30 Ocak 2013 Çarşamba

Ziyaret/Jaklin Çelik


Hastabakıcı,odanın her bir köşesine sinmiş ölü hücre kokusunun yarattığı ruhani huzmeyi çoktan kanıksamıştı.O huzmenin yarattığı huzuru bölen tek şey,havada asılı duran kesif idrar kokusuydu.Kokular her yere sirayet etmişti...Lekeli çarşaflara,içine son dem solukları çekmiş yastıklara,karyola demirlerine,sineklerin lekelediği çıplak lambaya,özünü kaybetmiş çilli yer karolarına,duvarın her ölümde bir ton daha solan mavisine kadar.Hastabakıcı,odanın olanca sıradanlığında ölümün taşıyıcısı olmakla,kendi hayatına devam etmek arasında gidip geliyordu.Yirmibeş yılını bu hantal çarkın dişlileri arasında öğüttükten sonra,tren çoktan kaçmıştı.Geride kalan yıllar dişe dokunur bir kazanç da bırakmamıştı.İhtiyar hastanın,kemikleri erimişçesine yatağa yığılmış bedenine tiksintiyle baktı.Hemşirenin yaşlı adamın kolunda,muhtemelen son devridaimlerini yaparken yakaladığı damardan yere sıçrayan kanı çamur rengi paspasla silip geçti.Kan damlasının bir kısmı karyolanın altında kırmızıdan pembeye çalan bir gökkuşağı oluşturdu.Paspas sapının çarptığı serum şişesinin boşlukla askı arasındaki hızlı gidiş gelişleri,yerini hafif salınışlara bıraktı.Hastabakıcı,küt parmaklı elleriyle üstünkörü savurduğu paspası,ayrık duran iki ayağının ortasında dikleştirerek durdu.Yoğun bakımdan postalanmış ihtiyar hastanın yüzünde yanaklarından yayılan pembemsi bir huzur vardı.Saçları bembeyaz,ama bıyıkları siyahtı.Bir türlü akıl erdiremiyordu bu duruma.İnsan vücudundaki kılların bir kısmı beyazlıyor,ama bir kısmı ilk günkü renginde kalabiliyordu.Kafasını umutsuzca iki yana salladı.

"Allah'ın işine karışılmaz..."

Onu gereksiz yere meşgul edip sonra da anlamsızlığa yuvarlanacak bu düşünceyi çabucak kovdu zihninden.Zaten mesele de bu değildi.Asıl mesele bu ihtiyarın kiminin kimsesinin olup olmamasıydı.Acaba zengin miydi?Zengin bile olsa ona neydi ki?Yaptığı hizmeti takdir edip kendisine üç kuruş bahşiş verecek halde değildi.Ama gene de her gün üç fasıl uğrayıp,ortalığı silip,sondasını ve alt bezini değiştirirken küçük bir umut taşımayı ihmal etmiyordu.Bir yakını ortaya çıkmazsa,haybeye çalışmış olacağını biliyordu.Ama bir refakatçi varsa,bu işin peşini bırakmayacaktı.İhtiyarın yüzündeki pembelik,yakında öleceğinin işaretiydi.Niye çabucak gebermezdi ki böyleleri!Eskiden olsa böyle düşündüğü için vicdanı sızlardı.O zamanlar acemiydi.Kötücüllüğün zemininde kök salmamıştı daha,katılığı yapmacıktı.Geçen yıllar her türlü yapaylığı söküp almıştı içinden.Hastanede pişmişti o.Ölen birine "geberdi" demek zor gelmiyordu artık.Doktorlar da hastalarına böyle bakmıyorlar mıydı?Ölen hasta için "ex" oldu deyip işin içinden gönül rahatlığıyla çıkıyorlardı.Üstelik bunu demek için yüklü de bir maaş alıyorlardı.Oysa beş parasız,devletin bakımına muhtaç,ayaklanıp evine gidemeyecek ve bir gün kimsesizler mezarlığına şutlanacak,muhtaç sefillerin olanca pisliğini ve zahmetini o çekiyordu.Bu adam da bir daha canlanmayacaktı.Canlansa bile göz ucuyla işaret edeceği bir pantolon cebi yoktu.Gene de parayla imanın kimde olduğu bilinmezdi.

Sararmış bıyıkları altında kuruyan dudakları arasına bir sigara tutuşturmanın vakti gelmişti.Parmaklarını mavi gömleğinin cebinde gezdirdi.Kirli beyaz terliklerini sürüyerek odanın içinde bir daha dolandı.Son kez karyolanın altına sürüp geri çektiği paspası bulanık suya daldırırken önce sondaya sonra yine seruma çarptı.Şişe bir kez daha hızla vurdu demir askıya.Bu kez yanında asılı duran dolu yedeğine çarpıyordu.İhtiyarın bir daha açılmayacakmış gibi duran gözleri hafifçe aralandı.Bakışlarını sesin geldiği yöne çevirdi.

At toynaklarının toprağı dövüşünü andıran sesler taşın,ağaçların,otların içinde geziniyordu.Uğursuz kuş çığlıklarının eşlik ettiği patırtılar kulak hizasına inmiş bir sis bulutu gibi insanların içinden geçerken ağır ağır siliniyordu.Geride belleğin irin bağlamış kursağından yayılan kasvet kalıyordu.Sesler,bir sonraki yağmur ertesi yeniden çökecekti insan ruhlarına.Ritmin ruhani büyüsü altındaki insanoğlu,korkusunun kaynağını görmezden geliyor,Tanrı'nın lütfuyla cezası arasındaki belirsizliği kabulleniyordu.Bin bir rivayetle süslenmiş ölüm,yetişkinler için lütuf,ergenler için cezaydı.

Fırat Nehri kıyısında kadınlar,yağmurla çoğalan suyun ortasındaki taşa bakıyorlardı.Tarih yüzüyordu suyun üstünde.1938'in ölülerinden arta kalan tek yetime ağlaşıyorlardı.Belden aşağısı balık Anahit çıplak memeleriyle oturduğu kayanın üzerinde saçlarını örerken,o yetimin acısını unutmak için ondan çocuk dilenen kadınları suya vurduğu kuyruğuyla selamlıyordu.Bulutlar Fırat'ın üzerinden geçerken,doğurganlık tanrıçası Anahit'in kuyruğundan sıçrayan su damlalarını çekiyorlardı kendilerine.Anahit her şeyi görüyor,duyuyordu.Sineklerin gözünü,karıncaların ayak seslerini ve toprağa düşen tohumun pıtırtısını.Köyün ilentisi bir mırıltı halinde rüzgârın ıslığına karışıyor,o ise sabır üflüyordu çocuk dilenen yüreklere.

Yetim Hasan,dinen yağmurdan arta kalan toynak seslerine kulak verdi.Ses,bir yalnızlık çemberine evriliyor,onu mıknatıs gibi kendine çekiyordu.Ayakları toprağın balçığına bata çıka koştu.Kapısı,penceresi sökülmüş bir harabenin önünde durdu.Burası,kime ait olduğu bilinmeyen dinden imandan çıkmış bir ziyaretti.Hasan'ın kulağı içeriden gelen tıngırtıları duyuyordu.Kubbesi çökmüş ziyaretin kapısı çalı çırpıyla örtülmüştü.Gökyüzüyle baş başa kalmış bu mekânda kaynayan ruhların,onlara çobanlık eden emektarların,kılı kırk yaran bir geçmişten sıyrılıp,yaralı bir kursak üzerinde kıpırdanışlarını hissediyordu.Hasan meraklı bakışlarını dökecek bir delik buldu.İçerideki yağmur suyu birikintisinin üzerinde birbirine değerek oynaşan kafataslarını gördü.Kör bakışlı,boş burunlu,dehliz ağızlı kafalar,kimi yan yatmış,kimi dik,ağırlıklarınca birbirlerine tutunarak su üzerinde dengelenmeye uğraşıyorlardı.Onların tokuşmalarına ahalinin çağrısı eşlik etti:

"Hasan!Hasan!Hasan!"

Her yere bakıldı.Ağaç tepelerindeki kuş yuvaları,derin yarlar,dipsiz kuyular...Ama kimse o tarafa,ölümün yanına gitmeye cesaret edemedi.Şimdilik...Hasan uyandı.Rüzgâr,Hasan'ın yüzündeki güneşin yakıcı soluğunu ötelerken,kadın ağıtlarını da taşıyordu yetim kulaklarına.Yüzlerce kafanın üzerinde oynaştığı su çekilmiş,kafalar bir dahaki yağmura kadar toprağa çökmüştü.

Hastabakıcı odaya girdiğinde yaşlı adamın yüzünü gördü.Yarılmış dudaklarının iki yanına kanlı çizgiler oturmuş,alt ve üst dudağın sınırlarını iyice belirginleştirmişti.O yokken kendine mi gelmişti ne?Üzerindeki pikeyi kaldırıp ayağına dokundu,başparmağını sıktı,tepki yoktu.Sonda,yarıya kadar koyu sıvıyla dolmuştu.Allah kahretsin,çıkar yenisini tak.Altını temizle.B.k içinde yüz,üç kuruş paraya...Gücü kuvveti yerindeyken ne kokuya aldırıyordu ne de bedenin ağırlığına.İşini hızlıca yapıp gözünü hasta yakınlarına dikiyordu.Amaç refakatçilere,ona olan muhtaçlıklarını hatırlatmaktı.Ona muhtaç olmak,doktora,hemşireye muhtaç olmakla aynı şey değildi.Çünkü,burada muhtaçlığın değerini belirleyen oydu.Herkesin ihtiyacı gücüne göreydi.Ne kadar güçlüysen,o kadar muhtaç olurdun.Kişi güçlendikçe merhamet hissi zayıflardı.Şartlar eşitlenmeliydi.O düştüğünde,kim giderecekti ihtiyacını?Kanı beş para etmez,pislik hastabakıcının teki.Kuruş koklatmazdı ailesi.Kılını bile kıpırdatamayacaktı öteki hastabakıcılar onun için.En nihayetinde düşeceği yer,adı üstünde devlet hastanesiydi ve ileride devletin hastabakıcısına muhtaç kalacağı korkusuyla kahroluyordu.

İhtiyarın belli belirsiz kıpırdayan dudaklarına baktı.Başucuna gidip gözkapaklarından birini kaldırdı.İncecik deri,toza ve örümcek ağına bulanmış bir sahne perdesi gibi koyverdi kendini.Paspasın sopasına yaslandı.Bir an ihtiyarın serumunu,sondasını söküp atmak geçti içinden.Böyle yaşanır mıydı?Bakıcısına bahşiş verecek kimsesi olmadan öylece yatmaya ne hakkı vardı?Durdu.Adam,düşüncelerini okumuş gibi gözlerini hafifçe aralayıp kapattıktan sonra inledi:

"Köyüme götürün beni."

Hastabakıcı gözlerini faltaşı gibi açtı.Konuşmuştu ve bir talepte bulunmuştu.Vay vay vay!

"Kimin kimsen yok mu ihtiyar?"

Böyle sorduğuna pişman oldu.Bu adama sorulacak asıl soru,"paran nerede?" olmalıydı.Koku ve korku gibi soru da havada asılı kaldı.Oldu beyim,biz ömrümüzü burada sizin gibilere paspas edelim,bir de size gömülmek için yer beğendirelim.Herkes ölecek.Ne bu şımarıklık!Allah'ın nezdinde herkes birdir.Bu fütursuz istekler O'nun da hoşuna gitmez.Moruk.En nefret ettiğim şey,ölüm döşeğindeki birinin benden bir şey istemesi.Ha,de ki al şu parayı,o zaman olur.Ama sen,kimin kimsen yok,kimbilir nasıl bir hayat sürdün,etrafında kimseyi bırakmadın,kaç gündür ne arayan,ne soran...Sonra da köyüne gitmeyi iste.Hastabakıcının,geniş ağzının içindeki dişetlerinin diplerinde karanlık bir gülüş dolandı.Doluşup durun İstanbul'a.Yiyin için,zevkini sefasını sürün,sonra da doğduğum köye gömün beni...Oldu beyim.Sen dua et bir yakının çıksın,yoksa kimsesizler mezarlığı ne güne?Öfkeden kızarmış suratıyla yaşlı adamın kulağına eğildi.

"Yok ihtiyar,bundan sonra köy yok!"

Anahit bereketlendirmişti kadınların rahimlerini,erkeklerin tohumlarını.Hasan,bebek sesleriyle tanıştı.Anahit'ten çocuk dileyenler azalmıştı.Ziyaretten gelen sesleri bastırıyordu çocuk ağlamaları.Hasan,kafataslarını göstermek için bebeklerin ayaklanmalarını bekliyordu.İrili ufaklı kafalar,su üzerinde dans ederlerken bir gün...Cesaretini toplayıp Hasan'ın peşine düştü kadınlar ve erkekler.Ziyaretin zemininde oynaşan kafalarla karşılaştılar böylece.Ağlayıp sızlandılar kapının tam önünde.Sonra da Tanrı'nın adını kalplerinden geçirmeden,Hasan'a geçmişin yolunu gösteren güce serzenişte bulundular.Ardından ziyareti günlerce kardıkları çimentolu harçla bir kez daha gömdüler.Harç kurukafaların dehşete açılmış göz çukurlarından giriyor,işitmesiz sağır dehlizlerinden geçerek,yanındakinin son çığlığını öğün yapmış bir ağzı dolduruyor,bir boşluktan diğerine akıyordu.Ahali,ziyaretin kapısını tahtalarla,taşlarla kapatıp kıblesiyle birlikte yok saymayı şiar edindi.

İhtiyar hareketsiz yatıyordu.Başucunda elli yaşlarını süren bir kadın bekliyordu.Adamın eti çekilmiş ellerini avuçları içinde tutuyor,kendi canını onunkine katıyordu.Göz göze geldiği hastabakıcı,ona saygıyla bakıyordu.Bu ufak tefek adam kolundan tuttuğu kadını sandalyeye oturttu.Küçük çaplı bir ölü soyucudan çok bir vaiz gibiydi artık.Hayat işte,hepimizin başına gelecek.İnsanın ailesi gibi var mı?Kız çocukları da ayrıca düşkün olur babaya.Elindeki paspasla her tarafı sildi.Sonra sondayı değiştirdi.Altını temizledi bir güzel.Bütün işleri bitirdikten sonra kadına baktı.Kadın da üzgün gözlerle onu takip ediyordu.Allah kahretsin.Şimdi ne diye öyle bakmıştı ki kendisine?Parası yok diye mi yoksa babasının içler acısı hali yüzünden mi?Cehennemin dibine,üç kuruş parası olmaz mı insanın cebinde?Bir dahaki sefere hiçbir şeye dokunmamaya kararlıydı.Öylece kalsın her şey görelim.Ekşimiş bir suratla odayı kolaçan etti.Kadın babasının soğumuş bedeni üzerine abanmış sessizce ağlıyordu.Ona bakarken koparılamamış bahşişin yarattığı kederle karışık öfkesi elinde bir aksesuar gibi duran paspasın sapından akıyordu.

"Her şey boş!"

Kadın,kelamı duymadı bile.Gözleri ve burnu ağlamaktan kızarmıştı.Eliyle babasının beyaz saçlarını okşadı.Hastabakıcı kadına baktı.Beklediği bahşişi almamış olmak bir yana,kendini zorlayarak da olsa gösterdiği tek cümlelik teselli,böyle bir zamanda,insanlık adına önem arz etmeliydi.Ama nafile.Bunların ailece çivileri çıkmıştı.İnsanoğlu nankör!Düştüğün duruma bak.Kadına yaklaştı.Kaç gündür babasının ağzından tek kelime duymayı bekleyen kadına onun mirasını vermeye karar verdi.Artık kendine saklamasının bir anlamı yoktu.Her şey zamanında yapılmalıydı.Serumun demirini ayağıyla itti.Biri boş diğeri yarım duran şişeler dengesizce birbirine çarptı.Boşta duran hortumlar yere düştü.İsteksiz mırıldandı:

"'Beni köyüme götürün',deyip durdu..."

Anahit gördü onları.Kendisinden dilendiklerini nasıl gömdüklerini.Çocuk arzusu düşürdü erkeklerin yüreklerine.Ardından gömdükleri sayısınca kafatası düşürdü kadınların rahimlerine.Cezalandırılacakları günün ertesinde aynı kayaya oturacağı o zaman gelene kadar koyverdi kendini Fırat'ın suyuna...

*Jaklin Çelik

**Bir Dersim Hikâyesi:Murathan Mungan'ın Seçtikleriyle,2. bs.,İstanbul:Metis Yayınları,2012,s.167-173.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder