20 Haziran 2013 Perşembe

Ermeni Jenosidi Yasasının Şifreleri ve İki Forum Üyesinin Yorumları Üzerine/Garbis Altınoğlu

Fransa'da,Ermeni Jenosidi'ni yadsımayı suç hâline getiren bir yasa tasarısının Ulusal Meclis'e getirileceğinin açıklanması ve ardından 22 Aralık'ta kabul edilmesi,Türk yöneticilerini ve şovenist çevrelerini bir kez daha ayağa kaldırdı.Konu duyulur duyulmaz toplanan TBMM'nde grubu bulunan üç parti (AKP,CHP,MHP) hemen bir ortak açıklama yaparak Fransa'yı kınadılar,onun suçlarını sayıp dökmeye başladılar.TBMM;Kürt sorunu gibi en önemli konularda bile anlaşamayan,birbirlerine olmadık hakaretlerde bulunan,hatta birbirlerini rahatlıkla "vatana ihanet"le suçlayan burjuva partilerinin konu "Ermeni Jenosidi" olduğunda bir kez daha "gözyaşartıcı bir dayanışma" sergilemelerine tanık oldu.Konuyu ele alan bir haberde şöyle deniyordu:

"Fransa'ya en sert tepkilerden biri de dün TBMM'nden geldi.AK
P,CHP ve MHP Grup Başkanvekilleri ortak bir bildiri hazırladı.AKP Grup Başkanvekili Mahir Ünal,CHP Grup Başkanvekili Muharrem İnce ve MHP Grup Başkanvekili Oktay Vural,TBMM Başkanı Cemil Çiçek ile görüştü.Bunun üzerine 'Fransa'ya kınama bildirisi' Meclis Genel Kurulu'nda birleşimi yöneten Meclis Başkanvekili Meral Akşener tarafından 'Meclis Başkanlığı açıklaması' şeklinde okundu.AKP,CHP ve MHP milletvekilleri bildiriyi ayakta alkışladı.Bildiride,böyle bir teklifin Fransa Ulusal Meclisi Genel Kurulu'nda görüşülecek olması 'Vahim,kabul edilemez ve tarihi bir hata' şeklinde değerlendirildi."*(Hamdi Ateş/ Evrin Güvendik,"Üç partiden ortak tepki",Sabah,21 Aralık 2011.)

Ermeni Jenosidi'nin yadsınmasını para ve hapis cezasıyla cezalandırmay
ı öngören sözkonusu yasa tasarısının gündeme gelmesinden ve özellikle de 22 Aralık'ta Fransa Ulusal Meclisi'nde kabulünden sonra Türk burjuva partileri ve şoven burjuva basını Fransa'ya gösterdikleri bildik tepkiyi gösterdiler:Jenosidin ve Ermeni halkına yaşatılan büyük acının bir kez daha yadsınması.Buna Fransa'yı hedef alan ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından açıklanan başka önlem ve tehditler de eklendi.Bu bay ve bayanlar,Fransa'yı "anlatım özgürlüğü"nü kısıtlamakla suçlarken bir yere kadar ya da soyut olarak "haklı"lar.Elbette Fransa'da ya da başka bir yerde,Ermenilerin,Yahudilerin,vb. jenoside tabi tutulmadığını söylemek bir cezayı gerektirmemeli.Bunun da ötesinde akademisyenler,düşünürler,yazarlar herhangi bir tarihsel haksızlığın jenosid kategorisine girmediği,hatta yaşanmadığı kanısında iseler bu düşüncelerini özgürce dile getirebilmeliler.
Ancak burada bir kez daha şeytanın ayrıntıda gizli olduğu bir durumla karşı karşıya bulunuyoruz.Sözümona anlatım özgürlüğünün bu ateşli savunucuları;son yıllara kadar Türkiye'de "Ermeni Jenosidi"nden söz etmenin bile olanaksız olduğunu,buna cüret edenlerin başına neler geldiğini,Türk burjuva devletinin ve onun "sivil toplum" içindeki organlarının Anadolu'daki Ermeni kültürü ve tarihinin izlerini silmek için onyıllardır uğraş verdiklerini,jenosid kalıntısı Ermenilere yaşamı zehir etmek için ellerinden gelen her şeyi yaptıklarını,"Ermeni" sözcüğünün kendisinin bir hakaret olarak kullandıklarını,vb. unutmuş gözüküyorlar.Onlar,başkasının gözündeki çöpü gören,ama kendi gözlerindeki merteği görmezden gelenlerin konumuna düştüklerinin bile farkında değiller.Kolektif ömürleri Türk-olmayan halklara ve Türk işçilerine,devrimci ve ilerici güçlerine karşı işledikleri ve işlemeye devam ettikleri suçları gizlemekle ve yadsımakla geçen bu kişiler için şunu da ekleyebiliriz:Anlatım özgürlüğünü,Ermeni Jenosidi gibi ağır bir suçu yadsımak için ve bu amaçla "savunmak" ve onu bir çeşit "insanlık suçlarını yadsıma özgürlüğü"ne dönüştürmeye çalışmak,hiçbir inandırıcılık taşımadığı gibi bu özgürlüğe yapılabilecek en büyük kötülüktür de.Ali Bayramoğlu şu sözleri söylerken tümüyle haklıdır:

"Ne var ki,1915 yılında yaşananları  'soykırım' olarak nitelemek Türk Ceza Hukuku'nda hâlâ suçtur.Pek çok kişi 301. Madde'
den 'olmamış bir olayı oldu göstererek Türk milletine hakaret' gerekçesiyle mahkûm edilmiştir.Bu durumun şekil,düşünce ve ifade özgürlüğü,serbest tartışma ortamı açısından Fransa'daki durumdan hiçbir farkı yoktur."*("Soykırım ve Yasa",Yeni Şafak,21 Aralık 2011.)

Bu konu çerçevesinde –lehte olsun,aleyhte olsun- söylenen ve yapılanlar;Balkanları ve Anadolu'yu bir "halklar mezbahası"na çevirmiş bulunan Osmanlı ve İttihat ve Terakki gericiliğinin ve onların,atalarının izinden giden bugünkü mirasçıların
ın niteliğini bir kez daha gözler önüne seriyor.Türkiyeli tutarlı demokrat ve enternasyonalistler öteden beri,"kendi" paşalarının,burjuvalarının ve toprak ağalarının boyundurukları altında tuttukları halklara karşı işledikleri ağır suçları kınamakla kalmamışlardır;onlar bir anlamda bu ağır suçların p.çi olan ve jenosid,kıyım,etnik temizlik yoluyla oluşturulmuş bulunan Türkiye Cumhuriyeti'nin gayrimüslim halklara,Kürt halkına ve Türk halkının siyasal bakımdan ileri öğelerine karşı işlemeye devam ettiği benzer suçları da kınamışlardır.Ve elbette onlar;ondokuzuncu yüzyılın sonlarından yirmibirinci yüzyılın başlarına kadar uzanan tarih diliminde Almanya,Fransa,Britanya,ABD gibi emperyalist ülkelerin Ermeni halkı da içinde olmak üzere,özelde Anadolu,Ortadoğu,Balkanlar,Afrika halklarına ve genelde dünya halklarına karşı işledikleri ve işlemeye devam ettikleri zulüm,kıyım ve insanlık suçlarını da kınamışlardır.Ne var ki bu kınamanın,sadece bu gibi özel durumlarda Fransız sömürgecilerinin ve emperyalistlerinin suçlarını sayıp döken Türk gericilerinin sahte ve ikiyüzlü tutumuyla hiç,ama hiçbir ortak yanı yoktur.Geçmişte Cezayir ulusal kurtuluş savaşçılarına karşı Fransız emperyalistlerini onlar savundu.Fransız (ve diğer ülkelerin) emperyalistleriyle birlikte Afganistan,Libya,Suriye,vb. halklarına karşı savaşan onlardır.İran'a karşı planlanan savaşta kullanılacak –ve içinde Fransa'nın da yer aldığı- ABD/ NATO füze kalkanını topraklarına yerleştiren onlardır.Suriye'deki Baas rejimini devirmek için İskenderun'da kurulu komuta merkezinde ABD ve Britanya'nınkilerin yanısıra Fransa istihbarat örgütleri ve özel kuvvetleriyle elele çalışan gene onlardır.(1) Birkaç ay sonra bu krizin atlatılması halinde,bu yaşananları ve söylenenleri unutacak ve Fransız emperyalistleriyle bir kez daha sarmaş dolaş olacak olanlar da gene Türk gericileri olacaktır.

Tutarlı demokrat ve enternasyonalistler;elleri son yıllarda Fildişi Sahili,Irak,Orta Afrika Cumhuriyeti,Afganistan,Libya,Suriye halklarının kanlarıyla lekelenmiş  olan Fra
nsız emperyalistlerinin ve Sarkozy kliğinin,Ermeni halkına ve onun acılarına sahip çıkma girişimlerine de aynı ilkesel tutumu göstererek karşı çıkarlar.Her şeyden önce,Ermeni halkının geçmişte uğradığı ağır zulüm ve haksızlıklardan ötürü,diğer halklara olduğu gibi Ermeni halkına da düşman olan Fransız burjuvazisinin korumasına hiç mi hiç gereksinimi yoktur.(Kuşkusuz bunun böyle olması,Ermeni diasporasının bazı burjuva yöneticilerinin Ermeni Jenosidi'ni ABD,Fransa,Almanya gibi emperyalist devletlerin desteğiyle kabul ettirilmesi yolunu izlemelerine engel olmuyor.) Ermeni halkının siyasal bakımdan ileri öğeleri Fransa'nın,Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra,jenosidin yaralarını sarmaya çalışan Ermeni halkına ihanet ettiğini unutamazlar.(2) Onlar,bu ülkenin yöneticilerinin ve şoven çevrelerinin 1920'lerden başlayarak Fransa'ya sığınan jenosid artığı Ermenilere nasıl baktığını ve nasıl yaklaştığını ve onları nasıl aşağıladığını çok iyi bilirler.Şunu da ekleyebiliriz:Fransız emperyalistlerinin önceleri titrek bir biçimde karşı çıkmalarına rağmen daha sonra destekledikleri ABD önderliğindeki 2003 Irak işgali,binlerce yıldır bu ülkede yaşayan ve aralarında Ermenilerin de bulunduğu çok sayıda Iraklı Hristiyan'ın terör saldırılarına hedef olmalarına ve başta Suriye olmak üzere başka ülkelere kaçmalarına yol açtı.İçinde bulunduğu güç koşullara rağmen sadece Irak'tan kaçan Hristiyan ve diğer sığınmacılara kucak açmakla kalmayan Suriye,1915-1916 Ermeni Jenosidi'nden kaçan çok sayıda Ermeni'nin de yaşadığı bir ülke.Halihazırda ABD,Britanya,Fransa,Suudi Arabistan ve Türkiye'nin istikrarsızlaştırmaya çalıştıkları bu ülkede gerici bir iç savaşın patlak vermesi ya da orada ABD-İsrail-NATO güdümlü Libya benzeri bir kukla rejimin kurulmasından en çok zarar görecek olanlar arasında Ermeni ve diğer azınlık halkların ve Irak'tan kaçarak bu ülkeye sığınan insanların bulunduğu tartışma götürmez.

Daha da önemlisi şu:Ermeni halkının,yasakların ve 45.000 avro ve bir yıl hapis cezası tehdidinin arkasına saklanmaya ve kendisin
i,jenosidin tartışılmasını suç ilan etmek suretiyle savunmaya hiç de gereksinimi yoktur.Yirminci yüzyılın bu ilk jenosidi,tarih bilincine sahip Ermeni aydınlarının ve halkının siyasal bakımdan ileri öğelerinin uzun soluklu,sistemli ve yoğun çabaları ve bu büyük suçu açığa çıkarmak için emek harcayan değişik uluslardan aydın,araştırmacı ve siyasal aktivistlerin uğraşları sonucu belgelenmiş,kanıtlanmış ve dünya halklarının kolektif belleğinde yerini almıştır.
O zaman şu soruyu sormak gerekiyor:Peki,Fransa Ulusal Meclisi'nden geçen ve Türkiye ile Fransa arasında yeni bir krize yol açmış gözüken bu yasanın gündeme getirilmesinin ardında yatan neden ya da nedenler nedir?Türk politikacılarının,akademisyenlerinin ve köşe yazarlarının büyük çoğunluğu Sarkozy kliğinin bu adımının arkasında 2012 yılında yapılacak olan devlet başkanlığı seçimlerinin yattığını düşünüyor;bu teze göre şu anda kamuoyu desteğinin daha az olduğu bilinen Nicolas Sarkozy ve onun partisi (Halk Hareketi Partisi) bu yasayı geçirmek suretiyle Ermeni kökenli Fransız yurttaşlarının oylarının çoğunu almayı ve böylelikle diğer burjuva partisi (François Hollande önderliğindeki "Sosyalist" Parti) karşısında bir avantaj elde etmeyi kurmaktadır.Bu tezdeki gerçeklik payı çok sınırlıdır.Yani,Sarkozy kliğinin "Ermeni sorunu"nu kaşımasının esas olarak bu faktöre dayalı olarak açıklanması pek mantıklı gözükmüyor.Gözükmüyor;çünkü 350.000 dolayında olan Ermeni kökenli Fransız seçmen sayısı,36.000.000 olan toplam Fransız seçmen sayısının sadece yüzde birini oluşturuyor.Dahası,Sarkozy'nin bu adımının,yaklaşık yarısı "Sosyalist" Parti'ye oy veren Ermeni kökenli Fransız seçmenlerin tercihlerinde radikal bir değişikliğe yol açması da beklenmiyor.O halde Fransız devlet başkanının,seçmenlerin en fazla yüzde 0.5'inin oyunu kazanmak için böyle bir adımı atmış ve Türkiye-Fransa ilişkilerinde bu nedenle bir gerilime yol açmış olması olasılığı hemen hemen yok.Pro-Ermeni ve anti-Türk bir profil çizmenin Sarkozy'ye,Ulusal Cephe gibi faşist ve ırkçı partilerin oylarının bir kısmını çalma olanağı verdiği düşünülebilir belki;ama bu da çok geçerli bir argüman değil.Değil,çünkü Fransa'da yabancı düşmanlığı -Almanya'dan farklı olarak- esas itibariyle "Türkler" üzerinden değil,Kuzey Afrikalı Arap-Müslüman yurttaşlar ve sığınmacılar üzerinden geliştirilmektedir.
Bence Fransa'nın "Ermeni sorunu"nu kaşıyarak Türkiye'yi rahatsız etmesinin ve bir anlamda onu sergilemesinin ve onun tarihsel suçlarını dünyaya anımsatmasının ardında başka niyetler ve hesaplar yatıyor.Ben bu yeni yasa girişiminin,sadece Sarkozy kliğinin,hatta belki sadece Fransız tekelci burjuvazisinin niyet ve hesaplarını da yansıtmadığı kanısındayım.Bu yasanın,Ermenilerle ve Ermeni Jenosidi'yle bir ilgisinin olmadığını haklı olarak belirten Yasin Aktay konuya kısmen doğru bir tarzda yaklaştığı 24 Aralık tarihli yazısında şöyle diyordu:

"Bu duygulara yol açan ilişkilerin bağlamına bakarsak,son zamanlarda Türkiye'nin dış politikasında,özellikle Ortadoğu'da Fransa'nın bütün etkinlik alanını daraltan bir
 siyaset hattındaki ilerleyişi görürüz.Arap Baharı'nın başlangıç noktasında,Tunus'ta gösteriler başladığında Tunus diktatörünün arkasında durduğunu ilan eden Sarkozy,kısa sürede olayların akışını görerek çark ettiğinde geriye nal toplamaktan başka yapacağı bir şey kalmamıştı.O esnada Mısır'da başlayan devrim süreci Türkiye'yi bütün Arap baharında ön plana çıkarmaya başlamıştı bile.
Libya'da bütün kayıplarını telafi etmek üzere işgüzarca örgütlemeye çalıştığı askerî operasyondan umduğu 'Libya petrolü rüyası' da üç gün önce Libya'nın bugünkü yönetimi tarafından reddedildi.Hayallerinin suya düşmesinden birinci dereceden Türkiye'yi sorumlu gören Sarkozy'nin Ermeni kartıyla Türkiye'yi 'katliam ve soykırım' gündemiyle meşgul etmeye çalışması çılgınca ama tamamen hesapsızca değil.Fransa'nın tarihini Cezayir,Suriye ve Afrika'daki katliamlarıyla hatırlamakta oldukları için büyük bir güvensizlik besleyen Arap dünyasına Türkiye'nin 'soykırımcı' bir geçmişini sunarak bir bakıma kendini temize çıkarmış olmayı umuyor.Bu yolla da Arap dünyasında Türkiye'nin yerini bozup oraya kendini daha sağlam yerleştirmeyi hesaplıyor."*("Tarihle ilgisi yok,olay bugün cereyan ediyor",Yeni Şafak,24 Aralık 2011.)

Pro-AKP ya da "yeni-Osmanlıcı" önyargıları  yüzünden Fransa açısınd
an oldukça karamsar (örneğin,"Fransa'nın Libya petrolü rüyasının bittiği") ve Türkiye açısından da fazlasıyla iyimser (örneğin,"Türkiye'nin Arap Baharı'nda ön plana çıktığı") saptamalar yaptığını ve hayli subjektif bir tablo çizdiğini unutmamak kaydıyla Aktay'ın bu analizine katılabiliriz.Yazar,a) Bölgeyi 400 yıl kadar kamçı,kılıç ve darağaçlarıyla yöneten Osmanlı İmparatorluğu'nun geçmişinin ağır tarihsel yükü nedeniyle Türkiye'nin Arap dünyasındaki imajının öyle pek de parlak olmadığını ve b) Fransa'nın ve -aralarında ABD,Britanya,Almanya'nın da bulunduğu- diğer Batı ülkelerinin Ortadoğu politikalarını,Türkiye'nin fazla güçlenmesini istemeyen İsrail'in çıkarlarını gözönünde tutarak oluşturduklarını unutmuş ya da görememiştir.

ABD ve onun NATO için
deki bağlaşıklarının bu ara iyi ilişkiler içinde olmaları ve Suriye ve İran'a yönelik saldırı planları nedeniyle Türkiye'ye karşı bir tavır içinde olamayacakları düşünülebilir;ancak böylesi bir yaklaşım neredeyse tümden yanlıştır.Kural olarak emperyalist devletler,belli taktiksel bağlaşmalar içinde oldukları koşullarda bile Türkiye gibi görece güçlü ve bölgesel aktörleri denetim altına almak,olanaklıysa zayıflatmak ve her zaman bir taşla birkaç kuş vurmak isterler.Dolayısıyla,Ortadoğu politikalarının odağında,stratejisi her zaman bölge ülkelerinin birbirine düşman küçük birimlere bölünmesi ilkesi yatan İsrail'in "güvenliği"nin bulunduğu ABD ve Batı Avrupa emperyalistlerinin "güçlü bir Türkiye"den yana olması beklenemez.6-7 Ekim 2011 tarih ve "Sıfır Sorun Siyasetinin Sonu ya da Bindiği Dalı Kesmek" başlıklı yazımda şöyle demiştim:

"ABD ve NATO tarafından Suriye'yle bir savaşa itilen Türkiye'nin böyle bir tuzağa düşmesi halinde,arkasında bu güçlerin ciddi bir desteğini bulamaması olasılığı  çok yüksek
tir.Bu güçlerin böylesi bir savaşı;gereğinden fazla palazlanmış,Tel-Aviv için potansiyel bir tehlike oluşturan ve yeni bir Osmanlı İmparatorluğu düşleri gören Türk ortaklarını hizaya sokmak ve zayıflatmak için önemli bir fırsat saydıkları hemen hemen kesindir.Böylece onlar hem Suriye kalesini düşürebileceklerini,İran'ı yalnızlaştırma hedeflerine bir adım daha yaklaşacaklarını ve böylelikle Ortadoğu'yu İsrail için daha 'güvenli' hale getirebileceklerini düşünmektedirler.Yani,yaşama geçirilebilmesi halinde bu senaryonun bir başka sonucu;bir savaş batağına itilen Türkiye'nin 'Kürt sorunu'nun içinden çıkılmaz hale gelmesi,ekonomisinin ağır darbeler yemesi,bölgedeki potansiyel bağlaşıklarından izole edilmesi ve dolayısıyla şimdikinden çok daha zayıf hale gelmesi olacaktır.ABD ve ortakları buna benzer bir oyunu 1980-1988 İran-Irak Savaşı sırasında,kendi adamları olan Saddam Hussein için de tezgâhlamışlardı."
                                                                         
Burjuvazinin ve emperyalizmin tarihi,sadece bu gibi insanlık suçlarıyla değil,böylesi suçların üstünün örtülmesi ve sorumlularının aklanması tarihidir.Ermeni Jenosidi'nin olsun,diğer jenosid ve kıyımların ve tarihsel haksızlıkların olsun hesabını sadece ve sadece kendi devrimci öncü müfrezelerinin yönetimi altında ayağa kalkan ya da kalkacak olan işçi sınıfı ve ezilen halklar sorabilir.

***

1-MOSSAD'a yakınlığıyla bilinen DEBKAfile adlı internet sitesi Kasım ayı sonlarında;ABD,Fransa,Kanada,
Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri ve Türkiye'den bir grup askeri yetkilinin Suriye sınırındaki İskenderun'da işgal planı yaptığını yazmıştı.

Daha önceleri CIA ve DIA (Defence Intelligence Agency/ Savunma İstihbarat Ajansı) gibi örgütlerde çalışmış olan ve bu örgütler içindeki ilişkilerine dayanarak son gelişmeleri izleyebilen Philip Giraldi 
The American Conservative (=Amerikalı Muhafazakâr) adlı dergide yayımlanan yazısında bu saptamayı doğruluyor ve şöyle diyordu:

"Suriye sınırındaki İskenderun'a inen işaretsiz NATO savaş uçakları,müteveffa Gaddafi'nin cephaneliklerinden aldıkları 
silahların yanısıra,yerel gönüllüleri eğitilmiş askerlerle boy ölçüşebilecek hale getirmekte deneyimli Libya Geçici Ulusal Konseyi'ne bağlı gönüllüleri taşıyorlar.İskenderun,Suriye Ulusal Konseyi'nin silâhlı kolu olan Özgür Suriye Ordusu'nun da karargahı.Arazide bulunan Fransız ve İngiliz özel kuvvetler eğitmenleri Suriyeli asilere yardım ederken,CIA ile ABD özel kuvvetleri,savaşçıların Suriye askeri birliklerinden kaçınabilmesini sağlayan iletişim donanım ve istihbarat sağlıyorlar."*("NATO vs Syria"/ "NATO Suriye'ye Karşı",19 Aralık 2011.)
2-Fransız emperyalistleri,Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Osmanlı topraklarının paylaşılması sonrasında,Ermeni halkının yaşadığı korkunç trajediyi kötüye kullanmış ve jenosid sırasında topraklarını yitiren bazı Anadolu Ermenilerini kendi birliklerine katmışlardı.Bir süre sonra ise,Birinci Dünya Savaşı'nın yorgunluğunu yaşayan Fransız emperyalistleri Kemalistlerle anlaşarak Anadolu'dan çekilmeyi kararlaştırdılar.Bunun üzerine,yitirdikleri topraklarını geri almak amacıyla Fransız ordusuyla işbirliği yapan bölge Ermenileri,Türk gericilerinin yeni saldırılarının hedefi haline geldiler ve yeniden ağır kayıplar verdiler.

***

İki Forum Üyesinin Yorumları Üzerine

Sosyalist Forum'da yazan Gramsci ve za rodinu za stalina adlı üyelerin "Ermeni Jenosidi yasasının  şifreleri" yazısı üzerine yaptıkları yorumlar,Türkiye sol hareketinin önemli bir bölümünde İttihatçı-Kemalist önyargı ve koşullanmaların ne denli yaygın ve
derin olduğunu bir kez daha göstermiş oldu.Aslında,onların -hiç de Ermeni milliyetçiliğini savunmayan ve enternasyonalist bir bakış açısıyla yazılmış olan- bu yazıya ("Ermeni Jenosidi yasasının şifreleri") sosyal-şoven tepkiler vermeleri pek şaşırtıcı değil.Değil,çünkü İttihat ve Terakki rejiminden,hatta II. Abdülhamid döneminin son onyıllarından bu yana devlet,ülkemizin Türk ve Müslüman halkını tam da bu tepkileri verecek biçimde eğitmiş ve biçimlendirmiştir.(Ama,sözkonusu yazının esas vurgusunu/ana fikrini anlamamış olmalarının esas sorumlusu tabii ki doğrudan kendileridir.) Şunu da belirteyim:Objektif koşullar da (ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısı ve yirminci yüzyılın başlarında Balkanlar'daki Osmanlı karşıtı ulusal bağımsızlık hareketlerinin başarıya ulaşması,aynı dönemde milyonlarca Müslümanın Kafkasya'dan ve Balkanlar'dan Anadolu'ya göç etmek zorunda kalması ve bunların bir kısmının Ermenilerin yaşadığı topraklara yerleştirilmesi) bu önyargıları pekiştirmeye hizmet etmiştir.Bir araştırmaya göre 1855-1914 yılları arasında Anadolu'ya -daha sonraki onyıllarda Türkiye toplumundaki muhafazakâr ve milliyetçi damarı güçlendirecek olan- dört milyon göçmen geldi.(Bk. www.aksiyon.com.tr/detay.php?id=11523) Bu bağlamda Türkiye devrimci hareketinin Kürt karşıtı önyargılarından kurtulmasının ne kadar uzun zaman aldığını dikkate aldığımızda,ondan çok daha derin olan Ermeni karşıtı önyargıların ortadan kalkmasının da çok daha zor olacağını,bunun iyimser bir tahminle en azından bir kuşak daha alacağını tahmin edebiliriz.

Her şeyden önce bu iki Forum üyesi,ezen ulus/ezilen ulus ayrımını yapamamış,Osmanlı İmparatorluğu'nun başka ulus ve milliyetleri zor yoluyla boyunduruk altında tutan despotik ve yarı-feodal bir devlet olduğunu anlayamamışlardır.Dahası onlar,ezilen sınıfların ve ezilen ulus ve milliyetlerin kendilerini zorla boyunduruk altında tutan despotik rejimlere karşı ayaklanma hakkı olduğunu,ezilen bir ulusun ezen ulusla aynı haklara sahip olduğunu anlayamamışlardır.Öyle olmadı ama,bir an için Ermeni halkının tek yanlı bir biçimde Osmanlı'ya karşı isyan ettiğini varsayalım.Böylesi bir isyan devrimci kriterlere göre özünde meşru bir nitelik taşımayacak mıdır?Nasıl,değişik Balkan halklarının Osmanlı egemenliğine karşı isyanları özünde meşru nitelik taşıdıysa,elbette böyle bir isyan da özünde meşru bir nitelik taşıyacaktı.Yorumcularımız bu isyan etme hakkını reddetmek suretiyle objektif olarak;özelde Osmanlı Devleti'nin kendi uyruklarına ve genelde ezen,sömürgeci ya da emperyalist devletlerin yönetici kliklerinin ezilen ulus ve milliyetlere karşı çıkarlarını savunmuş olmaktadırlar.(Niyetlerinin bu olmaması,bu objektif gerçeği değiştirmiyor.) "Ulusal eşitlik" düşüncesini tutarlı bir biçimde savunmadan bırakalım Marxist olmayı,az-çok tutarlı bir demokrat bile olunamaz.Bu ise,bu topraklarda Türk olmayanların sadece uşaklık ve hizmetçilik yapmaya hakkı olduğunu ileri süren İttihatçı-Kemalist gericilerin konumuna düşmektir.
Ezilen bir ulusun/milliyetin ayaklanması bazı koşullarda emperyalist ve sömürgeci bir devletin güdümüne girebilir/onun çıkarlarına hizmet edebilir ya da bu hareketin başında gerici bir önderlik bulunabilir.O koşullarda Marxistler,sözkonusu ezilen ulus ya da milliyetin haklı taleplerini sonuna kadar savunur;ama o somut hareketi desteklemezler. Lenin,"Ulusların Yazgılarını Belirleme Hakkı Üzerine Bir Tartışmanın Özeti" başlıklı yazısında bu konuda şunları söylüyordu:

"
Kendi yazgısını belirleme de içinde olmak üzere,demokrasinin çeşitli talepleri mutlak şeyler değil,genel-demokratik (şimdi:genel-sosyalist) dünya hareketinin sadece küçük bir parçasıdır.Bazı tekil somut durumlarda parça bütünle çelişebilir;öyle olduğu takdirde o reddedilmelidir.Bir ülkedeki cumhuriyetçi hareketin başka ülkelerin din adamlarının ya da mali-monarşist çevrelerinin entrikalarının bir aletinden ibaret olabilir;öyle olduğu takdirde biz o özel,somut hareketi desteklememeliyiz;fakat bu gerekçeyle cumhuriyet talebini uluslararası Sosyal-Demokrasinin programından çıkarıp atmak gülünç olurdu."*(Collected Works,Cilt 22,Moskova,Progress Publishers,1974,s.341.)

Tam da bu nedenledir ki Marxistler ve Bolşevikler 1918 sonrasında Kafkasya'da Britanya ve Fransa emperyalistleriyle ve Beyaz Muhafızl
arla işbirliği yapan Ermeni,Azeri ve Gürcü Menşevik-burjuva hükümetlerini asla desteklemediler ve bunlara karşı çıktılar.Orada o tarihsel momentte esas çelişme Sovyet rejimi/proleter diktatörlüğü ve onun Ermeni,Azeri ve Gürcü bağlaşıklarıyla (değişik uluslardan Kafkasya işçi sınıfı ve Bolşevikler) emperyalist burjuvazi-Beyaz Muhafızlar ve yerel (Ermeni,Azeri ve Gürcü) burjuvazi arasındaki çelişmeydi.Zaten kapitalizmin devrilmesinin ve proleter diktatörlüğünün gündeme geldiği koşullarda en demokratik burjuva partileri bile karşı-devrim kampında yer alır ve işçi sınıfı ve onun bağlaşıklarına karşı savaşırlar.

Birinci Dünya Savaşı'nın başında Ermenilerin çok küçük bir bölümünün,Osmanlı İmparatorluğu'nun beyaz teröründen kurtulmak için gerici Çarlık Rusy
ası'nın ordusuyla işbirliği yaptığı doğrudur.(Öte yandan,askerlik çağındaki Ermenilerin hemen hemen hepsi askere alınmış,bunların bir kısmı çatışmalara katılmış,ama büyük kısmı da kötü ünlü amele taburlarında edimsel olarak kıyıma uğratılmışlardır.) Gene bu savaşın bitiminde bir kısım Ermeninin öldürülen yakınlarının öcünü almak ve el konan evlerine ve topraklarına yeniden kavuşmak için Fransız işgalcileriyle işbirliği yaptığı da doğrudur.Meşru ve haklı gerekçeleri olmakla birlikte elbette her enternasyonalist devrimci,bu iki işbirliği eyleminin kararlı bir biçimde eleştirir.Ama "Ermeniler emperyalistlerle işbirliği yaptı" yaygarasını koparanların bu hususa ilişkin sicili çok daha kirlidir.Bir iki örnek vermekle yetineceğim:Osmanlı İmparatorluğu'nun,son onyıllarında emperyalist devletlerin oyuncağı haline gelmiş,1881'de,II. Abdülhamid döneminde Osmanlı Devleti Düyun-u Umumiye İdaresi'nin (Genel Borçlar Yönetimi) kurulmasını kabul ederek ülkenin maliyesini "büyük devletler"in eline terketmiş,jenosidin mimarı olan İttihat ve Terakki çetesi Alman emperyalistleriyle işbirliği yaparak Osmanlı'yı Birinci Dünya Savaşı cehennemine sürüklemiştir.Yorumcularımız bu olguları unutuyor ya da görmezden geliyor ve ülkeyi "Enverland" haline getiren ve Birinci Dünya Savaşı'nda milyonlarca insanın ölümünden sorumlu bu çetenin suçlarını da neredeyse Ermeni halkının sırtına yıkmaya çalışıyorlar.
Halkların gerçek ve sonal kurtuluşunun kapitalizmin yıkılışı/sosyalizmin kuruluşundan geçtiği doğrudur.Ancak bundan,ulusal zulüm ve eşitsizliğe karşı savaşımın önemli olmadığı,ertelenebileceği ve kapitalizmin yıkılışı/sosyalizmin kuruluşu sürecinde zaten çözülüvereceği ve komünist hareketin kapitalizmin yıkılmasından önce ulusal sorunda anti-şovenist ve enternasyonalist bir tutum benimsemesinin gereksiz olduğu sonucu çıkmaz.Marxistler bu Prudoncu görüşü her zaman mahkûm etmişlerdir.Lenin şöyle diyordu:

"Öte yandan ulusal sorunu 'toplumsal devrim adına yadsımış olan' Prudoncuların tersine Marx,her şeyden önce,gelişmiş ül
kelerdeki proletaryanın sınıf savaşımının çıkarlarını gözönünde bulundurarak,enternasyonalizmin ve sosyalizmin temel ilkesini öne sürmüştür:Özetle,başka ulusları ezen bir ulusun özgür olamayacağını söylemiştir."*("Sosyalist Devrim ve Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı",Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı,Ankara:Sol Yayınları,1989,s.156.) Demek ki tutarlı demokratizm,her türden haksızlığa karşı çıkmayı olduğu gibi ulusal zulme ve eşitsizliğe de karşı çıkmayı gerektirir.Hele önümüzdeki devlet;sadece -Türk halkı da içinde olmak üzere- Anadolu halklarını değil,Balkanlar ve Ortadoğu halklarını da vahşi bir biçimde ezen ve çoktandır bir çöküş sürecine girmiş olan çokuluslu Osmanlı İmparatorluğu gibi bir devlet ise Türk kökenli devrimcilerin birincil görevi "kendi" paşalarına,burjuvazisine ve toprak ağalarına ve onların geçmişte gerçekleştirdikleri,ama ruhu hâlâ capcanlı olan ulusal zulüm politikasına kayıtsız koşulsuz karşı çıkmaktır.

İki yorumcumuz,Ermeni tehciri ve jenosidinin olmadığını ya da olanı
n bir çeşit karşılıklı çatışma olduğunu ileri sürmek,hatta Ermenilerin Müslümanları katlettiği edebiyatına sarılmak suretiyle Osmanlı ve İttihat ve Terakki gericiliğini aklamaya çalışıyorlar.Böylece onlar bugün Türkiye'nin en gerici burjuva çevrelerinin,Türk Genelkurmayının,MHP'nin,BBP'nin çizgisine düşüyorlar.Bu koşullarda,yorumcularımızdan birinin "Ermeniler ile Türklerin tehcirden önce bir ırksal sıkıntısı" olmadığı savını ileri sürmesi da kendisinin derin cehaletinin bir ürünü olarak görülmelidir.Daha öncesini bir kenara bıraksak bile,özellikle Doğu Anadolu'daki Ermeni köylülerine yönelik saldırıların 1880'lerde ve 1890'larda yoğunlaştığını anımsamamız gerekir.Bilindiği gibi Kürt çetelerini Ermeni köylerine saldırmaya teşvik eden II. Abdülhamid 1891'de bu amaçla,Kürt aşiret ağalarının önderliğinde kötü ünlü Hamidiye Alaylarını da kurdurmuştu.1894-1896 yılları arasında Türkiye'nin değişik yerlerinde (Sasun,İstanbul,Erzurum,Bitlis,Van,Harput,Sivas,Diyarbakır,Trabzon,Birecik) Ermenilere karşı -o zaman Zaptiye denen- polisin,Hamidiye Alaylarının ve ordu birliklerinin katıldığı bir dizi saldırı yapıldı.Bu saldırılarda yaşamını yitirenlerin sayısı değişik araştırmacıların verdikleri rakamlara göre 50.000 ile 100.000 arasında değişmektedir.Yorumcularımızdan birinin sözünü ettiği olay,yani Taşnaksutyun militanlarının,Osmanlı Bankası'nın İstanbul şubesine 26 Ağustos 1896'da yaptıkları baskın da işte bu kıyımları protesto etmek amacıyla gerçekleştirilmişti.Osmanlı Devleti bu baskına da İstanbul'da birkaç bin Ermeni'yi öldürerek yanıt verdi.(Sözkonusu yorumcunun,"Öyle ki bu baskında İstanbul'un ortasında bankayı yerel halk kazma kürekle savunmuştur" diyerek bu bankaya sahip çıkmış olması da trajikomik bir durum.Çünkü,Anadolu,Balkanlar ve Arap halklarının emperyalist sömürüsünün en önemli araçlarından biri olan bu banka,adına rağmen mülkiyeti Britanya ve Fransa kapitalistlerine olan bir kurumdu.Ve 1933'te özel bir bankaya dönüşene kadar Osmanlı'nın ve Türkiye Cumhuriyeti'nin para basma yetkisine sahip biricik bankası,yani merkez bankası işlevini sürdürmüştü.)

Başında II. Abdülhamid'in bulunduğu despotik rejim 1908'de güdük bir burjuva-demokratik devrimle devrildi.Ancak bir yıl sonra,Adana ve ilçelerinde yaşayan Ermenilerin bir kez daha
 devlet destekli bilinçsiz ve gerici Türk güruhlarının saldırısına uğramaları,eski padişahın çizgisinin İttihat ve Terakki'de yaşadığını gösteriyordu. Şevket Süreyya Aydemir gibi Türk devletini temsil eden Kemalist bir yazar bile,-Ermeni kaynaklarına göre 30.000'den fazla Ermeni'nin öldüğü- bu çatışmalarla ilgili olarak şu bilgiyi vermek zorunda kalıyor:

"Ama olayın mahiyeti nasıl yorumlanırsa yorumlansın netice şudur ki,bu Çukurova boğazlaşmasında 17.000'i Ermeni ve 1.850'si mahalli Müslüman halktan olmak üzere 20.000 kişi can verir."*(Enver Paşa,İstanbul:Remzi Kitabevi,1976,Cilt II,s.154.)

Yorumcularımızın yapmış oldukları  gibi Ermeni Jenosidi'nin olmadığını ileri sürmek sadece abesle iştigal etmek anlamına gelmekle kalmaz;bu aynı zaman
da "kendi" gerici egemen sınıflarının saflarına geçmek anlamına gelir.Jenosid;kuşaktan kuşağa aktarılan sözlü tarihiyle,üzerine yapılmış sayısız araştırmalarla,1914'te en az iki milyon olan Türkiye Ermeni nüfusunun tahminen yarısının yaşamını yitirmiş ve bugün 50.000'e düşmüş,dünyanın dörtbir yanına saçılmış olan Ermenilerin hemen hemen tümünün evlerine,tarlalarına,işyerlerine ve diğer değerli eşyasına el konmuş,bu halkın yirminci yüzyılın başlarında sahip olduğu binlerce okul ve kiliseden geriye hemen hemen hiçbir şeyin kalmamış olmasıyla vb. kanıtlanmış bir olgudur.Muhafazakâr bir rakamla yetinelim ve yapılan "etnik arındırma" sürecinde bu iki milyon insanın sadece 500.000'inin,yani dörtte birinin öldürüldüğünü ve yaşamını yitirdiğini varsayalım.Bu,nüfusu 75 milyon olan günümüz Türkiyesi'nde 18-19 milyon insanın öldürülmesi ve yaşamını yitirmesine denk düşmektedir.Bu büyük felakete jenosid demek ya da dememek belki belirleyici bir önem taşımaz;ama onun,kabaca 1914 başlarından itibaren Anadolu'yu Türk ağırlıklı bir ülke haline getirmek için eyleme geçen İttihat ve Terakki çetesinin başlattığı ve Kemalist cumhuriyetin de sürdürdüğü etnik arındırma politikasının doruk noktası olduğu tartışma götürmez.Bu etnik arındırma politikasının diğer öğeleri ya da bileşenleri arasında;Ege Bölgesi Rumlarının bir kısmının 1914 başlarında yürütülen bir korkutma ve gözdağı verme politikasıyla Yunanistan'a kaçmalarının sağlanması,1914-1923 yılları arasında 250.000 insanın yaşamına mal olan Süryani kıyımı,Ermeni Jenosidi,1910'lu yıllar boyunca süren Pontus Rum halkı kıyımı ve 1923-1924 Rum-Türk nüfus mübadelesinde 1.5 milyona yakın insanın yerlerini yurtlarını terketmek zorunda bırakılmaları sayılabilir.Bütün bu eylemlerin,yorumcularımızdan birinin ileri sürdüğünün tersine,herhangi bir merkezi karar,bir devlet kararı olmaksızın yapılabileceğini düşünmek/savunmak için insanın ya aptal denecek derecede saf ya son derece kötü niyetli ya da MHP-BBP çizgisinde bir faşist olması gerekir.Gene bir kaynağa başvuralım.Türkiye'nin üçüncü cumhurbaşkanı Celal Bayar anılarında,1914 yılı başlarında -kendisinin de öndegelen üyeleri arasında yer aldığı- İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin Türkleştirme siyasetini uygulamaya koyma kararını şöyle değerlendiriyordu:

"1914 yılı başlarında Osmanlı yöneticileri kendileri için iki önemli sorunun varolduğu tesbitinde bulunmaktadırlar.

1-Her türlü hürriyeti suistimale (=kötüye kullanmaya- G.A.) hazır ölçüsüz bir muhalefet.
2-İmparatorluğun tamamiyet ve vahdetini (=bütünlük ve birliğini- G.A.) gizli,açık vasıtalarla tehdit eden iftirakçı (ayırıcı) Türk olmayan unsurlar.

... Hükümet normal faaliyeti dışında,Merkez-i Umumi'de ve Harbiye Nezareti'nde (Genel Merkez'de ve Savaş Bakanlığı'nda) bir emri vakiin (=oldubittinin- G.A.) zararlarını  önleyici t
edbirler için çalışıyordu.Harbiye Nezareti'ndeki gizli toplantıların başlıca konusu stratejik noktalarda kümelenmiş ve dış menfi tesirlere (kötü etkilere- G.A.) bağlı gayrı Türk yığınakların tasfiyesi idi."*(Celal Bayar'ın Ben de Yazdım adlı yapıtının 5. cildinden aktaran Suat Parlar,Osmanlı’dan Günümüze Gizli Devlet,İstanbul:Bibliotek Yayınları,1997,s.78)

İki yorumcumuz bu bağlamda,devletin 27 Mayıs 1915'te Ermenilerin tehcir edilmesi için bir yasa çıkarttığını da unutmuş gözüküyorlar.Onlar,Osmanlı İmparatorluğu'nun 1 Kasım 1914'de savaşa girmesinden sonra,eli silah tutan Ermeni erkeklerinin askere alındığını ve onlar için oluşturulan "amele taburları"nda yorgunluk ve açlıktan ölene kadar yol vb. yapımında çalıştırıldıklarını,geriye kalan yüzbinlerce kadın,çocuk, yaşlı ve hasta insanın yollara dökülerek,doğru dürüst yolların olmadığı ve geceleri barınacak herhangi bir konaklama yerinin bulunmadığı o günün koşullarında yüzlerce kilometre yürümeye zorlandığını,bu kanlı yürüyüş sırasında sürekli bir biçimde en çirkin ve vahşi saldırılara hedef olduklarını da bilmezden geliyorlar.

Türk burjuva devleti,işte bu İttihatçı-Kemalist gericiliğinin potasında biçimlendi ve ne yazık ki Türk halkını  da kendi kolektif kişiliğine uygun bir tarzda biçimlen
dirmeyi başardı.Cumhuriyet tarihi boyunca tanık olduğumuz kıyımlar ve vahşet örnekleri işte bu gericilik geleneğinin dışavurumlarıdır.Dersim'de 1938'de,Maraş'ta 1978'de vb.,oraların Müslüman halkına karşı bilinen vahşeti gerçekleştirenlerin,Diyarbakır Cezaevi cehennemini yaratanların,1915-1916 yıllarının savaş ortamında Hristiyan bir halka çok daha büyük bir vahşetle saldırabileceğini ve saldırdığını anlamak için ortalalama bir zekâya sahip olmak yeterlidir.Mağaralara sığınan insanları ateş,duman ve gazla öldürebilenlerin,hamile kadınların karınlarını süngüyle deşebilenlerin,yaşlı insanları,kadınları ve çocukları baltalarla,bıçaklarla ya da kafalarını taşlara vurarak öldürebilenlerin,mermi tasarrufu yapmak için insanları sopalarla döverek katledebilenlerin,insanların bedenlerine çiviler çakabilenlerin,yaralı insanları yanan evlerinin ya da gemilerin yanan ocaklarının içine atabilenlerin,yaşlı insanların gözlerine tornavida ile çıkarabilenlerin,onların evlerini ve köylerini ateşe verebilenlerin,tutsakların kafalarını tahta coplarla parçalayabilenlerin,onları b.k çukurlarına sokabilenlerin ve birbirleriyle cinsel ilişkiye girmeye zorlayabilenlerin 1915-1916'da bunun çok,ama çok daha fazlasını yapabileceğini ve yaptığını anlamak çok mu zor?

Eğer
 yorumcularımız Gramsci ve Stalin gibi yüce insanların isimlerine sahip çıkmak istiyorlarsa İttihatçı-Kemalist atgözlüklerini çıkarmalı,en azından Ermeni halkının çektiği acılara saygı duymayı öğrenmeliler.Dahası onlar,böylesine ağır ve trajik bir konuyu ele alırken hafif,saygısız ve yer yer lümpenlere yakışır bir dil kullanmamayı ve kullanamayacaklarını da öğrenmeliler.("Üç kuruş beş köfte oldu tarih,Devlet kurma hamlesi yap,olmayınca vay bizi kırdılar de","Ingalamak yok öyle bu işler bu kadar ucuz değil.") Bu kafayla,şoven bir Türk gericisi ya da azılı bir faşist olunabilir;ama Marxist,enternasyonalist ya da demokrat olunamayacağı açık.
 
Not:Gönül bu yanıt-yorumun Ermeni kökenli bir devrimcinin değil de Türk-kökenli bir devrimcinin kaleminden 
çıkmış olmasını isterdi.İsterdi;çünkü ezen ve ezilen ulusların işçilerinin ve diğer sömürülen emekçilerinin birliği,Lenin'in de işaret etmiş olduğu gibi,ezen ulus devrimcilerinin,ezilen ulus ve milliyetlerin -ayrılma ve ayrı devlet kurma hakkı da içinde olmak üzere- haklarını savunmasını,ezilen ulus devrimcilerinin ise ezen ve ezilen ulus işçilerinin ve diğer sömürülen emekçilerinin birliği yönünde propaganda-ajitasyon yapmasını gerektirir.Tarihsel bir perspektiften bakıldığında,Türk devrimcileri "Kürt-Türk sorunu"nda bunu yapmayı başaramadılar.Aynı yetersizlik ve olumsuzluğun "Ermeni-Türk sorunu"nda yaşanmaması dileğiyle...

*Garbis Altınoğlu,24-27 Aralık 2011.

http://garbisaltinoglu.blogcu.com/ermeni-jenosidi-yasasinin-sifreleri/13227275
http://garbisaltinoglu.blogcu.com/iki-forum-uyesinin-yorumlari-uzerine/13227278




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder