17 Eylül 2012 Pazartesi

Savaş Yılları/Hagop Mıntzuri

Yaşam öykümün ikinci bölümüne başladığımdan bu satırları yazdığım şu günlere kadar geçen zaman,1977 yılı yazına kadar uzanır.

1914 Ağustosu'nun son günleriydi.Hasadı bitirip köye indik.Evlerimize girdik.Her perşembe Harizak'taki(1) bağımızın su sırasıydı.Voğıda gidecek ağaçları sulayacaktı.Topladığı ürünleri de eve getirecekti.Benim yapacağım bir şey yoktu.Yine de birlikte gittim.Kıpçiklere(2) girip yıkanmak için.Sabahleyin sular soğuk olurdu.Bağda sular ısınıncaya kadar oyalanırdım.Ağaçlardan dut yerdim.Ağaçlarımız,İstanbul'dakiler gibi değildi.Eylül ayına,Varaka Haç Yortusu'na(3) kadar meyve verirlerdi.Mevsim sonuna doğru dutlar daha az sulu ve çok tatlı olurdu.O kadar ki,tadı iç yakardı.Çok yiyemezdim.Üst dallara çıkmadan,alttakilerden ayak üstünde yerdim.Kıpçikler,ırmağın karşı kıyısında Anzeğga otlağının üstünde,yayladaydı.Irmağın suyu o kadar azalmıştı ki neredeyse yatağı kurumuştu.Sulara topuk bile gömülmüyordu.Kumlara,yataktaki taşlara basarak karşıya geçtim.Otlağın üstüne çıktım.Kimsecikler yoktu.Kim olsun ki?Sonbahar gelmiş sayılırdı.

Bir dere,üç kilometre uzaktan,Zinekâr Dağı'ndan,kırmızı gabanlardan,Surp Kevork köylerinden,Kaçdan eteklerindeki kayalardan kazıyarak gelir,otlaktaki bağlardan geçip nehre dökülürdü.Kıpçikler,tarhın içinde biri büyük,öteki küçük iki havuzdu.Birbirine bitişik bu havuzlardan büyüğüne dört insan,küçüğüne iki insan sığabilirdi.Elle oymaydı olasılıkla.Kenarları düzgün yontulmuştu.İçinde ayakta durulunca göbek boyu su vardı.

Vakit öğleye yakındı.Soyundum,kıpçike girdim.Su iyice alçalmıştı.Yarım saat yıkandım.Daha doğrusu suyla oynadım.Dışarı çıktım;kanmamışım,bir daha girdim.Doyasıya kaldım ve çıktım.Elbisemi giyinip geldiğim için yoldan Harizak'taki bağa döndüm.Bağlarda ne hazırlanır,ne yenir?..Voğıda,evden ekmek peynir getirmiş.Domates,soğan,biber,salatalık,maydanoz ve peynirle bir manca yapmıştı.Siz buna salata deyin.Biz manca(4) deriz.İkisi de Ermenice değil,İtalyancadır.Ne zaman,nasıl dilimize girmişler?Bizim bağın bitişiği Büyük Armudanlıların,Mıgırdiçlerin bağıydı.Geleneklerimize göre tek başına yemek yemek doğru değildi.Bir yabancı,yoldan geçen herhangi birisi dahi olsa davet etmek gerekirdi.Voğıda,Kirkor'la Pirap'ı çağırmıştı.Onlar da bir manca yapıp getirmişlerdi.Beni bekliyorlardı.Çeşmeden soğuk su da almışlar.Bizim kırmızı toprak kaplarımız suya bir başka tat verir.İçtik ve o kadar çok yedik ki artık kıpırdayamaz hale gelmiştik.Mancaların yarısını da bağların bekçisine verdik.Dere kıyısında kavakların gölgesinde,un gibi yumuşak,keten rengi kumlara uzanıp dördümüz de uyuduk.Ne kadar uyumuştum?Saatim yoktu ki bileyim.Uyandığımda,ağaçların gölgesi uzamıştı;akşam yakın olmalıydı.Boğazımdaki bademciklerin şiştiğini hissettim.Kıpçiklerdeki banyodan soğuk almışım.Herhalde ikinci kez yıkanmamda üşütmüşüm.Yazın böyle olursa kışın çekeceğim var demekti.Tedavi ettirmem gerekiyordu.Bunun için de İstanbul'a gitmeliydim.Bahçekapı'da Sanasaryan Han'ın karşısında Ütücüyan Eczanesi vardı.Doktor Uncuyan diye biri,gazete ilanlarıyla ağrısız bademcik ameliyatı yaptığını duyurmuştu.Onu hatırladım.Keşişler Vahram ve Aliksanyan Setrak,gelecek hafta İstanbul'a gideceklerdi.Onlarla birlikte gitmeye karar verdim.

Voğıda'ya söyledim,akşam evde dedeme,anneme de söyledim."Kalmayacağım,sadece iki günlüğüne gideceğim ve dönüp geleceğim," dedim.Gitmemi istemediler.Kim duyduysa aynı şeyi söyledi:"Bademciklerin birkaç yılda kendiliğinden geçer kaybolur." Herkese,"Hayır gideceğim,yirmi-yirmibeş güne kadar buradayım.Allahaısmarladık dahi demeyeceğim evime" dedim.Tahmin edebilir miydim neler olacağını?Dönemeyeceğim ve bir daha birbirimizi hiç göremeyeceğiz.Voğıda da hamileydi,Haç Yortusu ayında bir erkek çocuğu doğurdu ve Haço koyduk adını.

Beni yaşlı gözlerle uğurladılar.Üzüldüm ve kendi kendime gitmeyeyim diye düşündüm.Ama yine de onlardan ayrıldım ve evden çıktım.

Babam,bir yıl önce gitmişti.Üsküdar'da Balaban'da Çöp İskelesi'nde yem dükkânı açmıştı.Hayvan yemi satıyordu.Ekmekçilikten sonra hemşehrilerimizin yaptığı ikinci iş.Yerini biliyordum.Gemiden çıkınca doğru oraya gittim.Dükkânın önünde oturmuştu,şaşırdı:

-Hagop! diye haykırdı.

-Evet,benim,dedim ve niye geldiğimi anlattım.

-Durmayacağım,döneceğim.Erkek bir torunun daha oldu,dedim.Haç'ın haftasında doğduğundan adını Haço koyduk!

Sevindi.

O tarihlerde Üsküdar'da,Armudanlı,Teğutlu,Zımaralı çok hemşehrilerimiz vardı,fırınlarda,dükkânlarda.Aynı sokakta birkaç adım ötede,Üsküdar'ın en eski tarihi fırını vardı.Bizim büyük Armudanlılardan Terzolar,Zimarlılar,Mardenler işletirlerdi.Toros oturmuştu ekmek tezgâhına.Bize damat olurdu.Sülalemizden Demircilerin ikinci kuşağından Agavni'yi almıştı.Ben ve eşim Voğıda,düğününde gelinle damadın yanında durmuştuk.

-Yarın memlekete gidenlerimiz var,mektepliler.Hanislerin Margos,Teğutlu Yeştlerin Harutyun.İlki Berberyan'dan mezun oldu,ikincisi Garabetyan'dan.

-Yaa! dedim.Bu benim için iyi bir haber.Acaba iki gün bekleyemezler mi?Ben de birlikte döneyim.

Eşim Voğıda'nın ağabeyi Kerope,Üsküdar'daki çarşıda,Atlamataşı'nda un satardı,Şile,Ömerli köylülerine.Margos'u,Harutyun'u orada buldum.Allahaısmarladık demeye gelmişler.

-İki gün daha bekleyemez misiniz?Ben de sizinle geleyim,dedim.

-Hayır,dediler.Yarın gemiye bineceğiz.Beklerdik ama çokluğuz,otuz kişiyiz.Pakariçliler,Kemahlılar,Gercanalılar,Horopilliler,Melkeşerliler var,beklemezler,onlara söz verdik.

Ertesi gün onlar gemiye gittiler,ben de doktora.Bir mecidiye,yani yirmi kuruş aldı,bademcik ameliyatımı yaptı,hiç acıtmadan.

-Ben memlekete gideceğim doktor.Ne zaman yola çıkabilirim? dedim.

-İstersen hemen git.Benim yapacak bir şeyim yok.Bir ilaç yazayım,yarın eczaneden al.İki gün yolda boğazını çalkalarsın.Çok sıcak,çok soğuk şeyler yeme o kadar.Nereye gidersen git,dedi.

-Yaşa doktor! diye haykırdım.Nasıl canlandım!Bu ne güzel rastlantı!Demek ki hemen gidebilirdim.Saat onbire geliyordu.Gemiye yetişemeyeceğimi düşündüm.İlacı aldım.Ütücüyan Eczanesi'nden dışarıya fırladım.Sanasaryan Han'ın sokağından,Bahçekapı'dan,birkaç dakikada Galata rıhtımına yetişilebilir mi?Ne on dakikası?O kadar bile geçmedi,köprünün kalabalığını yarıp önüme kim gelirse çarparak özür bile dilemeden,soluk soluğa kaldım.Uğurlamaya gelenler henüz dağılmıştı.

-Gemi gitti! dedi Kerope.Seni de koyardık gemiye,sen de giderdin.Yirmibeş dakika ancak oldu.Gemi Büyükdere önlerindedir.

-Yaa!.. dedim ümitsizce,yetişemedim.Başka bir şey söylemedim,sustum.

Gidenler gitti.Ben burada kaldım.Günlerce gezindim.Marpuççular'da Şavarş Misakyan'a giderdim.Aztak'ı yayınlardı.Vahran Tatul'u,o Samatyalı'yı tanıdım.Yuvarlak yüzü,siyah gözleri ve bakışlarıyla.Ölümünden kısa bir süre sonra 'Doğu Basını'nda onunla ilgili coşkulu bir yazıyı Misak Mezarens yazmış,ben de memlekette okumuştum.Kendisiyle kardeş gibi olduk.Yeni kuşaktan,benim hamurumdandı.Beni,kendimden geçirenlerdendi.Üsküdar'dan Köprü'ye geçerken vapurda,Tırvıralı Ardaşes Harutyunyan'ı gördüm.Onu,Nişan Babikyan'ın yıllığındaki resimden çıkarttım.Ne isabetli bir saptama!Ta kendisiydi.Yazıları beni büyülerdi.Yanına gidip oturdum.Kendisine duyduğum hayranlığı açıkladım.Benim boyumda veya biraz daha uzunca.Uyumlu giyinmişti.Bakışları,berrak,kesin ve zekiydi.Malkara'dan gelip İcadiye'ye,Üsküdar'a yerleşmişlerdi.Aram Andonyan,"Türk-Ermeni yazarlarımızın arasında en çok okuyanıdır" derdi."Avrupa'yı Malkara'ya getirmişti." Vahran Tatul da böyle tanımlamıştı,onu.Beni evine davet etti.Her gittiğimde,"Gene gel" derdi.Remy de Gourmont'un kitaplarını verdi,okumam için.Zabel Esayan'ı ziyaret ettim.Onu,Beşiktaş'taki ekmekçi çıraklığımdan tanırdım.Fırından,Ortaköy'deki evinin ekmeğini verirdik.Köyü anlattım.Cagadamar(5)'a uğrardım,Keğam Parsehyan'la konuşmak için.Rupen Zartaryan da hep orada olurdu.Benim kimliğimi sordu:

-Armudanlıyım,dedim.Erzincan nahiyesinden,fakat Eğin daha yakın bize.

-Hep köyde,Armudan'da mısın?Ne yaparsın orada?

-1907'den beri,yedi yıldır köyümdeyim.Kışın öğretmenim,ilkbahardan sonbahara kadar da her köylü gibi çarık ayaklarımda tarla sürer,ot toplar,hasat yaparım.Yardımcı öğretmen diplomam var.Bunu bana,Erzincan'daki Eğitim Kurulu,İstanbul'dan getirtip verdi.Çünkü,Askerlik Şubesi benden istemekteydi.

-Neden yardımcı öğretmen?Ben burada,eğitim kurulunun başkanıyım.Sana bir öğretmen diploması veririm,imtihansız.Mehyan(6)'da,senin "Köy Geceleri"ni okudum,imrendim.Çok güzeldi.

Koyu yeşil elbisesi ile Avrupa'nın üst düzey insanları gibi özenli giyinmiş,kırkın üstünde yaşta,ortadan uzun boyluydu.Beni sorarsanız,ayaklarımda ayakkabı bile yoktu;beyaz yün çoraplar ve Erzincan işi topuksuz Asya yemenisi!Sırtımda,Arapkir dokuması kalın manusadan gömlek,ütüsüz eski elbise.Kurumuş söğüt dalları gibi parmaklar ve yüzü,boynuna kadar güneşte yanmış biri!Çekinirdim,o beni masasından seyrederken.Üç Vilayetler'in,Van'ın,Erzurum'un,Bitlis'in yöneticisi gelmişti o günlerde.Herkes çevresinde dönüyordu,tanışmak,arkadaşlık kurmak için.

Akşamları,Üsküdar'daki Marko'nun,Beyler'in açıkhava kahvelerine giderdim.Kendimi,Hagop Demirciyan olarak tanıttım.Mehyan'da beni okumuşlardı.Sembolizm'den etkilendiğim yıllardı.İnançlıydım,imreniyor,okuyor,okuduklarımı yutuyordum.Köy gecelerini,köy seslerini yazardım.Sonbahar gecelerini,damları,değirmen taşlarının çevresinde yıldız biçiminde oturmuş gelinlerin bulgur çekmelerini...anlatırdım.Müziklerini dinler,erirdim:Kavakların kavaklarla her esişte birbirlerine kızkardeşler gibi sarılıp sonra ayrılmalarını...Gecenin içinde derenin sesi ne derin gelirdi bana.Kulaklarımda,sayısız kurbağanın konseri çalınırdı...Birden ara verir,gene başlarlardı;sabaha kadar "gırrr...vırgg...vırgg...vırgg..." Tepelerden tilkilerin sesleri duyulurdu.

Çok gür saçlarım vardı.Sırtıma kadar dökülürdü.Sembolist ozan Pelatan'ınki gibi,fakat simsiyah.O zamanlar,cildin fildişi gibi bembeyaz olanı makbuldü ve soylu sayılırdı.Bu nedenle güneşten kaçılırdı,köylü görünümlü olmamak için.Ayaklarımda yemenilerle beni görenler şaşırırlardı.Demirciyan'ın ben olduğuma inanasıları gelmezdi.Soluk,narin,ince yapılı biri olmalıydım!

Kim tahmin edebilirdi ki Sarajevo'da Avusturya veliahtı öldürülecekti?..Avrupa tutuşacak,altı büyük devlet savaşacaklar...Ardından çok geçmedi,Türkiye de seferberlik ilan etti.Sokak sokak davullar çalındı.Bizi askere yazdılar.Artık nasıl memlekete gidebilirdim?

Memlekette vaftiz babası olduğumuz Arhanyanlar'ın Üsküdar'da işlettikleri dört fırın vardı.En büyüğü Devecioğlu adlı fırın,Yeniçeşme,Ahmediye'de Atpazarı Caddesi'ndeydi.İstanbul'un en büyük fırınıydı.Bir ağızda dörtyüz ekmek pişirirdi.Babam ve ben akşamları orada yatardık.Tahiniye İdaresi (Askeri Fırınlar Yönetimi) bu fırını Selimiye Kışlası'na bağladı,un verdi.Beni de fırın işçileri sınıfından ekmekçi asker yaptı.Ne oduncular,arabacılar ne de fırın işçileri arasında benden başka okuryazar vardı.Ordunun öküz arabaları,o tarihlerde oto,kamyon olmadığından taşıma işlerinde kullanılıyordu.Beni,Selimiye Kışlası'nın deniz kenarındaki fırınının yüzbaşısı Kâzım Bey'in emrine verdiler.Her türlü işlemden sorumluydum.

1915 yılı Nisan ayında İstanbul'daki Anadolulu Ermenilerin tehciri başladı.Ben zaten askerdim.Mayıs ayında memleketten mektup gelmedi.İki kez cevaplı telgraf çekildi,cevaplanmadı.Üçüncüsünde "Burada değiller,bilinmeyen bir yere yollandılar," diye cevaplandı.Dedem Melkon seksensekiz yaşındaydı.Annem Nanik ellibeş,çocuklarım,Nurhan altı,Maranik dört,Anahit iki,Haço dokuz aylık,eşim Voğıda yirmidokuz yaşında.Bunlar nasıl yürüdüler?Dedem Suazeg çeşmesine kadar gidemezdi.Gahmıhlı(7) Kürt Temer gelmişti.Lusnikler'in,bizim kuzenin halasının çiftçisiydi.Ben bildim bileli onların evinin çiftçiliğini yapıyordu.Bizim kadar Ermenice bilir ve konuşurdu.Getirdiği habere göre,Ermenileri 4 Haziran'da köyden çıkartmışlar.Demişti ki,evlerinin kapılarını,kilise kapısı gibi öpmüş ve ayrılmışlar.Evinizde,sizden birisi ölse,siz de birlikte ölmez misiniz?Artık çalışabilir misiniz?İşlerinizi,içeri-dışarı sürdürebilir misiniz?..Ben askerdim,emir altındaydım.Bırakırlar mıydı ki oturayım?Akşama kadar ortada olmak zorundaydım.Ordunun askeri arabalarına ekmek saymak,öküzlerin yürüyüşüyle ekmek yetiştirmek durumundaydım.Haydarpaşa'daki sevkiyata,Çanakkale veya Anadolu cephesine giden askerlere,Kadıköy'deki,Kuzguncuk'taki depo alaylarına,Haydarpaşa Hastanesi'ne.Üsküdar Paşakapısı'ndaki sivillere ki bunlar hapishaneden salınıvermişlerdi.Çizgili kumaştan üniforma giydirmişler,eğitmişler ve bir alay oluşturmuşlardı.Orduya hizmet edecekti bunlar.Üsküdar'dan,Selimiye Kışlası'ndan kıyıdaki Kavak İskelesi'nde bulunan askeri fırına veya Devecioğlu'ndaki bizim fırına,Karacaahmed Duvardibi yollarında ne kadar gittim,geldim.Seninkileri aklına getirme,kov aklından!..Ne yediler,nerede yattılar?Düşünme!..

Ben,ölmeyip bu 1977 Eylülü'ne kadar yaşamamı,bir "yirmibeş dakika" evet yirmibeş dakikacık gecikmeye borçluyum.Bahçekapı'dan Galata rıhtımına kadar soluyarak yetiştim.Gemi yola çıkmıştı.Benim okur dostlarım,eğer ilgilenirseniz hikâyemin tamamını anlatayım:1886'da doğdum.Fakat ben dünyaya gelmeyecektim.Annem bana hamile olduğu zaman,onu dağa yollamışlar,kil(8) kazmaya.Tümsek yıkılmış,altında kalmış.İyi ki entarisinin bir eteği dışarıdan görünüyormuş.Boğulmadan çekip çıkarmışlar,toprakların altından.Neredeyse ölmüş haldeymiş.Eve getirmişler.Annem bilmezdi benim doğumumu.Günlerce baygın yatmış.Kimileri o gün derler,kimileri,bir gün,iki gün sonra...

***

1-Harizak.Armudan köyünün bağlar semti.
2-Kıpçik.Yerli kayaya oyulmuş yalak veya kurna.
3-Varaka Haç Yortusu.Surp Hripsime tarafından Varak Dağı'na saklanan haçın anısına o mevkide bir manastır yapılmış,ayrıca her yıl Haç Yortusu'nun onbeşinci gününde özel bir ayin gelenekleştirilmiştir.Bu yortu,yalnızca Ermeni kilisesince kutlanır.(Haç Yortusu ise her yıl,14 Eylül'ü izleyen pazar günü kutlanmakta ve tüm Hristiyanları ilgilendirmektedir).
4-Manca.Anadolu'nun birçok yöresinde ve Türk köy ve kasabalarında da manca olarak adlandırılan yemekler vardır.
5-Cagadamard.Yirminci yüzyılın başlarında yayınlanan,en yaygın günlük Ermenice gazetelerden biri.
6-Mehyan.1914'te İstanbul'da yayınlanan Ermenice aylık edebiyat ve sanat dergisi.Yedi sayı çıkmış ve kapanmıştır.Başyazarı G. Zaryan olan dergide Mıntzuri de yazmıştı.
7-Gahmıh.Burası,muhtemelen Armudan'ın eski bir mezrası olan Gâmhu'dur.
8-Kil.Eskiden,Armudan gibi Anadolu'nun birçok yöresinde kundak bebeklerinin altına bez bağlama yerine "öllük" denilen bir tür kil toprağı konurdu.Doğum yaklaşınca ilkin bu kil temin edilir,öğütülür,elenir ve hazır bulundurulurdu.

---------------------------------------------------------------------------

*Hagop Mıntzuri,İstanbul Anıları,(1897-1940);notlarla basıma hazırlayan Necdet Sakaoğlu;çeviren Silva Kuyumcuyan,4. bs.,İstanbul,Tarih Vakfı Yurt Yayınları,2002,s.127-134.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder