13 Aralık 2012 Perşembe

Ermeni Düşmanlığında Anti-Semit Çizgiler/Eren Yıldırım Yetkin*

Birçok kişi ve kurum tarafından tarihi ve uluslararası politika açısından -ve genellikle diyakronik çerçevede- değerlendirilen 1915 olaylarının,artık,günümüze yansımaları üzerinden değil,tam anlamıyla senkronik açıdan ele alınması gerektiği,özellikle Fransa Parlamentosu'nun tartıştığı "devlet tarafından tanınan soykırım suçlarını önemsizleştirme ve/veya yok saymaya karşı cezalandırma" yasa tasarısıyla daha da netleşti.Zira böyle bir inceleme sayesinde,günümüz Türkiye,Ermenistan ve tüm Anadolu halklarının diasporaları -Kürt,Türk,Ermeni ve daha birçoğu- kendi etik ve emik değerlerini masaya yatırıp,toplumsal dinamiklerini,daha doğrusu sosyo-psikolojilerini rahatlatabilecekler.Bu amaç doğrultusunda,Türkiye'deki yer edinmiş Ermeni düşmanlığının zenofobik altyapısını incelemek,doğru bir başlangıç teşkil edebilir.Bu yazı,Ermeni düşmanlığının,ırkçı bir temelden bağımsızlaşmaksızın,anti-Semit diskurun dinamiklerini sahiplendiği ve bu doğrultuda,günlük hayatta karşımıza çıkan Ermeni düşmanı söylemlerin,bütünüyle ırkçı-ayrımcı bir temelden hareket etmekten çok anti-Semit kuruntuyla benzeştiği hipotezini konu almaktadır.Ve bu bağlamda,yazının ilerleyen bölümlerinde söylem dinamiklerini değerlendirebilmek üzere,öncelikle ırkçılık ve anti-Semitizm kavramlarını ele alıyor.

Irkçılık Mı,Anti-Semitizm Mi?

Pek çok zenofobik düşüncede ırkçı temeller teşhis edilebilir,ancak yönelimler,sosyal veya politik,daha doğrusu yapısal nüanslarla birbirinden ayrılmaktadır.Bir diğer deyişle,farklı cinsel yönelimlerin toplumdan dışlanması ya da mültecilere karşı ayrımcılık da temel yapıtaşları olarak ırkçı öğeleri içerir.Ondokuzuncu yüzyıl milliyetçilik akımlarıyla birlikte değişen ve kendini bizlere modern anti-Semitizm olarak tanıtan,temelinde tehlikeli bir sosyo-patolojik kuruntu (Pohl,2010) olan bu olgu,gün be gün değişen ve gelişen politik yaşantıyla,ırkçılıktan büyük ölçüde farklılaşmıştır.Irkçılık ve anti-Semitizm arasındaki temel farkları hatırlamak maksadıyla,her iki terminolojiyi kısaca özetleyelim.

Irkçılıktan başlayacak olursak,tarihi binlerce yıl öncesine giden,kölelikle organik bağları bulunan ırkçılık illetinin farklı dönemlerde farklı akımlara kendini adapte edebildiği söylenebilir.Temelinde başka bir toplumu -farklı renk veya etnisite etmeni ekseninde- aşağı görmeyi öngören bu illet,kendi toplumunu,kanını,rengini,dilini yücelten keskin hatlarla tanımlanan bir kolektif egonun örgütlenmesini amaçlar.1492'de başlayan coğrafi keşiflerle birlikte gelişen kolonicilik ırkçı düşünsel yapının köklerini sağlamlaştırmıştır.Avrupa kraliyet ailelerinin önüne "numune" olarak çıkartılan yerli halkların mensupları kafesler içerisinde sergilenmiş,ilkel yaratıklar olarak sınıflandırılmıştır.Ancak,kolonyal dönem primitif ırkçılığının,en güçlü dönemini milliyetçiliğin tek tipçi söylemine yapışarak yaşadığı iddia edilebilir.Sözkonusu homojen toplum isteği,dönemin politikasının ve toplumlarının içine öyle işlemiştir ki "biz" ve "bizden olmayanın" farkına bir anda varılmış ve birçok azınlığa göç yolları gözükmüştür.Ama bu tek tipleştirme,azınlıklara karşı geliştirilen korkudan daha doğrusu kuruntudan değil,"üstün" milletin tek başına kalmasının devlet ve vatan topraklarının refahı için şart olduğu görüşünden güç bulmuştur.

Irkçılık kavramını detaylandırarak ilerleyecek olursak,öncelikle,ırklar arasındaki kurgusal biyolojik farklılıkları temel alan klasik ırkçılık ile kültürel farklılıklar üstünden yürütülen günümüz ırkçılığını da ayırmamız gerekir (Zerger,1997).Zerger gibi bu olguyu "ırk" kavramı üzerinden açıklamayı seçmeyen Balibar (1991) günümüzdeki ayrımcı ideolojinin,"neo-ırkçılık" ismiyle,soyut unsurlar,örneğin kültürel ve geleneksel farklılıklar üzerinden geliştirildiğine işaret etmektedir.Kafa karışıklığına mahal vermemek adına,Türkiye bağlamında düşündüğümüzde,günlük hayatta duyabileceğimiz "Türkün Türkten başka dosu yoktur","Bir Türk dünyaya bedel" gibi ulusalcı-milliyetçi ifadelerin,ırkçılıktan öte etnosentrizm temelinde değerlendirilmesi gerektiğine inanıyorum.

Anti-Semit düşünce ırkçılıktan en keskin ayrımını,yukarıda da belirtildiği gibi,korku ve kuruntu ekseninde barındırmaktadır.Farklı bir anlatımla,kendi toplumunu,rengini veya en basit haliyle sosyal yapısını yüceltmek ve karşıdakini küçük görmek yerine -yabancı düşmanlığının tersine-,anti-Semit nefret,karşıdakini üstün ve tehditkâr gören bir anlayıştan güç almaktadır (Jaecker,2006).Yazıda değinilecek kavramları netleştirmek adına,ırkçılık ve anti-Semitizm temel ayrımından öte birkaç terimi daha kısaca açıklamak gerekebilir.Bunların başında da modern anti-Semitizm ile tarihi dinsel anti-Judaizm (Yahudi düşmanlığı) arasındaki ayrım gelmektedir.Dinsel anti-Judaizmin temel kerterizi zamanının Yahudi halkının İsa peygamberin çarmıha gerilmesinde rol oynadığı klişesiyken,modern anti-Semit manifesto,komplo teorilerini lokomotifi olarak sahiplenmiştir.Yahudilerin tüm para piyasasını yönettiği,bütün Yahudilerin zengin olduğu,planlarının dünya hakimiyeti olduğu gibi önyargıları beraberinde taşıyan bu bulaşıcı kuruntu,Sanayi Devrimi'yle birlikte modernize olmuşsa da dinsel anti-Judaizmin tarihsel iltihabını at(a)mamıştır.Öyle ki faşist Nazi dönemi propagandalarında dahi,her ne kadar temel odak modern anti-Semit "sanayimizi ve emeğimizi sömürüyorlar" söylemi olsa da,Hristiyan anti-Semit altyapıdan gelen Yahudilerin gayrimusevi çocuk kanı içtikleri gibi kurgulara da yer verilmiştir.

İslamcı anti-Semit düşünceye baktığımızda da benzer ithal düşüncelere rastlayabiliriz (Holz,2005).Uzaklara,Seyyid Kutub veya Müslüman Kardeşler manifestolarına girmeksizin,Cevat Rıfat Atilhan'ın İkinci Dünya Savaşı sonrasında takındığı İslamcı tutumdan örnek verebiliriz.Ya da modern anti-Semit düşüncenin Türkiye yansımasından bahsedecek olursak,Necmeddin Erbakan'ın Yahudiyi "para ve para aracılığıyla gücü" ele geçirmeye çalışan bir iblis olarak tasvir etmesini,bu ithalatın önemli örneklerinden sayabiliriz.Elbette ki bu ithalatı mümkün kılan etmenlerden birisi de -kökleri ondokuzuncu yüzyıla dayanan modern anti-Semit diskurun başucu kitabı sayılan- "Siyon Bilgelerinin Protokolleri"dir.Bu kitap,bugün dahi başta ABD merkezliler olmak üzere pek çok revizyonist tarihçi tarafından kaynak olarak gösterilmekte,Hizb-ut Tahrir ve Hizbullah'ın nezdinde en popüler neşriyat olarak zikredilmektedir.

Burada kısa ayrı bir parantez açarak,ana konuyla yakından ilişkili bir başka terimi açıklamayı faydalı buluyorum.Frankfurt Okulu'nun araştırmalarında yer alan,Adorno,Marcuse,Horkheimer gibi sosyologlarla birlikte çalışmış Peter Schönbach 1961 senesinde yürütülen röportajlar ve gözlemler sonucunda "ikincil anti-Semitizm" kavramını ortaya atmıştır.Schönbach'a göre,sözü edilen kuruntu ve savunma mekanizmasıyla,geçmişte yaşananların suçluluk duygusu arasında güçlü bir bağ vardır.Adorno,bu bağı 1960'larda ebeveyn olan ve 1930'lu yıllarda Üçüncü İmparatorluğun tüm propagandalarına alet olmuş toplumun,çocuklarını koruma içgüdüsü sebebiyle ortaya çıkan,yeniden ısıtılmış bir anti-Semitizm olarak tanımlar.Stender (2010),ikincil anti-Semitizmi "Auschwitz'e rağmen değil,Auschwitz'den dolayı" şeklinde kısmen basit olarak tarif ederken,anti-Semit düşüncenin farklı toplumsal konstellasyonlarda değişik dönüşümlere uğradığını,ancak temel yapıtaşlarının kaybolmadığını belirtmektedir.Bunun en çarpıcı örneklerini Holz da (2005) İslamcı anti-Semitizmi yorumlarken ortaya çıkarmıştır.Holz'a göre (2005) modern İslamcı anti-Semitizm diğer modern anti-Semitizm varyantları gibi "biz ve diğerleri" yapısının üstüne oturtulmuştur,ancak fark Yahudi figürünün "diğerleri" şeklinde değil üçüncül bir pozisyona(1) yerleştirilmesiyle ortaya çıkmaktadır.Öyle ki,bu üçüncül pozisyon,sadece dünya hakimiyetini değil,aynı zamanda tüm halkların ve dinlerin arasındaki farkları ortadan kaldırmayı amaçlamaktadır ve bu noktada,İslamcı anti-Semitizm,üçüncül pozisyonun nitelendirilmesinde ikincil anti-Semitizm gibi,Stalinist anti-Siyonizme özgü unsurlara da başvurmuştur.İkincil anti-Semitizm tartışmalarında atlanmaması gereken noktalardan belki de en önemlisi,bahsi geçen formun,soykırım sonrası modern anti-Semitizm bağlamında bir yan türev olduğudur.

Olgular ve Yorumlar

Yukarıda bahsedilen teorik denklemin günümüz dünyasında nasıl tezahür ettiğine değinmek istersek,sözkonusu kavramları değerlendirmemize yardımcı olacak pek çok malzeme bulabiliriz.Yazının bu kısmında,karşılaştırmaya en açık komplo teorileri,önyargılar ve söylemler ele alınıp,yazının merkezi hipotezi irdelenecek ve belirtildiği gibi,bu yazının konusu dahilinde,söylentilerin mümkün ya da namümkün olduğu değil,dinamikleri ve yansımaları analiz edilecektir.Bu tartışma,Ermeni düşmanlığının taksonomisi çalışmalarına katkıda bulunabilir.

Söylemlerin analizine başlamadan önce,Holz'un (2001) modern anti-Semitizm yaklaşımını hatırlamakta fayda var.Holz'a göre,modern anti-Semitizmin temelde barındırması gerekenlerin başlıcası "biz ve onlar" kavramıdır.Öyle ki,her türlü olay ve hatta tarihi gerçeklik bu konsept çerçevesinde bağlamlaştırılmaktadır.Bu bağlamın tarifini yapmak üzere bir adım attığımızda,karşımızda,dünyayı kontrol etmeyi arzulayan,"biz ve onlar"ın dışında kalan bir "Yahudi" figürü görürüz.Bu figür tamamen komplo teorisi konturlarıyla biçimlendirilmiştir.Modern anti-Semitizmin içindekiler listesi ulus devleti yıkmaya çalışan,"birlik" ve "bütünlüğümüzü" tehdit eden üçüncül pozisyondaki "Yahudi"dir veya "X"dir.Geçmişte mağdur olanın şimdi mücrim olarak nitelendirildiği segment(2) modern anti-Semitizmin en yanıcı ucudur.Bu öyle bir uçtur ki çarçabuk alev alabilir ve mesnetsiz betimlemelere götürebilir.

Birçok araştırmacı ve aydın tarafından dile getirilen gerçeklere dayanarak,1915 katliamlarının bir bütün olarak,Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarafından soykırım olarak tanınması durumunda,Türkiye sözkonusu çerçevede bazı çalışmalar yapmak zorunda kalacaktır.Bu çalışmaları sadece uluslararası politikayı rahatlatıcı adımlar olarak görmek,günümüzde yürürlükte olan,kafasını kuma gömen devekuşuyla eğretilenebilecek,körlükle malul zihniyet doğrultusunda bir değerlendirme yapmaktan farklı olmaz.Soykırımın kabulü sonrasında,politikalarüstü bir role sahip olacak geçmişle yüzleşme çabasının halk tabanına çekilmesine ve halkların birbiriyle empati yapabilmesini sağlamaya sıra gelecektir.Aynı Almanya'nın yaptığı gibi,bu yüzleşme süreci dahilinde atılacak birtakım adımlar vardır;Malatya,Sivas,Antakya,Erzurum ve diğer birçok şehirde 1915 senesinde kurulmuş olan deportasyon merkezlerinin günışığına çıkartılması,buralarda müze ve anıtların kurulması,olaylar kapsamında ailevi zarar gördüğünü belgeleyen diaspora ve Ermenistan Ermenilerine özür niteliğinde vatandaşlık ve tazminat verilmesi yapılabileceklerin bazılarıdır.Ya da Almanya'nın Holokost sonrasında pek de başarılı olamadığı bir girişimi örnek vermek gerekirse,ortaöğretimde insan hakları ya da tarih başlıklarında bu konuların işlenmesi de sözkonusu olabilir.

Sözü fazla uzatmadan,kuruntunun ortaya çıktığı dimağın analizine geçelim.Diaspora Ermenilerinin bir bölümünün,soykırımın Türkiye tarafından tanınması halinde Türkiye'den bu yüzleşme sırasında toprak talebinde bulunacağı söylenegelir.Zamanında manşet manşet gazete sayfalarına yansıyan "talep edilen" bölgeye baktığımızda,bu bölgenin Ağrı Dağı ve çevresi olduğu görülmektedir.Ermeniler için,Hristiyanlık öncesinde,Urartular zamanında dahi çok büyük öneme sahip olan Ararat (Semit diller ve Ermenice),Masis (Ermenice),Aghur (Osmanlıca) ya da Agiri (Kırmançi) Dağı bu söylemde merkezi bir rol oynamaktadır.Öyle ki,işaret edilen,Ermenilerin kutsalıdır.Bu kutsal,kimi milliyetçi çevrelerce Ermenilerin "va'dedilen toprakları" olarak da nitelendirilmiştir.Kısa bir açıklama olarak;bir bölgenin mevzubahis şekilde "va'dedilmiş" olması için,bu bölgenin o toplumun kutsal kitabı -burada Ermeni Ortodoks İncili- içerisinde geçmesi gerekmektedir.Oysa İncil'de geçen Nuh peygamberin fırtına sonrasında gemisini Ağrı Dağı'na demirlediğidir,ne Ermeni halkından ne de herhangi bir vaatten bahsedilmektedir.Burada,bu söylentiyi çıkarmakla yapılan en başta Ermeniler için büyük kültürel,tarihsel ve dini değer barındıran bir sembolü,daha doğrusu bir kutsalı manipüle ederek nefreti körüklemektir.Söylentinin şekillenişine bakacak olursak,pek de yabancı olmadığımız başka bir nitelendirmeye rastlıyoruz.Özellikle İslamcı anti-Semitizm ve anti-Siyonizmde vücut bulan,Hamas çartasının 32. maddesinde ifade edilen,İsrail Devleti'nin "Nil'den Fırat'a bir ülke" kurmayı amaçladığı vehmi.Bu önyargılaşmış kuruntu ya da daha doğrusu komplo teorisi,iç politikamızda da Erbakan tarafından defalarca vurgulanmıştır.

Kendimizi kandırmaya gerek yok,"X toprak istiyor","X toprağımızı çalacak" söylentisi sadece Ermeni veya Yahudi halkları için pişirilip pişirilip sofraya konulan hastalıklı bir söylev değildir.Benzer söylemleri,birçok kereler Kürdistan coğrafyası varlığının reddedilişi veya Kıbrıs Rumlarının varolmadığı hülyalarının dile getirilişinde de duymuşuzdur.Bu hülyanın derinine inmeye gerek kalmadan,sadece söylenegelen o cümleye baktığımızda dahi hastalığın geri planına vakıf olabiliriz.Aslen önümüze tekrar tekrar konulan sözden öte,devletin ve tek tipçi zihniyetin "biz-onlar" ayrımının hakimiyetidir karşımızdaki.Öyle ki,zamanı geriye sarıp gözlerimizi açarsak,milliyetçi için solcunun "onlar",ulusalcı Kemalist için dindarın "o" olduğunu;solcu için liberal eğilimli işverenin "diğeri" şeklinde vücut bulduğunu,para sahipleri için sendikal hakkını kullanmak isteyen işçinin anarşist "o"ya büründüğünü görebiliriz.Türkiye'deki politik çıkışlar "biz-onlar" diskurunun üzerine kurulu olduktan sonra Ermeni düşmanlığının da farklı bir gövdeyi kullanabileceği elbette düşünülemez.

Bahsi geçen söylem tipinin "biz-onlar" dikotomisi dışındaki kısma odaklandığımızda elimizde iki sözcük kalıyor."X"in yeri bellidir.Peki ya "toprak"? 1923 Lozan Antlaşması'na kadar en az elli sene boyunca savaştan savaşa koşturulan,hem Osmanlı hem de Cumhuriyet dönemlerinde gerçeklerden "korunan" bir halktan bahsediyoruz."Toprak" kelimesi,bu ülkenin halklarını korumak amacı doğrultusunda manipüle edilebilir.Hem dış hem de iç düşman üretmekte ustalaşan propaganda ehlinin oyuncağı birçok durumda toprak kavramıdır.Yukarıda da belirtildiği gibi Kürt halkı,Ermeni toplumu ya da diğer "biz"den olmayanların tek istediği topraktır.Bu halklar bu diskurun tasvir ettiği gerçeklikte,ne geçmişi tanımak ne gerçekleri duymak ne de en temel insan haklarına sahip olarak beraber yaşamak isterler.Söylem içinde,bu şekilde konumlandırılan halklar Türkiye Cumhuriyeti'nin en kutsalı olan Misak-ı Milli sınırlarına dokundurulur ki,"onlar" kavramı pekiştirilebilsin.

Aslına bakarsanız,"toprak" burada başka bir bağlama kavuşmaktadır.Bu bağlamı basitçe açıklamak için;sözde istenilen "toprak"ın kim tarafından nasıl alınacağı sorularını cevaplamamız gereklidir.Kim sorusunun cevabı,diskura göre,Ermenistan ve Ermeni diasporasından başka kimse değildir.Nasıl sorusunu yönelttiğimizdeyse,Ermeni düşmanlığının anti-Semit dinamiğine dair bir ipucu daha edinebiliriz.

İstenilen toprağın savaşla alınacağından bahsedilmemektedir.Toprak,tamamen diplomatik hamlelerle ele geçirilmektedir.Komplo teorisine göre,Türkiye'nin soykırımı kabulü sonrasında,Ermeni diasporası toprak talebinde bulunacaktır.Diaspora,kaba hatlarıyla,burada soyut bir şeytandır,o şeytan ki her türlü politik gücü elinde bulundurmaktadır.Bu güç,özellikle ABD,Fransa ve İsviçre'de başarıya ulaşmıştır,bir diğer deyişle "şeytan kendine 'Batı'da' taht kurmuştur." Holz'un,yukarıda özet geçilen,modern anti-Semit konturları düzenlediği araştırmasında,"Yahudi"nin dünyaya hükmedici gücü olduğuna dair komplo teorisi yapısına rastlandığından bahsedilmektedir.Ermeni diasporasının tasvirinde de bu fazlasıyla geçerlidir,şeytanlaştırılan diaspora(3),kısaca "onlar" yabancı devletlerin siyasetine karışabilmekte,yasalar geçirmekte,Türkiye'yi her alanda zora sokabilmektedir -ki belki de anti-Semitizmin Ermeni düşmanlığından ayrıldığı en belirgin yer burasıdır,zira Ermeni diasporasının dünyayı yönetecek gücü olsa dahi Türkiye'den toprak almaya takılmıştır,başka bir toprağa bakmaz,fazlasını istemez.

Dahası,modern anti-Semitizmin en çok kullandığı,"Yahudiler"in Manhattan'ı ve dolaylı olarak dünyadaki tüm parayı ve borsaları yönettiği,ABD'nin doğu yakasında kümelendiği yönündeki komplo teorileri,Ermeniler için,ABD'nin batı yakasına hakim oldukları şeklinde zuhur etmektedir.Bu komplo teorisi çerçevesinde ABD'nin batı yakasına göz gezdirdiğimizde,Hollywood'un üstü Los Angeles,Kaliforniya olduğu üzere,sinema ve medyanın Ermeniler tarafından yönetildiği varsayımına kapılmamız beklenmektedir.Bu kuruntudaki tek doğruluk payı,Kaliforniya'da çok güçlü bir Ermeni nüfus olduğu gerçeğine işaret etmesidir ki her komplo teorisi de bir gerçekliğin çarpıtılmasıyla yaratılır.Fakat burada,sözkonusu Ermenilerin Kaliforniya'ya nasıl koşullarda nereden gittikleridir.Sonuç olarak,bu teoride elimize batı ve doğu yakası dünyayı yönetecek güce sahip iki farklı diaspora tarafından ele geçirilmiş bir ABD vardır,ki özellikle İslamcı anti-Amerikancılıkta bu yapı kullanılmaktadır.Bunun yanı sıra,diasporanın sözkonusu kurgusal medya ve şov dünyası hakimiyeti algısı,anti-modernist tandansı beslemektedir.

Millet-Devlet Duygusu ve İyi-Kötü Ayrımı

Dünyayı değiştirecek güce sahip diasporanın neden hâlâ Türkiye ile uğraştığı bilinmeye dursun,diasporanın şeytanlaştırılmasıyla amaçlanan dünya hakimiyeti safsatasının zihinlere kazınması dışında diskurun iki doğrultusu daha teşhis edilebilir.Birincisi diasporanın "homojen" Türk ulus devletini tehdit etmekte olduğu iddiası.İkincisiyse,diaspora,Ermenistan ve Türkiye Ermeni cemaati içinde son zamanlarda Hrant Dink'in katli ve cinayet davasıyla daha sık tanık olduğumuz şekilde "iyi" ve "kötü" Ermeni figürlerinin tanımlanması.

Holz'un (2001) yaklaşımında tarif ettiği modern anti-Semitizmde olduğu kadar net çizgilerle belirlenmemişse de,genel olarak,tek tipçi Türk ulus devletinin düşmanı kabul edilen farklı odaklar vardır.Paranoyak zihniyet,dış ve iç düşman üretebilme yetisine dayanarak,yüceltilen ulus devlet ideolojisine düşmanlar belirlemiştir.Burada,ulus devlete sahip olmayan diasporaların önemi artmaktadır,çünkü bu diasporalar ellerinde bir ulus devlet olmadığından ötürü kimliklerini geçmişiyle ve geldikleri topraklarla oluşturur.Ermeni toplumu her ne kadar bir ulus devlete sahip olsa da,diaspora Ermenilerinin büyük bir bölümünün günümüz Ermenistanı'nın kapsadığı topraklardan gelmediği açıktır.Bu "milli bilinçten nasibini alamamış" ve dünyanın farklı yerlerine dağılmış topluluk,"milli bilincin en yüce değer" olduğu Türkiye için en önemli tehditlerden birisidir.Burada sormamız gereken soru şudur:Ermeni sözcüğü bir küfür olarak kullanılırken alttan alta vurgulanan bu değil midir?Bu horgörünün temelinde Ermeni toplumunun dağıldığı,toprağına dönemeyeceği ve bu sebeple de "milli bilince" sahip olamayacağı,son tahlilde de diasporanın amaçlarından birisinin de Türkiye'nin "bütünlüğünü" bozmak,dolayısıyla "kutsal" ulus devletin temellerini sarsmak olduğu kuruntusu yok mudur?

Doğu Bloğu'nun yıkılışı sonrasında küreselleşen dünyanın hızlı dinamikleri,nefret söylemlerinin dönüşümünü de zorunlu kılmıştır.Gün be gün değişen dünyayı anlamaya çalışan ayrımcılık,aynı savaş sonrası ortaya çıkan ikincil anti-Semitizmdeki gibi,kendini farklı adaptasyon süreçlerine tabi kılmıştır.Bu değişim aşamasının ilk sonuçlarından birisi belki de,diasporanın tek bir birey tipinden meydana gelmediğinin görülmesi ama bu gerçeğin de ayrımcı söylemler maksadıyla kullanılmaya çalışılması olmuştur.Daha açık anlatımla,ancak ikiye kadar sayı saymayı başarabilen ayrımcı psikoloji,"onlar"ın sadece "onlar" olmadığı,aynı zamanda içerisinde "iyi ve kötü" olarak iki farklı grubu barındırdığı tezini ortaya atmıştır.Bunu yaparken de,elindeki,figürize edilmiş "Ermeni"yi önyargıları beslemek adına,bir kenara atmaktan kaçınmıştır.Anti-Semit yapıda da göze çarpan "iyi" azınlığın,çoğunluk olan "kötüler"in arasında görülmemesidir.İyi ve kötü diye ikiye ayrılan diaspora,Ermenistan ve Türkiye Ermenilerinin bir süzgeçten geçirilmesi ve her bireyin çekmecelere sıkıştırılmasından ve bireysel özelliklerin yok sayılmasından farklı değildir.Barındırdığı en önemli farklılık ise "iyi"nin yüceltilmesi ve çarpıtılması vasıtasıyla "iyi"nin ne kadar güçsüz ve karşısındaki "kötünün" ne kadar güçlü olduğunun vurgulanmasıdır.

Diğer yandan mevzubahis iyi-kötü ayrımı,sadece bireyler sözkonusu olduğunda devreye girmemektedir.Bu iyi-kötü ayrımı çerçevesinde özellikle günümüz "muhafazakâr demokrat" kesimince çokça dillendirilen "Bizler Ermenistan Ermenileriyle kardeşiz,diaspora her şeyi bozandır" söylemi,diasporayı iblislerin şahı olarak görürken bir yandan da farklı bir pozisyona itmektedir.Ne de olsa diaspora "ulus" doktrininden mahrumdur ve bundan mütevellit,Ermenistan halkını anlayamayacağı için onların derdine derman da olamaz.Anti-Semit tandansın üçüncül figürüne benzeyen bir yapılanmayı barındıran bu söylem,"kötüsü" dünyaya dağılmış/dağıtılmış bir halk kurgularken samimiyetten uzak şekilde,bir ulus devlet olarak Ermenistan'ın durumundan haberdar olduğunu belirtir.Üçüncül pozisyona itilen diasporanın burada iyi-kötü süzgecinden geçirilip geçirilmediği başka bir araştırma konusu teşkil ederken,bu üçüncül pozisyona itmenin etkilerinin sadece Türkiye halkları üzerinde değil aynı zamanda hem medyada hem de Türkiye'nin dış politikasında gözlemlenebildiği söylenebilir.Misal verilecek olursa,bundan birkaç sene öncesinde Ermenistan ile ilişkilerin düzeltilmesi kisvesi altında yapılan çalışmalarda,diasporanın söyledikleri görmezden gelinmeye çalışılmıştı.Hatta ve hatta görüşmeler tıkandığı zaman,tıkanmanın en büyük "suçlusu" olarak özellikle medya tarafından diaspora gösterilmişti.Görüşmeler,her ne kadar Yukarı Karabağ sorunu sebebiyle durdurulmuş olsa da,diasporanın görüşmelere "köstek" olduğu ve be sebeple Ermenistan'ın görüşmelerden uzaklaştığı söylenegelmiştir.Bu söylem önyargıları körüklemeye müsait bir bütünlükte çalışırken,diaspora Ermenilerini de üçüncül bir pozisyona itmektedir.Biz,bizden olanın,yani ulus devlet olanın derdinden anlarız tavrı,diasporanın şeytanlaştırılmasına hizmet etmektedir.

Yazıyı sonlandırmaya yakın,kısaca Holz'un bahsettiği "geçmişin mağduru günümüzün mücrimi" nitelemesinin bugüne kadar yoğun olarak kullanılmadığını söylemek yerinde olacaktır.1915 olaylarının Türkiye Cumhuriyeti tarafından soykırım olarak kabul edilmediği için;İsrail-Filistin sorunu ele alınırken yapılan Sharon-Eichmann,İsrail Devleti-NSDAP benzetmeleri gibi anti-Siyonist ve anti-Semit yaklaşımlara benzer,Yukarı Karabağ olaylarında Ermenilerin İttihat ve Terakki zihniyeti ve Talat Paşa'dan çektiklerinin aynısını Azerilere yaptığı gibi benzetmeler günümüzde ortaya atılamamıştır.Ancak bu,Türkiye belli adımlar attıktan sonra böylesi benzetmelerin ortaya çıkmayacağını garanti etmez.Basit bir öngörüyle,Türkiye'nin 1915'i kabulü sonrasında,anti-Semit tandanstaki Ermeni düşmanlığının yeniden şekillendirilerek mağdur-mücrim değişimi söylemini de dimağına dahil edebileceği söylenebilir.Aynı ikincil anti-Semitizmdeki gibi,Ermeni düşmanlığı bir mutasyon geçirerek farklı dinamiklerle yeniden karşımıza çıkabilir ve Ermeni düşmanlığıyla mücadelede farklı yöntemlerin ortaya konulmasını gerektirebilir.

Sonuç

"O"ya büründürülen halk eğer artık bu topraklarda yaşamıyorsa,sözkonusu halktan yüzbinlerce insan katledildiyse,bu halkın çocukları devşirildiyse,Ermeni halkından geriye kalanın sadece hatırat olduğu söylenebilir.Bugün Sivaslı bir genç,köylerdeki taş işçiliğinin Ermenilerin eseri olduğunu bilmiyorsa,Ermenilerin eserlerinin yok edilmesinin başarıldığı söylenebilir.Ermeni halkının hatırasının Anadolu topraklarından silinmesi ne kadar uzun zaman aldıysa;günümüz Türkiye gençliğinin büyük bir kesiminin bihaber olduğu Ermeni geçmişinin insanlara hatırlatılması ve kabul ettirilmesi de aynı şekilde komplo teorileriyle zorlaştırılmaktadır.

Anti-Ermeniciliğin kendini tam anlamıyla anti-Semit tabanda dönüştürebildiğini söylemek elbette mümkün değildir.Sonuç olarak iki farklı tarihten bahsediyoruz.Bu farklılıkların başında belki de Nazi ve İslamcı anti-Semitizmin Bolşevikleri "Yahudi" olarak mimletip,ikisini tek bir düşman benliğinde birleştirerek yok etme çabası vardır.Bu klişenin içeriğine bakıldığında,anti-Semit diskur,Karl Marx,Lev Trocky ve Rosa Luxemburg gibi aydınların Sosyalist-Komünist düşünsel dünyadaki rollerini Yahudi geçmişlerine bağlar ve Yahudiliğin tüm dünyayı Siyonizm ve Komünizm ekseninde -İslamcı anti-Semitizmde buna modernizm de eklenmiştir- ele geçirmeye çalıştığı diskuruyla önyargı tohumları eker.Tahminim,Ermenilerin ötekileştirilmesinin köklerine yapılacak bir analizin bu kadar net figürler ortaya koyamayacağıdır.

Aslına bakılırsa,"herkes bize düşman" zihniyetini bütünleyen Megalo Idea'dan,Büyük Ermenistan'a ve Kürdistan devletine,pek çok farklı korku ve paranoya,anti-Semit bir yapıda şekillendirilmiştir.Irkçılığın ikincil unsur haline gelmiş olmasının en büyük sebebi belki de "tek dil,tek bayrak,tek millet" homojenizasyonu doğrultusunda yerleştirilen "biz ve onlar" ikiliğini temel alan milliyetçiliğin devlet eliyle halk tarafından içselleştirilebilmiş olmasıdır.Bu güvensizlik ve korkunun başka bir sebebi de,geçmişin bazı travmalarını,yüzleşme kültürü yoksunluğumuz dolayısıyla atamamış olmamızdır.Spekülatif bir mercekten bakıldığında,Türkiye'de tartışma kültürünün ve bununla birlikte demokratik rekabet ahlakının yerleşememesi,bunun getirisi olarak da şüpheciliğin gene "biz ve onlar" diskuru çerçevesinde yeşertilip,her partinin milleti değil devleti yüceltme gayretine girmesi de sebepler arasında gösterilebilir.

Anti-Semit zihniyetin Türkiye toplumlarının zihnine işlemesindeki başka bir etmen de "Kavgam" kitabının 30'dan fazla,"Siyon Bilgelerinin Protokolleri"nin 100'e yakın basılmış olması ve Yalçın Küçük,Soner Yalçın gibi komplo teorisyenlerinin ya da Harun Yahya gibilerin herhangi bir şekilde nefret suçu kapsamında yargılan(a)mıyor olmasıdır.Böylesi bir literatürle büyüyen gençliğin de aklıselim objektif sorgulamalar yapabilmesi ihtimal dahilinde görülemez.

Ermeni düşmanlığında barınan anti-Semit dinamikleri netleştirirken,Sosyalist Bloğun ayakta olduğu yılların sağlayabileceği verilerin ve duvarın yıkılışı sonrasında diasporanın yeniden tanımlanmasının odağa alınması gerekir.Günümüz dünyasını anlamak ve yorumlayabilmek adına yürütülen küreselleşme araştırmalarında,diaspora,azınlık ve transnasyonal topluluk tanımlamaları da değişmiştir.Bu dinamizmin içerisinde herhangi bir söylem tipinin -ki buna nefret söylemi de dahildir- kendini dönüştürmekten sakınması mümkün değildir.Bu sebeple,çeşitli durum çalışmalarında konu edilen "diaspora tehdidi" de,ASALA'nın etkisi,Soğuk Savaş döneminin izleri ve duvarın yıkılışı sonrasında globalleşen dünyada diasporaların rolü gibi açılardan yeniden sorgulanmalıdır ki sözkonusu söylemin konturları belirginleşebilsin ve bu nefreti giderici/önleyici eğitim çalışmaları yürütülebilsin.Bu konuda yapılabilecek ileri araştırmalar Ermeni düşmanlığını körüklemekte kullanılan söylev ve manşetlerin hangi tarihi klişe ve önyargılara uzanıp hangilerinden beslendiğine de odaklanabilir.

***

1-Klaus Holz bunu "Üçüncül figür kavramı -das Konzept von der Figur des 'Dritten'"- şeklinde açıklamıştır.Ben ise,Türkçe'ye çeviride "üçüncül pozisyon" olarak kullandım.
2-Almanca'da "Täter-Opfer-Umkehr" olarak literatüre geçen kavram.
3-Diaspora sözcüğünün anlamının komplo teorisyenleri tarafından net biçimde bilindiğine şüphe ediyorum.

***

-E. Balibar(1191):Is There a 'Neo-Racism'" içinde (ed.):Race,Nation,Class. Ambigiuous Identities.Verso.s.17-29.
-Klaus Holz (2001):Nationaler Anti-semitismus.Wissenssoziologie einer Weltanschaung.Hamburger Edition.
-Klaus Holz (2005):Die Gegenwart des Anti-semitismus.Islamistische,demokratische und antizionistische Judenfeindschaft.Hamburger Edition.
-T. Jaecker (2006):Antizionistisches Einerlei.http://www.jaecker.com/2006/02/antizionistisches-einerlei/
-R. Pohl (2010):"Der anti-semitische Wahn.Aktuelle Ansätze zur Psychoanalyse einer sozialen Pathologie" içinde:W. Stender vd. (ed.):Konstellationen des Anti-semitismus:Anti-semitismusforschung und sozialpädagogische Praxis.VS Verlag.s.41-68.
-W. Stender (2010):"Konstellationen des Anti-semitismus,zur Einleitung" içinde (ed.):Konstellationen des Anti-semitismus:Anti-semitismusforschung und sozialpädagogische Praxis.VS Verlag.s.7-38.
-J. Zerger (1997):Was ist Rassismus?Eine Einführung.Lamuv.

-------------------------------------------------------------------------------------

*Eren Yıldırım Yetkin,"Türkiye Konteksinde Yer Alan Bir Ayrımcılığın 'Farklı' Dinamikleri:Ermeni Düşmanlığında Anti-Semit Çizgiler",Birikim,sayı:276,Nisan 2012,s.68-74.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder