27 Kasım 2012 Salı

2012'den 1915'e:Tarihi Bugünden Geriye Okumak İmkânsız Mıdır?/Oktay Özel*

2007 yılında öldürülen Hrant Dink'in cinayet davasında ilk karar 2012 yılının Ocak ayında verildi.Örgütlü suçları soruşturmakla yetkili mahkeme cinayette örgüt bağlantısı göremedi ve cinayeti işleyen ve azmettiren kişileri münferit eylemleri üzerinden mahkum etmekle yetindi.Mevcut bütün delillere ve ipuçlarına rağmen olayın örgüt bağlantısının üzerine gitmeyerek,konuyu yargılama sürecinin bundan sonraki safhasına havale etmiş oldu.

Mahkeme hakimi medyaya yansıyan demeçlerinde,bizzat kendisinin de bu sonuçtan tatmin olmadığını,olayın örgütsel olabilecek "arka planı"nın aydınlatılamadığını dile getirmiş.Polisin olayı aydınlatabilecek kimi olay yeri kamera kayıtlarını yok ettiğine dair sorulan soru üzerine ise şöyle demiş:"Tabii dava açılmadan önce ulaşılması gereken şeylerdir bunlar...Bunlar dosyaya gelseydi muhafaza edilirdi."*(NTV'ye verdiği demeçten naklen Milliyet,20 Ocak 2012).

Belli ki bu dava burada sonlanmadı ve itirazlarla daha üst mahkemelerde devam edecek.Belki bu aşamada "yeterince" tespit edilmeyen örgüt bağlantısı açıkça ortaya konulacak.Her halükarda olayın gerçeği ancak ileride aydınlanabilecek.Ancak mahkemenin bu kararına rağmen,kamuoyundaki yaygın kanaat Hrant Dink cinayetinin daha örgütlü bir çalışmanın sonucu olduğu yönünde.Bu konuda siyasetçisinden hukukçusuna,sıradan insandan cumhurbaşkanına kadar uzanan bir yelpazede paylaşılan bu kanaat,cinayeti kamu vicdanında şimdiden böyle mahkum etmiş görünüyor.

Toplumsal ve tarihsel olayların doğası galiba biraz da böyle.Tam anlamıyla sahiden yaşanmış,sezgi ve hissiyata yer veren hayata dair bireysel veya kamusal algı ve sezgilerimiz bir yanda,siyasetin popülist ve güç ilişkisine dayalı söylemleri ile hukukun normatif yargıları öte yanda.İkisi arasında her zaman önemli bir açıklık sözkonusu.Böylesi bir açıklığın belki de bizatihi kendisi tarihsel veya güncel hiçbir olguya dair bizlere "onaylanmış" (kim,hangi merci tarafından?) hüküm verme imkânı tanımıyor.Bu yüzden hem hayat,hem hukuk sonsuz bir tartışmalar ve yorumlamalar alanı olarak yaşanıyor.

Böyle bir durumda yarın tarihçi Hrant Dink cinayetini nasıl yazacak,nasıl değerlendirecek?Muhtemelen bugün nasıl tartışıyorsak öyle.Ancak,bütün birbirine zıt iddialar arasından mahkeme kararına rağmen yine de kamusal vicdanda oluşan ortak kanaat üzerinden bir tarihsel değerlendirme,yorum egemen olacaktır.Büyük ihtimal,tarih kitapları bu cinayeti 1990'lar sonrasının Türkiye koşullarında ülke içinde belli bir iktidarı muhafaza etmeye dönük çok yönlü gizli ve karanlık faaliyetlerin,devletin halkına dönük iç operasyon mekanizma ve örgütlenmelerinin jenerik adı olarak kamuoyuna mal olmuş "Ergenekon" bağlantılı bir cinayet olarak yazacaklardır.Henüz,hukuki süreç tamamlanmamış olmasına rağmen,yargılamalar sonucunda yine şimdikine benzer bir karar çıksa bile,bu tarihsel ve toplumsal hüküm pek değişmeyecek muhtemelen.Bu cinayet hukuken değilse de eskilerin tabiriyle "ma'şeri vicdan"da,yani kamu vicdanında bu geniş bağlantısı içinde mahkum edilecek.Hukukun arkadan gelmesi veya bu kanaate eşlik edip etmemesi ise sadece teknik bir tartışmanın konusu olacak,bundan öte bir anlamı olmayacak.

Bir an için bu resmi ve çerçeveyi 1915'te başlayan ve doğru bir çizgiyle bugüne kadar uzanan o özel tarihsel eksen ve bağlama taşımayı denersek ne olur?Hatta kimilerimiz 1915 "Ermeni tehciri" ile 2007 Hrant Dink cinayeti arasında doğrudan bir ilişkinin kurulabileceğini söyleseydi buna nasıl tepki verirdik?1915'i 2007 veya 2012 üzerinden de anlamaya ve çözümlemeye çalışsaydık çok saçma bir işe mi girişmiş olurduk?Tarihsel araştırmalar doğası gereği bugünden geriye işleyen bir zihinsel süreç ve muhakemeyi içeriyorsa,uzantıları doğrudan bugüne kadar gelen,bugünümüzü de büyük ölçüde etkileyen böylesine büyük bir tarihsel olgu sözkonusu olduğunda 1915'e öncesi ve sonrasıyla Hrant Dink cinayeti üzerinden bakmayı denemek çok mu anlamsız kaçardı?

Şöyle bir analoji yaparsak eğer,mevcut yargı kararına rağmen bizlerin bu cinayete dair kamusal akıl ve vicdanımızda oluşan ortak kanaatin benzerinin 1915'i yaşayan,ona şahit olan kuşakların zihninde ve vicdanlarında da oluşmuş olabileceği ihtimaline ne dersiniz?Sadece tehcire maruz kalmış kitlelerin ve onların çocuklarının,torunlarının "kurban" (victim) konumlarından hissettikleri,oluşturdukları ve yeniden ürettikleri bakış açısı ve içselleştirilmiş bilgiden bahsetmiyorum.1,5 milyonu aşkın Ermeni nüfusuna karşı topyekun gözünü karartmış olan İttihat ve Terakki yönetiminin "derin" çekirdeği ile onların harekete geçirdiği kademeli paramiliter yapılanmaların açıktan,gizliden cinayetlerine destek veren,ortak olan sıradan insanlar kitlesinin faili veya yakından şahidi oldukları bu toplu cinayete dair bizatihi kendi vicdanlarında ve bilgi dağarcıklarında oluşan algının da sandığımızdan ve onlara atfettiğimizden çok farklı olabileceğini düşünemez miyiz?Savaş zamanı koşullarının ve karşılıklı bilenen duyguların keskinliğine rağmen,yaşanan olayın orantısız boyutu ve trajik sonuçları karşısında bu kitlelerin ortak duygusunun sahiden ve sadece "bize ihanet ettiler,bedelini ödediler"den ibaret olduğuna inanabilir miyiz?1915'in Hrant Dink cinayeti esnasında ve sonrasında bizlerin hissettikleriyle kıyas kabul etmez çapı ve niteliği gözönüne alındığında,1915'in fail veya şahitleri olan büyükdedelerimizin ve bütün savunma refleksi ve meşrulaştırma çabalarına rağmen bir yandan da kolektif bir suça ortak veya şahit olma duygusunun ağırlığından tamamen uzak yaşadıklarını söyleyebilir miyiz?

Kaldı ki,bu sorulara vereceğimiz cevapların tamamen afaki nitelikte olacağını da ileri süremeyiz.Elimizde daha o dönemin şahitliklerinden oluşan binlerce dolaylı ve dolaysız tanıklıklar ve kanıtlar varken,daha olaylar sırasında tehcir uygulamasının katliama dönüşmüş olduğunu söyleyen,ona karşı çıkan,bu yüzden kendi hayatını tehlikeye atan görevliler,sade insanlar varken,1915 olayının hâlâ "ihanet" ve "savaş zamanının kaçınılmaz sonuçları" söylemleriyle bugün de savunulmaya çalışılması ve meşrulaştırılmasının gerçekten Hrant Dink cinayeti davasında mahkemenin verdiği karardan,onun inandırıcılığından çok bir farkı olduğunu iç rahatlığıyla söyleyebilir miyiz?

1915 tehcir kararına adım adım nasıl gidildiği,tehcir uygulamasının kendi içsel süreçleri ve dinamikleri içinde nasıl bir sarmal yaratarak gittikçe radikalleşip "bütün Ermeniler"i içeren bir kapsama ulaştığı,sürecin merkezden ve taşradan nasıl adım adım yönetildiği ve sonuçlarının ölümcül olacağının başından itibaren nasıl çok net bir şekilde öngörüldüğünü bugünkü tarih çalışmaları yeterince açıklıkla ortaya koymuyor mu?Bu olayların şahitlikleri ve tanıklıkları daha o süreçte kayda geçmiş,sonraki yıllarda onlarca hatırata yansımış değil mi?Dahası,bugün o günleri yaşamış olanlarla konuştuğunuzda,1918-1920 döneminde Doğu Anadolu'da Ermeni çeteleri ve silahlı güçlerince katliama maruz kalanlar dışındakilerin,Ermeni komşularından oluşan kafilelerin Anadolu sathında sevkiyatı esnasında nelerle karşılaştıklarını açıklıkla dile getirmelerinin hiçbir kanıt değeri olmadığını söyleyebilir miyiz?

Bütün bunları dikkate almadan,1918-1919 Divan-ı Harb-i Örfi yargılamalarının işgal altındaki Osmanlı başkentinde İttihatçı düşmanı bir hükümetin inisiyatifinde gerçekleştirilmiş olduğunu söyleyerek,o duruşmalarda sürecin nasıl yaşandığına dair dile getirilen onlarca,yüzlerce ayrıntıyı,doğrudan şahitliği ve failliği görmezden gelmek nasıl bir ruh haline işaret eder?Bu durumun,bizlere bir süredir Türkiye'de "Ergenekon" başlığı altında görülmekte olan yargılama süreçlerinde ortaya dökülen belge ve bilgileri,yüzlerce önemli ayrıntıyı,bizatihi içeriği görmezden gelerek bu davaların "siyasi" boyutuna işaret etmekte ısrar eden belli kesimlerin ruh haliyle paralellik kurdurması gerçekten çok mu garip?Her ikisinde de ayrıntılarda açıkça sesini duyurmaya çalışan tarihsel gerçek bu tür siyasi hesaplaşmanın bağlam ve şekil tartışmalarıyla bir kez daha görmezden gelinmiş,ikincilleştirilmiş olmuyor mu?Tarihçi için burada çok kritik yöntemsel bir sınav sözkonusu değil mi?

1915'in doğrudan planlayıcıları ve yürütücülerinin savaşın sonlarına doğru ve akabinde,yurtdışına kaçmadan binlerce belgeyi,gizli yazışmayı adeta birer suç deliliymişçesine (değiller miydi?) çuvallarla külhanlarda yakıp imha etmeleri ile bugün mülki erkân,emniyet ve ordu teşkilatının ilgili birimlerinin Hrant Dink cinayetiyle ilgili en kritik belge ve bilgileri saklamaları ve imha etmeleri arasındaki benzerliğe işaret etmek tamamıyla anlamsız mıdır?Bu bağlamda 1915 tehcirinin örgütlü ve sistematik niteliğini örtmeye çalışan bir karartma mekanizması ile 2007 cinayetinin münferit vak'a olduğunu daha ilk günden bilen ve ağız birliğiyle açıklayan ilgili ve yetkililerin yargılama sürecinde bütün güçleriyle delil karartmaya çalışması arasında paralellik kurmak gerçekten abes midir?Ya da,bugün cinayetin tetikçisi ve görünürdeki azmettiricisinin cezaya çarptırılmış olması ile 1915-1916'larda yer yer açık cürüm işlediği sabit olan bazı şahısların yargılanıp cezalandırılmış olması,ne 2007'nin ne de 1915'in gerçek niteliğini değiştirmeye yeter mi?

Daha önemlisi,2007 yılında Hrant Dink'in ölümüyle noktalanan tarihsel süreç içinde Osmanlı'dan Cumhuriyet'i de içererek günümüze gelen kesintisiz bir hattın varlığını görmek çok mu zor?Osmanlı'nın 1915'i ile Cumhuriyet'in 2007'sini birbirine doğrudan bağlayan bir tarihsel eksenin varlığını,ülkenin gayrimüslim yurttaşlarını toplumsal,kültürel ve siyasal alanda "yok sayma" ve neredeyse asimilasyonu bile bilinçli olarak dışlayan düşmanca politikalarındaki süreklilik görülmezse,üzerinden neredeyse yüz yıl geçmesine rağmen Osmanlı'nın 1915'ini,bugünkü Cumhuriyet devletimizin adeta o facianın faillerinden daha bir şevk ve azimle körü körüne savunma telaşına düşmüş olmasını anlamakta güçlük çekeriz.Şu soru tamamen anlamsız mıdır örneğin:Cumhuriyet yönetimleri yurttaşlarına (bu arada Kürtlere de) yönelik politikaları itibarıyla kendini Osmanlı'nınkilerden farklılaştırmayı başardı mı?Ya da:Bunu gerçekten istedi mi?Bugün istiyor ve bu yönde bir gayret gösteriyor mu?

Yapılmış bunca tarih çalışması ve geliştirilmekte olan güncel analiz,bu sorulara verilecek cevabın açıkça "hayır!" olduğunu ortaya koymaya devam ederken,bu tarihsel sürekliliğin en derinden farkında,hatta tam bilincinde olan kesimin de bizatihi o devletteki sürekliliği sağlayan ve temsil eden aktörler olduğunu,olabileceğini ileri sürmek çok mu anlamsız olurdu?Belki bu yüzdendir bugün "Ermeni meselesi" denildiğinde bütün sorunu güncel "soykırım mı değil mi?" teknik/hukuki/politik tartışmasının boğuntusuna getirip "1915'te gerçekten ne oldu?" sorusuna cevap aramayı bile gereksizleştiren söylemlerle kamuoyunun ve tarihçilerin baskı altına alınmaya çalışılması.2005 yılında İstanbul'da düzenlenen konferansı "bizi arkamızdan hançerlediler" diyerek sabote eden provokasyonun merkezindeki siyasi aktörlerin bugün Hrant Dink cinayetiyle ilgili mahkeme kararı konusundaki suskunlukları veya anlamsızca sözü dolandırmaları da belki bu yüzdendir.İhtimal ki,biz tarihçiler dahil hepimizden ziyade onlar biliyor hem 1915'in hem 2007'nin gerçek niteliğini.

Güncel ile geçmiş arasındaki "tarihsellik",özellikle yakın geçmiş sözkonusu olduğunda,bizlere bu iki olay arasındaki dönemler-üstü-arası derindeki bağlantılar,dip akıntıları üzerine bu türden zihinsel egzersizler yaptırmayacaksa,bugünden geriye bir tarih okumasının da mümkün olamayacağını ileri sürmüş,tarihçi H. Carr'ın bugün ile geçmiş,tarihçi ile belgesi arasında iki ayak üzerinde işlediğini söylediği tarihçilik uğraşının bir ayağını görmezden gelmiş oluruz.Bu durumda her tarihi olay ve olgu döneminin bağlamında birer "münferit vak'a" olarak envantere kaydedilir,tarihçi bunları yan yana,art arda sıralayan pasif bir mürettip konumuna düşer.Dahası,bu anlayışla uzun dönemlere yayılan süreklilikler,yapılar ve süreçler çalışılamaz,incelenemez,açıklanamaz ve anlamlandırılamaz hale gelirdi.Kısacası,bu noktada artık tarihçilik yapılamaz olurdu.

Hrant Dink cinayeti yargılamasının bu aşamasında mahkemenin "münferit vak'a" kaydının nasıl ki hakimin kendisinin bile gerçek kanaati olmadığını biliyorsak,mevcut çalışmalara dayanarak 1915'in merkezindeki faillerin de,o sürece katılan veya şahit olan geniş kitlenin de tehcir süreci ve sonuçlarına dair gerçek algısının hiç de bugün ısrarla inanmamız istendiği gibi olmadığını söyleyebilecek durumdayız.Bütün bu süreklilikler,derin bağlantılar ve paralellikler olanca zengin tanıklıklarıyla ortadayken,bunları farketmemek,onlara işaret etmemek mümkün olabilir mi?Tarihçilerin ve tarihçilik mesleğinin onlara bigâne kalabileceğine,ilelebet görmezden gelebileceğine inanabilir miyiz?O halde nedir tarihçiliğimizin sessiz kalmayı tercih eden büyük kesimi dışında,1915'e dair bilinçli karartmaya yardımcı olan ateşli ve keskin dilli yargıçlarının hiçbir sistematik araştırma ve inceleme yöntemine itibar etmeden geliştirdikleri bilimdışı (ön)yargılarının sebebi?Yoksa onlar da mı daha baştan biliyorlar üzerinde konuştukları,çalışır gibi yaptıkları olayın hakikatinin ne olduğunu?Hrant Dink davasında bir noktada hüküm veren hakimin,verdiği kararın niteliğine dair bilinçlilik durumunun bu tarihçilerimizin 1915 üzerine icra ettikleri kendi tarihçiliklerinin niteliğine dair bilinçlilik durumundan çok daha ileri göründüğünü söylemek çok mu haksızlık olur?Hakim en azından "kendisine ulaşmayan" ya da "kendisinin ulaşamadığı" deliller olduğunun farkında ve bilincinde.Ya sözkonusu tarihçilerimiz?Sanırım çoktan beridir milli davanın hizmetinde sadece "tarihçi" olarak değil,aynı zamanda birer yargıç,uluslararası hukukçu,soykırım ve diplomasi uzmanı olarak da sahnedeler.

Oysa uzmanı olduğumuzu sandığımız tarihe bir de bugünden,gözlerimizin önünde cereyan etmekte,halihazırda yapılmakta ve yazılmakta olan "tarih"ten bakabilmeyi denesek,2007 ve 2012 dahil bütün bu olup bitenlerin de pekala 1915'e dair dolaylı veriler,kanıtlar hanesine yerleştirilebileceğini hayret ve şaşkınlıkla farkedeceğiz.Bu söylediklerimi güncel hukuki dile tercüme etmeye çalışsaydım aşağı yukarı "Hrant Dink cinayeti dosyasının 1915 dosyasıyla birleştirilmesi"ni önermiş olurdum sanırım.Birleştirilmiş dava dosyasının bir nüshasının da zaman zaman kurulması gündeme gelen "Hakikat Komisyonu"na rapor yazmakla görevlendirilecek tarihçiler heyetinin dikkatine ve incelemesine sunulmasını isterdim.

*Oktay Özel,"2012'den 1915'e:Tarihi Bugünden Geriye Okumak İmkânsız Mıdır?",Toplumsal Tarih,sayı:218,Şubat 2012,s.[76]-79.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder