8 Ekim 2012 Pazartesi

Azınlık Tartışması Tabuları Sarsıyor/Ferhan Umruk

"Ne Acem taksimi,ne Kürt peşrevi

O,şimdi bir mumun sönen alevi

Piyano sesiyle komşunun evi

Titretir telinde bir garip perde"

*Sabri Esat Sivayuşgil'in Ut şiirinden,1929

Önce AB'nin ilerleme raporuyla bilahare de Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu'nca hazırlanan raporla dile getirilen azınlık kavramı ve onun hakları ile ilgili öneriler pandoranın kutusunun açılmasına neden oldu.Varolan statükonun yaratmış olduğu muktedirlerle,mazlumların ideolojik-politik mevzilenmelerinin temel argümanları azınlık kavramının gündemleşmesi sonucunda,ezberlenmiş çerçeveyi aşınca hangi haklı(!) gerekçelerle tarif edilirse edilsin,her türden zaaf su yüzüne çıkmaya başladı.

Sonunda söylemem gerekeni baştan söylemeyi tercih ediyorum.Bu topraklarda,onu da muktedirlerin diliyle ifade edeyim yaşanan 'sözde' aydınlanma devriminin yarattığı sonuç muvafıkının da muhalifinin de zihni dünyasını paralize etmiş,'özde' aydınlanma devriminin yaratması gereken sosyal bilimler,bu topraklarda kök salmış şark kurnazlığının rasyonellikten uzak fikri baskısı altında ezilmiştir.Bu durumda muhalifini de muvafıkını da kesen kahır ekseriyeti teşkil eden düşünce yapısına sahip çoğunlukla,düşünceyi bilimsel metotla gerçekleştiren bir azınlığın varlığını tespit etmek,umarım bir itiraza vesile olmayacaktır.

Türk elitinin Batılılaşma serüveninin formel tabiatı,onu harf inkılabıyla,şapka inkılabıyla vb. gibi sathi modernleşmenin içerikten yoksun atılımlarıyla günümüzün çözümsüzlüğüne taşıdı.Sabri Esat şiiriyle daha 1920'lerin sonunda,serüvenin niteliksel karakterini şiirsel olarak ustaca belirlemiş.Daha sonraları alaturka müziğin yasaklanması gibi Batılılaşmayı eski kültürün köktenci bir biçimde inkarıyla gerçekleştirme yöntemi bir başka şeyi de bağrında taşıdı kuşkusuz.O da şiirde belirtildiği gibi bu topraklarda yaşayan Türk kimliğinden farklı ulusal kimliklerin de,örneğin şiirde belirtildiği gibi Acemin de Kürdün de kimliğinin zorun rolüyle yok edilmesinin amaçlanmış olmasıydı.Aslında Osmanlı İmparatorluğu yıkılırken etnik kimliği içermekle beraber başat olarak dinsel kimlikler bakımından arındırılmış Anadolu'yu Cumhuriyet rejimine miras bırakmış oldu.Kendisi Diyarbakırlı bir Kürt olan Ziya Gökalp'in yarattığı İslam'a dayalı Türkçülük kuramıyla donanmış İttihat ve Terakki 1915 Ermeni Kırımını gerçekleştirerek Anadolu'daki Hristiyan nüfusun bir bölümünü arındırmış oldu,Türk-Yunan Savaşı'nda da Anadolu'daki Rum nüfus savaş esnasında ve daha sonraki mübadelelerle gönderilerek dinsel kimlik bakımından,mezhep farklılığını taşımakla beraber büyük ölçüde yalnızca Müslüman nüfusa sahip bir homojenlik sağlanmış oldu.

Cumhuriyetin modernleşme ve uluslaşma paradigmasının dinsel ve etnik bakımdan homojenleşme çabalarının odağı olan Türk-Sünni İslam kimliğininin toplumun bütünü tarafından kabullenmeyip dinsel kimlik bakımından Aleviliğin,etnik kimlik bakımından da Kürtlüğün varlığını sürdürmüş olması paradigmanın başarılı olmadığını ortaya sermektedir.Bu gerçek devletin en yetkili ve etkili odakları tarafından da ifade edilmekte 'Uluslaşma sürecinin bitmediği' tekrarlanmaktadır.Muktedirlerin yaptığı bu tespit sonucunda bu sürecin nasıl tamamlanacağına dair bugüne değin takip ettikleri yöntemin dışında yeni bir yol ortaya koyduklarını duymuş değiliz.

1930'ların dünyasında faşizmin ve otoriter rejimlerin hakim olmasıyla oluşmuş atmosferin Türkiye'de tek partinin otoriter rejimine elverişli şartları oluşturduğu,arkasından gelen soğuk savaş atmosferinin de emperyalizme kendisini yaslayan muktedirlerin cumhuriyet paradigmasını otoriter uygulamalarla günümüze kadar sürdürdükleri bilinen bir gerçektir.Ancak günümüz gerçekliği ve AB ile bütünleşme stratejisi eski yöntemlerin sürdürülebilirliğini ortadan kaldırmış bulunuyor.Bu durumun ciddi bir rejim bunalımına yol açtığını belirlemek gerekir.Yeri gelmişken belirtelim,cumhuriyet paradigmasının etnik ve dinsel olarak tek kimlik yaratma amacı doğrultusunda inkâr ve imha dışında rasyonel bir yönelimi de olmamıştır.Tek kimlik yaratma politikasının iki sacayağından dinsel kimlikte homojenleşme için rol üstlenen Diyanet kurumu Sünni İslam'ın Aleviliği massetmesini gerçekleştirememiş,bunun yanında faşist para-militer çetelerin 1970'lerde başlattığı Maraş,Sivas,Çorum ve 1990'lı yıllara uzanan Sivas katliamlarıyla sonuç alınmaya çalışılmıştır.Öte yandan etnik kimlikte homojenleşmenin sağlanması yönünde Kürtlere sunulan ise 'Vatandaş Türkçe konuş' kampanyalarından ibaret cezalandırma tedbirleri olmuştur.Türk kimliği doğrultusunda asimilasyonun rasyonel yolu herhalde Kürt nüfusun yaşadığı bölgede okullaşmayı sağlayarak Türkçe eğitimle bu hedefi gerçekleştirmek olurdu.Tek parti ve sonrasında da hakim olan resmi görüş,bölgede okullaşma ve eğitimin Kürtleri uyandıracağı endişesiyle şekillenmiştir.Resmi görüşü bu şekilde dile getiren Fevzi Çakmak'ın münhasıran bu politikayı izlediği düşünülemez.

Gelelim bugüne ve projektörlerimizi,iki raporun Pandora'nın Kutusu'nu açarak ortaya saçtığı görüşlere çevirelim.Devasa dış borçlarla yularını emperyalist odaklara kaptırmış bulunan muktedirlerin iki kanadı da raporlarda yer alan azınlık kavramına karşı benzer tutumlar geliştirip her iki raporu da kuşa çevirme çabası içindeler.Burjuvazinin siyasi temsilciliğine DP,AP ana damarı üzerinden yerleşen AKP,Recep Tayyip Erdoğan'ın ifadesiyle 'Kürt sorunundan söz etmezseniz,sorun olmaz' diyor,Aleviliği de 'Alevilik Ali'yi sevmekse ben herkesten çok Aleviyim' diyerek karşılıyor.Muktedirlerin sivil asker bürokrasi ana damarı ise,görünen o ki,cumhuriyet paradigmasını aynen sürdürme eğiliminde.Cumhurbaşkanı Lozan'da belirlenen;"gayrimüslimler dışında azınlık yoktur,herkes çoğunluğun parçasıdır" derken kurulun önerdiği Türkiyelilik üst kimliğini reddederek Türk kimliğinin kapsayıcılığını dile getiriyor.Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök de 'Ne mutlu Türküm diyene' vecizesini dile getirerek farklı etnik kimliklerin bugüne kadar olduğu gibi Türk kimliğini içselleştirmelerini öneriyor.Doğrusu,üst sınıfların sınıfsal ve etnik kimlik çıkarları bakımından her aşamada önlerine çıkan sorunlarda ortaklaştıklarını bir kez daha tespit etmek bakımından öğretici bir durumla karşı karşıya olduğumuzun altını çizmek gerekiyor.Cumhuriyetin 81. yılında uyguladıkları asimilasyon politikasını başarıya ulaştıramamış muktedirler bu tutumlarıyla belki de bir seksen yıl daha zaman talep ediyorlar.O bakımdan Türk kimliğinin de aynen İngiliz,Bulgar,Kürt vb. gibi etnik bir kimlik olduğuna işaret etmenin o cephede tartışmaya layık bulunmadığı görülüyor.Şüphesiz daha düne kadar farklı kimlikleri inkâr siyasetini güden Kürde,"dağ Türkü" adını veren,Aleviliği horlayan üst sınıflar hem uluslararası koşullar hem de içerde süre giden çok boyutlu mücadele sonucunda artık bu tutumlarını sürdüremeyip gerilediler.Bundan ötürü de yeni mevziler tahkim ediyorlar.

Şimdi gelelim alt sınıfların-kimliklerin dünyasında yer alanların bütün bu tartışma boyunca dile getirdikleri görüşlere.Her iki raporda da azınlık kavramının öznesi olan Kürtler ve Aleviler cephesinin farklı yaklaşımlar olmakla beraber ağırlıklı olarak verdikleri ortak tepki azınlık statüsünü reddetmek oldu.Her iki kesimde Lozan Antlaşması'nın cumhuriyetin kurucu belgesi olduğu anlayışında da ortaklaşarak,azınlık olmayı 40-50 bin nüfuslu gayrimüslimlerin üzerinde bırakarak ve bu statünün tahkir edici olduğunu dile getirerek kendilerinin cumhuriyetin asli kurucu unsuru olduğunu beyan ettiler.Bu durum,sorunsalın kendisi yanlış kurgulandığında yine yanlış sonuçlar üreteceğini göstermesi bakımından özgün ve hassasiyetle üzerinde durulması gereken bir örnektir.Bazı yazarlar azınlık kavramının Aleviler ve Kürtler tarafından reddedilmesinin gerekçesini Türkiye de azınlık statüsünde bulunan gayrimüslimlerin ikinci sınıf olarak algılanarak horlanmasının,bu statüyü kabullenmeleri durumunda kendi başlarına da geleceği kaygısıyla olduğunu açıkladı.Sıradan bir yaklaşımla bunun anlaşılabilir olduğunu düşünsek bile böyle bir saptamayla yetinerek muktedirlerin ayrımcı,milliyetçi dünya görüşlerinin ortaya koyduğu sorunsal çerçevesinde yanıt üreterek,üstelik bu tepkiyi veren sözcülerin de büyük ölçüde sol,demokrat hatta sosyalist kimliğe sahip kimseler olduğunu gözlemlediğimizde vahim bir durumla karşı karşıya kaldığımızı kabul etmek zorundayız.Örneğin bir sosyalist şöyle diyebiliyorsa;'Azınlık tanımlaması hak ve özgürlüklerde belirli sınırlılıklar da içerir.' Bu sosyalist dilinden,kültüründen,cinsiyetinden dolayı ayrımcılığa uğrayan ezilenler için üstelik pozitif ayrımcılık gibi bir kavram Türkiye sosyalist hareketi içinde yerleşmiş olmasına karşın,bir toplumda azınlık olanların hak mücadelesi sonucunda bile ancak sınırlı haklara sahip olabileceği önyargısına sahiptir.Ne yazık ki bu sosyalist verili durumun ebedi gerçek olduğuna dair yerleşik kanaatin pençesi altında hapsolmuş demektir.Burada sorulması gereken soru şudur:Mazlumların kurtuluşu ancak çoğunlukta olmalarıyla mı mümkündür?Eğer böyleyse insanlığın geleceğini ulusların ve farklı kimliklerin çoğunluk olma mücadelesi olarak görüyorsak,milliyetçi dünya görüşünün yarattığı etnik boğazlaşmaların alevine bir odun da biz atacağız demektir.

Son dönemlerde Kürt hareketinde yaygınlık kazanan,sosyalist hareketin bir kısmına da sirayet eden bir görüş var,oda şu;Kürtler tarih boyunca Türklerin kendileriyle ittifak yaparak bu coğrafyadaki diğer kavim ve ulusları yenilgiye uğrattıklarını dile getiriyorlar,bu da tarihsel olarak üç eşikle izah ediliyor.Birincisi 1071 Alpaslan'ın Kürtlerle İttifak yaparak Anadolu'ya girişi,ikincisi 1514'te Çaldıran'da yapılan savaşta Kürtlerin desteği ve nihayetinde 1920'lerde Kurtuluş Savaşı'nda oluşan ittifak.İşte bu tarihsel ortaklıklara dayanarak bugün gerçekleştirilecek Türk-Kürt ittifakının hem çözümü hem de bu ittifakın bölgede güç merkezi olacağı öne sürülüyor.

Ulusal,etnik,dinsel,demokratik sorunların tarihsel gerekçelere dayanarak çözme yöntemi milliyetçi dünya görüşünün yaratacağı çıkmazlara yol açar.Bu öneriler yalnızca demokratik ilerlemeden uzak olmayla sınırlı değil aynı zamanda çağımızın devletlerinin dış politikalarını belirleyen parametreleri de yanlış kavrıyor.Eğer günümüzün politikalarını belirleyen parametre,tarihsel gerekçeler olsaydı örneğin Almanya'nın ne Fransa ne İngiltere ile yan yana gelmesi hatta AB projesiyle bütünleşmeye kalkması sözkonusu olurdu.Başka bir yönden ele alırsak bu yaklaşım,dünyanın geleceğine dair gerçekten demokratik bir açılıma da sahip değil,tarihte ittifak olanların hep ittifak olacağını öngörüyor,dolayısıyla tarihte düşman olanlara da gelecekte de düşmanlık öngörüyor.Bu önerinin belki de düşünülmemiş sonucu olarak,tarihsel gerekçelere dayanan Türk-Kürt ittifakı bu durumda tarihi tekerrür ettirerek,Yunan'a,Acem'e,Ermeni'ye,Arap'a kılıç çekmeye devam edecek Türkiye’de kurulu düzenin 'İmtiyazsız,sınıfsız,kaynaşmış bir kitleyiz' aforizması ile sürdüre geldiği politikanın,hem sınıfsal olarak hem sosyo-kültürel olarak altta kalan toplumsal kesimlere uyguladığı şiddete bir kılıf teşkil ettiği bilinmektedir.Bu bakımdan alt sınıfların ve kimlikleri inkâr edilenlerin kimi zaman varlıklarını üst sınıflara kabul ettirmenin bir yolu sanısıyla tarihsel gerekçelere başvurması anlaşılabilir bir durumdur,ancak bu önermeler,amacı aşan bir biçimde demokratik hak ve özgürlüklerin kendisine balta vuracak,kendi bindiği dalı kesecek bir tutuma da dönüşmemelidir.

Ulusal hareketlerin devrimci-demokratik programa sahip olabilecekleri gibi sınıfsal farklılıkları içeren doğaları gereği dönem dönem burjuva-küçük burjuva milliyetçi görüşlerin etkinlik kazanması da kuşkusuz mümkündür,bu bakımdan ezilen ulusun milliyetçiliği bu konumundan ötürü her zaman ezen ulus milliyetçiliği karşısında toleransla değerlendirilmelidir.

Öte yandan kurulu düzenin tüm kurumları söz birliği etmişcesine ne azınlık statüsünü ne de asli kurucu unsur tanımını kabul etmiyorlar.Kurulu düzenin bildiği tek azınlık statüsü sahibi,Lozan'da belirlenen ve günümüze kadar hakları çiğnenen gayrimüslim azınlıklardır.Bu toplulukların dışında bir azınlıktan söz etmek 'yapay azınlık' yaratmaktır.Üniter devlet yapısında zaaf yaratacak bir azınlık statüsünü şiddetle reddetmektedirler.Öte yandan asli kurucu unsur kavramını da Coşkun Kırca'nın ifade ettiği gibi 'Türkiye Cumhuriyeti'ni iki farklı halkın (yani Türkler ile Kürtlerin ) her birinin federe devletinden oluşan bir federasyon' önerisi olarak algılamaktadırlar.Dolayısıyla muktedirler varolan statükonun mümkünse hiçbir makyaja bile uğramadan sürdürülmesinden yanalar,zira varolan durumun dışında herhangi bir proje üretebilecek bir vizyona da sahip gözükmemektedirler.Muktedirler böyle bir vizyona sahip olabilir miydi,veya olabilirler mi?Doğrusu pek mümkün gözükmüyor,zira üst sınıflar burjuva karakterleri gereği her demokratik sorunu ya ayrışma ya da bastırma yönteminin dışında çözüm aracına sahip olmadıklarını şu yakın tarihte bile açıkça ortaya koydular,Yugoslavya ve Kafkasya'da yaşananlar bunu gösteriyor.Son MGK toplantısında Kerkük ve Kuzey Irak'a silahlı müdahale kararı söylentisi bilinen tutumun üst sınıflar tarafından sürdürüldüğünü gösteriyor.Bu tutum etnik boğazlaşmaların uç verdiği yangına körükle gitmekten başka hiçbir sonuç üretmeyecektir.

Verili durum üst sınıfların demokratik bir çözümün önünde engel olduklarını ortaya koymaktadır.Bu engeli ortadan kaldırmanın tek yolunun ezilenlerinin tümünün vereceği ortak mücadeleden geçtiği açık bir gerçekliktir.Bugün böyle bir ortak mücadelenin yapılmasını sağlayacak siyasi kurumsal yapının da mevcut olmadığı gibi,azınlık tartışmasında görüldüğü üzere ne Türkiye sosyalist hareketinde,ne Kürt hareketinde ne Alevilerde ne de diğer baskı altındaki toplumsal alanlarda kolektif olarak oluşturulmuş alternatif program ve düşünce birikimi mevcuttur.

Bütün bu tartışma semantikte değildir.Ezilenler,azınlıklar,ayrımcılığa uğrayanlar eşit ve özgür bir dünya için mücadele ettiler,ezilenler ezen olmak için değil,azınlıklar çoğunluk olmak için değil,kadınlar kadın egemen toplum için değil,işçi sınıfı sınıflı toplum için değil,bütün bu mücadeleler her türlü ezme ve ezilme biçiminin ortadan kaldırılması için veriliyor.Böyle bir anlayışa sahip olanlar o toplumu oluşturan her kimliği de azınlık olsun çoğunluk olsun asli olarak tanımlarlar.Türkiye'de ezilen kimlikler olarak başat durumda olan Kürt ve Alevi kimliğinin diğer ezilen kimlikleri de içererek kurulu düzen tarafından inkâr edilmiş haklarını ezilen-azınlık hakları olarak elde edeceği bir statü çözüme doğru kuvvetli bir zemin hazırlayabilirdi.Bir toplumu hiç ortada yokken asli ve tali unsurlara bölerek ayrımcılığı mağdurlar cephesinden yaratmaya kalkmak affedilmez bir hata olmuştur.Şimdi Kürt ve Alevi kesimin siyasi temsilcilerinin büyük ekseriyetle azınlık kavramını reddederek aldıkları bu tutumun sonuçlarını değerlendirirsek psikolojik tatminin ötesinde herhangi bir kazanım sözkonusu değildir.Türkiye'deki siyasi gelişmeleri kuvvetle etkileyen AB raporuyla bu konuda elde edilecek destek zayıflatılmış,Türkiye'de demokratik basınca katkı sağlayan aydınların bir kurumla yarattıkları raporun sağlayacağı rüzgar heder edilmiştir.Elde kalan tek şey ise ne Türkiye'de ne uluslararası alanda yer alan demokratik güçlerce sindirilen kendinden menkul asli kurucu unsur olma talebidir.Bu tutumun,azınlık kavramını reddeden muktedirlere,niyet ne olursa olsun sonuçları bakımından,bizzat bu koroya katılan hakları gaspedilen ezilen azınlıklar tarafından verilmiş bir desteğe dönüşmüş olduğunu da tespit etmek gerekiyor.

Günümüz dünyası insanlığın ulaşmış olduğu evrede geçmişten gelen siyasi üst yapıların ve en başta ulusal,dinsel,etnik kimlikli devlet kurumunun aşılmasını gerektiriyor.Yirminci yüzyılın başında 1917 Ekim Devrimi'yle mülksüzler sınıfı dil,din,ırk,ulus ayrımcılığını uluslararası sınıf dayanışmasıyla,enternasyonalizmle ortadan kaldıracak büyük atılımı gerçekleştirmişti.Bugün sosyalistlerin bazıları sosyalist geleneğin de toplumları ulus-devlet paradigması anlayışında algıladıklarını iddia ediyorlar,bu milli sosyalizm anlayışını uygulayan Stalinist deformasyon süreci için doğrudur,ancak devrimin başlangıç hedefinin bu olduğunu söyleyenler yanılıyor.Ekim Devrimi etnik kimlik sözcüğü olmayan Sovyet Devleti'ni yarattı,zira devrimcilerin hedefi bir ulusun devlet sınırları içinde kalan değil bütün dünyayı saran sosyalizmi kurmaktı.Bu bakımdan tarihsel gerçeğin günümüze ışık tutması için hatırlanacağı üzere Lenin'in de 'Halklar Hapishanesi' olarak nitelediği Çarlık Rusyası'nda devrim ilk olarak Rus toprakları üzerinde gerçekleşti ve Rusya Sovyet Cumhuriyeti kuruldu.Daha sonra İç Savaş sürecinde kurulan Ukrayna,Belarus ve Transkafkasya Sovyet Cumhuriyetleri'nin durumu ile ilgili olarak,Stalin'in başkanlığında kurulan komisyon tarafından hazırlanan rapora göre bu cumhuriyetlerin özerk birimler olarak Rusya Sovyet Cumhuriyeti'ne katılmaları doğrultusunda karar taslağı hazırlandı.Lenin bu karara şiddetle karşı çıkarak Rusya Sovyet Cumhuriyeti dahil bütün Sovyet cumhuriyetlerinin bir Sovyet Cumhuriyetleri Birliği içersinde gönüllü olarak birleşmelerini önerdi.Bu doğrultuda 30 Aralık 1922'de Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği'nin ilanı hazırlıklarına karar verildi.Lenin bu kararın gerekçesi için şunları söylüyordu:"Biz Ukrayna Sovyet Cumhuriyeti ve diğerleri ile eşit olduğumuzu kabul ediyoruz ve onlarla birlikte yeni bir birliğe,yeni federasyona katılacağız."

İnsanlık önündeki sorunları çözmeyi başarmak için yine de tarihin soluk sayfalarına başvurmak ihtiyacını duyar ve çıkaracağı derslerle hareket edebilir.

*Ferhan Umruk,Kasım 2004.

**Sosyalizmin Milliyetçilikle İmtihanı,(haz.) Ferhan Umruk ;(önsöz) Tanıl Bora,İstanbul,Praxis Kitaplığı,2007,s.[23]-31.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder