29 Mayıs 2013 Çarşamba

Filistinli Komando Leila Khaled'in Öyküsü*

1-"Üzerimde bir tabanca,iki el bombası olduğu halde,Amsterdam'a gittim ve ilk vazifemi aldım:Amsterdam'dan New York'a giden İsrail uçağını kaçıracaktık."
2-"İki komando gelmeyince,'Korkmayın,gerekirse uçağı tek başıma ben kaçırırım' dedim."
3-"Elimdeki bombalarla pilotu tehdit ederken,arkamdan yaylım ateşi başlamış ve arkadaşım sırtından kurşunlanıp yere yuvarlanmıştı."
4-"Binlerce Filistinli,feci bir hayat yaşarken,elbette rahat oturamazdım.Düşmanla dişe diş,kana kan boğuşacaktım artık."

***

Neyin mücadelesini yapıyoruz,biliyor musunuz?Bir avuç toprağın,bir lokma ekmeğin ve her insanın hakkı olan hürriyetin mücadelesini yapıyoruz.Binlerce Filistinli,Siyonizmin kurbanı olarak topraklarından sürülmüş,aç,sefil bir vaziyette,yazın sıcağında,kışın soğuğunda,çadırlarda feci bir hayat yaşarken,elbette ben rahat oturamazdım.Elbette tahsilime devam edemezdim ve tabii ki düşmanla dişe diş,cana can,kana kan boğuşacaktım.Bütün maceram bu nedenle ve böyle başladı.Ancak,ne yalan söyleyeyim,5 Haziran 1967 Savaşı'nda Arapların uğradığı acı hezimete kadar,Filistin davası ve Filistin halkının acısı,içimde belirli izi olmayan bir davaydı.Ancak bu savaştan sonra uyandım ve silkelendim.

İlk Eyleme,Amsterdam Havaalanı'nda Adım Atıyor

Haksızlığa uğradığımızı öğrenen herkes,5 Haziran Savaşı'ndan sonra bizim safımıza geçti.Herkes bizim davamızı öğrenmeye ve benimsemeye başladı.Nitekim,benim gibi binlerce Filistinli,Arap,Fransız,İngiliz,Amerikalı,Türk ve her milletten genç,bize katılmaya,Filistin Kurtuluş Cephesi'nin askeri mücadelesine iştirak etmeye başladılar.Dünya gençliği,bizi artık desteklemeye yönelmişti.

Uzun bir mücadeleden sonra,bir gün Teşkilatın verdiği bir görevle Amsterdam'a gittim.Ne yapacağımı o güne kadar ben de bilmiyordum.Bir tabanca ile iki el bombası gizlemiştim üzerime.Amsterdam'dan New York'a giden İsrail yolcu uçağına binecektim.Teşkilat önceden dört kişiye yer ayırtmıştı.

Amsterdam Havaalanı'ndaki bir kafe-barda komando arkadaşlarımdan biri bana şu talimatı verdi:

"Leila,aldığımız bilgiye göre,Amsterdam'dan New York'a giden yolcu uçağında,İsrail Askeri İstihbarat Başkanı bulunmaktadır.Bu itibarla dört arkadaşınla uçağa binecek ve hepiniz uçağın hareketinden yirmi dakika sonra silaha sarılıp,kaptanı Şam Havaalanı'na veyahut da Teşkilata bağlı bulunan bir havaalanına indireceksiniz."

Komando arkadaşımı  dinledikten sonra,kendisine şu soruyu yönelttim:

"Peki emredersiniz,ama diğer arkadaşlarımın kimler olduğunu öğrenebilir miyim?"

Bana talimat veren komandodan şu cevabı aldım:

"Uçakta bulunacak arkadaşlarından birisi,Patrick Arguello adında bir Amerikalı.Bak,şu barda oturup,viski içen sarışın delikanlı..."

Bara bir göz attım,uzun boylu,yakışıklı bir genç,içkisini yudumluyordu.Ona doğru yürüdük,önünden geçtik,ben onunla göz göze geldim,işte o kadar...Sonra,salonun bir köşesinde bekledim.Arkadaşım talimatına şöyle devam etti:

"Diğer iki genç de Arap komandosudur.Fakat yarım saat önce buraya gelmeleri gerekirken hâlâ gelmediler.Bir aksilik olmasından korkuyorum."

Komando arkadaşımı dinledikten sonra,işi uzatmadım ve kendisine şunları söyledim:

"Korkma,gerekirse uçağı tek başıma kaçırırım.Kaldı ki,Patrick de yanımda..."

Biz böyle konuşurken havaalanında birtakım ciddi tedbirlerin alınmakta olduğunu gördük.Polisler,sivil memurlar her tarafta dolaşıyor,Tel-Aviv'den gelen İsrail yolcu uçağı da pistin çok uzak bir noktasında bekletiliyordu.Nitekim,yolcular doğrudan otobüsle uçağa götürüldüler.Uçağa binerken herkes arandı.Bu arada beni ve Patrick'i de aradılar,fakat hiçbir şey bulamadılar.

Dört kişilik ekibimizden ancak iki kişi uçağa girebilmişti.Plana göre dört kişi olacaktık.Fakat ne yazık ki diğer iki arkadaşımız,birtakım sebepler nedeniyle randevuya gelemediler.Bize verilen talimata göre ben,uçağın pilot kabinine girecek ve iki el bombası ile tabancamı çekip,kaptanı tehdit edecektim.Arkasından da Patrick,silahı ile hostes,kabin memurları ve yolculara hakim olacaktı.

"Uçağın Kokpitine Girdim,El Bombasının Pimini Çektim"

Uçağın kalkışından tam yirmi dakika sonra,kaptan kabinine doğru yürümeye başladım.Patrick de silahını eline almış,uçağın ön kısmına doğru ilerliyordu.Kokpite girdim,kaptan pilota elimdeki bombaları gösterdim.İşte o anda arkamdan makineli tüfekle yaylım ateşi başladı.Doğrusu,hayret etmiştim.Çünkü kimsenin bize mukavemet edebileceğini düşünmüyordum.Havayolları şirketi,bu kadar kalabalık bir yolcu kitlesinin can emniyetini düşünmeye mecburdu.Patrick birden yere yığıldı,sırtından ağır yaralı olarak kanlar içinde yerdeydi.Ben,tek başıma mücadele etmeye karar verdim.El bombasının fitilini çektikten sonra,kaptana şu uyarıyı yaptım:

"Uçak,bütün yolcularla birlikte havaya uçacak.Bunu dikkate al ve derhal rotayı Şam'a yönlendir.Uçaktaki güvenlik elemanlarına ateşi kesmeleri için de emret!"

Pilot çok gergin bir şekilde beni dinlerken,bir yandan kafasını sallıyor,bir yandan da benimle mücadele ediyordu.İşte bu mücadele sırasında,dört kişi kokpite girip,beni arkadan yakaladılar.Görevlilerle,elimde bombalar olduğu halde alt alta üst üste boğuşmaya başladık.

Görevlilerden biri elimdeki bombaları almayı başardı ve onları zararsız hale getirdi.Öteki görevliler ise,beni ellerindeki iple bağladılar.Benim bağlanma işim tamamlandıktan sonra aynı görevliler bu defa Patrick'e yönelerek,ona ateş etmeye başladılar.Yerde kıvranmakta olan Patrick'in bir an önce ölmesini istiyorlardı.Patrick'in yanı sıra yedi yolcu da ağır şekilde yaralanmıştı.Bunca arbedeye rağmen İsrail uçağı yoluna devam etti.

Ancak,İngiltere semalarında yaralı yolcuların fazla kan kaybetmekte olduğunu gören kaptan,Londra'ya mecburi iniş yaptı.

Havadan karaya inmiştik.Bu defa İngiliz polisi ile İsrail polisi arasında bir mücadele başlıyordu.Londra Havaalanı'nda İngiliz polisi beni zorla uçaktan almak isterken,İsrail polisi de bırakmamak için elinden gelen gayreti sarfediyordu.İsrailli görevlilerden kimisi kolumdan,kimisi de bacağımdan çekip,beni uçakta tutmak istiyorlardı.

Uzun bir mücadele sonunda İngiliz polisi beni uçaktan almayı başardı.Uçağı kaçıramamıştık ama,bütün dünyaya bir İsrail uçağını kaçırabileceğimizi göstermiştik.Hiç görmediğim,tanımadığım,sadece havaalanında birkaç saniye göz göze geldiğim dava arkadaşım ölmüş,ben de İngiltere'de hapse atılmıştım.Bu olay,bütün dünyada sesimizi duyurmaya,varlığımızı göstermeye ve İsrail'in savaştan sonra yükselen gururunu kırmaya kâfi geldi.Çünkü bu olaydan sonra arkadaşlarım başka uçakları da kaçırdı.Bir süre sonra benimle birlikte hapisteki tüm Filistin Kurtuluş Örgütü komandoları serbest bırakıldı.Gamal Abdel Nasser'ın cenazesinin defnedildiği gün beni de cezaevinden tahliye ettiler.Londra'dan doğruca Kahire'ye gittim,fakat maalesef Nasser'ın cenaze törenine yetişemedim.

"Hayfa'lı,Mütevazı Bir Tüccar Kızıyım"

Şimdi biraz da hayat hikâyemi anlatmak istiyorum.1944 yılının baharında Hayfa'da doğdum.Babam,kendi halinde bir tüccardı,annem ise ev hanımı...Benden önce,beş kardeşim dünyaya gelmiş.Babam,küçük dükkânında,bize bir lokma ekmek temin etmek için geceli gündüzlü çalışırdı.Dört yaşıma kadar,nelerin olup bittiğinden haberim dahi olmadı.

Hayfa'nın dar sokaklarında mahalle çocuklarıyla oynar,dövüşür,akşamları da çamurlu elbiselerimle evimize dönerdim.Hayal meyal hatırladığım yegâne şey,bu çamurlu elbiselerdi.Zaman zaman annemden bu yüzden yediğim dayakları da hatırlarım.Hiç unutmam,böyle hallerde derhal babam müdahale eder ve,"Jamila,vurma Leila'ya,o erkek gibi kızdır.Yanlışlıkla kız olmuş,onun için bırak da yaramazlık yapsın" derdi.

Annemin adı Jamila,babamın adı ise Ali.Evde irili ufaklı bir sürü çocuktuk.Ben dört yaşındayken,sekiz kardeşim vardı.Sonradan bu sayı oniki'ye yükseldi.Yani annem,tam oniki çocuk dünyaya getirdi;altısı erkek,altısı kızdı.

Bir gece,silah sesleriyle bütün mahalle ayaklandı.Annem,hepimizi,bir kuş gibi,kanatlarının altına sıkıştırdı.Babam ise,dışarıda ağır yaralı insanları evimize taşımakla meşguldü.O gün ne olduğunu hiçbir zaman bilmedim.Sadece hatırımda kalan,ağlaşmalar ve iki odalı evimize sığınan yaralılardı...

Bir ara annem yine bizi kanatlarının altında sokağa çıkardı.Hurdahaş olmuş bir otomobile bindirdi.Her taraf duman ve ateş içindeydi.Evet,1948'de Hayfa'da Yahudi baskınına uğradığımız zaman ben sadece dört yaşındaydım.Hatırladığım tek şey,yoğun duman ve silah sesleri ile zavallı babamın kolları arasında can veren Filistinli gençler...

Bu olaydan sonra da ne olduğunu hatırlamıyorum;ama ailemiz hiçbir kayıp vermeden Lübnan'ın Sur şehrine gelmişti.

"Yahudi Baskınına Uğrayınca,Lübnan'a Göç Ettik"

Sur şehrinde yakın bir akrabamızın evinde misafir olarak kaldık.Bir yatakta kız,diğer yatakta erkek çocuklar yatıyordu.Ev sahiplerinin çocuklarıyla çok kere sekiz çocuk bir yatağın içinde sıkışıp,duruyorduk.Yemek olarak yediğimiz ise,sadece sıcak bir kâse çorba ile bulgur pilavıydı.Çok kere,bir kuru ekmekle yetinirdik.

Babam,Sur şehrinde işsizdi.Bize,akrabalarımız bakıyordu.Annem ve babam büyük bir sıkıntı içindeydi.Fakat ben,kısa bir zaman sonra o dumanlı ve ateşli Hayfa gecesini unutmuş ve mahalle arakadaşlarımla oyunuma devam etmiştim.

Seneler böyle geçti.Biz,her gün evimize dönmeyi beklemenin heyecanı ve ıstırabı içindeyken,günler hızla ilerliyordu.Altı yaşıma basmıştım.Gecekonduda kurulmuş bulunan Filistinli göçmenlere ait ilkokula devam etmeye başladım.Bir odada üç sınıf vardı.Okuyorduk ve oynuyorduk.Bütün dünyadan habersizdik.

Yalnız açlık,gıdasızlık,ara sıra herkes gibi beni de rahatsız ediyordu.Büyüdükçe gelişen vücudum,yemek istiyordu.Artık,her elbiseyi giyemiyordum.Annemden,babamdan elbise,ayakkabı istiyor,hatta kış aylarında,"Bana palto alın" diyordum.

Çocukluk arkadaşlarım,yani ilkokulda beraber okuduğum arkadaşlarımın çoğu,bu açlığa,bakımsızlığa dayanamadılar.Hemen hemen her hafta,bir arkadaşımızın ölüm haberini alıyorduk.Dizanteri,sıtma,tifo,tüfüs,çadırlarda yaşayan ailelerin bu minnacık cılız çocuklarını alıp götürüyordu.

İhtiyar bir ilkokul öğretmenimiz vardı.Bu öğretmenimize,"Muallim Suleiman Efendi" derdik.Muallimimiz,ben üçüncü sınıftayken bir gün hepimize şunları söylemişti:

"Çocuklar,Filistin bizimdir,yani sizindir,bir gün gelip mutlaka geri alacağız.Bunu hiçbir zaman unutmayın!"

İnanın,o tarihlerde öğretmenimizin ne demek istediğini hiç anlamamıştım.Nitekim öğretmenimiz sınıfta buna benzer bir başka nutkunu söylerken,"Ekmek dağıtımı başladı" demişti.İşte o anda ne oldu ise oldu;bütün çocuklar birdenbire ayağa kalktı,o ihtiyar Muallim Suleiman Efendi'yi çiğneyerek dışarı fırladı.

Sınıftan kaçan kaçanaydı.Okulumuzun az ötesinde,ekmek dağıtılan yerde,yüzlerce metre uzunlukta kuyruk vardı.Herkes bir tek ekmek alabilmek için Filistin davasını unutmuş,kuyruğa girmişti.O tarihlerde Filistinli mültecilere yardım eden kuruluşlardan bazen yiyecek,bazen de giyecek eşyalar geliyordu.İşte biz hepimiz bu eşyaları paylaşmak için koşardık.Sınıfı terkettiğimiz gün de ekmek dağıtım günüydü.Kişi başına haftada iki ekmek veriliyordu.Ara sıra da bir avuç nohut,pirinç veya bulgur...

"Lübnan'ın Sur Şehrinde Fukara Hayatı Yaşıyorduk"

İlkokulu çok ağır şartlar altında bitirmiş,ortaokula başlamıştım.Ancak,ortaokulda ihtiyaçlarım artıyor,fakat ailem bunların hiçbirisini temin edemiyordu.Bu yüzden bütün gücümle ortaokulu iyi bir dereceyle bitirmek,para kazanmak ve insan gibi yaşamak istiyordum.Filistin'i falan düşündüğüm yoktu.Yaşamak istiyordum,yaşamak!..

Sokakta gördüğüm kızlar gibi giyinmek istiyordum.Çoğu kez baklavacı dükkânlarının önünden geçerken yutkunur ve bazen o vitrinlere bakmamak için zorla başımı öne eğerdim.Bizim ailenin ve tüm Filistin mültecilerinin tek tatlısı,ara sıra bir bahçeden kopardığımız bir salkım üzüm veya birkaç incirdi.Yüzbinlerce Filistinli,benim gibi böyle aç,yemeğe,tatlıya hasretti...

Ağabeylerim ve ablalarım yavaş yavaş Lübnan'da,Suriye'de,Kuveyt'te iş bulmaya başlamış ve böylece babamın omuzlarına binen ağır yükü bir nebze olsun hafifletmişlerdi.Onların iş bulması,para kazanması,bize de ayda birkaç lira göndermeleri ne büyük mutluluktu bir bilseniz.Birkaç liralık havale geldiği gün,hepimiz postaneye koşardık.Ben parayı alan babama hemen;"Ne olur babacığım,bana şu elbiseyi al" veya "Ne olur babacığım,bize şu yemeği yedir" diye yalvarırdım.Kardeşlerimin sözcülüğünü böylece ben yapardım.

Annem,biz göç ettikten sonra da çocuk doğurdu.Hem de tam dört tane...Bu yüzden ağır ev işleri de bana kalırdı.Zira annem,hemen hemen her yıl hamile kalırdı.Çocuk doğurur,yatardı.Annemin çocuk doğurmasından çok şeyler öğrendim.Birincisi;ev işini öğrendim,ikincisi;bir ebe olacak kadar geniş bir bilgiye sahip oldum.Nitekim sonraları bu bilgimden birçok Filistinli kadın da faydalandı.Çölün ortasında yalnız kalan kadınlara ebelik etmek durumunda oldum.

Yıllar birbirini kovalıyordu.Araplarla İsrail devamlı savaş halindeydi.İsrailliler mütecaviz olarak etrafa yayılıyor,evsiz-barksız kalan Filistin mültecilerinin sayısı ise günden güne artıyordu.

Savaş...Savaş...Ateş...Ateş...Ölüm...Ölüm...Filistin...Filistin...

Her gün radyolarda,gazetelerde okuduğumuz,dinlediğimiz bunlardı.Oysa,karnımız açlıktan,sırtımız soğuktan kıvranıyordu.

"Beyrut'taki Amerikan Koleji'ne Kaydoldum"

1962 yılında liseyi bitirdiğim zaman artık bütün dünya benimdi.Ekmek parası kazanabilecektim,istediğim yemekleri yiyecek,istediğim elbiseleri giyecektim.Bunun yanı sıra,anneme istediğim renkten elbiseler alacak,onu süsleyecektim.Bütün hayallerim buydu.

Babam ise,benim hâlâ okumamı istiyordu."Oku Leila,oku kızım.Bir doktor,bir mühendis ol" diyordu.Babamın bu teşviki karşısında ağabeylerim de,"Leila sen oku,Beyrut'ta Amerikan Koleji'ne devam et,biz sana yardım ederiz" nasihatında bulunuyorlardı.

Beyrut,benim için yepyeni bir şehir,bir aristokrat muhiti,bir zenginler cennetiydi.Daha önceleri birkaç kere ağabeylerimle Beyrut'a gelmiştim.Ama  Beyrut'un hiçbir tarafını pek iyi tanımamış,üstelik yaşantısını yakından izlemek imkânını da bulamamıştım.Beyrut'ta o tarihlere kadar bir defa olsun sinemaya bile gitmemiştim.Bütün bu dilek ve temennilerden sonra,nihayet 1963 yılında Beyrut'taki o ünlü Amerikan Koleji'nin hazırlık sınıfına girdim.

Adı kolejdi ama,kendisi üniversiteydi.Üniversitede ilk aylarda kendimi kaybolmuş gibi gördüm.Benim gibi fakir bir Filistinli kıza kim ilgi duyabilir,kim benimle meşgul olabilirdi ki...Ne param,ne apartmanım,ne de arabam vardı.Oysa,bu okula devam edenlerin hemen hepsinin birkaç arabası,bol bol parası mevcuttu.Üstelik çoğunun,biz Filistinlileri sevmediğini de yaşayarak görüyordum.Filistin davası ortaya atıldığı zaman,çoğu,"Filistin'den bize ne?Siz gidin kendi topraklarınızı kurtarın" diyorlardı.Fakat ne yalan söyleyeyim,bizim davamıza benden daha çok sarılan ve Siyonizmi gayet iyi öğrenip,bunun tehlikesini herkese duyurmasını bilen ve mücadele eden öğrenciler de vardı.

Bir taraftan parasızlık,bir taraftan Beyrut'taki havaya ayak uyduramamanın acısı,bana üniversiteden uzaklaşmak için yeterli bir sebep gibi geldi.1963 yılının sonunda soluğu Kuveyt'te aldım.Bu ülkede benim gibi lise öğrenimini bitirmiş genç kızlar için iyi iş imkânları vardı.Üstelik Kuveyt hükümeti,tatminkâr ücret de veriyordu.O dönemin Eğitim Bakanı Sheikh Abdullah al-Jaber'e başvurarak,kendisinden iş istedim.Kuveytli bakan,beni hemen bir ilokula öğretmen olarak tayin etti.

Atandığım okul çok avantajlıydı.Orada hem yemek yiyecek,hem de yatılı kalabilecektim.Üstelik elime kırk sterlin de para geçecekti.Bu,benim için bulunmaz bir fırsattı.Fakat ne acıdır ki,işe yerleştikten ve babama biraz olsun yardım edecek bir hale geldikten kısa bir süre sonra,babam vefat etti.Annem,bir sürü küçük kardeşimle yalnız kaldı.

"Kuveyt'te,İlkokul Öğretmenliğine Başladım"

Kuveyt'te öğretmenliğe başladığım zaman,bir hayli mesuttum.Çok iyi öğrencilerim vardı.Istırapsız,karınları tok çocuklardı bunlar.Öğrencilerimi mutlu gördükçe,ben de mutlu oluyordum.Çocukluğumda geçen acı günlerimi,bu çocukların mutluluğunda unutuyordum.Demek ki,bizim dışımızda böyle mesut yaşayan Arap çocukları da var,diye düşünüyordum.

Kuveyt hükümeti,bütün öğrencilerin maddi ve manevi ihtiyaçlarını karşılıyor,büyük bir mutfakta pişirilen yemekler bütün çocuklara dağıtılıyordu.En lüks otellerde dahi bulamayacağınız yemekleri,benim öğrencilerim yiyebiliyordu.Öğrencilerin sağlık durumlarıyla sürekli meşgul olunuyor,onlar daima doktor kontrolü altında bulunduruluyordu.Benim öğrenciliğimde olduğu gibi,her gün sınıfta bir yavrunun ölerek eksildiğini görmüyorduk.Eski günlerimle yeni günlerimi hep karşılaştırır,dururdum.

"Aradığım Refahı,Kuveyt'te Bulmuştum"

Her yıl maaşım artıyor,küçük kardeşlerime,anneme yardım ediyordum.İkinci yıl,annemi de kaybettim.Bu defa artık parasızlıktan değil,anne ve babasız kalmaktan ıstırap duyuyordum.

Evet,Kuveyt'te para,elbise,konfor,araba,her şey vardı.Yaz aylarında da tatile çıkıyor,Lübnan'ı,Avrupa'yı geziyordum.Maddi imkânlarım iyiydi.Okulda,yatak odamda soğuk hava tertibatı vardı.Yani sıcak,beni bunaltmıyordu.Kuveyt'in büyük mağazaları,Avrupa'nın en güzel kumaşları ve elbilseleriyle doluydu.Üstelik,ucuzdu da bunlar.

Kısacası,çocukluğumda hasretini çektiğim her şey,işte o anda ayaklarımın dibinde seriliydi.Fakat büyük bir boşluk,bir eziklik vardı içimde.Eksik olan neydi?Yalnız annem,babam mıydı?Onu kesin olarak bilmiyordum.

Her akşam,öğretmen arkadaşlarımla oturuyor,dertleşiyorduk.Bu öğretmenlerin de çoğu,benim gibi ya Filistinli veyahut da Mısırlı veya Suriyeliydi.Onlar,beni Lübnan'daki arkadaşlarımdan daha iyi anlıyor,Filistin davasına daha çok saygı gösteriyorlardı.

Her gün gazete okuyor,radyo dinliyor,Arap hükümet başkanlarının tutumlarını hassasiyetle takip ediyordum.Yapılacak herhangi bir programım yoktu.Üstelik elimden bir şey geleceğine de kani değildim.Bir öğretmen ne yaparsa,elinden ne gelirse,ben de onu yapıyordum.Üstelik sevilen,sayılan bir öğretmendim.Herkes beni seviyor ve takdir ediyordu.İki yıl geçmeden Eğitim Bakanlığı'nda iyi bir ismim de olmuştu.Kısacası,gerek okul,gerekse benim yaşantım,gayet iyiydi.

Nitekim,bu yüzden bir hayli taliplerim oldu.Benimle evlenmek isteyenler çoğalıyordu günden güne...Zengin ve kültürlü kısmetlerim vardı...Ben,içimdeki buhranın,buruk acının ne olduğunu anlamadan evlenmek istemiyordum.Bu yüzden de bütün evlenme tekliflerini reddediyor ve işime devam ediyordum.

"5 Haziran Savaşı'nın Hüsranı,Bilinçaltıma Yerleşti"

5 Haziran 1967 Savaşı,içimdeki ezikliğin,bilinçaltımdan su yüzüne çıkmasına vesile teşkil etti.Evet,5 Haziran Savaşı'nda,İsrail,bütün Arap memleketlerine büyük bir darbe indirmişti.Mısır'ı,Ürdün'ü ve Suriye'yi feci bir şekilde ezmişti.Bu ülkelerin kuvvetlerini bir paçavraya çevirmişti.Arap ordularının uçakları,havalanmadan,yerde imha edilmiş,Müslüman kardeşlerimiz,Sina'da,Gazze'de,Kudüs'ün göbeğinde,İsrail'in kanlı süngüleriyle şehit edilmişti.Binlerce genç,şehit olmuştu.Binlerce aile,binlerce yuva yıkılmış,yok olmuştu.Hepsinden önemlisi,insana ölümden de ağır gelen bir şey vardı;tüm Arapların gururu,İsrail'in ayakları altında ezilmişti."Araplık",utanç verici bir kelime haline gelmişti.

Bundan daha büyük utanç,bundan daha büyük bir darbe ve bundan daha ağır bir hakaret,yeryüzünde bilmem düşünülebilir mi?

Öğretmen arkadaşlarımla haykırıyorduk okul salonlarında.Tüm Arapları biraraya getirecek bir propagandanın içine düşmüştük.Kuveyt'teki Filistinli öğretmenler,cephelere gitmek,savaşmak ve ölmek istiyorlardı.Gösterdiğimiz tepkinin büyük rolü oldu.Nitekim 5 Haziran Savaşı'nın ardından,Arap devlet başkanlarının Hartum'daki toplantısında,Kuveyt her yıl Mısır ve Ürdün'e 55 milyon sterlin yardımda bulunmayı va'detti.Bu paralarla Mısır ve Ürdün askeri kuvvetlerini takviye edecek,silah satın alacak ve bir an önce kaybolan Arap onuru yükseltilecekti.Nitekim bu yardımlara,diğer Arap devletleri de katılmışlardı.

O günden sonra,olayları günü gününe değil,dakikası dakikasına takibe başlamıştım.Bu arada ben de bir şeyler yapmalıydım.Ben de bir Filistinliydim.Üstelik 1948 yılında ilk saldırıya uğrayan Filistinli ailelerden birisine mensuptum.1948'de Mısır ve Ürdün'e iltica edip de hâlâ çadırlarda barınan Filistinlilerin mülteci olarak yaşadıkları barakalar bile İsrail'in eline geçmişti.Zavallı Filistinliler,kimbilir kaçıncı göçün altında benim çocukluk hayatımı yaşıyorlardı.

"Filistin'in Kurtluşu İçin Mücadeleye Başladım"

Evet ben tabiatla,açlıkla,susuzlukla mücadele ede ede büyümüş,istikbalini kurtarmış ve bir öğretmen olabilmiştim.Fakat ya onlar,ya şimdi İsrail'in zulmü altında inleyen binlerce kardeşim...Katıksız bir lokma ekmeğe,bir battaniyeye hasret çeken kardeşlerim ne yapıyordu?Her gece,hepimizin kafasını bunlar kurcalıyordu.

Bir gün öğretmenler odasında haykırdım:

"Arkadaşlar,öyle bir dünyada yaşıyoruz ki,ölmemek için öldürmek lazımdır.İşte görüyorsunuz,Arap devletlerinin orduları düşmanla karşı karşıya savaşamıyor.Bunun elbette ki birtakım siyasi ve askeri sebepleri vardır.Fakat bu devletler bile bizim için savaşırken,biz Filistinli genç kızlar,genç kadınlar olarak burada ne duruyoruz?Bizim buradaki işimizi yapacak insan çok.Fakat bizim topraklarımız için,bizim için ölecek insan azdır.Onun için Filistin Kurtuluş veya Direniş Cephesi'ne girip,hepimiz birer komando olarak çalışmalıyız.Düşmanın kalbine birer hançer saplamalıyız.Burada çocuklara alfabeyi öğretmekle Filistin davası halledilemez."

Benim fikrime katılan kızlar çoğunluktaydılar.Böylece ben ve birkaç arkadaşım,hemen istifa ederek,Filistin'i kurtarmak için mücadele eden Filistin Kurtuluş Cephesi'ne girdik.

Artık olgunlaşmıştım.İyiyi kötüyü ayırt edecek durumdaydım.Yapacağım hangi işin memleketime,milletime faydalı olabileceğini hesap edecek seviyeye erişmiştim.

Kuveyt'i 1969 yılı içinde,yani altı yıllık öğretmenlik devremden sonra,en iyi imkânlarımı bir tarafa bırakarak terketmiş,soluğu Filistin Kurtuluş Cephesi'nde almıştım.Bu sefer idealim uğruna,çocukluk devremdeki açlığa,sefalete dönmüştüm.Evet,bu defa başka insanları sefaletten kurtarmak,başka insanları bir avuç toprağa sahip kılmak için kendi rahatımı,maddi ve manevi imkânlarımı bir tarafa iterek,mücadele etmeye karar vermiştim.

Teşkilat,bu isteğimi büyük bir olgunlukla karşıladı.Önce birkaç arkadaşımla birlikte bizi Siyasi Komite'ye aldılar.Siyasi Komite,bu toprakların Filistinlilere ait olduğunu ileri sürecek ve ben de bunu çeşitli propaganda yolları ile bütün dünyaya duyurmaya çalışacaktım.

"Filistin Kurtuluş Örgütü'nde Önemli Görevler Aldım"

Siyasi Komite'de Filistin için bugüne kadar yapılmış olan uluslararası çaptaki görüşmeleri,Filistin tarihçesini,hangi devletin,bizim hakkımızda,hangi tarihlerde ne gibi tutumu olduğunu,İsrail'i kimin tanıyıp,kimlerin tanımadığını;sonuç olarak memleketime ait her şeyi öğrenmiştim.

Fakat öğrenmek,bilmek yeterli değil ki...Evet,hepsinin ötesinde şunu biliyordum;İsrail her gün bizim yüzlerce gencimizi yakalıyor,işkence ediyor,öldürüyor,binlerce kardeşimizi kendi öz topraklarından sürüyor ve topraklarına el koyuyordu.Esas acı olanı buydu.Beni Siyasi Komite'de öğrendiklerimden daha çok alakadar eden şey,bu yurtsuz ve bahtsız vatandaşlarımın bir an önce topraklarına kavuşmalarıydı.İşte bu yüzden,hep şiddet taraftarı olan Filistin teşkilatını benimsedim.

Bu amaçla,Siyasi Komite'den istifa ederek Askeri Komite'nin icraatçı,tatbikatçı bölümüne geçtim.Askeri bir kampta bir süre staj gördüm.Çeşitli judo ve komando gruplarında uzun süre çalıştıktan sonra,Teşkilat bana Filistin topraklarında görev vermeye başladı.

İlk işim şuydu:Ürdün'den Şeria nehrine doğru uzanan İsrail'in işgal etmiş olduğu topraklarda birtakım giriş noktalarının mayınlandığını ve hatta bir elektronik hattın gerilmiş olduğunu haber almıştık.Teşkilat,bunun doğru olup olmadığını öğrenmek istiyordu.Bunun da tek çaresi,o bölgeye gitmek ve yerinde bir inceleme yapmaktı.

Teşkilat'ın yürütme organı,bu amaçla üç kişilik bir fedai ekibi istedi.Ben hemen gönüllü olarak yazıldım.İki komando arkadaşımla Şeria nehrinin batısına geçtik.Zifiri bir karanlık vardı.Üstelik geceleri hava oldukça soğuktu.Üstünde araştırma yapılması gereken bölgeye geldiğimiz zaman,üç kişilik ekibimiz üç noktaya doğru yayıldı.Bir ara çok uzaklardan bir köpeğin uluyarak bize doğru yaklaştığını hissettim.Biz üç arkadaş,bölgeyi bir üçgen içine almıştık.Kısa bir süre sonra,iki İsrail askeri ile bir köpeğin bize doğru yaklaştığını görünce,ilk kurşunu ben sıktım.Arkasından iki arkadaşım da İsrail askerlerine yaylım ateşi açtılar.Bir-iki dakika içinde iki İsrail askeri yere serilmiş,köpek ise bütün hızıyla geriye doğru kaçmaya başlamıştı.

Kontrolünü yaptığımız arazinin mayınsız ve söylendiği gibi elektronik birtakım hatlarla kapalı olmadığını anlayınca,bir arkadaşımız hemen gerilla karargâhına haber verdi.O gece sabaha karşı roketlerle hücum edip,bölgeyi İsraillilere ait bir sürü makineli tüfek ve uçaksavar bataryalarından temizledik.Yetmiş kadar komando,İsraillilere hiçbir Arap devletinin indirmediği darbeyi indirmişti.

İşte bu olay,benim bütün maneviyatımı yükseltti.İsrail'in karşısında zayıf olmadığımızı ve İsrail'i bu şekilde tedirgin etmenin akıllı bir hareket olduğunu iyice anlamıştım.

Ertesi gün,Teşkilat'ın Yürütme Komitesi beni tebrik etti.Bir genç kız olarak,komandoların arasında benim gibi birinin bulunması,komandoların maneviyatını yükseltiyordu.Bugün benim gibi yüzlerce genç kız,Teşkilat'ın verdiği görevleri muntazam bir şekilde yerine getirmektedir.

Yaptığımız ilk baskından sonra,ben Teşkilat'a müracaat ederek Tel-Aviv'e kadar gidebileceğimi söyledim.Planlarımı onlara izah ettim.

"Acele etme,gerekirse seni oraya da göndeririz" dediler.

Maksadım,düşmanı ta içten vurmak,onu en ince,en hassas yerinden yaralamaktı.İsrail'e giden bütün yolları kesmeliydik.İsrail'in havayollarını,denizyollarını baltalamalıydık.Böylece bütün dünya,İsrail'in emin bir yer olmadığını öğrenmeliydi.İsrail'in turizm ve ticaret kaynaklarını kurutmalıydık.Düşmanla ancak bu şekilde savaşılır,kanaatindeydim.

"Roma'da Sahte Pasaport Alıp,Eylemlere Başladım"

İsrail'i içeriden vurma tekliflerim Komite içinde bir hayli ilgi toplamıştı.Nitekim,bir gün Askeri Komite,Tel-Aviv-Kudüs arasındaki ana caddeyi gerektiği anda bir havaalanı haline getirmek üzere birtakım inşaat çalışmaları yapıldığını ve yolun belirli bir noktasında da uçakların ikmalini sağlayacak bir petrol deposunun tesis edilmekte olduğunu haber almıştı.İlerisi için bütün Arap ordularına büyük bir tehlike oluşturacak olan bu tesislerin havaya uçurulması gerekiyordu.Yine üç kişilik bir komando ekibi kuruldu.Bu ekip,Tel-Aviv'e gidecek ve bu tesisleri orada imha edecekti.

Kurulan ekiple önce Roma'ya gittik.Orada,kendimize birer İtalyan pasaportu temin ederek Kıbrıs'a geçtik.Kıbrıs'ta birkaç gün gezdikten sonra,İsrail Havayolları'na ait bir uçakla Tel-Aviv'e geldik.Tel-Aviv-Kudüs yolu üzerinde bir-iki defa turist gibi seyahat ettik.Sonra bir gece Kudüs'te,Teşkilatımıza bağlı bulunan bir Arap vatanseveri vasıtasıyla bol miktarda dinamit ve patlayıcı madde temin ettik.Mehtaplı bir gecede,iki komando arkadaşımla bölgeye gizlice girdik,deponun etrafına dinamitleri yerleştirdik.Kapıya da birkaç saatli bombayı yerleştirdikten sonra arabamıza binerek uzaklaştık.Ertesi gün otelde kahvaltımızı yaparken bütün gazetelerde Tel-Aviv-Kudüs yolu üzerinde bulunan petrol ve ikmal tesislerinin havaya uçurulduğunu okuduk...

Üç arkadaş gayet neşeli ve soğukkanlı olarak bir hayli güldük.Zira gazete haberlerinden birinin sonunda,Arap komandolarının denizden gelerek bu bölgeye bomba yerleştirip,kaçtıkları yazılıydı.Oysa biz,o gece Tel-Aviv'in en lüks otelinde kahvaltımızı yapıyorduk.

Bir hafta sonra ise İsrail'e ömrü boyunca unutamayacağı bir ders verdik.Komando arkadaşlarımızla Eliat Limanı'nda bulunan bir muhrip ile bir ticaret gemisini ve küçük bir motoru batırdık.Bu,İsrail'e indirilen en ağır darbeydi.Böyle hallerde İsrail,hemen hava kuvvetlerine güveniyor ve onları bir Arap ülkesine göndererek,bombardıman ediyordu.Oysa biz,ellerimizle,tırnaklarımızla,bir avuç barutla,İsrail'in için allak bullak etmeyi başarıyorduk.

"İsrail'e İndirdiğimiz Darbe,Moralimizi Yükseltti"

İndirdiğimiz bu ağır darbeler karşısında Arap halkının morali yükselmişti.Herkes bizi,yani Teşkilatımızı alkışlamaya başlamıştı.Ancak,İsrail bir gün yaptığımıza misilleme olarak Beyrut Havaalanı'na havadan baskın gerçekleştirdi.Oniki uçağı yaktı,ardından da Süveyş Kanalı'nın batı yakasında bulunan Mısır petrollerinin havaya uçurulması ve yine sivil tesisleri bombardıman etmeye kalkışması ve bu arada Ürdün'ün askeri ve sivil bölgelerini havadan tahrip etmesi karşısında,bazı Arap devlet başkanlarının da bize karşı sert tutumları başladı.Biz,savaş mahallinde savaşıyor ve başarıyorduk.Onlar ise düzenli ordularına,ağır silahlarına ve uçaklarına rağmen,düşmanın karşısından kaçıyorlardı.

Şimdi biz bir başarı gösterdiğimize göre,bu devletlerin bizi desteklemeleri gerekmez miydi?Oysa bu başarılarımız maalesef daha sonra baltalandı.Ve adeta elimizin,kolumuzun bağlanması istendi.İsrail'in iç bölgelerine girmemiz,bazı Arap devletleri tarafından yasaklandı.Fakat biz dinlemedik."Dişe diş,kana kan" diyorduk.İsrail'i masa başında,Birleşmiş Milletler'de yenemezdik.Onu ancak,kendi topraklarında boğmak suretiyle,arzu ettiğimiz zafere erişebilirdik.

Giriştiğimiz teşebbüsler başarıya ulaştıkça,İsrail vargücüyle hava kuvvetlerini harekete geçiriyor;ya Lübnan ve Ürdün veyahut da Mısır,Suriye topraklarını bombalıyordu.

Bu durumda,bu Arap devletleri bize kızıyor ve kendi toprakları üzerinde gerilla teşkilatlarının üs kurmasını istememeye başlıyorlardı.Radyolarda,gazetelerde her gün Filistin'den bahseden Arap devlet başkanlarının bir kısmı,bu defa düşman olarak bizleri görüyorlardı.Mücadelemiz,yalnız düşmanla değil,bizi anlamayan ve hatta davamızı baltalamak isteyen Arap devletleriyle de başlamıştı.

Nitekim,zaman zaman Lübnan'da,Ürdün'de maalesef Arap kuvvetleriyle adeta bir iç savaşın içine girdik.Onlar bizi kuş avlar gibi avlıyor,biz de onları bazen sıkıştırıyor,hatta öldürdüğümüz bile oluyordu.Fakat bu,çok acı bir şeydi.Düşmanın lehinde olan şeylerdi bunlar.Araplara bunu anlatmaya çalıştık.Zaman zaman anlaştık,zaman zaman da bozuştuk.Hâlâ da böyle devam etmektedir.

"Moshe Dayan'a Suikast Düzenledik"

Artık elinde bıçağı,omuzunda silahı bulunan,korkusuz bir komandoydum.Geceyarısından sonra İsrail topraklarına karadan roketlerle saldırmak veya onların saldırısını önlemek,bizim için basit olaylardı.Ben,her defasında daha büyük,daha tesirli ve İsrail'i daha ağır bir şekilde yaralayacak birtakım işlere girişmek istiyordum.

Önce,Moshe Dayan'ı öldürmeye karar vermiştim.Moshe Dayan'ı öldürdüğüm zaman,bir katil olmayacağımı düşünmüştüm.Zira benim binlerce kardeşimi 1948'de ve 1967'de öldüren ve bir Nazi havası içinde Araplara en ağır baskıları yapan İsrailli sorumluların başında bizzat Moshe Dayan gelmektedir.

Otuz kişilik bir ekip bu amaçla görevlendirildi.Ve nihayet Moshe Dayan'ın bir arkeolojik sahayı gezeceğini haber aldık.Teşkilatımız hemen onun gezeceği araziye birkaç mayın yerleştirdi.Nitekim ertesi gün Moshe Dayan bu araziyi gezerken,mayın telleri başka bir erin ayaklarına takılarak infilak etti.Er,parçalanarak ölmüştü.Moshe Dayan ise bir mucize sonucu sadece ayağından yaralanarak kurtuldu.İsrail makamları ise,Moshe Dayan'ın arkeolojik bölgeyi gezerken düşüp ayağını kırdığını ertesi gün ilan ettiler.İsrailliler hiçbir zaman uğradıkları hezimetleri veya kayıplarını gerçek olarak kendi halkına ilan etme cesaretini göstermezler.

İsrail,sırf bizimle mücadele etmek üzere 20-25 bin kişilik bir komando grubu kurmuştur.Bu kadar kalabalık kuvvetin,bizim kuvvetlerimizin karşısında daima kaçtıklarını her zaman iftiharla söyleyebilirim.

Bugüne kadar yalnız İsrail uçakları savaşmıştır.İsrail askeri,Arap komandosunu gördüğü yerde kaçmaktan başka hiçbir şey yapmamaktadır.

"Yitzhak Rabin'i Kaçırmaya Karar Verdim"

Bizim Teşkilat hiçbir zaman adi cinayetlere tevessül etmedi.Arkadaşlarımla,Tel-Aviv ve Kudüs'te cirit attığımız sıralarda İsrail'in en tanınmış kişilerini öldürmek,bizim için oldukça basit bir şeydi.Fakat biz,daha ziyade yıldırmak ve hakkımızı kabul ettirmek prensibindeydik.

Bir gün,İsrail'in eski Genelkurmay Başkanı ve halen İsrail'in Washington Büyükelçisi olan Yitzhak Rabin'i kaçırmaya karar verdik.Teşkilat,bu görevi bana vermişti.Öğrendiğimize göre Rabin,Amerika'dan gelecek ve Roma-Atina-Tel-Aviv seferini yapacak olan uçakta bulunacaktı.

29 Ağustos'ta Roma'dan Atina'ya ve daha sonra Tel-Aviv'e uçacak TWA (Trans World Airlines) uçağına bindik.Yanımda,arkadaşım Selim Isawi vardı.Uçak,Atina Havaalanı'ndan hareket ettikten sonra Kıbrıs semalarına doğru yaklaşırken,ben kaptan kabinine geldim ve silahımı çektim:

"Kaptan,uçağı Şam Havaalanı'na indiriniz" emrini verdim.

İkinci kaptan karşı koyacak oldu,tabancamın kabzasıyla alnının orta yerine bir darbe indirdim.İkinci kaptan,kanlar içinde yere serilince baş pilot:

"Lütfen şiddet kullanmayın madam" dedi."Emriniz üzerine uçağı Şam Havaalanı'na götüreceğim.Uçakta bulunan yolcuların can emniyetini düşünmeye mecburum,ancak Şam Havaalanı acaba bize iniş müsaadesi verir mi?"

"Verir.Siz hiç merak etmeyin,fakat sakın bana bir numara yapmaya kalkışmayın,sonra koynumda gördüğünüz bu el bombalarını,uçağın tam ortasında patlatırım."

"Hiç merak etmeyiniz madam" dedi.

Sonra ecza dolabından tentürdiyot getirip,ikinci pilota verdim.Yarasını temizlemesi için kendisine müsaade ettim.Arkadaşım Selim ise,yolculara ve hosteslere tam anlamıyla hakim vaziyetteydi.Kimsenin hareket etmesine imkân vermiyordu.Uçak,Şam Havaalanı'na indi.

Fakat ne yazık ki uçakta Yitzhak Rabin çıkmadı.Zira son anda uçağını değiştirmişti.Bizim Haberalma Servisimiz ise bu değişikliği bize bildirmemişti.Fakat bütün bunlara rağmen uçakta bir hayli Yahudi vardı.Yahudileri rehin alırken,uçağı da havaya uçurmuştuk.Zira Amerikalılara ait olan bu servet,İsrail'e akıyordu.İsrail'e uzanan her eli kesmeli,yardım eden her kaynağı kurutmalıydık.Nitekim,bu da bizim için büyük bir başarıydı.

"Teşkilatımız,İki Uçak Daha Kaçırdı"

Gösterdiğimiz her başarı,İsrail'i çileden çıkarıyordu.Fakat bu arada birtakım Arap devletlerini de endişeye sürüklüyordu.Biz,Filistin toprakları için mücadele ediyorduk,herhangi bir Arap devletinin içişlerine karışmak için değil.Gücümüzü bu amaçla birleştiriyor ve düşmana ağır darbeler indiriyorduk.1969 ve 1970,denilebilir ki gerilla teşkilatları için en başarılı iki yıl olmuştu.Bütün dünyada büyük bir sempati toplamıştık.

Nitekim,Amsterdam'dan kaçırmak istediğimiz İsrail Havayolları'na ait uçakta arkadaşım Patrick'in ölmesi ve benim yakalanmam neticesinde,Londra'ya inen uçaktan İngiliz polisi beni zorla Yahudilerden almıştı.Onlar,hiçbir zaman beni bırakmak istemiyorlardı.Beni İsrail'e alıp,orada yargılayacaklardı.Fakat topladığımız sempatiyle İngiliz politikasının Ortadoğu'da maruz kalacağı ağır darbeleri düşünen İngiltere,beni Yahudilere bırakmadı.

Hükümetin bu yumuşak tutumuyla birlikte,bütün İngiltere'de kamuoyunda büyük bir sempati topladık.Hapishanede kaldığım yirmibeş gün içinde bana binlerce mektup geldi.Benimle görüşmek isteyenlerin,bana yemek gönderenlerin,bana mektup yazarak alkışlayanların haddi hesabı yoktu.

Memleketimin kurtuluşu için savaşıyordum.İngiliz kamuoyu da benim halkımın uğradığı haksızlığı kavramış olacak ki,benim şahsımda milletimin hakları İngiltere'de adeta alkışlandı.Oysa,Yahudi kapitali,bugün de İngiltere'de hakim bir durumdadır.Bütün bunlara rağmen İngiliz halkı beni sevgiyle kucaklamıştır.İngiliz polisi de bana gayet iyi davranmıştır.Bu sebeple,yılbaşında onlara tebrik bile gönderdim.Bugünkü İngiliz kamuoyu 1948 yılında İsrail'in kurulmasını destekleyen İngiliz hükümetinin tutumuna karşıdır kanaatindeyim.

Gördüğüm ve konuştuğum İngilizler,daima İsrail hükümetinin bir Nazi havası içinde bizlere baskı yaptığını kabul etmişlerdir.Amsterdam'dan kaçırmak istediğimiz uçağın içinde İsrail Askeri İstihbarat Başkanı Aharon Yariv vardı.İşte bu yüzdendir ki,İsrail emniyet mensupları,uçağın düşmesine,parçalanmasına dahi razı,fakat İstihbarat şeflerinin bizim elimize geçmesine razı değillerdi.Kendi şahsiyetleri için yüzlerce insanın ölümü,onları hiçbir zaman duygulandırmaz.Onlar,yalnız öldürmek için dünyaya gelmişlerdir.

İngiltere'de hapishanede bulunduğum günlerde,beni kurtarmak için mücadele eden arkadaşlarım elbette ki rahat durmadılar.Birkaç gün sonra onlar iki uçak daha kaçırdılar ve yolcularının bir kısmını bizim Teşkilata ait gizli bir havaalanına,bir kısmını da Kahire Havaalanı'na götürdüler.

İngiltere hükümeti,beni serbest bırakıncaya kadar,bizim Teşkilat da uçak yolcularını rehin tuttu,kaçırdıkları uçakları ateşe verip yaktılar.Bu olaylar,dünyada geniş yankılar uyandırdı.Zira o tarihlerde Arap devletleri,Amerika'nın barış planlarını kabule hazır olduklarını ilan ediyorlardı.

"Filistin,İsrail'in Tampon Bir Devleti Olmayacak"

Bütün Arap liderleri gibi tüm dünya da şunu bilmelidir ki,Filistin halkı adına kimse,kimseyle pazarlık edemez.Bizim haklarımız,bizim namus ve şerefimiz,masa başında kurtarılacak şey değildir.Biz ne İsrail'in,ne Amerika'nın,ne de herhangi bir Arap memleketinin üzerinde pazarlık konusu olacak milletiz.

Yıllardan beri Filistin halkının masa başındaki siyasi entrikalardan çektikleri,artık yeter.Bundan sonra kendi haklarımızı,kendi gücümüzle alacağız.Zorla kimseden yardım istemiyoruz.İsteyen bize yardım eder,istemeyen etmez.Biz,şunun bunun yardımlarıyla değil,kendi kanlarımızın damlaları ile hür ve müstakil bir Filistin Devleti'nin kurulabileceğine kaniyiz.Büyük devletlerin elinde oyuncak olabilecek veya İsrail'i emniyet altına alacak bir tampon devlet olmaya hiçbir zaman niyetimiz yoktur.Kendi kaderimizi kendimiz tayin edinceye kadar mücadelemize devam edeceğiz.

Teşkilatın bana verdiği askeri görevler dışında,mülteci kamplarında gezerken oldukça enteresan olaylarla karşılaştım.Benim için her şey,bu kamplarda yaşayan aç ve fakir Filistinlilerin yaşama mücadelesidir.Bu kamplarda hayat,acı ve çileli geçer.Kerpiçten yapılmış daracık bir odanın içinde bazen yirmi kişi yatan bu zavallıları sevindirmek için,iyi bir haber veya bir parça ekmek kâfi gelir de artar bile.Hepsi hâlâ İsrail'in işgal etmiş olduğu topraklardaki evlerine,çiftliklerine,köşklerine ve apartmanlarına dönmek hayaliyle yaşayıp gitmektedirler.

İlaçsız,doktorsuz,öğretmensiz,evsiz-barksız,parasız,gıdasız olan bu zavallılara,insaniyet bir an önce o müşfik ellerini uzatmaya mecbur değil midir,bilmem.Haklarımızı korumak için ille de adam öldürmek,ille de uçak kaçırmak,ille de başka bir kitleye saldırmak mı gerekir?Atomu icat etmek,bir ülkenin yüksek teknolojiye ulaşması,elektronik cihazlar imal etmesi marifet değildir.Bir milletin insan olması,insan haklarına saygı göstermesi,bütün devletlerin iştirakı ile kurulmuş olan Birleşmiş Milletler'in kararlarına saygı göstermesi marifettir.Yoksa gangster gibi,bir gece içinde,masum insanların evlerine hücum ederek onları evlerinden,yurtlarından göç ettirerek onların mallarına el koymak,silah zoruyla birtakım toprakları gaspetmek,insanlığın,medeniyetin tasvip ettiği bir husus değildir.Bu asırda silah zoruyla kuvvetli devletlerin,zayıf milletlere saldırarak onları yutmaya kalkışmaları hoş görülemez.

Bizim uğradığımız bu feci duruma bütün dünyanın büyük bir hassasiyet göstermesi gerekir.Aksi takdirde,bu olayların,dünyanın başına üçüncü bir dünya savaşını doğurması ihtimalini gözden uzak tutmamak lazımdır.

Daha önce anlattım galiba,annemin durmadan çocuk doğurması,benim bir ebe kadar bilgi sahibi olmamı sağladı.Komando harekâtına katılıp da başarıyla döndüğüm zaman,mülteci kamplarına gider,onlarla dertleşir,konuşur,sohbet ederim.Kimisi babamı,kimisi amcamı,kimisi de dayımı tanır şu zavallıların...

"Mülteci Kamplarında,Kadınlara Ebelik Yaptım"

Bu kamplara her gidişimde mutlaka bir barakadan,bir kadın feryadı gelir.İlk günlerde bunları yadırgardım,fakat sonraları alıştım ve feryat eden kadınların yardımına koştum.Çünkü her kadının feryadı,dünyaya yeni bir Filistinli çocuğun gelişini bize müjdeler.Kamplarda doğum oranı bir hayli yüksektir.Belki dünyanın başka hiçbir yerinde bu oran görülemez.Bir barakaya sığışan bebeklerin ıstırabı hayli üzücüdür.Adamcağız oğlunu evlendiriyor,bir yatakta baba,hanımı ve üç çocuğu yatarken,öbür yatakta da yeni evli oğlu ile gelini uzanmaktadır.Bazen de böyle daracık bir barakaya iki-üç gelin ve hatta bir damadın bile sığıştığı oluyor.

Düşünün bir kere,Müslüman bir aile bir odanın içinde,baba hanımı ile oğlan eşi ile kız kocası ile yatarken,etraflarında sayısı onbeş-yirmiden az olmayan yetişmiş veyahut da yetişmekte olan genç kız ve erkekler uzanmaktadır.Bu,dünyanın hangi ülkesinde mevcuttur?Bizi bu durumlara sokmaya kimsenin hakkı var mıdır?Bu ailelerin çoğu memleketlerinde zengindi,çiftlik sahibiydi.Şimdi ise daracık bir odanın içinde tüm aile efradıyla birlikte çile doldurmaktadırlar.

Günahları nedir bunların?Filistin topraklarında oturmuş olmak mı?Büyük devletler Siyonizmin baskısı altında eğer bir Yahudi devleti kurmaya karar vermişlerse,bunun yeri ille Filistin mi olmalıydı?İlle bu zavallı halkın toprağını zorla alıp,Yahudileri buraya mı yerleştirmeliydiler?

Biz hiçbir zaman Yahudi milletinin,Yahudi dininin karşısında değiliz.Biz,günden güne yayılmak isteyen,tüm bölgeyi yutmak isteyen Siyonist zihniyetin düşmanıyız.Biz,onlarla savaşıyoruz.

"Arkadaşlarım,Beni Bir Komando İle Başgöz Ettiler"

İngiltere'de hapishaneden çıktıktan sonra doğru Kahire'ye gittim,oradan da Suriye'ye geçtim.Sonra da Teşkilatımızın karargâhına,görevimin başına döndüm.

Elbette biraz üzgündüm.İlk defa başarısızlığa uğramıştım.Şimdiye kadar hangi işe girdimse büyük bir başarı gösterdim.Moralimin bozuk olduğunu gören Yürütme Kurulu,bana bir ay izin verdi.

"Leila,sen bir müddet istirahat et" dediler.

Ben,bu izni mecburi izin olarak telakki ettim ve:

"Uğrunda canımı vermekten çekinmediğim davamdan beni hiçbir kimse uzaklaştıramaz" dedim.

Ben,şahıslar için değil,millet için savaşıyordum.Ne koltukta,ne parada gözüm vardı.Gözüm sadece düşmandaydı.Bu itibarla,bu izne itiraz ettim:

"Düşman her gün tepemizde,topu ile,tüfeği ile,uçağı ile ateş yağdırırken,ben işimden uzaklaşamam.Ben ancak öldükten sonra görevimi bırakırım" dedim.

Teşkilat,benim bu şekilde düşünmeme üzüldü.Esasında onlar,benim biraz dinlenmemi istiyorlardı.Bu arada,benim için bazı sürprizler de hazırlamışlardı.Ben hapishanede yattığım süre içinde,ta İngiltere'ye kadar gelip,benimle meşgul olan bir Komando Şefi vardı.

Teşkilat,beni bu Komando Şefi ile evlendirmeye karar vermişti.Fakat bu mesele,çok titiz hazırlanmıştı.Beni incitmeyecek kadar ince bir formül bulunmuştu.Şimdiki kocamın şef olduğu grupla birkaç baskına gitmiştik.Ben,onun cesaret ve dürüstlüğüne hayrandım,o da bana hayrandı.Fakat ben ona bir erkek,o da bana bir genç kız olarak bakmamıştık evlendiğimiz ana kadar...

Teşkilat,bir aylık izni evlenmem için veriyormuş meğer.Bu durumda izni kabul ettim,fakat bir şartla:Ben dinlendiğim müddetçe kocam daimi surette karargâhta kalacak ve ikimizin görevini birden yerine getirecekti.

Arkadaşlarım,şeflerim bana çok insafsız bir genç kız olduğumu söylediler ve nihayet kocamla bir hafta kalmaya karar verdim.Evlendikten sonra bir hafta Arap memleketlerinde kısa bir gezinti yaptık.Gelecekten uzun uzun bahsettik.Bu arada,Filistin kurtuluncaya kadar çocuk yapmamaya karar verdik.Yavrumu,kendi öz toprağımızda dünyaya getireceğim.Ya kocamla beraber mücadeleye devam edip beraber öleceğiz ya da topraklarımız kurtulacak ve biz orada,çoluk çocuğa kavuşmuş olarak mesut bir aile olarak yaşayacağız.

"Filistin Mücadelesinde Varız,Siyasetinde Yokuz"

Artık Tanrı'nın,kaderin,etrafımızda nasıl bir ağ ördüğünü bilemem.Fakat bildiğim tek şey varsa,o da Tanrı'nın bana verdiği imanla mücadeleme devam edeceğimdir.Şimdi yakın bir gelecekte kocamla beni,hepinizi şaşırtacak bir vak'anın kahramanı olarak görürseniz,sakın hayret etmeyin.Çünkü kocamla bu hususta bir anlaşmam vardır.Ben de,o da komandoluğu bırakmayacağız.Günün birinde Filistin kurtulacak olursa yine ben de,o da siyasete karışmayacağız.Fakat ne olur ne olmaz ümidiyle çocuğumuzu bizim gibi komando yapmaya karar verdik.

Bir Leila Khaled ölürse,Filistin'de her gün bin Leila Khaled doğacaktır.Bunu,düşmanlarımızın bilmesi gerekir.Bugün iki buçuk milyon Filistinli vardır.Bunların 1 milyon 750 bini çadırda yaşıyor.Bunların yavruları,bunların torunları,bunların torunlarının torunları dahi bir gün gelip atalarının toprağını İsraillilerden isteyeceklerdir.

Mücadele eden milletler,haklı olan milletler,ölmesini bilen milletler,er geç ideallerine kavuşurlar.Biz Filistinliler,bu savaş bin yıl da devam etse mücadelemizi bırakmayacağız.İsrail'in döktüğü kan kadar biz de kan dökecek ve bu toprağı artık düşmanımızın kanıyla sulayacağız.

"Gerekirse,Filistin İçin Bin Yıl Mücadele Veririz"

Topraklarından sürülmüş binlerce Filistinli aile,çadırlarda,gecekondularda,her yıl otuz bin yeni çocuk dünyaya getirmektedir.Bu yurtsuz ve topraksız çocuklar,yarın gerçek topraklarının Filistin olduğunu öğreneceklerdir.Filistin,bugün olmazsa,yarın kurtulacaktır.Filistinlilerin mücadelesi belki beş,belki yirmi,belki de bin yıl sürer.Fakat unutmayınız,bu mücadele bitmeyecektir.

(...)

Fakat ah bu siyaset yok mu?Bizi birbirimizden ayıran,bizi birbirimize düşüren büyük devletlerin kanlı siyaseti...İsrail'i bir hançer gibi bağrımıza basan hep bu siyasettir.Filistin'de Yahudi kolonilerin yerleştirilmesi için dünyanın sayılı zenginleri,buraya milyonlarca altın dökmüşlerdir.

Yahudilerin iki bin yıl süren mücadelesi kadar,bu toprakların gerçek sahibi olan Filistin halkının da mücadele edeceğini bütün dünyanın bilmesi gerekir.

-Peki siz Leila Khaled olarak,mücadelenize devam edecek misiniz?Yeni yeni uçaklar kaçırmaya ve İsrail'in içinde birtakım sabotaj hareketlerine devam edecek misiniz?

"Kaçırdığım Uçaklarda Türklerle Karşılaştım"

Elbette,ne sandınız?Bir gün Leila Khaled'in yine bir uçak kaçırdığını veya İsrail'in göbeğinde birtakım sabotajlar yaptığını duyarsanız,şaşmamanız gerekir.Zira bu,benim ödevimdir.Fakat bunun ne zaman ve nasıl olacağını,müsaade ediniz de artık söylemeyeyim.

Şimdi Ateşkes Antlaşması'nı bekliyoruz.Bu Ateşkes Antlaşması'nın bir netice doğuracağına kani değilim.Ateşkes Antlaşması belki yine birkaç ay uzatılabilir.(5 Şubat 1972'de biten Ateşkes Antlaşması,bir ay uzatılmıştır.) Fakat masa başında meselelerimizin halledileceğine kani değilim.İsrail,işgal etmiş olduğu toprakları ve Filistin'i boşaltmadıkça,biz silahı elimizden bırakmayacağız.

-Kaçırdığınız uçaklarda Türkler bulunduğu takdirde ne yaparsınız?

Türklere büyük sevgimiz ve saygımız vardır.Daha önce kaçırdığımız bir uçakta da bir Türk ailesi vardı.Onlara çok iyi muamele edildi ve herkesten önce onlar serbest bırakıldı.Şu anda gerilla teşkilatımızda,bizimle aynı safta çarpışan bir sürü Türk genci var.Kaçırdığım uçakta bir gün yine bir Türk'e rastlarsam,onu sadece misafir ederim.Türk yolcular hiçbir zaman endişeye kapılmasınlar.Onları,evlerine kadar göndermek imkânlarını araştırıp,buluruz.

-Şu anda evlisiniz.Yarın elbette çocuklarınız olacaktır.O zaman mücadelenize nasıl devam edeceksiniz?

Kocam şu anda cephede,kimbilir hangi hendeğin içinde sürünerek düşmanı gözetlemektedir.Ben de hayatımı bu toprakların kurtuluşu için adadım.Bu itibarla,şimdiki halde çocuk yapmayı düşünmemekteyiz.Biz,karı-koca olarak mücadeleye devam edeceğiz.Fakat unutmayınız ki,bir Leila Khaled ölür,fakat bin Leila Khaled doğar...Ve doğacaktır da...

*Filistinli Ünlü "Komando Leila Khaled" Yaşam Öyküsünü İlk Kez Bana Anlattı,Röportaj:Lütfü Akdoğan,15 Aralık 1971.

**Lütfü Akdoğan,Krallar ve Başkanlarla 50 Yıl;(ed.) Nazan Temel,3. bs.,Ankara:Gazeteciler Cemiyeti Yayınları,2011,c.2,s.[195]-226.




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder