1 Ekim 2012 Pazartesi

Gayrimüslimlerden Kalan Tarihi Miras:Osman Köker İle Söyleşi*

İnsan Hakları Haftası vesilesiyle 14 Aralık'ta İnsan Hakları Derneği Irkçılığa ve Ayrımcılığa Karşı Komisyon'un düzenlediği toplantıda "Yitirilen Tarihi Miras:Ahtamar ve Surp Giragos Kurtuldu,ya Diğerleri" başlıklı bir sunum yapan Osman Köker'le görüştük.

-Osmanlı'nın gayrimüslim cemaatlerinden Cumhuriyet'e nasıl bir mimari miras kaldı?Bunun bir dökümünü yapmak mümkün mü?

Tam bir dökümünü çıkarmak kolay değil ama belli verileri sıralarsak genel bir fikir edinebiliriz.1914 Osmanlı nüfus sayımına,o dönem Erzurum'un doğu kazaları;Kars ve Ardahan'ı egemenliğinde bulunduran Rusya'nın nüfus sayımı verilerini de eklersek,bugünkü Türkiye Cumhuriyeti topraklarında toplam nüfusun dörtte birine yakınını Ermeni,Rum,Yahudi,Süryani,Bulgar,Keldani,Yezidi,Nasturi gibi gayrimüslimlerin oluşturduğunu görürüz.Bu toplulukların hem dini hem de sivil mimari eserleri vardı.Ermeni kaynaklarında 2.200 kadar kilisenin varlığından söz edilir.Ben 2005'te yayınlanan "Yüz Yıl Önce Türkiye'de Ermeniler" kitabımda bunlar 1.500 kadarının yerini şehir,kasaba,köy ve mahallesine kadar tespit etmiştim.Yakında yine Birzamanlar Yayıncılık'tan yayınlanacak olan "Yüz Yıl Önce Türkiye'de Rumlar" kitabı için Ari Çokona arkadaşımızın yazdığı metinde bir o kadar da Rum kilisesi geçiyor.Sinagoglar üzerine özel bir çalışma yapmamakla birlikte Yahudi nüfusun yerleşim yerleri itibarıyla baktığımızda yirminci yüzyılın başında yüz civarında sinagogun faal olabileceğini tahmin ediyorum.Süryani,Ermeni Katolik,Latin Katolik,Protestan grupların her birinin kilise sayısı yine yüz civarındaydı.Başta Ermeni ve Rumlar olmak üzere yine bu cemaatlerin faal manastırlarının sayısı da 500'e yakındı.2.000 civarındaki gayrimüslim okulunun bir kısmı kiliselerin müştemilatında faaliyet gösteriyordu ama hiç de azımsanmayacak sayıda bağımsız ve mimari açıdan önemli okul binası da vardı.Özellikle misyoner kuruluşları Merzifon,Harput,Antep,Maraş,İzmir,İstanbul,Ankara,Sivas hatta İzmit'in Bardizag köyü gibi yerlerde çok görkemli binalara sahip okullar kurmuştu.Bunlara yine aynı kuruluşların kurdukları hastaneleri de eklemek gerekir.Konakların,hanların,hamamların,çeşmelerin,Ermeni mezarlıklarındaki bazısı beş-altı metre yüksekliğe ulaşan haçkarların dökümünü yapmak mümkün değil.

-Han,hamam,çeşme gibi eserlerin dini aidiyetinden ne ölçüde bahsedilebilir?

Gayrimüslimlerin kilise ve okullarının giderleri devlet tarafından karşılanmazdı.Düzenli gelir elde etmek için han,hamam gibi yerler yaptırmışlardı.Mesela Arapgir'de Küçük Çarşı denilen mevkideki han,dükkânlar,hamam,aynı yerdeki Surp Asdvadzadzin Ermeni Kilisesi'nin mülkiyetindeydi.Sivas'ın en büyük hanı olan Aramyan Hanı,Tarkmançats adlı Ermeni okulunun giderlerini karşılamak üzere inşa edilmişti.İstanbul Sirkeci'deki Sanasaryan Hanı'nın geliri Erzurum'daki Sanasaryan Mektebi için kullanılıyordu;Sansaryan adıyla Cumhuriyet döneminde işkence merkezi olarak hafızalarda yer eden handan söz ediyorum.Birçok yerde -Afyonkarahisar,Akşehir,Sivrihisar,Ürgüp aklıma ilk gelenler-,"Gâvur hamamı" olarak adlandırılan binalar varlıklarını hâlâ bir şekilde sürdürüyor."Ermeni çeşmesi" diye bir deyim kullanmak da yanlış değil:Sadece nüfusunun tamamı Ermenilerden oluşan kasaba,köy ya da mahallelerde bulundukları ve buranın Ermeni halkı tarafından kullanıldığı için değil,mülkiyeti Ermeni kilisesinde olduğu,bakımı Ermeni vakfı tarafından yapıldığı ve kitabesi Ermenice olduğu için de.

-Bütün bu mimari mirasın şimdi ne durumda olduğu konusunda bir çalışma var mı?

Ermenistanlı bir araştırmacının on-onbeş mekân hakkında yaptığı güncel bir araştırmaya rastladım.1970'lerde benzer amaçlarla gelip fotoğraflayanlar olmuş ama bunlar hep çok önemli az sayıda mekânla sınırlı kalmış.

"Yüz Yıl Önce Türkiye'de Ermeniler" adlı kitabımdan Orlando Carlo Calumeno Koleksiyonu'ndan kullandığım kartpostallarda birçok Ermeni kilisesi,manastırı ve okulunun fotoğrafı vardı.Bu binalar ne oldu sorusu o zamanlar aklıma takılmıştı ve "Yüz Yıl Önce Yüz Yıl Sonra Yüz Ermeni Mekânı" diye adlandırdığım bir kitap çalışmasına başlamıştım.Ermeniler açısından seöbolik öneme sahip yüz mekânın eski ve yeni halini karşılaştıran ve tarihini aktaran bu çalışma maalesef çok yavaş,ama bu vesileyle üç-dört yıldır bütün Anadolu'yu dolaştığım için de çok zevkli gidiyor.

Bazı binaların olduğu gibi ya da fonksiyonlarını değiştirerek varlığını sürdürdüğünü görmek şaşırtıcı oluyor.Büyük kısmı harap vaziyette hatta birçoğundan iz bile kalmamış.Sadece aradığımız binalar yok olmuş değil,bazen kasabaların da haritadan silinmiş olduğunu görüyorum.En tipiği Ankara yakınındaki Stanoz kasabası.4.000 kadar nüfusu olan bu Ermeni kasabası şimdi haritadan tamamen silinmiş.Burada bir zamanlar yerleşim olduğunun kanıtları,sadece yarı yıkık bir binadan,daha sonra da kullanılan birkaç ağıldan ve son dönemde Ergenekon silahlarının gömülü bulunduğu mezarlıktan ibaret;geçmişe ilişkin başka hiç işaret kalmamış.Maraş'ın tamamı Ermenilerden oluşan onbin nüfuslu Zeytun kasabası şimdi bir köy görünümünde.Köyün girişindeki çeşme de durmasa,yanlış yere geldik hissine kapılıyorsun.

-Binaların ne zaman,nasıl fonksiyon değiştirdiği,ne zaman yıkıldığı gibi konularda genellemeler yapmak mümkün mü?

Böyle genellemeler yapmak çok zor.Bazı binalar daha Ermeniler yollanır yollanmaz tahrip edilmiş.Diyarbakır Surp Giragos Ermeni Kilisesi'nin çok görkemli,şimdi ayakta olsaydı herhalde Diyarbakır'ın simgesi olabilecek çan kulesi 1916'da yıktırılmış.1917 tarihli bir fotoğrafta Muş'taki Surp Garabed Manastırı'nın büyük ölçüde tahrip edilmiş olduğunu görüyoruz.Maraş'taki üç Ermeni kilisesinin içine sığınan Ermenilerle birlikte Şubat 1920'de bombalanıp yakıldığını biliyoruz.İzmir'deki Surp Stepanos Ermeni Kilisesi,Eylül 1922'de Türk birlikleri şehri aldıktan sonra,bütün bir Ermeni mahallesi hatta "Gâvur İzmir"le birlikte yanmış ya da yakılmış.İzmit Armaş Manastırı'ndaki Çarhapan Surp Asdvadzadzin Kilisesi de aynı yıllarda aynı kaderi paylaşmış.

1915'te Ermeniler tehcir edildiği,1924'te Rumlar mübadeleyle yollandığı,1934'te Yahudiler Trakya'dan sürüldüğü için insansızlaşan ve bu nedenle de zamanla bakımsızlıktan yıkılan çok sayıda bina var.Ama Yozgat'ın Burunkışla köyü çok ilginç.Hâlâ Ermenilerin yaşadığı ve kiliselerini kullandığı bir tarihte,1933'te Yozgat valisinden emir geliyor:"Üç gün içinde köyü terkedeceksiniz,gitmeden önce de kilisenizi kendi elinizle yıkacaksınız." Aynı vali 1936'da Ordu'ya tayin olur olmaz bu şehirdeki Ermeni kilisesini de yıktırıyor.O tarihte hâlâ 130'un üzerinde Ermeni hanesi var,kilise kullanılıyor,hatta papazı da görevinin başında.Kürtler için çıkarılmış gibi görünen İskân Kanunu,Yahudilerin Trakya'dan kovulması ve bahsettiğim Ermeni kiliselerinin yıkımı,bunlar hep 1930'lu yılların ortasındadır,aynı politikanın farklı yönleridir.

Ama kilise yıkımları sadece tek parti dönemine has bir uygulama değil.Ürgüp'teki büyük Rum kilisesinin yıkımına 1948'de başlanıyor,1952'de tamamlanıyor.1950'lerin başında Sivas'taki Surp Asdvadzadzin Ermeni Kilisesi,şehirde hâlâ belli bir Ermeni nüfus varken yıktırılıyor.Yine Arapgir'deki Ermeni kilisesi de aynı yıllarda kasabada belli bir Ermeni topluluğu varken yıktırılmış.Bodrum'daki Aya Nikola Rum Kilisesi'nin yıkım tarihi ise 1969.Bunların bir kısmı sadece mimari açıdan değerli eserler değil,son derece büyük ve sağlam yapılar.Yıkım kararı çıkarmak için önce Nafia'dan tehlikeli halde bulunduğuna,yıkılmak üzere olduğuna dair rapor alınıyor.Yıkıma başlandığında görülüyor ki bina çok sağlam,balyozlar yetmiyor,dinamitler kullanılıyor.

Farklı fonksiyonlarda kullanıma örnek olarak da birkaç şey söylemek mümkün.Camiye çevirme en yaygın olanı.Özellikle Batı'da mübadeleyle gelenlerin yerleştirildiği köy ve kasabalarda bu hemen ve düzenli olarak gerçekleşmiş.Ama daha sonra da camiye çevrilenler var.Antep'teki Surp Asdvadzadzin Ermeni Kilisesi,ki Balyanların taşrada yaptığı birkaç mimari eserden biridir,uzun süre hapishane olarak kullanıldıktan sonra Kurtuluş Camii adıyla 1980'lerde fonksiyon değiştirdi.Kars'taki Surp Arakelots (Havariler) Ermeni Kilisesi uzun süre depo ve müze olarak kullanıldıktan sonra 1990'larda camiye çevrildi.Urfa Surp Asdvadzadzin Ermeni Kilisesi yine uzun süre depo ve elektrik santrali olarak kullanıldıktan sonra 1990'larda Selahaddin Eyyubi Camii oldu.

Birinci Dünya Savaşı sırasında bazı Ermeni kiliselerinin ve büyük Ermeni konaklarının Alman birliklerinin karargâhı olarak kullanıldığını biliyoruz.Mesela Diyarbakır'daki Surp Giragos Kilisesi ve Mardin'deki İskender Atamyan Evi.Kiliselerin hapishane olarak kullanılma eğilimi de yine savaş yıllarında başlıyor.Ankara'daki Garmir Vank (Kırmızı Manastır) ve Afyonkarahisar'daki Surp Asdvadzadzin Ermeni Kilisesi İngiliz savaş esirlerinin konulduğu yerler.Ordu,Nevşehir,Sinop Ayancık'taki Rum kiliseleri,Şırnak İdil'deki Süryani kilisesi,Antep ve Konya Karaman'daki Ermeni kiliseleri 1980'lerde daha güvenlikli binalar inşa edilene kadar hapishane olarak kullanılıyordu.

Kamu kuruluşlarının,özellikle de askeriyenin garaj ya da deposu olarak kullanılan,hâlâ kullanılmakta olan birçok kilise ve manastır var.Bazı kilise ve manastırlar ise her nasılsa özel ellere geçmiş.Kırsal alanda bulunanlar konut veya ahır olarak kullanılıyor,şehirlerde ise genellikle fabrika ve depo olarak.Sivas Gürün'deki Ermeni kilisesi ve Diyarbakır'daki Protestan kilisesi bir dönem sinema olarak kullanılan binalardan.Malatya'daki Katolik kilisesinin ise Cumhuriyet döneminde şehre g.nelev olarak hizmet vermesi uygun görülmüş.

-Son dönemde restorasyon faaliyetleri dikkat çekiyor.Ahtamar Surp Haç Kilisesi ve Diyarbakır Surp Giragos Kilisesi toplantının başlığında da geçiyordu...

İki restorasyon,iki farklı yoldan geçerek gerçekleşti.Ahtamar zaten devlet mülkiyetindeydi ve burayı Kültür Bakanlığı bir müze olarak restore ettirdi.Açılış sırasında tepesine haç konulup konulmayacağı gibi tartışmalar da oldu ama esas olarak başarılı bir uygulamaydı.Bunda İstanbul Ermeni Patriği Mesrob Mutafyan'ın isteği doğrultusunda projede gönüllü olarak çalışan Ermeni mimar Zakarya Mildanoğlu'nun da büyük bir payı var.Biz Türkler,mimarı ve müteahhidi dahil,kilise mimarisinin bazı inceliklerinden bihaberiz.Mildanoğlu sayesinde Ermenilerin,hatta dolaylı yollarla da olsa Ermenistan'ın bu alandaki bilgi ve birikiminden yararlanıldı.

Diyarbakır'daki kilise ise halen Ermeni cemaatinin mülkiyetindeydi.Ermeni vakfı tarafından yaptırılan restorasyona yurtiçi ve yurtdışındaki Ermenilerden toplanan bağışların yanı sıra Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi de büyük maddi destekte bulundu.Sonuçta müştemilatının restorasyonu henüz tamamlanmasa da birkaç ay önce kilise olarak ibadete yeniden açıldı.

Çok ilginç ama nedense kamuoyuna henüz layığıyla duyurulmamış olan bir restorasyon da Elazığ Kovancılar ilçesinin Habab,yeni adıyla Ekinözü köyünde gerçekleşti.Fethiye Çetin'in "Anneannem" kitabında hikâyesi anlatılan anneannesinin köyündeki,birisinin tarihi 1634'e kadar uzanan iki çeşme,Hrant Dink Vakfı'nın girişimiyle,Kültür Bakanlığı'ndan,uluslararası vakıflara,özel şirketlere,gönüllü mimar ve sanat tarihçilerine kadar çok farklı kesimlerin katkılarıyla Kasım ayında tamamlandı.

Son yıllarda hem merkezi yönetimde hem de yerel yönetimlerde gayrimüslimlerden kalan bu mimari mirası restore ederek turizme açma yönünde bir eğilim var.Trabzon'daki Sümela Manastırı Kültür Bakanlığı tarafından,Sivrihisar'daki Ermeni kilisesi ve Ürgüp Sinasos'taki Rum manastırı belediyeler tarafından,Urfa Germüş köyündeki Ermeni kilisesi İl Özel İdaresi tarafından restore edildi ya da edilmekte.Birçok yerde yerel yöneticiler "Ah şurayı yıkmasaymışız şimdi buraya ne turist gelirdi" diyor."Bizim köyde bir kilise var,bunu tamir ettirmiyor musunuz?" diye Ermeni ve Rum patrikhanelerini arayan muhtarlar biliyorum.

Bunlar bazen,"Ermenilerden aldığımız malları güzelleştirelim,görmeye gelsinler,onlardan bir kez daha para kazanalım" gibi tuhaf bir saikle yapılıyor olsa da tarihi mirasın korunması açısından olumlu adımlar.Ama bu bakışla yapıldığında sadece gösterişli binalar kurtarılmaya çalışılıyor.Oysa çok ufak müdahalelerle yaşatılabilecek o kadar çok tarihi bina var ki...

-Bunu kim yapacak?

Bu alanda sivil bir inisiyatif geliştirmek gerektiğini düşünüyorum.Hem bilgi birikimini artıracak,hem de kamu kurumlarını teşvik edip,yol gösterecek bir sivil girişim lazım.Bir binayı kurtarmak da yetmiyor.O binanın neyin nesi olduğunu,bize kimlerden miras kaldığını açıklayıcı panolar koymak lazım.

Bir kilise zamanında camiye çevrilmişse,hele orada bunu kilise olarak kullanacak bir Hristiyan nüfus kalmamışsa,bu binanın tekrar kilise haline getirilmesi için uğraşmak çoğu durumlarda anlamlı olmuyor.Ama onun girişine "Bu bina şu tarihte Rum kilisesi olarak inşa edilmiştir" diye bir tabela koydurabiliyorsak,hem o eseri meydana çıkaranlara karşı borcumuzu ödeme hem de yeni kuşaklara tarih bilincini aktarma anlamında üzerimize düşeni yapmış oluruz.Kayseri'de şimdi judo,karete,okçuluk kursu olarak kullanılan Surp Asdvadzadzin Ermeni Kilisesi'nin bir kültür sanat kurumu haline getirilmesini sağlamak,Ermenice kitabesinin üzerine yazılan "Disiplin Kültürden Üstündür" gibisinden yazıları sildirmek,kilisenin tarihini anlatan bir tabela koydurmak bizi bekliyor.Bu tür incelikleri hiçbir durumda devlet ve yerel yöneticiler akıl edemez,ancak sivil bir inisiyatif gündeme getirebilir.

Böyle bir sivil inisiyatifin içinde yer alacak tarih araştırmacılarının yapması gereken bir şey de "eskiden ne vardı,şimdi ne kaldı"nın bir envanterini çıkarmak olmalı...

*"Gayrimüslimlerden Kalan Tarihi Miras:Osman Köker İle Söyleşi",Toplumsal Tarih,sayı:217,Ocak 2012,s. 80-83.

2 yorum:

  1. 1933 yılında bekir sami baran yozgat valisiymiş.1932 ila 1936 yılları arasınada yozgat'ta vali görevinde bulunmuş.yani yukarıdaki yazıya göre bizim köydeki kiliseyi o yıktırmış.kilisenin kalıntıları hala bahçemizde bulunmaktadır.benim merak ettiğim, bu kilisenin adı neydi acaba?

    YanıtlaSil
  2. aradığım sorunun cevabına, Boyaciköy Kilisesi facebook hesabından ulaştım."Burunkışla'da 2 kilise bulunmaktaydı Surp Asdvatzazin ve Surp Toros...yaklaşık 2000 Ermeni yaşamaktaydı"

    YanıtlaSil