cindoruk ve sıra arkadaşları başlarına miğfer,sırtlarına çelik yelek geçirip sokaklarda Red Kit'çilik mi oynayacaklar?Yoksa bazı seçkin medya mensuplarının ortaya attıkları ve fakat bizim bir türlü anlayamadığımız eğlenme ve kutlama bilinci gibi şeyleri yasalarla düzenleyip uymayanlar için de 300 bin liralık ağır para cezası mı koyacaklar?

Maç öncesi ya da sonrası şiddet gösterileri İsviçre maçı sonrasında başlamadı elbette.Birkaç yıl önce,bir Fenerbahçe-Galatasaray maçı öncesi aracıyla Fenerbahçe stadının önünden geçen bir ailenin arabası Fenerbahçeli taraftarların saldırısına uğruyor.Gerekçe ise arabadaki bir sarı-kırmızı tesbih.Olayı polise şikâyet eden ailenin aldığı yanıt oldukça ilginç:"Niye stadın yanından geçiyorsunuz?".Benzer bir olay İsviçre maçı sonrası Ankara sokaklarında yaşanıyor.İçinde üç kadının bulunduğu bir araba konvoyun arasında kalıyor.Trafiğin aksamasını bekliyorlar.Bağırış,çağırış ve korna sesleri arasında beklemek ne kadar mümkünse?Farkında değiller tabii,bu muzaffer gecede öyle sakin sakin beklemek hadlerine mi?Arabaya yaklaşan birileri kapıyı açıp,"Siz niye korna çalmıyorsunuz?Siz ne biçim Türksünüz?" diye bağırıp çağırıyor.Bu olayı aktaranlar dahil,kimse de çıkıp "Elalemin nasıl sevineceğinden size ne?" demiyor.Temkinsiz sokak sakinlerinin unutmamaları gerekir ki:"Bütün Türkler bir ordu,katılmayan kaçaktır."

"Eksik etekler!" Tribüne

Kutlamalar sırasında hiç de azımsanmayacak bir kadın kalabalığı da sokakları,arabaları,balkonları,camları doldurdu.Popüler olanın milliyetçi,cinsiyetçi,ataerkil söylemine karşılık kadınlar nerede duracak?Bu "oyacaz"lı,"koyacaz"lı söylemden rahatsız mı olacaklar,yoksa kavramsal,ihtimalle zihinsel ve hatta fırsat verilecek olsa pekala da fiili hale gelebilecek bu tecavüze seyirci mi kalacaklar?Futbolu meslek edinmiş kadınlar,bu "barbar" ve "erkek egemen" söylemden nasiplerini fazlaca almışa benziyorlar ki,Dostlukspor-Kütahyaspor karşılaşmasında Dostlukspor'un üç oyuncusu hakeme küfrettikleri gerekçesiyle üçer maç ceza aldılar.Bayanlar liginin gelişmesiyle futbol alemi epeyce şenleneceğe benziyor,çünkü kadınlar protesto konusunda oldukça yaratıcı.Arkadaşlarının aldığı cezayı ağır bulan Dostluksporlu oyuncular,bir sonraki maça ağızlarında bant olduğu halde çıkmaya çalıştılarsa da hakem buna izin vermedi.

Merak edilen bir diğer konu da kadınların maça neden gittiği.Bunun üzerine bir dolu spekülasyon yapılabilir,yapıldı da.Maça gitmelerin ardında,"o büyülü erkek dünyasına bir nebze olsun girebilme" hasetinin yattığını söyleyenler de oldu.Maç esnasında ve maç sonrasında tribünde ve sokaklarda dönen bir yatılı okul öğrenciliği muhabbeti var ki,kadınlar her ne kadar bunun içinde yer almaya çalışsalar da her seferinde kendi cinslerinin toplumsal konumuyla tezata düşerek,erkeklere/erkekliğe -ya da daha doğrusu toplumdaki genel geçer erkeklik tanımına- yakınlaşırken,hemcinslerinden uzaklaşıyorlar mı acaba?Hemcinslerinden uzaklaşırken kendi bedenleri üzerinden savrulan küfürlere de katılıyorlar mı?Televizyon programlarında sorulan "niçin maça gidiyorsunuz?" sorusuna kadınlar "hoşumuza gittiği için" yanıtını veriyorlar.Maça gelen kadınlara tuhaf tuhaf bakan adamlar bir yana,maça giden hemcinslerini şaşkınlık içinde seyreden kadınlar başka bir yana.Anlayacağınız futbolsever kadınlar kimseye yaranamıyor.Kadınların,futbola olan ilgisinin kendileriyle başladığını zannetmek erkeklerin pek hoşuna gidiyor.Hele bir de kadınlar tribünlere çekilirse daha az şiddet,daha az küfür olacağı yönündeki görüşlere ne anlam vereceğimizi bilemiyoruz.Bütün küfürlerin ve hakaretlerin kadın bedeni üzerinden yapıldığı bir yere kadınlar niye gelsin?Eğer tribünler bir şekilde dönüştürülmek isteniyorsa bunun yolu kadınları tribünlere sürmekten mi geçiyor?Maça gitmek isteyen kadınlar zaten gidiyorlar.Belki de kadınların maça gitmelerinin ardında çok büyük anlamlar aramamak gerek.Diyelim ki sadece futbolseverliklerini "teşhir" ediyorlar.Dolayısıyla maç sonralarındaki şiddet olaylarından da nasipleniyorlar.Gerekiyorsa ölüyorlar da,üstelik çamaşır asmak gibi son derece kadına özgü işler yaparken...Son iki yıl içinde maç kutlamalarının bilançosu onbir ölü.Benzer olayların Avrupa'da da oluyor olması kimi zaman bir tersinden savunma mekanizması olarak çalışıyor.Allah'tan Avrupa'ya benzemeye çalışıyoruz.Bir de Latin Amerika falan olmaya çalışsak halimiz ne olurdu?Kolombiya Milli Takım oyuncularından Andres Escobar,gol kaçırdığı için seyircilerin gazabına uğramış ve hayatını kaybetmişti.Bizimkiler bu olayı örnek almaya kalkarlarsa kısa zamanda Milli Takım kuracak adam kalmaz.Tribün öyle bir yer ki,serinkanlı olmayı başaramadığı zamanlarda her şey olabilir.

Futbol bir spordur!

Tirbünlerin politize edilmeye çalışıldığı bir dönemde oyunun da sonuca endekslenmesi kimileri için son derece rahatsız edici hale geldi.Futbol,akıl almaz paraların döndüğü,kulüplerin kıyasıya rekabet ettikleri ve hatta bu uğurda adam kaçırdıkları (son üç hafta içinde gazeteler,Fenerbahçe'nin,Gençlerbirliği oyuncularından Tarık'ı Galatasaray'ın elinden kaçırdığını yazdılar) bir "sektör" oldu.Bu sektörden sadece futbolcular ekmek yemiyor.Belki kulüp yöneticileri onlardan daha fazla kazanıyor.Bir de garibanlar var,her yerde olduğu gibi.Takımı,canını verecek kadar çok seven,o maç senin bu maç benim kilometrelerce yol giden,muhtemelen sürekli kısık sesle dolaşan (gerçi megafon kullanılıyor) ve artık neredeyse resmi olan amigolar var.Amigonun işi tribündeki taraftarları motive etmek ve takıma moral vermek.Paşalı Birol gibi neredeyse efsaneleşmiş amigolar var...Geçmişte bir gönül meselesi olan amigoluk,artık neredeyse kurumsallaşmakta ve bir iş alanı olmakta.Çeşitli dönemlerde Fenerbahçe'de amigoların kulüpten ya da başkandan -bazen de başkan olmak isteyenlerden- para aldıkları yazıldı çizildi.Bu başka kulüplerde de olabilir,oluyordur da.Ancak buradaki tehlike,durumun giderek "parayı veren düdüğü çalar"a dönüşüyor olması.Özellikle Fenerbahçe gibi sayısını bilemediğimiz grupların olduğu bir kulüpte amigoluk bol kazançlı bir iş olsa gerek.Aynı oranda risk taşıdığı da şüphe götürmez.Amigonun bütün mesaisini kulüpte,taraftarlar arasında ve tribünde harcaması gerek.Asıl amigoların maça gelmediği zamanlarda meydanın kimlere kaldığını son Gençlerbirliği-Trabzonspor maçında da gördük.Bir kulübün taraftarı olan ve belki de en az politize olmuş kitle içinde yer alarak bütün belalardan uzak durmak isteyenler tribünlerin politize edilmeye çalışılmasından pek de hoşnut olmuyorlar.Kendilerini buldukları yerin başkalarının arenası olması onları rahatsız ediyor.Bu yüzden de ülkücüler yönetime gelince birçok Fenerbahçe taraftarı taraftarlığını askıya aldığını söylüyor.Taraftarlığın getirdiği her şeyi içselleştiren insanların birer komplo teorisyeni olmalarına da şaşmamak lazım.Taraftar,teknik direktörden daha iyi takım kurar.Kimin hangi mevkide oynayacağını en iyi o bilir.Takım çok iyi oynamıştır,ama karşı taraf rüşvetçi,hakem de i... olduğu için yenilmişlerdir.Pazartesi muhabbetleri bunun üzerinden döner.Futbolun da sonuçta bir spor olduğu,oyun olduğu unutulur.Bütün bu komplo teorileri ve taktiklerle olay bir çeşit savaşa dönüşür.Fakat herkes şunu unutmaktadır ki,kameralar topu takip eder.

Bir imaj uğruna ya Rab...

"Ulusal takımın" -medya böyle buyurdu- kazandığı zaferler Avrupa'daki imajımızı bir anda düzeltti.Sanki düşünen insanları hapislere atan bu ülke değilmiş,insanların ortadan yok olduğu ve aylar sonra "kayıplar mezarlığı"nda cesetlerinin bulunduğu ülke de burası değilmiş gibi...Ve sanki bütün bunların çözümü bir Avrupa takımını yenmekmiş gibi.Her şeyi "Batı nazarında imajımız bozuluyor"a indirgemek de çok "in"di.Serdar Turgut 28 Nisan tarihli Hürriyet gazetesindeki yazısında İsviçre galibiyetinden sonra sokaklarda yaşanan olaylardan duyduğu rahatsızlığı belirtiyor,kutlamaların neşe gösterisi değil,abartılı bir bunalım atma seansına dönüştüğünü söylüyordu."Bu manzaraları yaratanlar ne yazık ki Türkiye'de yaşanmakta olan değişimin henüz farkında değiller." Türkiye'nin imajının değişmekte olduğunu tespit eden tek insan Serdar Turgut değil elbette ki.Aynı gün Rıdvan Yelekçi de köşesinde "Avrupa'nın şapka çıkarttığı takım" olduğumuza değiniyor ve artık yenemeyeceğimiz rakip olmadığını söylüyor.Cüneyt Tanman'a göre de artık Avrupa bizden korkmalıdır.Lafı fazla uzatmaya gerek yok aslında.Herkesin ortak kanısı şudur ki Türkiye artık her önüne gelenin patakladığı bir ülke olmaktan çıkmıştır.Artık biz de pataklayabiliyoruz.Ne mutlu...

Pataklama,üstün çıkma konusundaysa en doyurucu yazıyı Hürriyet'ten Rauf Tamer yazar ve hatta bu konuda taktik bile verir:

"Kalabalıkların -makul bir süre sonra- teskin olması gerekiyor.Çare başarıdır...Her dalda başarı...Tatmin duygusu için bu şart.Öyleyse,yeneceksin,Avrupalı'yı hep yeneceksin.Futbol mu,basketbol mu,yahut güreş mi?Yeneceksin dostum...Önce yeneceksin.
Müzik mi?Sollayıp geçeceksin.
Ticaret mi?Ezeceksin.
Diplomasi mi?Fark atacaksın.
Tarih mi?Utandıracaksın.
Turizm mi?İmrendireceksin.
Mutfak mı?Çatlatacaksın,patlatacaksın...Onları her dalda ikiye üçe katlayacaksın."

Bütün bu olup bitenler,İsviçre maçında ilk golü atan Hakan Şükür'ü bile çileden çıkaracak boyutlara ulaştı.

"Biz sevinmesini bilmiyoruz.Bunlar çok üzücü olaylar sonuç olarak.İnsanların sevinmesi için yapılan bir olaydan sonra insanların canına mal olması,Allah'ın verdiği canın sevinç uğruna başkası tarafından yok edilmesi kötü bir şey tabii.Keşke bu golü atmasaydım da bu insanlar ölmeseydi bile diyebiliyorum.Can her şeyden önemli.İnsan,vatan millet uğruna ölse,şehitlik olayı olur,ama böylesine bir ölüm çok üzücü.Bunları da şehit diye nitelendirebiliriz.Korunma aracı olan silahı,bir erkeklik aracı olarak görüyorlar.Böyle büyük bir mutluluğun üzüntüye dönüşmesi acı veriyor.Keşke o golü atmasaydım da bu insanlar ölmeseydi."

Fatih Terim de Hakan Şükür'den farklı düşünmüyor:

"...Bir insanın hayatını,otuz tane maç kazansanız geri getiremezsiniz.Bu insanların öleceğini bilse,insan maç kazanmak istemez."(2)

"Kanlarının son damlasına kadar aslanlar gibi çarpışan",28 gün önce İsviçre'yi dize getiren,futbolun beylerini dize getirdiği için "beylerbeyi" ünvanını hak eden,yüreklerini ortaya koymuş 13 "aslan yürekli cengaver" üzerine yazılan ve sapla samanı birbirine karıştırması açısından bulunmaz bir örnek olan Nazlı Ilıcak'ın Meydan gazetesindeki 28 Nisan tarihli yazısı bu yazının sonu olmaya da hak kazanıyor.Başlık,"Milli maç ve milli duygular!"

"Biz milli heyecanları büyük coşkuyla yaşayan bir milletiz.Ortak bir kaderi,bin yıldır paylaşmışız.Çanakkale'de birlikte ölmüşüz,Sarıkamış'ta birlikte ağlamışız.Elele vererek Maraş'ı kahraman,Antep'i gazi yapmışız.Azerileri Ermeniler,Boşnakları Sırplar katlederken bir şey yapamamanın çaresizliğini birlikte duymuşuz.

Ve nihayet evvelki gece İsviçre karşısında 2-1 galibiyet alan Milli Takımın zaferini birlikte büyük bir sevinçle kutlamışız.

Ey zekâ özürlü,sözde aydın.Vatan kalmayınca esaretin başlayacağını idrak etmekten aciz,zavallı siyaset meddahı.Kendine gel ve gerçekleri gör.Ülkenin ve milletin bölünmez bütünlüğüne sahip çık."

*Kupada Galatasaray ile eşleştiklerini öğrenen Romalı Thomas Haessler'e cengaver basınımız tarafından söylettirilmiştir.(Aktaran Tanıl Bora&Necmi Erdoğan,"Dur Tarih,Vur Türkiye":Futbol ve Kültürü,İstanbul:İletişim Yayınları,s.230.)

1-Milli maçı anlatan İlker Yasin bu sözleri söylerken,gole gol olduğu için sevinmekten ziyade,golün Avrupa'yı şaşırtmasına "oh" çekiyordu.
2-Tempo,10 Mayıs 1995.

**Ruşen Aktaş&Ayda Erbal,"Anneciğim!Türkler geliyor!",Birikim,Sayı:74,Haziran 1995,s.71-77.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder