15 Mayıs 2013 Çarşamba

Ermeni Tehciri ve Türkiye'nin Ermenilere Karşı Siyasetinin Maddi-İktisadi Arka Planı/Ümit Kurt*

2015'e yaklaştıkça siyasiler,uluslararası ilişkiler uzmanları,hukukçular ve tabii tarihçilerin yakından ilgilendiği bir konu olan Ermeni Soykırımı tartışmalarının ısınacağını tahmin etmek için kâhin olmaya gerek yok.Bu tartışmalarda ileri sürdüğü görüşleri,düşünceleri ve yazdıkları ile ilk akla gelen isimlerden olan Prof.Dr. Taner Akçam'ın son kitabı Ümit Kurt ile birlikte kaleme aldıkları "Kanunların Ruhu:Emval-i Metruke Kanunlarında Soykırımın İzini Sürmek" başlığını taşımakta.Kitabın yazarlarından Ümit Kurt geçtiğimiz Kasım ayında İletişim Yayınları tarafından yayımlanan kitapla ilgili sorularımızı cevapladı.

-Osmanlı Devleti gözünde tehcir kararının güvenlik kaygısı ile savaş sürecinde spontan gelişen bir tedbir olmadığını tehcirin arkasından,gidenlerin bıraktıkları mallara dair karar ve uygulamalar göstermekte.Öyleyse tehcir kararının daha derinde olan nedeni sizce nedir?

Bilindiği üzere İttihat ve Terakki hükümeti,27 Mayıs 1915 tarihinde Tehcir Kanunu olarak da bilinen dört maddelik bir kanun yayınlar.Bu kanunun çıkarılmasındaki temel saikin ülkenin güvenliğine yönelik "tehditleri" bertaraf etmek olduğu ifade edilir.Kanunda hiçbir biçimde Ermeni ibaresi geçmemesine karşın;ülkenin savunmasına ve asayişine yönelik en büyük "tehdit" Ermeniler olarak bilinir.Ancak kitapta da ayrıntılarıyla gösterdiğimiz gibi tehcir esas itibariyle Ermeni kültürel,sosyal ve ekonomik zenginliğine el konulması,Ermeni varlığının ortadan kaldırılması gerçekliği üzerine inşa edilmiştir ve bu şekilde hayata geçirilmiştir.Ermenilerin mallarına el koymak tehcir kararından sonra sistematik bir hal almıştır ve bütün bir hukuk sistemi bunun üzerine bina edilmiştir.Sadece İttihat ve Terakki hükümetinin yürütmüş olduğu kanunlar değil,Cumhuriyet ve onun hukuk sistemi de bu amaca matuf bir biçimde düzenlenmiştir.Dolayısıyla,Tehcir Kanunu da dahil olmak üzere çıkarılan bütün kanun ve kararnamelerin en temel hedefi Ermenilerin tüm taşınır ve taşınmaz mallarına el koyarak onların Anadolu'daki varlıklarının maddi temellerini yok etmektir.Bu anlamda Ermenilerin maddi ve kültürel varlıklarının ortadan kaldırılması hukuk sistemine içseldir.

Söylemek istediğimiz,soykırımın sadece fiziki imha anlamına gelmediğidir.Hatta daha ileri giderek iddia edebiliriz ki,Ermenilerin fiziki olarak imha edilip edilmediklerinin yalnızca ayrıntı gibi durduğu bir olgu ile karşı karşıyayız.Sürgün ve imha sürecinde ne kadar Ermeni'nin ölmüş olduğu veya ne kadarının hayatta kalmış olduğu ikincil bir sorundur;önemli olan,Ermenilerin kadim vatanlarındaki izlerinin tümüyle yok edilmesidir.Hukuk bunun için vardır ve Talat Paşa'nın ifadesiyle,her şey Ermeni "vücudu(nu) tamamıyla kaldırma" amacına uygun olarak düzenlenmiştir.Bu anlamda soykırım,işleyen normal hukuk sisteminden sapma değil,bizzat hukuk sisteminin de bir ürünüdür ve onun aracılığı ile uygulanmaya konmuştur.

-Mütareke döneminde Osmanlı Devleti'nin Ermeni politikası nasıl bir biçim aldı?Bu süreçte Ermenilerin geri dönüşleri nasıl karşılandı?Bunu engellemek için neler yapıldı?

Bu dönemde Osmanlı Devleti'nin Ermenilere yönelik politikalarının aldığı biçimi anlamak için birtakım yasal düzenlemelere dikkat çekmek gerekiyor.Mütareke döneminde Ermenilerin toplu geri dönmeleri konusunda ilk resmi adım 18 Ekim 1918 tarihinde atılır ve "ahval-i harbiyye dolayısıyla ve karar-ı askeri ile bir mahalden çıkarılarak diğer mahallere sevkedilmiş olan" Ermenilerin "yerlerine avdetlerine müsaade" edildiği tüm bölgelere bildirilir.19 Ekim 1918'de Sadrazam Ahmed İzzed Paşa tarafından mecliste okunan hükümet programını takiben,21 Ekim 1918'de sürgün edilen Ermeni ve Rumların geri dönmelerine müsaade edilmesine ilişkin emir ilgili tüm illere gönderilir.4 Kasım 1918'de ise konumuz açısından oldukça önemli bir hukuki adım atılır ve "Tehcir Kanunu" olarak bilinen 27 Mayıs 1915 tarihli geçici kanun anayasaya aykırı bulunarak iptal edilir.

Geri dönmeler konusunda karşılaşılan en büyük sorun,Ermenilere geride bıraktıkları menkul ve gayrimenkul malların nasıl iade edileceği idi.18 Aralık 1918 tarihinde bu konuda ayrıntılı bir tamim hazırlandı ve bölgelere gönderildi.Tamimde Ermenilerin ev ve arazileri teslim edilecek;bu evlerde oturan muhacir ve mülteciler tahliye edilecek,imkân olmadığı durumlarda,müsait evlerde birkaç aile birarada barındırılacak,açıkta kalanlar muhacir köylerine yerleştirilecekti.

Her ne kadar,18 Ekim tarihi ile birlikte sürgüne gönderilen Ermenilerden sağ kalanlara geri dönme müsaadesi verilmişse de süreç sorunsuz işlememiştir.Osmanlı hükümeti ve daha sonra Ankara'da faaliyete geçecek milliyetçi hareket,özellikle 1918 Mondros Ateşkes Antlaşması sınırları dışında kalan Rum ve Ermenilerin geri dönmelerini birtakım tedbirlerle engellemeye çalışacaklardır.Ankara ve İstanbul'un bu konuda benzeri tutum takınmış olmaları dikkat çekicidir.1918 ve sonrası geri dönüşler sorununu iyi anlayabilmek için süreci ikiye ayırarak incelemek gerekir,birincisi 1918-1922 dönemidir.Bu dönemde İstanbul'da hâlâ görev başında olan bir hükümet vardır.İkinci dönemin 1922 Kasım sonrası,İstanbul'un Ankara'daki milliyetçi hükümetin kontrolüne geçmesi ve Lozan görüşmeleri ile başlayıp,1920'li yılların tümünü kapsadığını söyleyebiliriz.İkinci dönem içinde Lozan Antlaşması'nın yürürlüğe giriş tarihi olan 6 Ağustos 1924 önemli bir dönüm noktası olarak telakki edilmelidir.

Ermeni ve Rumların geri dönüşlerini engellemek adına kullanılan kanunların başında 1869 Vatandaşlık Kanunu gelir.Tüm bu dönemde sıkça başvurulan bir diğer düzenleme,1911 ve 1918 Pasaport kanunlarıdır.Ermeni ve Rumların ülke içine sokulmaması vatandaşlık ve pasaport kanunları esas alınarak zamanla daha sistematik hale sokulacaktır.Ayrıca çeşitli talimatnameler aracılığıyla sürgün edilen Ermenilerin ülkeye girişleri sınırlandırılır ve zorlaştırılır.4 Mayıs 1919 tarihinde tüm sınır kapılarına bir talimatname yollanır.Bu talimatname ile sınır kapılarından içeri girmelerine izin verilecek Ermenilerin girişleri birtakım şartlara bağlanır.Buna göre,içeri girmelerine izin verilecek Ermenilerin gerek tehcir gerekse genel harp sırasında bir suç işlememiş olması,memleketin düzenini bozucu herhangi bir faaliyette bulunmamış olması ve Pasaport Kanunu'nun üçüncü maddesinde belirtilen ihlalleri yapmamış olması gibi şartlar aranır.Ayrıca,talimatnamenin üçüncü maddesi gereği Osmanlı tebaası olmayan Ermenilerin hiçbir surette içeri alınmasına izin verilmeyecektir.

Son olarak Mütareke dönemine ilişkin altı çizilmesi gereken en önemli hukuki düzenleme 12 Ocak 1920 tarihli kararnamedir.Bizim,"Vahdeddin Kararnamesi" olarak adlandırdığımız bu kararname ile İttihat ve Terakki dönemindeki Ermeni mallarına yönelik tüm uygulamalar iptal edilir ve Ermenilerin el konulan mallarının iadesine başlanır.

-Ankara'nın,Kemalistlerin İttihatçılara ve İttihatçılığa mesafeli duruşuna karşın bazı konularda çok belirgin bir süreklilik var.Bunlardan birisi de tehcir kararının arkasında durulması ve geri dönüşlere karşı olan tutum.Bu noktada Milli Mücadele'nin finansman kaynaklarından Tekalif-i Milliye'nin emval-i metruke ile ilişkisi dikkat çekici.Bu sürekliliği anlatır mısınız?

Tabii hem zihniyet hem de hukuki devamlılık açısından belirgin bir süreklilikten bahsetmek mümkün.TBMM'nin,hem Ermeni Soykırımı'nın hem de 1919-1922 döneminin yarattığı emval-i metruke ile ilgili işlemleri birleştirmeye başlaması 14 Eylül 1922 tarihi ile başlıyor.Bu tarihte yapılan oturumda,Vahdeddin Kararnamesi olarak adlandırdığımız 12 Ocak 1920 Kararnamesi iptal ediliyor.Bu karar ile İttihat ve Terakki hükümetinin tehcir edilen Ermenilerin taşınır ve taşınmaz mallarına el koymasını sağlayan 26 Eylül ve 8 Kasım 1915 tarihli kanun ve kararname yeniden yürürlüğe giriyor ve Cumhuriyet'in,İttihatçı soykırım yasaları üzerine inşa süreci başlamış oluyor.

Aslında bu önemli sorunun cevabı,kararın görüşüldüğü meclis görüşmeleri sırasında verilir.Amaç bellidir;savaş kazanılmıştır.Yapılacak barış görüşmelerinde,emval-i metrukeler meselesinin gündeme gelme ihtimali kuvvetlidir.Ve Türkiye'den,malları sahiplerine iade etmesi istenebilirdi.Oysa Türkiye'nin,değil el konulmuş malları geri vermek,ülke içinde Ermeni varlığına dahi tahammülü yoktu.Emval-i metruke devlet açısından son derece önemli bir gelir kaynağı telakki edilmektedir.Fakat hâlâ yürürlükte olan Vahdeddin Kararnamesi'ne göre malların sahiplerine geri verilmesi bir zorunluluktur.Bu nedenle bu kararname Lozan görüşmeleri başlamadan ortadan kaldırılmalıydı.

Meclis'teki görüşmeler sırasında oturum gizli olduğu için,Maliye Vekili Fehmi Bey tüm bu noktaları çok açık ve sarih olarak anlatır.Kararname yürürlükte kalmaya devam ettiği müddetçe Müslümanların eline geçmiş olan tüm mal ve mülklerin sahiplerine iadesi kaçınılmazdı.Yaklaşmakta olan Lozan Barış Konferansı'nda Batılı devletler bu konuda baskı uygulayacaklardı.Milletvekillerinin yaptıkları konuşmalarda bu kanunun niçin ortadan kaldırılması gerektiğini ve aksi takdirde Türkiye'yi nelerin beklemekte olduğunu bildikleri anlaşılıyor.Sinop Mebusu Hakkı Sami Bey'in,"Meclisi burada teşkil ettiğimiz zamanda bu gibi kararnamelerle uğraşacak zaman... bulamamış(tık)";Trabzon Mebusu Hasan Bey'in,"sulh yakındır.Sulh mesailine başlanmazdan evvel bu gibi şeyleri temizlemek lazımdır... bu kararnameyi kökünden çürütmek lazımdır..." sözleri konuşma yapan tüm diğer milletvekillerinin de duygusunu yansıtmaktadır.

Vahdeddin Kararnamesi'nin kaldırılmak istenmesinin bir başka önemli nedeni daha vardır.Maliye Bakanı,İzmir'in yağma edilmesi konusunda yapılan meclis gizli oturumunda bu nedeni açıkça dile getirir.Emval-i metruke yağma edilmektedir ve bunları yağmadan kurtarmanın tek yolu,hepsini devletin tasarrufuna geçirmektir.

14 Eylül 1922 tarihli "Redd-i Emval" Kararnamesi ile birlikte 26 Eylül ve 8 Kasım 1915 kanun ve kararnamesi yürürlüğe girmişti ama yeni duruma göre bazı değişiklikler yapılması şart idi.Birçok nedenden dolayı geciken bu değişiklikler nihayet önce 15 Nisan 1923 tarihli Tasfiye Kanunu ile yapılacaktır.Toplam dokuz madde olan kanun,26 Eylül 1915 tarihli kanunu esas almış ve onun üzerinde bazı düzeltmeler yapmıştır.

Önemli olan husus,bu tarihten sonra emval-i metruke konusu ele alındığında,resmi metinlerde "13 Eylül 1331 [26 Eylül 1915] ve 15 Nisan 1339  [15 Nisan 1923]" tanımlaması birlikte kullanılacaktır.İttihatçı rejim ile bütünleşme tamamdır.Atılacak son adım elbette kanunun uygulamasına ilişkin kararnameyi çıkartmaktı.29 Nisan 1923 tarih ve 2455 sayılı Kararname bu amaç için çıkartıldı ve 8 Kasım 1915 Kararnamesi'nin yerini aldı.Tüm Cumhuriyet dönemi boyunca,emval-i metruke işlemleri esas olarak 15 ve 29 Nisan kanun ve kararnamesi esas alınarak düzenlendi.Burada da İttihatçı dönemin ana mantığı korundu.Yalnız,malların tasfiyesinden sonra kalan miktarının sahiplerine verileceği hükmü kaldırıldı.Artık kaçmış ve kayıp kişilerin bir daha dönmeyecekleri hesap edilmekteydi.Devlet,kaybolmuş kişilere ait malların ayrıntılı bir listesini çıkartıyor,bunlar hakkında ayrı ayrı defterler hazırlıyor ve gerekli borç-alacak işlemleri tamamlandıktan sonra,bunlar Vakıflar ve Maliye hazinelerine kayıtlarını yapıyordu.Mallar,Hazine'ye ait diğer taşınmaz mallar gibi idare meclisleri marifetiyle idare olunacaktı.

Büyük Millet Meclisi Reisi ve Başkomutan Mustafa Kemal'in emriyle 7-8 Ağustos 1921'de çıkarılan Tekalif-i Milliye Emirleri ise aslında bütün bu sürecin devamı niteliğindedir.Tekalif-i Milliye Emirleri,Yunanistan'a karşı yürütülen Kurtuluş Savaşı'nı finanse etmek ve savaş giderlerini karşılamak amacıyla çıkartılmıştı.Emval-i metruke de,savaşı finanse edecek önemli bir kaynak olarak görülür ve faydalanılmaya çalışılır.

-Ermeni malları Lozan'da da konu oluyor.Lozan'ın konuya dair hüküm ve sonuçları nelerdir?

Lozan'daki "en derin" konulardan biri bu,ama açıktan açığa "emval-i metruke" diye bir görüşme başlığı yok.Bu nedenle bazı araştırmacıların,"Lozan'da konu gündeme gelmemiştir" ya da sadece "Genel af kapsamında gündeme gelmiştir" veya "Lozan'da Türkiye konuyu geçiştirmiş ve görüşmeyi reddetmiştir" biçimindeki yorumlarını ağzımız açık kalarak okuduk.Oysa Lozan'da en çok tartışılan konulardan biri bu.En genel ilke olarak ifade etmem gerekirse,Lozan'da Türkiye soykırım nedeniyle tazminat ödemeyi dolaylı yollardan kabul etmiştir ve bu kapsamda emval-i metrukenin gerçek sahiplerine verilmesi konusunda anlaşma sağlanmıştır.Açık bir Lozan hükmüdür bu.6 Ağustos 1924 tarihi itibariyle malının başında olmayı başaracak her Ermeni kendi malını geri alma hakkına sahiptir.

Konu Lozan'ın "Mallar,Haklar ve Çıkarlar" başlıklı bölümünde,65. ve 72. maddeler arasında düzenlenmiştir.Daha sonra Türk iç hukukunda da bu esasa göre değişiklikler yapılmıştır.Yani,malının başında olmayı başaran Ermeni'ye veya mirasçısına malı veya değeri geri verilecektir.Kanun budur.Bu nedenle Türkiye'nin bütün stratejisi,yurtdışından hiçbir Ermeni'yi içeri sokmamak üzerine oturmuştur.Çünkü girerlerse mallarını alacaklardır.Bu nedenle binbir türlü ayak oyunlarıyla insanların Türkiye'ye girişleri engellenmiştir.

Yurtdışında Ermeniler deyince,iki ayrı topluluk sözkonusudur.Birincisi,çok küçük miktarda da olsa,İngiliz,Fransız ve Amerikan gibi Müttefik devletleri vatandaşı olan Ermeniler.Diğeri ise,1914-1918 ile 1919-1922 yılları arasında iki büyük dalga olarak ülke dışına düşmüş olanlardır,ana ve esas gövde budur.Bilindiği gibi,1918'den sonra 250 bin civarında Hristiyan (Rum ve Ermeni) Anadolu'ya geri dönmüştü.Bunlar,daha önce sürülmemiş ve içeride kalmış diğer Rum ve Ermenilerle birlikte 1918-1922 arasında yeniden sürüldüler.Dolayısıyla,Lozan'da sadece Cihan Harbi yıllarındaki Ermeni Soykırımı ve Ermenilerin el konulan malları (emval-i metruke) ile sınırlı bir tartışma yapılmadı.Hatta 1918-1922 arasında ülkeyi terkedenlerin geri dönmesi ve bu insanların malları meselesi daha ağırlıklı bir sorun olarak tartışılmıştır.

Lozan'da,Ağustos 1914'ten önce İngiliz,Fransız,İtalyan vb. vatandaşı olan Ermenilerin zararlarını tazmin sorunları,tehcir ve öldürmeler de dahil,esas olarak çözülmüştür.Türkiye bu insanların tehcirden uğradıkları zararları tazmin etmeyi (kâğıt üzerinde) kabul etmiştir.Burada iki ayrı hüküm vardır.Birisi Lozan'ın 58. maddesi,diğeri "Mallar,Haklar ve Çıkarlar" başlığı ile düzenlenen 65.-72. maddelerdir.

Lozan Antlaşması'nın 58. maddesine göre,Berlin'de bir bankaya yatırılmış,o zamanki değeri 5 milyon sterlin olan altının,Müttefik devletler vatandaşlarının zararlarının tazmin edilmesi için kullanılması kararlaştırılır.1923 yılında Paris'te konuya ilişkin bir komisyon kurulur ve bu komisyon hangi zararların tazmin edileceğine ilişkin bir liste çıkartır.Tazmin edilecek zararlar arasında,tehcirde öldürülen kadın ve çocuklar için ailelere ödeme yapılması da vardır.Tek ön koşul elbette,ailesi öldürülen Ermeni'nin 1914 Ağustos öncesinde İngiliz,Fransız veya İtalyan vatandaşı olduğunu ispat edebilmesidir.Bunu ispat edenlere tazminat ödemeleri yapılıyor.Benzeri düzenlemeler,öldürmelere değil ama mallara ilişkin olarak 65.-72. maddeler arasında da yapılır.Bu maddelere göre,devletler,karşılıklı olarak diğer devlet vatandaşlarının zararlarını tazmin etmeyi kabul ederler.Buna göre,Ağustos 1914 öncesi ilgili devletlerin (ABD,İngiltere,Fransa,İtalya,vb.) vatandaşı olan Ermeniler sadece kendilerinin el konulmuş mallarını geri alma hakkına sahip olmakla kalmazlar;eğer mirasçısı olduklarını kanıtlayabilirlerse,akrabalarının el konulmuş mallarını da alırlar.Çıkabilecek sorunlar için ise Karma Hakem Mahkemeleri kurulur.Lozan'ın 92.-98. maddeleri bu mahkemelerin çalışma koşullarını düzenler.Buna göre mahkemeler ikili ülkeler arasında kurulacaktır (Türkiye-İngiltere;Türkiye-Fransa gibi).Bu mahkemelere başvuran Ermeniler var.Eğer Ermeniler,ilgili ülkeler (İngiliz,Fransız,vb.) vatandaşı olduğunu ispat edebilirlerse zararları tazmin edilir.Karma Hakem Mahkemeleri'nde bu konuda leyhte veya aleyhte alınmış onlarca karar vardır.

Yinelemem gerekirse,Lozan Antlaşması'nın 30.,36.,65. ve 72. maddelerine ve buna göre yapılan iç hukuk değişikliklerine göre,6 Ağustos 1924 tarihi itibariyle malının başında olacak her Ermeni,malını geri alma hakkına sahip olacaktır.Geri dönmeyip de o anda yaşadıkları ülkelerin vatandaşı olan Ermeniler ise geride kalan mallarını veya değerlerini bulundukları ülkeye götürme hakkına sahiptir.

-Lozan sonrası veya Cumhuriyet döneminde tehcir kurbanı ve Türkiye dışında kalan Ermenilere karşı Türkiye'nin tutumu ne olmuştur?

Lozan'ın malların geri alınmasını olanaklı kıldığını duyan bazı Ermeniler Türkiye'ye giriş yapmak ve mallarını geri almak ister.Bu girişler,İstanbul basınının olayın üstüne gitmesi ile birlikte,tüm bir 1924 yılı boyunca üzerinde en çok konuşulan konulardan biri olur ve kısa sürede bir skandala dönüşür.Mesele öylesine dallanıp budaklanır ki,soruşturma komisyonları kurulur,Meclis'te gizli oturumlar yapılır.Hükümet 29 Mayıs 1924'te yayınladığı bir kararname ile Ermenilerin Türkiye'ye girmelerini devletin "şeref ve haysiyeti" ile ilgili bir sorun olarak tanımlar.Yapılan soruşturmalar sonucunda,İçişleri Bakanı Ferid Bey,21 Mayıs'ta istifa etmek zorunda kalacak,birçok yüksek bürokrat görevinden alınacak ve tutuklanacaktır.Skandal 31 Mart,1 ve 2 Nisan tarihli gazetelerde "Zengin Ermenilerin memlekete dönüş meselesi" başlığıyla verilir.İstanbul'da normal pasaportla bile giriş yapmış Ermenilerin peşine düşülür ve bu insanlar hakkında da aleyhte yayınlar yapılır.Vatandaşlar da koroya katılır ve basına,izinsiz girmiş olduğu tahmin edilen kişilerle ilgili ihbarlar yağmaya başlar:"İki Firari Daha Şehrimizde!","Polis Müdüriyeti'nin ve Tasfiye Komisyonu'nun Nazar-ı Dikkatine" başlıkları atılır;birçok insanın isim ve adresleri yayınlanır.

Başlangıçta Müttefik kuvvetler,bu insanların geri dönmesi konusunda çok ısrarcı olurlar ama sonra siyasi nedenlerle bundan vazgeçerler.Bu nedenle Ermeniler sahipsiz kalır.Sonuçta Türkiye,Ermenilerin toplu geri dönmelerini engellemeyi başarır ama bireysel geri dönüşleri yasaklaması imkânsızdır.Lozan'da,"Evet,bireysel olarak gelebilirler" diye söz vermek zorunda kalır.Bu nedenle,daha sonra bu insanlar gelmek ve mallarını almak istediklerinde bugün artık komedi sayabileceğimiz rezillikler yaşanır.Hakkı olduğu halde geri dönmek isteyen Ermeniler sınırlarda tutuklanırlar,zorla dışarı atılırlar.Konu ABD ile Türkiye arasında diplomatik sorunlara yol açar.Parası olan birkaç Ermeni ise rüşvet verip girmeyi başarır ve bu sefer de konu Türkiye'de skandal olur.Birkaç Ermeni ülkeye girdi diye,bakan ve bürokratların kellesi istenir.Kitapta buna ilişkin ayrıntılı hikâyeler bulacaksınız.Fakat Türkiye'nin,Ermenileri içeriye sokmayarak sorundan kurtulma şansı yoktur.Çünkü yine Lozan Antlaşması'nın vatandaşlık ile ilgili hükümlerini düzenleyen 30. ve 36. maddelerine göre sorun açık olarak "tazminat" diyebileceğimiz bir yönde çözülmüştür.

Lozan'da emval-i metruke konusunda Türkiye'nin bir taraftan özellikle "Mallar,Haklar ve Çıkarlar" ile ilgili yapılan düzenlemeler ve "Uyrukluk" konusunda üzerinde anlaşılan ilkeler nedeniyle,malların sahiplerine iade edileceği ilkesini kabul etmek zorunda kalması;ama öbür taraftan Türkiye dışında kalmış Ermenilerin gelmelerine ve mallarını almalarına,elindeki tüm imkânları kullanarak engel olmaya çalışması daha önce Lozan Antlaşması'nın uzmanı olduklarını iddia eden araştırmacılar ve tarihçiler tarafından bile gün yüzüne çıkarılmamış son derece önemli noktalar.Lozan'ın,Cumhuriyet'in kurucu elitleri tarafından neden bu kadar kutsandığı ve Türkiye Cumhuriyeti'nin resmi temellerini atan bir anlaşma olarak ulusal bellekte merkezi bir yer teşkil etmesi gerek Ermenilere ait emval-i metrukelerin geri verilmemesi adına iç hukuka dönük bütün yasal enstrümanların seferber edilerek insanüstü gösterilen çaba ve yine soykırımdan kurtulan Ermenilerin toplu halde memleketlerine dönmelerinin aynı şekilde engellenmesi bağlamında düşünüldüğünde anlam kazanıyor.Bu çerçevede Lozan barış görüşmeleri esnasında İsmet İnönü başkanlığındaki Türk heyetinin bahsi geçen konularda takındıkları tavır,içine düştükleri zor durum ve verdikleri taahhütleri yerine getirmemek adına gösterdikleri yaklaşım önemli.

Ermenilerin geri dönüşlerini engellemek amacıyla yapılan önemli iç düzenlemelerin başında 2 Temmuz 1924'te çıkartılan 663 sayılı Seyr ü Sefer Talimatnamesi ve Pasaport kanunları gelir.Gerek Seyr ü Sefer Talimatnamesi ve daha sonra bu talimatnamede yapılan muhtelif değişikliklerin gerekse Pasaport kanunlarının en önemli amacı Ermenilerin Türkiye'ye girmelerine ve ülke içinde özgürce seyahatlerine engel olmaktı.Siyasi irade,Ermenilerin mallarına el koymak ve Anadolu topraklarında bir daha Ermeni varlığının yeşermesine müsaade etmemek politikası izlemekteydi.Kanun ve kararnameler de buna uygun olarak çıkartılmaktaydı.İşte bizim "Kanunların Ruhu" dediğimiz şeyden kastımız tam da budur.

-Türkiye vatandaşı Ermeniler "emval-i metruke" veya bu bana göre "ganimetçi" yaklaşım ve uygulamardan nasıl etkilendiler ve etkilenmeye devam ediyorlar mı?

Osmanlı İttihat ve Terakki Partisi,Ermenileri şu veya bu nedenlerle bulundukları yerlerden sürmüş;sürerken de "mallarınıza biz bakacağız" demiş ve "değerlerinin karşılığını size gittiğiniz yerde vereceğiz" sözünü vermiştir.Çıkartılan tüm kanun ve kararnamelerde,bu malların asıl sahiplerinin Ermeniler olduğu ve devletin sadece onlar adına idare işini üstlendiği tekrar edilmiştir.Sonra da,argo bir deyişle malların üstüne yatılmıştır.

Cumhuriyet döneminde de aynı uygulama devam ettirilmiştir.Üstelik imzalanan uluslararası anlaşmalarla,tüm Ermenilerin geride kalan malları üzerinde hakkı olduğu tekrar edilmiş;üstelik 6 Ağustos 1924 itibariyle mallarının başında olacaklara da mallarının geri verileceği sözü verilmiştir.Sonra da Türkiye'nin etrafı bir kale gibi örülmüş ve sınırlar kapatılmış,içeriye tek bir Ermeni dahi sokulmamıştır.İçeri sokulmayan Ermeniler ise "firari ve mütegayyip" ilan edilmiş ve mallarına el koyma sürecine devam edilmiştir.Üstelik,gerek Osmanlı ve gerek Cumhuriyet döneminde tüm bunlar yapılırken "Ermenilerin malları üzerinde hiçbir hakkı yoktur",denmemiştir,denememiştir.Hem Ermenilerin malları üzerinde hakları olduğu kanunla tekrar edilmiş,hem de bu mallar veya karşılıkları sahiplerine verilmeyerek kanuna aykırı hareket edilmiştir.

Tüm bunların niçin yaşandığı,bir devletin ve toplumun kendisini niçin böylesi utanılacak bir duruma soktuğunun elbette bir nedeni,bir açıklaması var.Osmanlı ve onu takip eden Cumhuriyet rejimleri,Hristiyanların varlığını kendi geleceği için bir tehdit olarak görmüş ve tüm siyasetini,Hristiyanların Anadolu'daki izlerinin silinmesi üzerine oturtmuştur.Hristiyanların yokluğunu,kendisinin varlık şartı olarak görmüştür.Talat Paşa'nın,Ermeni varlığının "vücudunu ortadan kaldırmak" sözlerinde en özlü ifadesini bulan bu tutum,tüm bir Osmanlı ve Cumhuriyet döneminde Ermeni mallarına yönelik izlenen politikanın ana ruhunu bize verir.

Ermenilere yönelik çıkartılan tüm kanun ve kararnamelerin özü,onların Anadolu topraklarında yeniden vücut bulmalarını engellemeye yöneliktir.Bu nedenle,Ermenilere yönelik gündeme getirilen politikaların bir tek fiziksel imha ile sınırlı olmadığını söylüyoruz.Bu fiziksel imha kadar ve belki ondan daha da önemli olan,hukuk sisteminin kullanılmasıdır.Hukuk,özellikle de emval-i metruke kanunları,Ermenilerin ekonomik varlığını ortadan kaldırmanın en önemli aracı olmuştur.Emval-i metruke kanunları Cumhuriyet'in en önemli kanunları arasında yer alır.Bu anlamda Cumhuriyet rejiminin,bir halkın varlığını ortadan kaldırmayı amaçlayan hukuk sistemi üzerine dayandığını,bu hukuku içselleştirdiğini söylüyoruz.

Ve bu hukuki yapı hâlâ varlığını korumaya devam ediyor.Bir örnek vermem gerekirse,biri 31 Ekim 1983 tarihli(A),diğeri 29 Haziran 2001 tarihli(B),dönemin Devlet Bakanı Şuayip Üşenmez imzasını taşıyan Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü'ne ait genelge bu sürecin nasıl hâlâ sağlam bir biçimde sürdürüldüğünün en açık göstergelerinden biri.Sözkonusu genelge,6 Ağustos 1924 tarihinden önceki tapu kayıtlarına ilişkin başvurular olduğu zaman nasıl davranılması gerektiği konusunda direktifler veriyor.

Genelgenin dili çok sıkıntılıdır çünkü tüm bir genelge boyunca,başvuruyu yapanların artık malları üzerinde hiçbir hakkı kalmamıştır,denememektedir.Bu nedenle,ilgili makamlara devletin elindeki bilgileri saklamaları ve kimseye göstermemeleri önerilmektedir.Genelge,çalışma boyunca ileri sürdüğümüz,hukuk sistemi içinde var olan gerilim ve çelişki tezine önemli bir dayanak teşkil eder.

Genelge,eğer "1924 yılı öncesine ait kayıtlar ile ilgili herhangi bir işlem talebinde bulunulması halinde","mübadil,mütegayyip,firari ve mufarakat edenlere ait tapu kayıtlarına ilişkin bilgi ve belge verilmesi de dahil tapu işlem taleplerinin hiçbir şekilde karşılanmaması,taleplerinin Genel Müdürlüğe yönlendirilmesi" gerekir.Ve buradan gelecek "talimata göre işleme yön" verilecektir.Yani 6 Ağustos 1924 öncesine ilişkin herhangi bir soru ile karşılaşırsanız,sakın bilgi vermeyin,hemen bizi haberdar edin demektedir genelge.

Özetle,aktardığımız genelgeye sinmiş derin korkunun varlığından söz etmek istiyorum.Bu nedenle 6 Ağustos 1924 öncesine ilişkin hiçbir kaydın verilmemesi ve kadastro geçirmek vb. gibi işlemlerin yapılıp,itiraz kapılarının kapatılması istenmektedir.Türkiye'nin ana problemi,kendi hukuk sisteminin içinde mevcut bu gerçeklik -Ermenilerin malları üzerinde hâlâ hakları olduğu- ve bu gerçekliğin üstünü örtme arzusudur.Bu durum,derin bir korkuya da kaynaklık etmekte ve tüm bir sorunun devletin güvenliği sorunu olarak telakki edilmesine yol açmaktadır.

Bu hukuk değiştirilmedikçe Türkiye'nin demokratikleşmesinin çok zor olduğu gerçeği orta yerde durmaktadır.Başkasının yokluğunu kendi varlık koşulu olarak gören bir zihniyetin,bunun ürünü olarak oluşturulmuş hukuk sisteminin üzerine oturmuş bir toplum demokrat olamaz.İnsan haysiyetine ve insan onuruna saygı duyan bir gelecek kuramaz.

Bu zihniyetin en önemli göstergelerinden birisi,Ermeni mallarına ilişkin kayıtların hâlâ saklı ve gizli tutuluyor olmasıdır.Bir ülke düşünülebilir mi ki,yüz yıl öncesine ait tapu kayıtlarını hâlâ saklı tutsun?Yüz yıl önceki taşınmazların sahiplerinin açıklanmasından korksun ve bu tapu kayıtlarının açığa çıkartılmasını bir ulusal güvenlik sorunu olarak görsün?Türkiye'de olan budur:2006 yılında Türkiye'nin ulusal güvenliğinden sorumlu,en önemli anayasal kuruluş olan Milli Güvenlik Konseyi,elektronik ortama aktarılan tapu kayıtlarının arşvilere devredilmesini ve araştırmacıların hizmetine sunulmasını ulusal güvenliğe aykırı bularak yasaklamıştır.

Tapu kayıtlarının,bir ülkenin varlığına yönelik bir tehdit olarak algılanması bir tek siyasi otoriteye ait bir fikir değildir.Hukuk fakültelerinde de bu fikirler savunulmakta ve konu hakkında "bilimsel" makaleler yazılmaktadır.Ve niçin tapu kayıtlarının açıklanmasının bir güvenlik tehdidi olduğu anlatılmaya çalışılmaktadır.

Buradaki "derin" korkunun altında yatan gerçeklik tapu kayıtlarının açılması durumunda Ermenilerin gelip malları ile ilgili hak talebinde bulunmaları durumudur.Zira mevcut hukuk sistemimiz de buna müsaittir.İşin ucunda malları geri vermek zorunda kalabilme sözkonusudur.

-Ermeniler ve emval-i metruke konusu da dahil olmak üzere halkayı daha da genişletecek olursak,Türkiye gayrimüslim vatandaşlarına karşı ayrımcı uygulamalarda bulunurken deyim yerindeyse oldukça "sofistike" davranıp yasa ve yasal metinlere açıkça ayrımcı ifadeleri yerleştirmiyor.Bu da sizin yaptığınız gibi "iz sürme"yi gerektiriyor.Bu noktada son olarak Türkiye gayrimüslimlerinin tarihini,özellikle onlara yönelik ayrımcı uygulamaları konu edinen çalışmaları üretmenin tarihçi olarak zorluklarını anlatır mısınız?

Burada bilhassa gayrimüslimlerin mallarının akıbetine ilişkin arşiv kaynaklarına ulaşmak ve bunların izini sürerken devletin ve bürokrasinin dar ve sıkışık dehlizlerinde kaybolmanın verdiği zorluklardan bahsetmek mümkün.Bir tarihçi olarak bir de karşınıza tabii "devletin güvenliği" için "sakıncalı" olarak addedilen "hassas" bir konuyla uğraştığınız için dışlanma ve her türlü gadre uğramak riskiyle de karşı karşıya kalıyorsunuz.Ancak tarihçilik melekelerini sadece gerçeği aramak üzerine inşa edenler için bu sorunlar aşılamayacak kadar güç değil.Türkiye'de gayrimüslimlerle ilgili birçok önemli çalışma yapıldı ve yapılıyor.Bizim çalışmamızın da bu konularla ilgilenen diğer araştırmacılara ufak da olsa bir kapı araladığını düşünüyorum...

A-1983 tarihli genelgeden

1-Mübadil,mütegayyip,firari ve mufarakat edenlerle ilgili tapu kayıtlarının isteyenlere verilmemesi.
2-Aynı kayıtların mahkemelerce istenmesi halinde durumun açıklanarak,ancak ilgili mahkeme isteminde ısrarlı olduğu takdirde,tapu kayıtlarının mahkemeye bu meşruhatla verilmesi.
3-Birinci ve ikinci maddelerdeki yazılı ve sözlü başvuruların ve sonuçlarının Genel Müdürlüğe hemen bildirilmesi ve başvuran kişilerin Genel Müdürlüğe yönlendirilmeleri.
4-Kadastro ve tapulama tespitleri sırasında,bu genelgelerde belirtilen hususlara dikkat edilerek,mübadil,mütegayyip,firar ve mufarakat eden kişiler adına tapu kaydına istinaden veya yabancı uyruklular adına zamanaşımı yoluyla hiçbir tespitin yapılmaması.
5-Yabancı uyruklu olarak yukarıdaki fıkrada belirtilen kişilerin müracaatları halinde de Genel Müdürlüğe geniş bilgi verilmesi.

B-2001 tarihli genelgeden

1-Gerçek veya tüzel kişilere,mübadil,mütegayyip,firari ve mufarakat edenlere ait tapu kayıtlarına ilişkin bilgi ve belge verilmesi de dahil tapu işlem taleplerinin hiçbir şekilde karşılanmaması,taleplerinin Genel Müdürlüğe yönlendirilmesi için bilgi vermekle yetinilmesi.
2-Kadastrosuna başlanılacak veya devam eden çalışma alanlarında sözü edilen kişilere ait tapu kayıtlarına dayalı olarak kayıt malikleri ve halefleri veya zilyetliğe istinaden bu kişiler adına herhangi bir tespit yapılmaması,bunlara ilişkin yer gösterme veya benzeri talebe bağlı hiçbir işlemin karşılanmaması.
3-6 Ağustos 1924 tarihi öncesi tesis edilen kayıtlarla ilgili herhangi bir talep anında kaydın kadastroya tabi tutulup tutulmadığı ile herhangi bir parsele uygulanıp uygulanmadığı araştırılarak,uygulanmış ise revizyonlarının yazılması,herhangi bir parsele uygulanmamış ise kaydın kapatılması.
4-Mahkemelerin kayıt örneği veya kaydın tespitine yönelik taleplerinde,kaydın kadastroya tabi tutulup tutulmadığının,tabi tutulmuşsa herhangi bir parsele revizyon görüp görmediğinin ve malik veya miraşçılarının mübadil,mufarakat,firari veya mütegayyip kişilerden olup olmadığının sicil ve belgelere göre araştırılarak,bu hususlarda tespit edilen bilgilerin bir üst yazı ile mahkemeye bildirilmesi,gerekmektedir.
Ayrıca,kadastro çalışmaları sırasında yabancı uyruklular adına zilyetliğe dayalı gayrimenkul tespiti yapılmadan önce konu Merkeze intikal ettirilecek (Yabancı İşler.D.Bşk.) ve verilecek talimata göre işleme yön verilecektir.

A ve B için kaynak:http://www.agos.com.tr/haber.php?seo=tapuda-1915-tabusu&haberid=3030

*Ümit Kurt,Ermeni Tehciri ve Türkiye'nin Ermenilere Karşı Siyasetinin Maddi-İktisadi Arka Planı,Söyleşi:Murat Koraltürk,Toplumsal Tarih,sayı:233,Mayıs 2013,s.26-32.









Hiç yorum yok:

Yorum Gönder