27 Kasım 2012 Salı

Jakob Künzler'in Kitabı "Kan ve Gözyaşları Ülkesinde"*

"Im Lande des Blutes und der Traenen" 1999 yılında yapılan genişletilmiş yeni baskısının yayıncısı Zürih Üniversitesi'nden Prof. Hans-Lukas Kieser.Kitabın Türkçesi de Kieser'in önsözüyle,halihazırda Belge Yayınları'ndan yayınlanmak üzere beklemektedir.Yayıncı Ragıp Zarakolu'nun KCK davası kapsamında tutuklanması bu kitabın da yayınlanması sürecini olumsuz etkilemiştir.Bu vesile ile hem Zarakolu'nun hem de KCK davası adı altında binlerce insanın tutuklanmasından duyduğumuz rahatsızlığı dile getirmek isteriz.

"Kan ve Gözyaşları Ülkesinde"[1],İsviçreli Jakob Künzler'in (1871-1949) 1899 ile 1922 yılları arasında Alman Doğu Misyonu'na bağlı bir İsviçre kurumu olarak faaliyet gösteren,Urfa'daki İsviçre Hastanesi'nde çalışırken yaşadıklarını ve topladığı tanıklıkları kaleme almasıyla ortaya çıkmış bir kitap.Künzler kendisini,bölgede yaşananların tanığı olarak görür ve bu sorumlulukla 1920 sonbaharında yazdıklarını Potsdam'daki Tempel Yayınevi'nden yayınlatır.Kitap,Avrupa ve Osmanlı dünyasının modern araçlarla organize edilmiş ilk soykırımına,yani Jön Türklerin savaş rejiminin Osmanlı Ermenilerine 1915 yılında uyguladığı kırıma tanıklığıdır.1922'de hastanenin kapanmasından sonra Künzler,hayatının sonuna kadar Lübnan'da yaşayacaktır.1947 yılının sonunda Basel Üniversitesi tarafından fahri tıp doktorası verilen Künzler,Lübnan hükümetinin de sütün hizmet madalyasına layık görüldü.

"Toplumsal Tarih"in bu sayısı için bu kitaptan 29,30 ve 31. bölümleri seçtik.Ayrıca,"Kuzeyden Sürülenler" başlıklı,Künzler'in kadınların tanıklıklarını kaleme aldığı 8. bölümde yer verdiği anlatımları da önemli bulduğumuzdan ayrıca aktarmak istedik."Adıyaman'dan Vartar Kazancıyan Anlatıyor" başlıklı bölüm kadınların yaşadıkları felaketi nasıl anlattıklarına bir örnek.

"Kan ve Gözyaşları Ülkesinde"den Bölümler

8.Kuzeyden Sürülenler

Urfa,kuzeyden Sivas,Erzurum ve Ma'muret'ül-Aziz (Elazığ) vilayetlerinden gelen talihsiz sürgün kafilelerindeki yüzbinler için Mezopotamya bozkırlarına geçiş noktası olmuştu.Gittikçe daha kederli ve ümitsiz bir durumda geliyorlardı bu kafileler Urfa'ya.

Sürülenler arasında artık erkekler yoktu,kafileler sadece kadınlar ve 4-12 yaş arası çocuklardan ibaretti.Kamplardan kaçıp bize ya da Ermeni mahallesine gelenlerin anlattıkları öyle inanılmazdı ki,kelimelerin kifayetsiz kaldığı,ifade edilemez şeylere korkunç bir zulümle tanık olmuşlardı.Birlikte binlerce kişi yola çıkmıştı fakat bunların içinden sadece küçük bir grup Urfa'ya gelmişti.Bu bütün kafilelerde böyleydi ve her sürgün kafilesi bize akıl almayacak olaylar anlatıyordu.

Bu gelişmeler,Urfa Ermenileri için kendi başlarına bu tür olayların gelmeyeceği umudunu yok etti.Ümitsiz durumlarına bir çare bulmak için,geceleri evlerinde gizlice toplantılar düzenliyorlardı.Nasıl boğulan kişi tutunacak bir çöp ararsa,korku içindeki bu insanların da pek de tekin olmayan cankurtaran ipi olarak hâlâ umutları vardı:İtilaf devletlerinin orduları!Kurtuluşlarının sadece onların ellerinde olduğunu sanıyorlardı.Neler yapabileceklerini konuşuyorlar fakat bir türlü sonuca varamıyorlardı.Ne yapabildiler ki?Kendilerini savunmayı düşünemiyorlardı bile.Gençler,gençliklerine doyamadan ölmüşlerdi.Sadece 19 Ağustos'ta yüzden çok erkek ölmüştü;iki işçi taburunda öldürülenler de cabası.Arada bir yine asker kaçakları geliyordu.Bunlar kendi yurttaşlarını olası bir nakle karşı direnmeleri için ikna etmeye çalışıyorlardı hep.

Sürgünler konusuna yakından ışık tutmak için,daha sonra bizim hizmetimizde çalışmaya başlayan kadınların bana anlattığı olayları aktarmak istiyorum burada.Tanıklıklarına,benim de şahit olduklarım ışığında,tamamen gerçek diyebiliriz.

1.Adıyaman'dan Vartar Kazancıyan Anlatıyor:

"Erkeklerimiz götürülmüşler ve öğrendiğimize göre,biz kadın ve çocuklara göç etmemiz emri geldiğinde de öldürülmüşlerdi.Kadınların büyük bir kısmı bunun üzerine valiye gidip,kendilerini göndermemesi,bulundukları yerde öldürtmesi için yalvardılar.Böyle bir ölüm şeklinin bir merhamet göstergesi olarak yerine getirilmesini diledik;fakat nafile,böyle bir lütufta bulunmadılar,göç etmek zorunda kaldık.

Memleketimiz olan Adıyaman'dan Samsat kenarındaki Fırat Nehri'ne on saatte gidiliyordu.Kervanımız bu yolu on günde yürüyebildi;bilinçli olarak bir sağa bir sola götürülmüştük.Birçok genç kadını ve genç kızı yolda kaybettik.İlk iki gece bize dokunmadılar fakat daha sonra her gece genç kızları vermemiz için zorlandık.Bu kızlar ertesi sabah namusları lekelenmiş olarak geri geliyorlardı.Bir keresinde bu şehvet düşkünlerine genç kızlar yerine kadınları vermeyi denedik.Ertesi sabah bu hileye cüret eden anneler vuruldu.Kızkardeşimin oniki yaşındaki kızını kurtarmak için,onu tanınmaz hale getirmek amacıyla yüzünü siyaha boyadım;kucağına da bir bebek verdim.Böylece yanımızdaki jandarmaları ve Kürtleri Urfa'ya varana kadar kandırmayı başardım;kızkardeşimin kızını genç bir kadın sanmışlardı.Urfa'ya vardığımızda üçüncü bebeği taşıyordu kollarında,diğer ikisi hastalıktan ve açlıktan ölmüştü.

Günlerce Fırat kenarında kaldık.Burada paramızı ve namusumuzu çaldılar bizden.Para veremeyenler nehre atılıyordu.Zorla parası alınmaya çalışılan bir kadın ipe bağlanarak suya atıldı.Bir süre sonra sudan çıkarılarak,parasını verip vermeyeceği soruldu.Fakat kadının parası kalmamıştı.Tekrar bağlanarak suya atıldı.İpi çözmeyi başaran kadın,kendi isteğiyle akıntıya kapılıp gitti.

Sonunda kervanda yiyecek kalmamıştı.Normalin çok üstünde paralar vererek Kürtlerden yiyecek bir şeyler alabiliyorduk.Samsat'tan sonraki yol Urfa'ya kadar on saatte yürünebiliyordu fakat biz bu yolu da sekiz günde kat edebildik.Adıyaman'dan çıkarken 2.000 kişiydik,Urfa'ya 400 kişi varabildik.Bu 400 kişinin hemen hepsi hasta ya da açlıktan ölmek üzereydi.

Urfa'da akrabalarım vardı.Onların yanına kaçmak istedim.Kervandan uzaklaşmak için uygun bir anı kolluyordum.Başardım da.Yolda bir Türk beni yakalayarak yakınlardaki bir mağaraya doğru sürüklemeye çalıştı.Korkudan elimde kalan son para destesini çıkararak bu uçkuru gevşeğe verdim ve destede elli altın olduğunu söyledim.Bunun üzerine şaşırıp beni serbest bıraktı.Ben de kervana doğru kaçtım.Destede aslında sadece elli çeyrek mecidiye vardı (gümüş frank).Sonraki günlerden birinde ölüleri gömmem gerekiyordu.Bu iş sırasında Alman misyon hastanesine kaçmayı başardım.

Fakat hastanedeki insanlar da nakledilince,benim de yeni bir yere gitmem gerekti.Misyon evlerinden götürülen kadınlara ve çocuklara Akçakale'ye kadar iyi muamele edildi.Tifo çoğunun kurtarıcısı olmuştu.Fakat tifoya yakalanmayanların yola devam etmesi gerekiyordu.Yolda hastalananlar yolun kenarına bırakıldılar.Kimse onlarla ilgilenmedi.

Ben de Rakka'ya gönderildim.Yolculuk korkunçtu.Yiyecek içecek yoktu.Günler sonra Rakka şehrinin bize uzaktan el salladığını gördük.Orada kendimizi hemen nehre atmayı umuyorduk.Şehre oldukça yaklaşmışken,tekrar Urfa'ya dönebileceğimiz söylendi;Sultan bizi affetmişti.Son bir umutla yorgun kalplerimiz tekrar kamçılandı.Fakat pek azımız Akçakale'ye ulaşabildik.Ben orada hastalandım.Diğerleri Urfa yakınlarına kadar gitmiş.Fakat şehir uzaktan görünmeye başladığında,tekrar Rakka'ya geri dönmeleri söylenmiş.Korkunçtu.İyileştiğimde kendimi bir Arap evinde buldum.Çok iyi bakılmıştım.Artık ayağa kalkabildiğimde,Araplar beni alıp bir eşeğe bindirerek,Urfa'ya hastaneye geri gönderdiler."

29.Sürgünlerin Sonuncusu

Sürgünleri ve Ermenilerin imhasını planlayan Jön Türkler için,milyonlarca kişilik bir halkı yok etmek kolay bir iş değildi.Sürgünler tam bir yıl sürdü.Sürgün edilen son grup 1916 Haziranı'nda Urfa'dan geçti.Bu sürgün kafilesinde ilginç olan şey,diğerlerinden farklı olarak kafilenin daha çok erkeklerden oluşmasıydı.Nasıl olmuştu bu?

Bağdat demiryolunun mühendisleri hattın inşasında savaş döneminde hızlandırılmış bir tempoyla çalıştılar.Bu iş Türkler ve müttefikleri için hayat memat meselesiydi.Fakat nasıl Avrupa'da İtalyanlar olmadan bir demiryolu inşa etmek zorsa,Türkiye'de de Ermeniler olmadan bunu yapmak zordu.Ermeniler,büyük işler başaran,çalışkan insanlardır.Demiryolu inşaatında güvenilir bir insana ihtiyaç duyulduğunda,bu işe neredeyse sadece Ermeniler getirilirdi.Müslüman bir muhasebeci olduğunu düşünmek bile imkânsızdır.Bu çalışkan işçiler 1915 yazında sürülecekleri zaman,demiryolu mühendisleri,Almanlar ve İsviçreliler bütün güçleriyle karşı koymaya çalıştılar buna.Bu beylerden biri bana,neredeyse bir yıl boyunca Türklerin bu işçileri de bertaraf etme planına karşı savaştıklarını anlattı.Nihayet 1916 Haziranı'nda birkaç bin işçiyi işten çıkarmak zorunda kaldılar.İşte son olarak Urfa'dan geçen erkekler bunlardı.Fazla ilerlemelerine de gerek kalmadı.Viranşehir'de,kendilerinden önceki yüzbinlerce kardeşleriyle aynı akıbeti paylaştılar.Bıçaklarla öldürüldü hepsi de.

Fırat kenarında küçük bir şehir olan Der Zor'da,Ermenistan'ın ve Anadolu'nun her yerinden,geride kalan Ermenilerin biraraya getirildiği bir toplama kampı vardı.60.000 civarında insan vardı burada;çoğu artık yürüyen iskelete dönmüş insanlar.Açlık,yüzlerini tanınmayacak hale getirmişti.İnsani olan çok az şey kalmıştı bu yüzlerde.Gübre yığınının üzerinde,aç köpeklerle beraber artık ekmekler ve yenilebilecek daha ne varsa onun için kavga ediyorlardı birbirleriyle.Salatalık kabukları ya da benzeri şeyler için birbirlerini neredeyse öldüresiye dövdükleri oluyordu.Çevreye korkunç bir koku yaydığı için insanların yaklaşmaya bile cesaret edemediği bu kamplardaki insanların yaşamaya mecallerinin kalmadığını ve üstelik sürekli salgın hastalık yaydıklarını vali de gördü.

Bunun üzerine hiç tereddüt etmeden bu insanların ortadan kaldırılması talimatını verdi;küçük gruplar halinde şehir dışına çıkarılarak öldürülüyor,sonra da Fırat'ın sularına atılıyordu.Böylece ölüleri gömme zahmetinden de kurtuluyorlardı.Yıllarca süren katliamlar ve açlıktan kaynaklı ölümlerden sonra o zamana kadar Müslüman evlerinde saklanan Ermeniler,artık biraz daha güven içinde yaşayacakları ümidine kapıldılar.Tebaasına o koca tokatları atan hükümetin kolu tutulmuş muydu acaba?İnsafa mı gelmişti?Bilhassa erkek çocuklara yapılan tecavüzler ve çirkin davranışlar devam etse de,Ermenilerin kanun dışılığı sona ermişti her halükarda.

30.Garabed Karataşçıyan'ın Kaderi

İşte yine özel bir örnek.Garabed Karataşçıyan,Urfalı zengin bir tüccar,Ermeniler için kara günler yaklaştığında bana gelerek,ailesi ile birlikte benim evimde kalmak istediğini söyledi.Bana bunun için para teklif etmesi hoşuma gitmemişti gerçi,fakat yürekler acıtan yalvarışına dayanamadım ve yanıma aldım onu.Eğer hayatta kalırsa,diye düşündüm,hastane sandığına bağışta bulunabilir.

Urfa'daki Ermeniler ümitsizce son savaşlarını verirken,Garabed,evimden çıkmak istediğini söyledi bana.Burada kendisini kesinlikle bulurlar diye düşünüyordu.Arapların yanına gidebileceğini söyledi.Daha önce de birkaç Ermeni saklanmıştı Arapların yanında,onların yanında saklanmak en iyisiydi.Ve böylece Garabed evimden çıkıp tanıdığı,canını teslim edebileceğini düşündüğü Kürtlerin yanına taşındı.Fakat hanımı ve çocukları benim yanımda kaldı.Evimde yaşayan diğer insanlarla beraber polis tarafından alınıp götürülene kadar da yanımdaydılar.Eşi bir küçük oğluyla beraber Der Zor'a gitti.Ondan sık sık haber alıyordum orada.Fakat bir gün,Türklerin saklanan Ermenileri aradığı bir dönemde Garabed tekrar yanıma geldi.Kürt Muhammed adıyla ona hastanede bir yatak verdim.Diğer Ermeniler kısa bir süre önce hastaneden götürüldükleri için,geçici olarak en güvende olacağı yer burasıydı.

Haftalarca sağlıklı bir hasta olarak hastanenin havasını soluduktan sonra,tekrar kendisini daha önce saklayan Kürtlerin yanına taşınmasını rica ettim ondan.

Taşındı.Aylar sonra şehre gelip kendisini valiye takdim etti.Şimdiye kadar nasıl hayatta kaldığını anlattı valiye,ona sığınıyordu,emrine amadeydi,her gün can korkusuyla yaşamıştı,gizli saklı yaşamak canına yetmişti artık.Vali onu serbest bıraktı fakat geçici Müslüman ismini kullanmaya devam etmesi gerekiyordu.

Garabed,eşinin ve bir çocuğunun hâlâ Der Zor'da ve hayatta olduğunu öğrendi benden.Onları ziyaret etmek istedi.Bunu kesinlikle yapmamasını salık verdim.Hanımının,nüfuzlu bir Müslüman'ın yanında hizmetçi olarak çalıştığını,iyi ellerde olduğunu biliyordum.Fakat aşk laftan üstündür.Garabed,yolculuğu sırasında validen askeri koruma aldı.Böylece mutlu mesut Der Zor'a vardı.Burada buldu ölüm onu.

Eşi ve çocuğu ateşkesten sonra tekrar Urfa'ya döndü.Yanında çalıştığı Müslüman teslim etmemişti onu.

31.Kürt Sürgünleri

Ermenilerin kökünü kazımak isteyen Jön Türklerin,aslen Ermenistan'ın yukarı bölgesinde yaşayan ve kendi dinlerinden olan Kürtleri de evinden yurdundan ettiğini hiçbir Avrupa gazetesi yazmamıştır.Başta Ermenilere de yapıldığı gibi,Kürtlerin güvenilmez insanlar olduğu ve Rusların tarafına geçebilecekleri bahane edilerek uygulandı bu.Böyle bir sonuca varmalarına Kürtlerin ne kadar sebebiyet verdiğini bilmiyorum.Bildiğim,sürülenler arasında,savaşın başında Ruslara karşı meydanda cesurca savaşmış ve Türklerin şimdi kendilerine böyle muamele etmesini nankörlüğün alası olarak gören yüksek rütbeli Kürt subayların da olduğuydu.

1916 kışında,Cabahcur,Palu,Muş bölgelerinden,Erzurum ve Bitlis vilayetlerinden Kürtler sürüldü.Tahminen 300.000 civarında Kürt güneye gönderildi.Önce Yukarı Mezopotamya'ya,en çok da Urfa civarına yerleştirildiler.Fakat batıda Antep ve Maraş civarında konaklayanlar da vardı.1917 yazında Konya ovasına nakiller başladı.Genç Türklerin niyeti,Kürtleri kendi vatanlarında bırakmamaktı.İç Anadolu'da,Türklerin içine karışarak yavaş yavaş kaybolacaklardı Kürtler.

Sürgün konvoylarındaki Kürtlere yapılan muamele Ermenilere yapılan muameleden çok farklıydı.Yolda hiç eziyet çekmediler,kimse onlara dokunamıyordu.Fakat en korkuncu,sürgünlerin kışın ortasında yapılmış olmasıydı.Akşam Kürt kafilelerinden biri bir Türk köyüne geldiğinde,köylüler korkudan hemen kapılarını kapatıyordu.Bu yüzden bu zavallı insanlar kışın ortasında geceyi yağmur ve kar altında geçirmek zorunda kalıyorlardı.

Ertesi sabah köylüler,donarak ölenler için toplu mezarlar kazıyorlardı.Nihayet Mezopotamya'ya varabilenlerin acıları da uzunca bir süre son bulmadı.Kürtlerin yarı yıkılmış Ermeni mahallelerine yerleştirildiği ve hükümetin ekmek dağıtarak sefalete çare bulmaya çalıştığı şehirlerde önceleri durumu idare ediyordu.Fakat köylülerin Kürtlerden çekindiği ve zaten bitmek üzere olan erzaklarını korkuyla onlardan sakladığı köylerde durum farklıydı.Buralarda kıtlık başlamıştı sürülen bu zavallı insanlar arasında.Ermeniler için yaptığım kurtarma çalışmaları hükümet tarafından hasetle ve kıskançlıkla izlendiği için ve insanoğlu olarak nihayetinde kardeşimiz olan Kürtlerin çektiği acılar beni derinden etkilediği için 1916 yılının Aralık ayında Halep'e gittim.Niyetim oradaki konsolosları bir yardım kampanyası için harekete geçirmekti.Böyle bir kampanyanın,Ermenilere yapılan yardımlar için de olumlu sonuçlar doğuracağına inanıyordum.Hem Alman konsolosu hem de Amerikan konsolosu talebimi olumlu karşıladı.Dönüşte,yardıma ihtiyacı olanların sayısı hakkında bir fikir edinebilmek için Suruç ve Harran ovalarındaki köylerden geçtim.30.000 civarında insan bulunuyordu ve buna her gün kuzeyden gelen yeni kafileler ekleniyordu.

Aralık ayı sonunda konsoloslardan olumlu cevap aldım ve hemen akabinde Amerikan Konsolosluğu'ndan Bay B. yanında 150.000 frankla beraber geldi.Alman konsolosu da 300 Ltq. (7.000 frank) gönderdi bana.Farklı bölgelerden toptan buğday ve arpa satın alarak,açlık çeken insanlara dağıtma teklifim kabul edildi.

Ocak ve Şubat aylarında,güvendiğim birkaç insan aracılığıyla birçok köye tahıl dağıttırdım.Kolay bir iş değildi bu.Neler olduğunu görmek için birçok kez kendim de köylere atla gittim.

Köyün birinde,buğdayın kalan kısmı sözleşme şartlarına uygun kalitede değildi.Bu köydeki aç insanlara,dört saat mesafedeki başka bir köye gitmelerini,orada dolu bir depomuz olduğunu söyledim.Fakat insanlar feryat figan etmeye başladılar.Yarı çıplak,gözleri çukura kaçmış insanlar yalvararak ayaklarıma kapandı.Kötü de olsa bu buğdayı vermemi istiyorlardı.Bunu da yiyebileceklerini söylediler.Israrlarına dayanamadım.Yanıma bu kalitesiz buğdaydan bir miktar alarak şehre götürdüm.Burada buğdayı satıcıya göstererek,zararı karşılaması için bir ton iyi kalite buğday aldım ondan.

Ancak satın aldığımız buğdaylar kısa sürede tükendi.Bu arada bahar geldi,iyi bir hasat bekleniyordu.Köylerdeki Kürtler ot yiyerek açlıkla savaşmaya çalışıyorlardı.Hasat vakti geldiğinde onlara da iş çıktı.Araplardan daha iyi anlıyorlardı bu işten.Mahsulü toplamaya yardım ettiler.Fakat 1917-1918 kışında yeniden kıtlık başgösterdi.İyi mahsul alınmasına rağmen korkunç bir kıtlık başladı.Sürgün edilen Kürtlerin hemen hepsi kurbanı oldu bu kıtlığın.

1-Jakob Künzler,"Kan ve Gözyaşları Ülkesinde:Dünya Savaşı Sırasında Mezepotomya'da Yaşananlar,1914-1918",İstanbul:Belge Yayınları,2012.

*Jakob Künzler'in Kitabı "Kan ve Gözyaşları Ülkesinde",Toplumsal Tarih,sayı:218,Şubat 2012,s.80-82.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder