18 Ekim 2012 Perşembe

Bir Yudum İnsan:Ara Güler/Nebil Özgentürk*

Ara Güler'in babası Dacat (Derderyan) Bey henüz altı yaşındadır ve 1915'te bütün ailesini yitirmiştir.

Anadolu'yu bir günah gibi saran bu yılda Keşişoğulları da silinmiş,bir tek Dacat,o da İstanbul'da olduğu için hayata tutunmuştur.

Sevdiği Yemişlerle Gömdü Babasını...

Bir gün babası Dacat Bey,"Bütün dünyayı gezdin" der,"bir de benim memleketime gidelim..." Yakınlarını yitirdikten sonra bir kez bile Şebinkarahisar yollarında dikilip geçmişine bakmamıştır Dacat Bey,ama şimdi...

1967'de,yani ölümünden bir yıl önce,"Doğduğum evi görmek istiyorum" der,"hem gel,sen de gör.Beni sen götürürsen bir değeri olur,yoksa her köy,köydür..."

Yola çıkarlar.

Dönüş yolunda Dacat Bey,köyünün dut kurularından,pestillerinden alamadıklarından yakınır...

Dönseler,alsalar...

Yol uzundur oysa,bir süre kararsız kalırlar,sonunda vazgeçerler...

Ara Güler,sonrasını Nebil Özgentürk'e şöyle anlatır:"Evini aradı,evi yok...İşte neyse,orada,köylülerle,işte bayram mayram filan...'Ben dövene binerim' dedi.'Binerdim' dedi.'Anam oraya beni ağırlık diye koyardı' filan dedi.İşte aile albümleri diye bir şey çıktı ya,işte orada onların da fotoğrafları var.İşte o öyle döndü.Mesela ben baktım falan..."

-Tanıdık birine rastladı mı orada?

Tanıdık birine rastlamana imkân yok.Orada şimdi bambaşka köylüler oturuyor.Dört ay sonra da babam öldü.Demek ki köyünü,köylüsünü gördükten sonra ölmeyi,yani,düşünebiliyor musun?

-Çok anlamlı gerçekten.Zaten size teklif ederken,"Ölmeden bir kere görmek istiyorum" dediydi galiba değil mi?

Evet,evet...Bir müddet "Gidip köyümüzü bulalım u.an" dedi bana.Ben de götürdüm.Öldüğü gün kapı çalındı.Baktım,yüzler hiç de yabancı değil.Ama tanımıyorum.Böyle birtakım adamlar;köylü,Şebinkarahisarlı köylüler geldi.

-Ziyaret ettiğiniz gün tanıştığınız...

Evet,oradaki köylüler geldi."Yahu" dediler,"Dacat Bey'i arıyoruz"."Dacat Bey maalesef" dedim."Gel,burasıdır ama" dedim."Maalesef biz şimdi cenazeye gidiyoruz,öldü" dedim."Aç" dediler,"Biz ona bir paket getirdik.Yemişler getirdik" dediler."Dut kurusu,pestil,erik kurusu",bilmem ne,filan falan.Ben şaşırdım kaldım.Hemen orada naylon poşetler buldum,açtım.Bu kadar sandık,o sandıktan aldığım kuruyemişleri naylonlara koydum.Biliyorsun bir de fiyakalı giyinmek lazım.Cebim ne biçim şişti,ama benim hiç umurumda değil.Öyle gittim,kilisede ayin bitti.En sonra gittim,yani gömülürken,tabutunu açtırdım.Yemişleri,tabutun içine koydum."Şimdi kapayın bakayım tabutu" dedim.Sevdiği yemişlerle babamı gömdüm.

Ben Tiyatronun İçinden Biriyim

Ara Güler,Nebil Özgentürk'e anlatıyor:"6-7 Eylül'de burada kıyametler koptu.Dükkânlar yağmalandı,fakat babamın dükkânına hiçbir şey olmadı.Hiç de öyle gayrimüslim mayrimüslim falan,o zamanlar zaten kafalarda da yoktu öyle bir şey...Gayrimüslimlere karşı değil,düpedüz,herifler soymaya geldiler Beyoğlu'nu.Her şeyi kırdılar,sonradan çıktı o iş...Soyguna başladılar.Dört tane pardesü giymiş adam,bu kadar olmuş,yürüyor Beyoğlu Caddesi'nde,buzdolaplarını çalıyorlar vitrinden,camları çerçeveleri kırıyorlar,İngiliz kumaşlarını kaldırıyorlar.Bunun içinde CKM de var.Türk dükkânı kalmadı,hepsi yağma oldu."

-Babanızın eczanesine bir şey oldu mu?

Hayır,olmadı.Çünkü baktılar,poliklinik gibi bir yer;eli falan kesilmiş herkes orada,her yer kan içinde,babam da artık şeye dönmüş.

-Siz de çıraklık yaptınız mı ecza deposunda?

Tabii ya...

-Krem ve şampuan falan var mı,o zamanlar yaptığınız?

Eskiden babamın çok meşhur bir kremi vardı."Biricik Acıbadem" kremleri,bir de "Arda" kremleri.

-Neye yarıyor,yani cildi temizlemeye,güzelleştirmeye mi?

Krem işte,neye yararsa ona...Ben ne bileyim?Hiç kadın olmadım ki...

-Yani babanızın ürettiği krem ne kremi,o anlamda soruyorum.

Yüz kremi,başka ne olacak.

-Sinemaya nasıl merak saldınız,onu merak ediyorum.

Babam,Muhsin Ertuğrul'un arkadaşıydı.Tiyatro buradaydı.Babam da Muhsin Bey'e,Şehir Tiyatroları'na makyaj malzemesi satıyordu.Krem,onun gibi şeyler...

-Yüz kremi değil mi?

Neyse,onun için ahbaptılar.Babam da şaraba çok meraklı ve ne bileyim hiç konser kaçırmaz,şiir matineleri bilmem ne,o zaman öyle şeyler vardı.Hep giderdi,severdi öyle şeyleri.Tiyatroyla da çok ilgiliydi,onun için ben hep tiyatronun içinde büyümüşümdür.

Ben,stüdyoların içinde büyüdüm,ondan sonra en son çalıştığım stüdyo da "Doğan Film Stüdyosu"ydu.Orada da yangın çıktı.O zamanlar Arap filmleri çok modaydı.Arap filmleri vardı.Youssef Wahbi'nin filan,Raj Kapoor'un filan Hint filmleri vardı."Avaremu" bilmem ne...O devirden bahsediyorum sana.Stüdyonun her tarafında,laboratuvarından tut,montajı,senkronu bilmem nesi varsa,her tarafında çalışmışımdır.

-Ama yangın çıkınca...

Orada yangın çıkınca ve itfaiyenin damdan kurtardığı son adam ben olunca,"Artık bu iş biter" dedim.Beni bir daha gönderemezler oraya...

-İlk gazeteciliğiniz...

İlk gazeteciliğe,1948 yılında "Yeni İstanbul" gazetesinde başladım.İlk çektiğim fotoğrafı da hatırlıyorum.Ticaniler vardı.Ticaniler,Atatürk'ün heykelini kırmıştı.Tam bugünkü gibi hatırlıyorum.Onu kırmışlardı,onu çektik,ilk işim budur.

"Matrak Bir Adamım Yahu"

Ara Güler,Nebil Özgentürk'e Dali ve Picasso'yu anlatıyor:"Dali'yle ilk tanıştığım zaman beni kovdu.Ondan sonra ahbap oldum,bir sürü hikâye,teferruat filan var.

Ha ondan sonra ben ona fotoğrafı götürdüm.O fotoğrafı götürdüm.Baktı beğendi,ondan sonra bir tanesinden iki tane vardı.'Şuna imzanı atar mısın?' dedim.İmzasını attı.Öyle bir kalemle imzasını attı ki,bir türlü kurumuyor,dört saat kurumadı.Böyle yapıldı,hiçbir yere koyamıyorum.Çünkü orada,odada bir sürü deli herif var,bir yere koyarsam biri üstüne oturacak,böyle kaldım salonda."

-Picasso deyince aklınıza ne geliyor,çünkü Picasso'yla iki saat çalıştınız.

Picasso'yla iki saat çalışmadım.Dört gün çalıştım,çünkü özel bir kitap yapılıyordu,benim vazifem de Picasso'nun resimlerini çekmekti.Biri tablolarını çekiyordu.Orada Picasso da bana bir desen hediye etti.O da duvarda asılıdır.

-Ya Hitchcock?

Hitchcock tabii,Universal Stüdyo'sunda çektim onun fotoğraflarını...

-Tesadüf mü,yoksa onunla da mı ahbap oldunuz?

Herif beni sevdi.Aslında aksi herifin teki...

-Şimdi ben de onu söyleyecektim.Bir tarafta sizi çok seviyorlar galiba...

Ben matrak olurum.

-Şaka mı yapıyorsunuz?Ne yapıyorsunuz yani?

Hiçbir şey yapmıyorum.Ona göre yaklaşmasını biliyorum heriflere de onun için.İyi bir gazeteciyim yani...

-İşin sihri orada galiba?

Eee!..Tabii yani...Tosbağa Sokağı'na çıkarken pardesülü bir herif görürdüm.

-Kimdi o adam?

Kim mi o adam?Seneler sonra öğrendim,Sait Faik [Abasıyanık].Her gün burada çünkü o da.Küçükparmakkapı'da.Adaya gidemediği zaman...Adada onun evi.Gidemeyince,vapuru kaçırınca,ki umumiyetle kaçırıyor,burada bir odası vardı,orada yaşıyordu.O da buralarda işte,gezinirdi.Orhan Kemal'ler,bilmem neler de saat beş buçuk-altı,hava kararırken,Çiçek Pasajı'na gelir.Kimsenin cebinde de beş kuruş yoktu ha...

-Cevat Şakir?

Cevat Şakir mühim bir adamdı.Ama çok karışıktı beyni;bir şey yazdığı zaman ferman gibi uzun yazardı.Çok zordu,yani imajinasyona girer.Bir şeyi anlatırken ötekinin içine girer,ötekinin içini anlatırken başka bir şey anlatmaya başlar.Başını unuturdu neyi anlattığını filan...

-Siz Orhan Veli'nin fotoğraflarını...

Çektiğim zaman daha yeni gazeteciliğe başlamış bir adamdı.Yıl 1948...

-Biraz arkadaşlık da yapmış oldunuz tabii...

Tabii,tabii.Onun "Yaprak Dergisi"ni koltuğumun altına alıp dağıtırdım ben.

-Aşık Veysel ile tanışıklığınız?

Aşık Veysel,Sabahattin Eyüboğlu'nun gecelerine gelirdi,pazartesi akşamları,perşembe günleri filan...Çok severdik tabii.Rakısını koyar,hem şarkı söyler,hem saz çalardı.Küçük Veysel de vardı yanında,o ölmemişti o zaman.Beraber çalarlardı.Sabahattin Eyüboğlu'nun evinde olsun,bilmem ne?Bir de onunla röportaj yaptım 1954'te,köyüne gittim.Şarkışla'nın Sivrialan köyüdür.Oraya gittim,bir hafta kaldım Aşık Veysel'in evinde.Bir sürü resimler çektim.

-Peki Indra Gandhi?

Hindistan'daydım.Vaziyeti ayarladık ve gittik.Indra Gandhi beni evinde kabul etti.Çocukları,torunlarıyla beraber...

-Sonra Başbakan oldu...

Tabii,sonra Başbakan oldu,bilmem ne,filan...Yoksa o zaman Başbakan mıydı?Unuttum,neyse neyse.İlk hikâye oydu.Ondan sonra bunu tevkif ettiler,benden sonra Başbakan oldu.Ölünce de Hürriyet gazetesi,resmini istedi benden.

-Churchill?

Churchill buraya geldi ya,Onassis'in yatında...Onassis'in yatına giren tek adam ben oldum.Çünkü "Paris Match" olarak girdim oraya...

Fotoğraf,Hür Bir Sanat Değildir

-Siz savaşları sevmiyorsunuz,ama dört savaş gördünüz değil mi?

Yahu savaş sevilecek bir b.k değil ki...

-Savaş fotoğrafçılığını sevmiyorsunuz demek istedim.

Yok heyecanlanıyorum da,şimdi gidersek herhalde o saat ölürüz.Ben mesela bir Arap-İsrail harbinde,bir çukura düştüm,bir herif de yaralandı geldi üstüme düştü öldü.Şimdi ben ölüyü tutuyorum,bırakmıyorum,üstüme düşüyor.Boy çukuru gibi bir yer...

-O günden sonra mı vazgeçtiniz savaş fotoğrafçılığından?

Yok canım...Bak şimdi,toprak böyle bembeyaz toprak,kireç gibi,arada bir havan topları atılıyor,bilmem ne...Ayağa kalksan da resim çekmek istesen duman resminden başka bir şey çekemiyorsun ki.Yok,yani hayatını riske etmeye lüzum yok...

-Şimdi sizin merak edilen bir konunuz var.Örneğin Suna Hanım galiba sizin bütün bu çektiğiniz fotoğrafların,röportajların yazarı?

Yazar,yazar...Yazardı vakti zamanında...

-Birlikte mi seyahat ediyorsunuz,Suna Hanım'la siz?

Hep o yazar,çünkü o dokümantasyonu toplar,notları alır,sonra yazmaz tabii...

-Suna Hanım peki niye ortalıkta dolaşmaz?Daha doğrusu siz Suna Hanım'la dolaşmazsınız pek.Hiç tanımıyoruz,bilmiyoruz,görmüyoruz.

Sen görüyorsun,fakat onun Suna olduğunu bilmediğin için gördüğünü bilmiyorsun ondan.U.an biz şimdi 70 yaşında herifleriz,bizim gidip de meyhanelerde Papirüslerde mapirüslerde sürünecek halimiz yok.Ben,evime gelip televizyonumu açıp bakıyorum,ne oldu diye...Yani gideceğim de ne olacak?Zaten çok içersem midem yanıyor.

-Dünyada seyahat ederken eşinizle çıktınız mı hiç?

Elbette,zaten ben yalnız,başka türlü gitmem ki...

-Fotoğrafa bir şeyler kattığınız oluyor mu?

Ben şimdi bir plan fotoğraf çekerken,sanki bir tiyatrodaki eğilimi de içine katmışımdır.Efendim,aktüalitedeki sureti de içine katmışımdır.Ama hep birtakım planlarla düşünmüşümdür.Nasıl on poz,aynı anda düşüneceksin fotoğrafta,onun için zordur.Mesela ressam,çizgileri bozar yenisini çizer,bilmem ne...Fotoğrafta karşındakinden bir parça koparıyorsun,o parçayı koparırken,o estetiği aynı zamanda bulacak mısın ki,elbette bulamayacaksın.Olduğu kadar olacaktır.Onun için işte fotoğraf,ben diyorum ki tam manasıyla hür bir sanat değildir,olamaz da...Çünkü ressam istediği yere istediği şeyi koyar,istediği gibi çizer.Ama fotoğraf makinesi ile buradan bakarsın,Süleymaniye Camii orada kalmıştır.

-Düşündüğünüz İstanbul kaldı mı?

Sokağa çıktığım zaman bir sürü yerde coca-cola,yok efendim trafik işaretleri filan falan görüyorum.Elektrik direkleri görüyorum.Yani başka şeyler görüyorum.Otomobiller görüyorum.Eskiden böyle bir boş sokak,nostaljik bir sokak,bilmem ne filan,yok ki öyle bir şey yahu...Öyle bir sahne yok,çekemezsin.Sokağa çıkarsan her tarafından zaptedilmiş.Her yere yirminci asır damgası vurulmuş,böyle bir şey oluyor.Yani benim düşündüğüm İstanbul,mesela yani...O fotoğraflarım kayıptır.Mevcut olan da kitaptadır.Oradan bakarsın.Aslında ben İstanbul'da yaşamakla İstanbul'u kurtardım sayılır.Benim fotoğraflarımla hiç değilse görsel olarak kurtuldu İstanbul...

-Peki insan yüzlerinde...

Aslında bir şey daha söyleyeyim.Eskiden İstanbul'da damı akmayan bina yoktu ya,aslında sefaletti biraz bu da...

-Modern bir dünya başladı,diyorsunuz...

Şimdi tamam,onbeş milyonluk şehir,ona göre yol var,ona göre bilmem ne var filan falan...Eskiden Beyoğlu Caddesi'nde saatte altı araba geçerdi.Bilhassa ben çocukken,bilemedin yirmibeş kere araba geçerdi.Şimdi hiç geçmiyor,kapadılar yolu,o başka...

-İnsan ilişkileri açısından değişen ne öyleyse?

İnsanlar artık İstanbul'u yaşamıyor.İstanbul yerine son numunelik olarak beni müzeye koyabilirsiniz.

-Ara Güler bir tek karenin içerisine bir şey sığdırmak istese,neyi sığdırırsınız?

Kendimi sığdırırım,boş ver yahu...

*Nebil Özgentürk,"Bir Yudum İnsan:Ara Güler",İstanbul,Boyut Yayın Grubu.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder