23 Ekim 2012 Salı

Bu Acı Kimin? –Türkiye’de Ermeni Olmak.../Garabet Orunöz*

Sunuş:Geçtiğimiz hafta bir gurup duyarlı isim bir araya geldi ve 'Bu Acı Hepimizin' eylemini gerçekleştirdi.Bu anlamlı eylemin imza metninin vurgularından biri;birçok Ermeni vatandaşımızın artık bizimle olmadığıydı.Evet,gerçekten 1915 nüfusumuz 13 milyonken,bu topraklarda 1,5-2 milyon Ermeni yaşıyordu.Her biri ülkenin farklı şehirlerinde yaşıyordu.1915'te,bir bilinmeze gönderilmeye başlandılar.Bu ülkenin yetimi,öksüzü,vatandaşı olarak kalmak isteyenler ise sokak ortasında öldürüldü.Şimdi artık birçoğu maalesef bu topraklarda değil,daha doğrusu bu topraklarda ama toprağın üstünde değil,toprağın altında.Artık yoklar.Onları kaybettik...

Biz de kaybet(me)diğimiz bir Ermeni dostumuzla,sevgili Garabet Orunöz ile henüz onu da kaybetmemişken,bugüne kadar konuşamadıklarımızı konuşmak istedik.Umarız bu insan insana söyleşi,bu acının hepimizin olduğunu bir nebze olsun hatırlatabilir,anlatabilir.

-Garabet Bey sizi biraz tanıyabilir miyiz?

Doğru olmamakla beraber,devletin vermiş olduğu belgeye dayanarak,1 Nisan 1960 doğumluyum.Kendimi hatırladığım tarih olan;1964 aynı zamanda anamın ölüm yılı,dönemin ince hastalık dediği,hastalıktan vefatı sonucu,babam,üç aylık bir kız bebek,dört yaşındaki ben (Garabet) ve 7 yaşında bir ablayla beraber aynı evde yaşama tutunmaya çalışmış biriyim.Yedi yaşına kadar,sonra mı?Komşumuz Sara Makasçı;benim bir Ermeni okulunda okumam için babamı ikna edip,İstanbul'daki Gedikpaşa Ermeni Protestan Yatılı Okuluna yollamasıyla devam ediyor.Tuzla Kamp Armen'de kalarak ortaokulu daha sonra 1975-1977 yıllarında yurtdışında tahsil ve geri dönüp Kapalıçarşıda,önce iki ay derici,sonra iki ay kuyumcu tezgahtarlığı ve nihayet son kararımı vererek,kuyumcu el sanatı öğrenmek için Agop Topaloğlu'nun atölyesinde çalışmaya başladım.

-Ben biraz kronolojik olarak ilerlemek istiyorum.Biraz çocukluğunuzdan başlasak,memleketiniz neresidir?Aileniz?

Malatya Merkez Çavuşoğlu,Salköprü Mahallesi,İsmetiye Sokak no:27'de doğmuşum.Babamın ikinci eşinden olma ortanca çocuğuyum.Benden üç yaş büyük bir ablam,üç yaş da ufak bir kızkardeşim var.Babamın ilk eşinden olma da,iki ağabeyim ve iki de ablam var.Ağabeylerimden biri Nişan Orunöz,5 Mart 1936 doğumluydu,29 Ocak 2001'de İzmir'de rahmetli oldu,İzmir'de Ermeni kilisesi kalmadığından,dini törenini Gürçeşme Camii'nde icra ederek,Yeni Buca Mezarlığına defnettik.Diğer kardeşlerin hepsi,dünyanın dört tarafına dağılmış olsalar da hayattadırlar.Kimi Fransa'da,kimi Almanya'da,Hatay'da olanı da var,Malatya'da olan da.Hepsi evlidir,kimi Ermeni ile,kimi Müslüman ile.Ne farkeder?Etnik kökeninin kiminle evli olduğu demeyin.Anadolu'da birçok söz gibi "Davul dengi,dengine" diye de sözü boşa dememişler.Sevgili Cemile;yukarıda bir cümlenin arasında,"Kaybetmediğimiz dostumuz" demiştin;hayatta senin gibi bir değerli dost da ben tanımışsam eğer;ben bu hayata ucuz gözle nasıl bakarım?Meraklanma,ne kaybolurum,ne yarı yolda bırakırım.

-Aileniz içerisinde 1915 olayları ile ilgili anılar anlatılır mıydı?Belgelerden uzak,yaşayan ağızlardan Türkiye'de Ermeni olmanın nasıl bir şey olduğunu ya da Tehcir'i dinlediniz mi hiç?

Ailem ile birarada olma şansım sadece yedi yaşına kadardı.Bu yaşa kadar da 1915 olayları ile ilgili bir şey sorma şansım olmadı.Tehcirden önce,babam ile olan bir anımı anlatmak isterim.Her çocuğun gözündeki kahramanı babası olduğu gibi,benim de kahramanım,babamdı.İlkokulu okumak için Malatya'dan İstanbul'a yollandıktan üç yıl sonra,bir daha babamı görme şansım oldu.1970 yılının yazında,Tuzla Kamp Armen'in müdürü Hrant Güzelyan tarafından,Malatya'ya babamın yanına yollandım.Babaocağında ilk geceyi,heyecandan olsa gerek,zor sabah ettim.Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte babam,çeşmeye yüzünü yıkamak için gitmeye hazırlanırken,ben de kalktım.Babam peşkirini (havlu) omzuna attı,kapıdan çıkarken başladı "Hayr-Mer" diye,Ermenice dua etmeye;ben İstanbul'a okumaya gelmeden önce de,her sabah bu duayı söylerdi.Ben anlamıyormuşum.İlk sabah,babamdan daha gür bir ses ile ben duayı söylenmeye başladım,babam sustu,çeşmede elini-yüzünü yıkadı,ben duayı bitirdim,ben de yıkandım,eve döndük,dizlerinin üstüne çöken babam hıçkıra-hıçkıra ağladı.O zaman ne olduğunu anlayamamıştım,sonra bir ara,"Sara (Sara beni İstanbul'daki yetimhaneye yollayan kadın) Allah ömrümden ala sana vere,çağamı (çocuğumu) kurtardın" dediğini duydum.

Babamdan Soykırım ya da Tehcir hakkında bir şey duymadım.Yalnız bundan iki yıl önce,ana tarafımı aradım ve dayılarım ile teyzemle tanıştım.Dayımdan,anneannemin sırtında tehcirden kalma iki hançer yarası olduğunu öğrendim.Zaten o olaydan sonra da,din değişip İslam olmuşlar,hayatta kalmışlar.Dayım ile iki yıl sadece telefonda konuştum,seni görmeye geleyim mi dediğimde ise;"oğlum bizler kendimize yeni bir dünya kurduk gelme" dedi.Ben de 15 Ağustos 2009'da haber vermeden gittim,karşısına dikildim,dayı ben geldim dediğimde,hıçkırarak ağladı dayım.Hasret giderdikten sonra,sohbete oturduk.Dayıma,anamı sordum.Dayım ise;oğlum ananı nasıl olsa anlatırım da,esas benim yaşarken içime dert olanı bir anlatayım,dedi.Tehcir sonrası İslamiyeti seçmiş olmalarına ve adlarını değiştirip de camiiye gitmelerine rağmen,Şiro Çayı'nda boğulan bir dayım olduğundan bahsetti.Bu dayımın cenazesini,köyün camiisinden namazını kılıp,mezarlığa defnetmeye götürürlerken,yollarını eli sopalı birtakım köylüler kesip,bu "kefere"yi bizim mezarlığımıza gömemezsiniz,deyip gömülmesini engellemişler.Dedem,köylülerin ne demek istediklerini çok iyi anladığından,yolu değiştirip,Müslüman mezarlığının bulunduğu yerin,tam karşı tepesine götürüp,dayımı defnetmişler.Bu olaydan tedirgin olan bir kısım "dönme" Müslümanlar,daha sonra köyü terketmişler.Dedem ve dayılarım teyzem ile kalırlar.Bir müddet sonra bir dönme Müslüman daha rahmetli olur.Camiide cenaze namazı kılınır,aile yolları çevrilir endişesiyle,Müslüman mezarlığına yönelmez,doğru dayımın yanına götürürler.Kısa zamanda bu olay alışkanlık haline gelir ve dönme Müslümanlar,cenazelerini dönmelerin mezarlığı diye oluşturulan bu mezarlığa gömmeye başlarlar.Yaklaşık onbeş mezar oluştuktan sonra ise;bir gün muhtar ilçeye kaymakama gider ve olayı anlatır,çözüm ister.Kaymakam çözümü bulur.İşte yıkıldığım an;bu haber üzerine devlet karayollarından bir dozer gelip onbeşi aşkın mezarı darmadağın eder,buradan yol geçecek der,bir kemik dahi almalarına müsaade etmeden,bir yol uzantısı süsü verilir ve aynen öyle de bırakıp giderler.Kırk senedir o yol aynı şekilde yarım duruyor.Bu olaydan sonra camiideki ilk cumaya,tüm köy halkı hoparlörle davet edilir.Verilen vaaz sonrasında köyde,namaz kılmayan kimsenin olmadığını söyler hocaefendi,dolayısıyla namaz kılan herkesi aynı yere gömmek gerektiğinden demvurur.

O gün,bugündür de,köyde tek mezarlık oluşmuştur.Yaşayan "dayım" da komşuları için namaz kıldığını söyler,hocanın iş için şehre gittiğinde de yeğenim gönüllü olarak namaz kıldırır,lakabı da "Gâvur İmam"dır.Mezarı olmayan biri için;tehcirmiş,büyük felaketmiş,soykırımmış,adı önemli mi?Anamın mezarının olmayışı vicdanımı rahatsız ediyordu.Ben kırkbeş sene sonra anamın mezarını buldum.O gün kadar rahat uyuduğum bir günü de hatırlamıyorum.Uykusunda rahat edemeyenler,mezarı kayıp olan,mezarı olmayan,bir yakınınız,akrabanız,hatta komşunuz bile varsa;onun kayıp mezarını bulmaya yardımcı olun,aha burası onun mezarıdır deyip,bir dua okuyacak taş dikin,rahat edin.

-Çocukluğunuzun geçtiği yerde Ermeni olmanın ağırlığını yaşadınız mı?

Çocukluğumun geçtiği yer Tuzla Kamp Armen'di ki;Tuzla'daki arkadaşlarımın ağız alışkanlığından,Ermeni eşittir Gâvur lafından hiç rahatsızlık duymadım. Yalnız ayrımcılık ve rahatsızlık kelimelerini yaşayarak hissettim.Mesela;bugün de beni bir arkadaşına tanıştıran,arkadaşım benim Ermeni olduğumu söylemez.Bu gâvurdur der.Şaka olduğunu bilmeme rağmen,alınırım.Alınganlığımı da belli ederim.Belli etmemin sebebi,bir daha yapmasın diyedir,ama bilinçaltına öyle bir yerleşmiş ki;tekrarlanır her seferinde.Bu ötekileştirmenin bir çeşidinden duyduğum rahatsızlığım.

Ayırımcılığım ise;dokuz yaşından beri idealim pilot olmaktı.Ortaokulu bitirdiğimde,pilot olmak için Hava Harp Okulu'na başvurduğumda,tüm evraklarım tam olmasına rağmen,kayıt görevlisi;herkesin adını tükenmez kalemle yazarken,benim dosyamı alıp önce bir yüzüme baktı,sonra da kurşun kalemle adımı yazmaya kalktı.Bende isyanıma yenik düştüm,kayıt yapan askerin elinden kurşun kalemi alıp,benim de adımı tükenmez ile yaz,sileceksen de sonra karalarsın,dedim.Az sonra bir rütbeli subay gelip,beni ikna etti.Bir daha hiçbir devlet memurluğuna başvurmamam gerektiğini kibar bir lisanla bildirerek,Kamp Armen'e yollanmamı emretti.Ben de uyguladım.Ne olursa olsun,"sadık vatandaş"ım.Ne geçmişte atalarım isyan etti,ne de günümüzde yaşayanlar olarak bizlerin isyan etme gibi bir niyetleri oldu.Olmaz da.Kuzu gibi yetiştirildik,koyun gibi güdülürüz.

-Peki,Tuzla Yetimhanesi'ne gelişiniz,Tuzla Yetimhanesi,arkadaşınız Hrant desem?

Keşke demeseydin,desem.Ama bir defa sordun,söz ile mermi arasında hiçbir fark yokmuş.Tuzla'ya;1967'den itibaren,(1970 yazı hariç) her yaz gitmişimdir.Hrant Ağabey ile ilkokula gideceğim ilk gün,karşılaştığımız anı çok net hatırlıyorum ki;okula giderken kapı önünde ikişerli sıra olurduk.Haftanın nöbetçi abisi,Kumkapı'ya yakın yerde bulunan okula götürüp getirmekten sorumlu olurdu.Hrant'ın sesiyle irkildim ve "benim yontulmamış Malatyalım,sıraya geçsen de gitsek" ile başlamış,vurulduğu güne kadar da ağabey-kardeş ilişkimiz sürmüştü.Hrant için anlatacak söyleyecek çok söz var,yavaş yavaş herkes onun ne kadar büyük bir sevda ile Türkiyeli olduğunu anlayacak,ama bu anlayış Hrant'ı geri getirmeyecek.Bari başkalarını götürmesin.Bir kişi bile olsun,sevgi uğruna "ölmeyi" göze alabiliyorsa eğer,"insanlığın" yaşama hakkı var,demektir.

-Tuzla Yetimhanesi'nde ne kadar kaldınız?Oradan ne gerekçe ile ayrılmak zorunda kaldınız?

Tuzla Kamp Armen'de sekiz sene kaldım.Kamptan;eğitim için yurtdışına gitmek üzere ayrıldım.İki yıl sonra yurda geri döndüğümde de,ilk gittiğim yer yine Kamp Armen oldu.Herkes "Tuzla Yetimhanesi" diyor,oranın talebeleri bizler ise;"Kamp Armen" deriz.Orası bizim evimizdi,hayata dair her şeyi biz orada öğrendik.Her ne kadar aramızda yetimler ve öksüzler olsa da,aile eksikliğini hissetmedik ve hissettirmedik.Bu;Kamp Armen'in bir geleneğiydi.

-Tuzla Yetimhanesi'nin şu anki durumu nedir?Size ait ancak sizden alınmış bu mekân ile ilgili yaptığınız çalışmalar var mı?

Tuzla Kamp Armen'in durumu şu an "atıl" vaziyettedir.Kapısı,penceresi yok,kör bir insana benziyor.İçinde barındırdığı çocuklarından uzaklaştırıldı.Lal olmuş çocuk gibi,konuşamıyor.Bizim değil ki;gidip de bakalım.Güzelim çam ağaçları,elma,armut,erik,incir,ayva,ceviz,şeftali ağaçlarımız vardı.Bunlardan bir tane bile kalmamış.Son olarak 25 Nisan 2010'da 55 kişi gittik,emeklerimizin nasıl ziyan edildiğini izleyip,ağlaştık.Bu bina da;bir milli servettir,yazıktır,günahtır,kaderine terkedilmesin,devletimizden bir ricam olacak;insanlığın ve halkların kardeşliğine inancı ve de yetim emeğine ve hakkına saygısı varsa, ahirete inanıyorsa,haramın ne demek olduğunu biliyorsa,bu adaletsiz el koymanın giderilmesi yönünde bir adım atsın,TC vatandaşı olarak talebim ve rica ediyorum.Komşu;komşusunu "dostluk" adlı sokakta öldürmüş.Eğer;her iki halk da dost ise;bu Tuzla kampımızı "elbirliği" ile tekrar yaşama döndürmenin ve dostlukların yeşermesinin bir yolunu mutlaka bulmanın bir yolu olmalıdır.Tuzla kampımız için,sponsor bulabilirsem, bu yıl sonuna yetiştirilmesi şart olan,bir kısa kurgu film projem var.Bunun için;basında çıkmış bir haberi de tekrar paylaşmakta fayda var.

"Bir süre önce Türkiye ile Ermenistan arasında başlayan tarihi yakınlaşma,beyaz perdeye de yansıdı.

Anadolu Kültür ve Uluslararası Altın Kayısı Film Festivali öncülüğünde 2008 yılında başlatılan,geçen sene 'Ermenistan-Türkiye Sinema Platformu' adını alan girişim,ilk meyvelerini vermeye hazırlanıyor.Bu kapsamda,Türkiye ve Ermenistan'dan birçok başvuru arasından seçilen on sinemacı,8-10 Nisan 2010 tarihleri arasında İstanbul'da biraraya geldi.Ermenistan-Türkiye Sinema Platformu'nun beşinci buluşmasında,toplam beş proje destek aldı.Seçici kurulunda Melek Ulagay,Nurdan Arca,Sırrı Süreyya Önder,Sevil Demirci,Çiğdem Mater ve Uluslararası Altın Kayısı Film Festivali 'Directors Across Borders' direktörü Artsvi Bakhchinyan'ın yer aldığı platform toplantısında,iki ülkeden toplam on proje değerlendirildi.

Kaybolmayın Çocuklar

İngiltere merkezli 'Global Dialogue' tarafından desteklenen toplantıda,Türkiye'den;Gülengül Altıntaş ve Garabet Orunöz'ün 'Kaybolmayın Çocuklar',Meryem Yavuz ve M. Cem Öztüfekçi'nin "Agop'tan Şükrü'ye Selam Var",Ermenistan'dan Diana Kardumyan'ın 'Galata',Arthur Sukiasyan'ın 'Güvercin Ustaları' ve Gor Baghdasaryan'ın 'Komşular' adlı projelerine platform kapsamında destek verilmesi kararlaştırıldı."

Bu kısa film haricinde ise;kampımızdan su içmiş,ekmeğini yemiş,bir ağaç dikmiş,taş üstüne taş koymuş olanlardan,dünyanın dört bir tarafına dağılmışların hikâyelerini ve anılarını toplayıp,eski resimleriyle birlikte bir kitap yayınlamak var.Ömür yeterse; yaşanmışlıkların tamamını yazmak isterim.

-Sonraki dönem,mesela askerlik yaptınız mı?Hatta bir Ermeninin bir askerlik anısını dinlemek istesem?

Ben de bu ülkenin evladıyım,her ne kadar ötekileştirilmeye zorlansam da,kendimi öteki görmedim.Askerlikte yaptım,Sarıkamış Dağ Taburu'nda kursa da gittim,başarı belgesi de aldım.(Kurs belgesini attach ile yollayacağım).

Askerlik dönemimde 12 Eylül de oldu.Dağlara da yollandım,yollarda da nöbet tuttum,verilen vazife ne olduysa yaptım.Alayda benim Ermeni olduğumu bilmeyen yoktu.Bu arada ilginç olaylar da yaşadım.Bir gün,nöbetçi subayı içtimada topladığı alaya şöyle seslendi;arkadaşlar,yine Ermeni ASALA militanları bir konsolosumuzu vurmuş.Aramızda Ermeni arkadaşlarımız var.Olmaya ki;biriniz onlardan herhangi birini rahatsız edesiniz.Onlar da sizler gibi vatani görevlerini yapmaya gelmiş vatandaşlarımızdır.İşte bu sözlerden sonra;etrafıma toplanan arkadaşlarım,sorular sormaya başladılar.Yahu Garabet,bu sizinkiler bizimkileri niye vuruyorlar?Hadi gel de çık işin içinden.Sizinkiler-bizimkiler ayrım baştan başlamış oldu.Muhabbete oturacağız diye!Bedava tarih dersi yok hele bir demlik çay söyleyin ki anlatayım,dedim.Masanın etrafına toplandık,çaylarımızı da doldurduk,kimseyi üzmeden,beni en iyi anlayabilecek kişinin gözlerinin de içine bakarak,hani 1915 yıllarında senin deden benim dedem ile kapı komşuyken,bir gece aniden gelen emirle kadın-erkek,çoluk-çocuk,toplayıp götürmüşler de,bir daha geri gelmemişler ya!Derken,az ilerimizde duran bir Muşlu arkadaşın dikkatle bizi dinlediğini farkettim.Muşlu ula sende yanımıza gelsene deyip,tam da yanıma aldım.Bir de tembihledim,ula Muşlu küfür etmeyesin bak ben Ermeniyim dedim.Muşlu;haşa de ağabey yahu,sen hiç Ermeni olabilir misin?Bak senin de benim gibi etin var,kemiğin var dedi.Ben de;Muşlu senin bildiğin Ermeni nasıldır diye sordum,gayet ciddi bir tavırla,Ermeni boynuzludur,dedi.Şimdi;20 yaşına gelmiş,Ermeninin boynuzlu olduğuna inanmış birini yalancı mı çıkaraydım.Ona öyle öğretilmiş ne yapsın.Benim de vardı askere gelirken kestirdim,deyince,ayağa kalktı hemen kafamdan kepimi aldı,saçlarımın arasından kesik boynuz izini aramaya başladı.Bu sefer de boşuna arama estetik yaptırdım.O nedir diyecek oldu,ben sana sonra anlatırım,dedim.Sonra ahbap olduk,kendisine Ermeninin boynuzlu olduğunu kimin öğrettiğini sordum,okula hiç gitmemişti,hoca dedi.Hoca diye köyün imamından bahsediyordu.Hocanın babasının adını sordum,Abdullah'mış,dedesinin adını biliyor musun?Dedim,Heçik (Haçik Ermeni ismidir) dedi.Şimdi ben ne diyeyim,"Yarım doktor candan,yarım hoca da imandan eder" demişlerse boşa dememişler.Okumuşuyla okumamışı arasında da bir şey farkettim.Askerlikten 28 sene sonra,"Türkiye'de Ermeni Olmak" adlı bir söyleşiye dinleyici olarak gittim.İki profesör,konuştular,anlattılar,soru-cevap kısmında bir şey sormak için korkak talebelere benzer,parmak kaldırıp durdum,profesörün erkek olanı gördü.Buyurun deyince;aramızda hiç Ermeni var mı diye sordum.150 kadar kişinin içinde bir tek kişi bile ses çıkarmadı.Ne yaptınız?Türkiye'de bir tane bile Ermeni bulamadınız mı ki kendi kendinize Türkiye'de Ermeni olmayı söyleşiyorsunuz?Dedikten sonra,biliyor musunuz ben Ermeniyim dedim.Sonra da,profesörlerden bir şikayetim olacağını,söyledim ve "işlerinin insan eğitmek" olduğunu,ama "iyi eğitemediklerinden" bir insanın,bir başka insan için boynuzlu olabileceğini düşünen,Muşluyu anlattım.Profesörlerden erkek olanı;Garabet Hocam;aklınla bin yaşa,ben de Kürt asıllıyım,benim için de kuyruklu diyorlar.Bundan sonra ben de senin yaptığın gibi yapıp,kuyruğu kestirdim diyeceğim dedi ki;aman hocam,hiçbir yerde söylemeyin dedim.Niye diye sordu koca profesör?Ben boynuzları kestirdim deyince;Muşlu kepimi alıp kafamı açtı,hocam siz kuyruğu kestirdim derseniz,demem ile salon kahkahayla yıkıldı.Bu anılarım;biri askerden,devamı sivildendi,biri okumamış,diğeri de eğitmemiş bir eğitmendendi.

-Hiç Ermeni olduğunuzu saklamak zorunda kaldınız mı ya da aileniz böyle bir zorunluluk yaşadı mı?

Ben şahsım olarak asla kimliğimden dolayı utanmadım ki,aslımı inkâr edip de gizleme ihtiyacı duyayım.Saklamadım,saklanmadım.Ailemden saklayan var.Hatta bir iş için bir dostum beni tanıştıracağı kişinin,beş vakit namaz kıldığını,dolayısıyla da bir gayrimüslim ile iş yapmak istemeyebileceğini söyledi.Senin adını Galip olarak söyledim,sen de açık etme işine bak dedi,tanışmaya ve ilk işimizi almaya gittik.İstanbul Maltepe'ye gidecektik,gittik.Mağazadan içeri girince,selamlaştım ve kendimi tanıttım.Ben Garabet,Ermeniyim dedim,arkadaşım kızardı ve terledi.Mağaza sahibi çok memnun olduğunu,iyi ustaların Ermeni olduğunu söyledi,çayımızı içtik,siparişimizi aldık çıktık.İkinci işimizi de yaptıktan sonra,ne hesabımı alabildim,ne de hakkında şikayetçi olabildim.Allah'a havale ettim,emeğimi helal etmedim şimdilik,sonra eder miyim bilmiyorum.Benim kendisinden daha fazla ihtiyacım olduğundan dolayı etmem.Bu adam alınterine saygıyı bilse,emeğimi gaspetmezdi.Gâvur'un emeğini de malını da gaspetmek,ona "helal" diye öğretilmiş.İnsanımızın çoğunluğu;ganimet kültüründen ne zaman kurtulacak ve üretip,yaratıp,yetiştirirse,haram ile helalin de ne demek olduğunun kıymetini bilecek.Mesela benim Hristiyan olduğu halde,Müslüman ismi verilmiş,hem Ermeni olduğunu hem de Hristiyan olduğunu gizlemek zorunda kalmış tanıdıklarım var.

-Benim bir Türk olarak,sadece dinlediğim Ermenice bir şarkıdan dolayı yediğim azarı düşünürsek acaba sizin için Ermeni olarak Türkiye'de yaşamak nasıl bir şey?

Bunun için bir dostum çok güzel bir yazı yazmış,aynen sana da yolluyorum.

Değişik bir duygudur Türkiye'de Ermeni olmak...

Her ne kadar da Hrant Dink sözde suikastinin ardından binlerce kişi;"Hepimiz Hrantız, hepimiz Ermeniyiz" diye bağırsa da...Birçok kesim,aslında "hepimiz insanız" manasına gelen bu sloganı anlamayıp,işi başka boyutlara vursa da...

Değişik bir duygudur Türkiye'de Ermeni olmak...Öyle bağırmakla da olacak bir şey değildir aslında...

Türkiye'de Ermeni olmak,bilen dostlarının sana "ne olur bir topik yap da yiyelim" diyebilmesidir.Ermeni olmak,bir işlem için devlet dairesine gidip de adını söylediğinde memurun yüzüne tuhaf tuhaf bakmasıdır,hatta "sen Ermeni misin?" diye sorarken yüzüne alaycı alaycı bakmasıdır...İsminin her yerde yanlış yazılmasıdır.

Türkiye'de Ermeni olmak,askerdeyken arkadaşlarının sana, ne olur bir kere kelime-i şaadet getir demesidir...Yine de Kız Kulesine aşık olmaktır.Ermeni olmak,Galata Kulesi'nden İstanbul'u seyrederken derin duygulara dalmaktır...

Türkiye'de Ermeni olmak,okullarının tarih kitaplarındaki Ermeni karşıtı yazıları okuyup gelip bunlar ne diye size sorduğunda çocuğunuz,verecek yanıt bulamamaktır...

Türkiye'de Ermeni olmak,seni tanıyan birinin üçüncü bir şahısa senden bahsederken."Ermeni bir arkadaş" dedikten sonra "ama iyi çocuktur gerçekten" diye bahsetmesidir...Yine de balığın olduğu,rakının olduğu,midye dolmasının olduğu bir sofrada Türk Sanat Musikisi eşliğinde sevgiyle şarkılar söylemektir...Yine de bazı durumlarda bazı arkadaşlarının seni arayarak "üzülme,onlar cahil biz seni tanıyoruz seviyoruz" cümleleri karşısında duygulanmaktır...

Türkiye'de Ermeni olmak...Birisi ile tanışırken ismini çekinerek söylemektir Ermeni olmak,söylediğinde ise karşındakinin yüz ifadesinden,neler düşündüğünü anlamaya çalışma alışkanlığıdır...Bakanların televizyonda terörist başları için "Ermeni dölü" lafını kullanırken çocuklarınızın bunları duyması halinde bunu nasıl açıklayacağını kara kara düşünmektir...

Türkiye'de Ermeni olmak,Fransa'da çıkmış yasalar hakkında birilerinin özelikle gelip sana "ne düşünüyorsun?" diye sormasıdır...Ve vereceğiniz cevabın başına "sözde" kelimesini koymak zorunda oluşunuzdur...Çöpçü olamamaktır,Türkiye'de Ermeni olmak,devlet memuru olamamaktır...Yine de vapura bindiğinizde martılara simit atarken Türkiye'yi ne çok sevdiğinizi hatırlayışınızdır...

Türkiye'de Ermeni olmak, okullarınıza yerleştirilen ve Ermeni asıllı olmayan öğretmenlerinize,büyük birilerinin;"aman ha siz bizim gözümüz kulağımızsınız ona göre..." demesidir...Türkiye'de,ileride vali,bakan,pilot olmayı hayal eden çocuklarınıza, onları kırmadan ve durumu tam açıklamadan başka bir meslek seçmesi konusunda tavsiyelerde bulunarak caydırmaya çalışmaktır...

Çünkü...,

Türkiye'de Ermeni olmak,Türk olduğunuz halde,tıpkı Almanya'daki Türklerin,polis,memur,vekil olabildiği gibi olamamaktır...Subay olamamaktır...Yine de,işkembe çorbasını içmek,Hababam Sınıfı'nı izlemek,çiğköfteyi sevmektir Ermeni olmak...Düşünebilmektir,üretebilmektir,yaratabilmek ve sanatkar olmaktır...Her başka bir ülkeye göç fikri geldiğinde,burayı çok sevdiğini hatırlamaktır...Güvercin gibi ürkek olmaktır...Yine de,her sabah okulda gururla İstiklal Marşı'nı okumak,"Ne Mutlu Türküm" diye bağırmaktır.Söz sahibi olamayacağı bir Türkiye'nin "Mutlu Türkü" olduğunu haykırmaktır...

Ne zaman bu ülkede bir Ermeni asıllı Türk,devlet memuru,subay olur işte o zaman anlarım ki beni Türk yerine koyuyorlar demektir...Bu besleme durumunu,Edip Akbayram'ın aldırma gönül türküsü ile unutmaktır...Bir yerde oturduğunda "Sarı Gelin" türküsünün Ermenicesini söylediğinde birilerinin üstüne saldırmasıdır...Olsun ne yapalım deyip,Türkçesini söylemektir...

Bazen de, delik bir ayakkabı ile yere uzanmaktır,fikirlerini sonsuzluğa kavuşturarak...Binlerce kişiye "Sarı Gelin" türküsünün Ermenicesini öğreterek...

Sözün özü...

Öyle kolay değildir Türkiye'de Ermeni olmak...

Yine de güzeldir,güzel olduğu kadar da değişik...

Bir aşktır Türkiye'de Ermeni olmak...

"İşine gelmiyorsa çek git kardeşim..."

diyenlere

"Burası benim de ülkem"

diyebilmektir...

Şimdi bu yazının üstüne iki satır bir şey eklemem doğru olur mu?

-Hrant Dink'ten sonra bu ülkeye bakışınız değişti mi?

Bakışın değişmesi bakmaya bağlı.Benim bakışım olumlu yönde değişti.Bundan onbeş sene önce hiçbir konu hakkında konuşamazdın.Şimdi ise;Taksim Meydanı'nda 24 Nisan'ı sessiz de olsa anmak için toplanabiliyorsun.Seni dinleyenler var,geçmişi sorgulayanlar var,bunları görünce ve yaşayınca,insanın bakışı olumlu yönde nasıl değişmesin.

-Bugüne geldiğimizde,gündemi 1915 Tehciri meşgul ederken,bir Ermeni olarak bu tarihsel acıya düşülen yorumları nasıl yorumluyorsunuz?

Yorumlardan çok davranışlara bakarım. Dün ile bugün çok farklı bir Ermeni atasözü ile anlatmaya çalışayım."Kızgın demir parçası,ilişkilerini yakından görmek amacıyla;çekiç ve örsün arasına girmiş,ağzı dümdüz olmuş..." Neyimize bizim;Fransızın,Amerikalının,İngiliz ya da herhangi bir yabancının tavsiyeleri.Bizler;niye "kızgınlaşmış demir gibi", örs ile çekicin arasına giriyoruz.Konuşmayı bilmiyor muyuz? Acılarımızı bildikten sonra;birbirimizin yarasının da nasıl sağalacağını biliriz.Yeter ki;konuşma cesaretimizi cihanı aleme cesurca ve yalansız gösterelim.

-Hiç Ermenistan'a gitmeyi düşündünüz mü?

Hayır,Ermenistan'a hiç gitmedim,gitmeyi çok istiyorum,ama gezmeye,asla yerleşmeye değil.

-Düşündüyseniz,neden?Düşünmediyseniz,neden?

Malatya'da doğmuşum,anamın mezarı,babamın mezarı,Malatya'dadır.Dedemin ve ninemin mezarları yoktur.Atalarım terkedip de bir yerlere gitmemişler,ben niye gideyim?Üç günlük ömrümüzde,bir gün fazla yaşayıp da ne olacağız ki;bir gün eksik yaşayayım,ama istediğim yerde yaşayayım.1989 yılında Almanya'ya gittim,oradaki mülteciler kampının sorumlusunun kızına bir bilezik yapmıştım.Kız babasıyla bileziğini almaya geldiğinde,babası bunun benim mi yaptığımı sordu,evet dediğimde,"Sizin gibi ustanın Almanya'da çalışması lazım",dedi.Kibarca teşekkür edip,gelmeyeceğimi söyledim.Neden diye sorunca,eşim,çocuklarım ve Türkiye'de bir imalathanem olduğunu,burada geleceğin ustalarını yetiştirmekten keyif aldığımı,dolayısıyla gelemeyeceğimi söylediğimde,ısrar ederek,bir haftada eşinizi ve çocuklarınızı buraya getirtebiliriz,dedi.Sizin gibi ustaların Almanya'da çalışması lazım deyince de dayanamadım ve "Almanya'yı bana bağışlasanız gelmeyeceğim" dedim.Pişman değilim.Şimdi hiçbir yere gitmeyeceğimi anlatabildiğimi sanıyorum.

-Bize verdiğiniz samimi cevaplardan dolayı çok teşekkür ederiz.İyi ki varsınız,hep var olun lütfen.

Ben de size çok teşekkür ederim,kendim ve ait olduğum toplumum hakkında fikirlerimi ifade etme olanağını bana sunduğunuz için,sağolun.

*Röportaj:Cemile Bayraktar,Derin Düşünce,12 Mayıs 2010.

http://www.derindusunce.org/2010/05/12/bu-aci-kimin/

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder