1 Nisan 2012 Pazar

Suskunluğun Farklı Kırılma Noktaları Olarak Türk Edebiyatından Unutma ve Hatırlama Örnekleri/Yrd.Doç.Dr.Erol Köroğlu*

Saffet Ürfi Betin adını sanırım çok azımız duymuşuzdur.1951'de "Atatürk İnkılabı ve Ziya Gökalp-Yahya Kemal-Halide Edip Adıvar" başlıklı bir kitap yayımlayan(1) ve bu kitabın kapağında yer alan "Türk Felsefe Cemiyeti üyesi" ibaresi dışında benim de hakkında çok fazla bilgiye sahip olmadığım bu yazar,Birinci Dünya Savaşı'nda Osmanlı ordusunda yedek subay olarak görev yapmıştır.Saffet Ürfi,1923'te "Ziya Gökalp ve Mefkure Arasındaki Münasebet Vesilesiyle Bir Tetkik Tecrübesi" başlığını taşıyan bir kitap daha yayımlamıştır.Bu kitap,Gökalp hakkında yazılan ilk kitap olma özelliğini taşır.Başlığının ciddiliğine nazaran oldukça dağınık bir kitaptır bu ve bir "tetkik"ten çok,Türk milliyetçiliğinin 1910'lu yıllardan 1920'lere kadarki kısa geçmişini Gökalpçi milliyetçilik açısından ele alan bir polemik denemesi olarak ilerler.Yazıldığı dönemin farklı Türk milliyetçilikleri ile özellikle Saffet Ürfi'nin de dahil olduğu belirli bir grubun çatışmasını sergilemesi açısından ilginçtir.Kitabın ortalarında yer alan "Mefkure ve Harb-i Umumi" başlıklı bölümün hemen başında Talat Paşa'yla ilgili bir anekdot anlatılır:

"Muharebatın galiba ikinci senesinde onunla yakından görüşen bir dostum merhum Talat Paşa'yı ziyarete gitmiş ve ona,Ermeni tehciriyle şu ticaret namı altındaki suistimalleri,vagon inhisarlarını beğenmediğini söylemiş.Talat Paşa'nın cevabını kaydediyorum:
'Aman aziz ne diyorsun?Benim,hayatımda 'eser' saydığım her iki şeyi de sen baltalıyorsun!Ermeni tehcirinin isabetini zaman gösterecektir.Suistimallere gelince:Eee,bilmez misiniz?Bizde her şey ilk önce fena olarak başlar.Asr-ı hazırdaki manasıyla ticareti hazım ve hüsn-i istimal edecek tecrübemiz de,irfanımız da,adetimiz de yok!Ne yapalım?
Hele biz de ticarete bir hırs besleyelim de sonra,sonra düzelir.Yalnız korkuyorum ki,Harb-i Umumi'den sonra bir zaman hükümetle [aynen] olacak memur bulamayacağız.'
Bu cevabın birinci kısmında biraz milletperverlik ve her ikisinde de milliyetperverlik vardır.Ne olursa olsun İttihat ve Terakki içinde milliyet arzusu duygusu vardı fakat o cevap da gösterir ki millet kazanıp uyanacak farz ve niyetiyle Türk seciyesinin hiç alışmadığı ahlaksızlıklara yol açılıyordu.Talat Paşa ileriyi düşünüyor;yani ileride memur bulunamayacağını söylemekle bir gün ticaretin de manasıyla teessüs edeceğine ve meslek olacağına kanidir.Fakat fena itiyatlar daha çabuk yerleşir.Böyle ticaret gidişi ise kötü birer alışkanlık olacaktır.O istikbalde şu başlayıp yerleşecek itiyadın cemiyette acı tesirleri olamaz mıydı?"(2)

Bu alıntıdan çıkarabileceğimiz önemli sonuçlar var.Saffet Ürfi'nin aktardığı bu konuşma gerçekten olmuş mudur,olmamış mıdır;bilemeyiz.İttihatçı iktidarın tehcir konusunda,başka pek çok konuda olduğu gibi çok sert olduğunu,bu tür konuların konuşulmasını engellediğini biliyoruz.Nitekim Halide Edip Türk Ocağı'nda açıktan açığa tehciri eleştirdiği için baskılara maruz kalmış ve Suriye'ye,Cemal Paşa'nın yanına gitmeye mecbur bırakılmıştır.Öte yandan Talat Paşa babayani bir devlet adamıdır,güvendiği bir dostuyla bu konuyu konuşmuş olabilir.Zaten bu konuşma bir söylentiden ibaret olsa bile,1916'da milli iktisat politikalarından olduğu kadar tehcirden de memnun olmayan bir kesimin varolduğunu düşünebiliriz.Ne var ki,daha da ilginç olan,Talat Paşa'nın "hayatındaki iki eserinden" tehciri,milli iktisat politikası kadar savunmaya gerek duymaması,bu anekdotu aktaran Saffet Ürfi'nin de konuyu aynı doğrultuda yorumlamasıdır.Ermeni tehciri Ürfi'ye göre,milli iktisat uygulamalarının yol açtığı suistimallere göre gayet olumlu bir şeydir.Anlaşıldığı kadarıyla,ekonomik uygulamalar Türk milletinin zararına olarak kabul edilirken,tehcir yararına olarak algılanmaktadır.

Bu anekdot ve yorumunda tehcire ayrılan ikincil ya da varla yok arası rol,konunun Türk edebiyatında ele alınışıyla da uyumludur.1915 olayları Türk edebiyatında birkaç istisna dışında neredeyse hiç işlenmemiş.1915'i de kapsayan dönemleri ele alan romanlarda Ermeniler genellikle Türklere yönelik katliamlar ve ihanetle anılmıştır.Fakat bu noktaya yoğunlaşmadan önce,Ürfi alıntısıyla tehcirin Türk edebiyatındaki belli belirsiz temsili arasındaki bir paralelliğe daha işaret edebiliriz:Tehcir,ekonomik sorunlarla birlikte ele alınmaktadır.Her ne kadar milli tüccar üretme politikalarıyla tehcirin doğrudan doğruya bir ilişkisi yoksa da,tehcirin dahil olduğu nüfus mühendisliği yaklaşımının en önemli ayağı,ekonominin de Türk ve Müslüman kılınmasıdır.Nitekim tehcirin bu sonucunun edebiyata önceleri gizemli bir biçimde yansıdığına şahit oluruz.Örneğin Refik Halit Karay'ın 1918'de yayımladığı ve özellikle ekonomik vurguncular üzerinden savaş döneminin İttihatçı iktidarını eleştirdiği "İstanbul'un İçyüzü" başlıklı romanında,Aziz Bey adlı bir Teşkilat-ı Mahsusa elemanı da yer alır.Savaşın başında hapisten çıkarılarak teşkilat tarafından İran'a gönderilen Aziz,İstanbul'a bol parayla döner:

"Akrabalarından bir serseri vardı,Harbiye'den tardedilmiş,nefere çıkarılmış,sonra arkadaşlarından birinin göğsüne hançerini sokup hapse atılmıştı,üşeradan bir mahluk...Muharebenin ilanında henüz zindanda idi,bir aralık Teşkilat-ı Mahsusa alayına katılıp Kafkasya'ya oradan da Acemistan'a gittiği duyuldu,sonra haber kesildi,tanıyanlar öldüğüne hükmettiler,memnun oldular.Adı sanı unutulduğu bir sırada idi bir gün tak tak kapı,Leman'ın evine,başında Acem külahı,sırtında büzmeli yeşil bir gömlek,saçı sakalı kınalı bir herif geldi.
-Kimi istiyorsunuz? diye sordular;tanıyamamışlardı.Acem fasih bir Türkçe ve tanıdık bir sesle:
-Açın canım,ben geldim,Aziz... dedi,hayret içinde kaldılar...Aziz irattan,akardan,paradan puldan bahsediyordu...Sonra gürültülü gürültülü gülüyor.
-Hem bendekiler hep altın paradır,kağıt kullanmam! diye övünüyordu."(3)

Romanda tehcirin adı bile geçmez.Peki ama Aziz bu paraları nereden kazanmıştır?

Bir başka örnek olarak,Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun 1934 tarihli "Ankara" romanına bakabiliriz.Romanın 1921'de geçen ilk bölümünde Ankara'nın yerlisi bir Ömer Efendi'yle karşılaşırız:

"Bu Ömer Efendi'ye Sungurluzade derler.Sungurluzadeler Ankara'nın muteber bir ailesidir.Gerçi çok eski bir aile değildir.Sungurluzade adı işitileli olsa olsa onbeş-yirmi yıl olmuştur.Hele iş aleminde ün almalarının tarihçesi bundan çok daha yenidir.
Büyük Kavga'nın iptidalarında üç kardeşten biri,Veysel Efendi,bir tüccarın yanında çalışıyor;öbürü Ömer Efendi,köyler arasında gezginci manifaturacılık yapıyor;üçüncüsü,Hüseyin de Dereboyu'nda tabaklık ediyordu.Ankaralılar arasında hiç kimse,bunların adını sanını bilmediği için Büyük Kavga'nın ikinci yılı,birdenbire ne gibi işlerle zengin oluverdiklerini hatırlamaz.Hatırlasa bile bunda şaşılacak bir şey bulamayacaktı.Zira Büyük Kavga'da cephe gerisini tutanlardan birçoklarının,yalnız Ankara'da değil,memleketin her bucağında böyle hiç yoktan servet ve samana konuverişleri en tabii hadiselerden biri halini almıştır.Onun içindir ki,günün birinde,Sungurluzadeler,Tahtakale'de (...) hanındaki mağazalarını açıp işe başladıkları vakit Ankara iş ve ticaret alemi bu yeni müessesenin varlığını alışkın bir tavırla kabul etti."(4)

Konunun Türk edebiyatındaki gizemli ele alınışı yukarıdaki örneklerden daha çarpıcı sonuçlara da yol açacaktır.Bu türden bir örnek olarak Fatma Esen müstear adıyla aşk romanları yazan Suzan Sözen'in 1949 tarihli "Rahika"sını anabiliriz.(5) 1870'lerde Harput'ta geçen bu roman,Rahika adlı bir Türk kızıyla Neil O'Hara adlı bir Amerikalı arasında yaşanan yasak aşkı anlatır.Harput'ta bir Amerikan okulu vardır,yörenin gençleri bu okulda okuduktan sonra Amerika'da üniversite okurlar.Bunlardan biri olan Kasım,eğitimini tamamladıktan sonra memleketine dönerken arkadaşı Neil'i de misafir olarak yanında getirir.Ne var ki,Kasım'ın döner dönmez evlendiği Rahika ile Neil arasında,felaketlerle sona eren bir aşk yaşanır.Sözen'in,İkinci Dünya Savaşı sonrasının müttefiki Amerika'yla ilişkileri ilginç bir biçimde tarihe yansıttığı bu romanda önemli olan nokta,romanın başından sonuna kadar Harput'ta tek bir Ermeni'nin görünmemesidir.

Sözen'in romanında tarihten silinen Ermeniler,beş sene sonra yayımlanan bir romanda şöyle bir anılıp geçilse de,bu defa açıktan açığa kendilerini göstereceklerdir.Orhan Kemal'in 1954 tarihli "Bereketli Topraklar Üzerinde"sinde mevsimlik işçi olarak köylerinden Çukurova'ya inen üç arkadaş,Adana'da kendileri gibi işçilerin kaldığı ahırdan bozma bir kira evinde barınmaktadırlar:"Ahırın üstü iki kattı.Harap yapının sahibi muhtar,eskiden şalgam turşusu satan fakir biri,Ermeni tehcirinden sonra bu evi nasılsa eline geçirmişti.Sonraları yeni kurulan fabrikalar işçiyi çoğaltmış,barınak sıkıntısı başlamıştı ki,muhtar,ahırdan hayvanlarını çekmiş,işçilere kiraya vermişti."(6)

1915 olaylarıyla Anadolu'nun Müslüman-Türk önde gelenlerinin ekonomik kalkınması arasındaki bağlantıyı en kapsamlı ele alan romanlardan biri Kemal Tahir'in 1970'te yayımlanan "Büyük Mal"ıdır.Yazarın "Yediçınar Yaylası ve Köyün Kamburu" romanlarıyla birlikte bir üçleme oluşturan bu romanı,Çorum'daki eşraf ve mütegallibenin kurdukları sömürü düzeni ve aralarındaki ilişkilerin 1930'lardaki durumu üzerinedir.Eşrafın önde gelenlerinden Sülük Bey,Dersim isyanları sırasında bir müfettiş tarafından sorgulanır.Sülük Bey müfettiş tarafından sorgulanmayı beklerken,sorgulama sırasında ve ardından kapsamlı bir biçimde 1915'te Çorum'da meydana gelen "Ermeni kırımı" ve bunda oynadığı rolden bahsedecektir.Bu anlatımların en çarpıcısı,Sülük Bey'in büyük bir özgüvenle,övünerek olan biteni Pomak polis memuruna anlattığı bölümdür.Sülük Bey'in anlatımına göre,kırımdan bir ay önce Enver Paşa'nın fedailerinden Yakup Cemil Çorum'a gelmiş ve hükümetin yakında tehcir kararı çıkartacağını,karar çıkınca Çorumluların Ermenileri yok etmekte Teşkilat-ı Mahsusa milislerine yardım etmelerinin beklendiğini bildirmiştir.Sülük'ün ağzından dinlediğimiz Yakup Cemil'in açıklamaları çarpıcıdır:"Hükümetimiz bunlara 'sür emri' çıkaracaktır.Hükümet kısmı,hükümet olduğunda ancak 'sür emri' çıkarabilip 'vur emri' çıkaramamaktadır.Gerisi burada sizin gibi yiğit Türklere ve de dini bütün Müslümanlara kalmıştır...Göreyim seni,dünyanın yüzünden Ermeni adını silesin,bu dünyada,padişahımızın,gayret nişanını göğsüne takıp salınasın ve de öteki dünyada cennetin baş köşesindeki gaziler köşküne yanlayıp keyfine bakasın."(7)

Bu anlatım sırasında okurun ya da yazarın vicdanı işlevini yüklenen Pomak Polis,Sülük'ün daha fazla konuşmasını sağlayan yorumlar yapar.Bazen "Yok imiş efendim,bu Yakup Efendi'nin her kim ise dini,hem imanı...Olur mu efendim kadını çocuğu kesmek zagonunda hükümetin?",bazen "Vay ki yaman!..Demek efendim,aldınız silahsız herifleri götürdünüz kestiniz koyun gibi...Yazık...Girdiniz günaha,vah ki hepten...",bazen "Dokundunuz mu kadına kıza,körpe oğlancıklara azdan çoktan?" demektedir.Pomak Polis sordukça Sülük anlatır.Seferberlik ilan edilince silahları toplanan Çorumlu Ermeniler kolayca sürülmüş,bolca ırza geçilmiş,yolda tüm Ermeniler katledilmiştir.Anlatılan en çarpıcı olay ise,kumar nedeniyle varını yoğunu kaybetmiş eşraftan Hacı Kenan ile ilgilidir.Kenan'ın babasının ortağı olan Kirkor Çorbacı,sürgünü haber alınca,tüm malını Kenan'a bağışlamış ve karşılığında sadece kızı Agavni'yi kurtarmasını istemiştir.Oysa Kenan,Kirkor daha sonra bir yolunu bulup döner de malını geri ister diye,çetecilerle anlaşarak onun yolda öldürülmesini sağlamıştır.Sülük'ün anlatımında vurgulanan bir diğer önemli nokta ise,kimsenin ne Osmanlı ne de Cumhuriyet dönemlerinde hesap sorması,hatta konu açılınca yetkililerin "Çok yaşa!Şanlı vatan hizmetidir.Başkaca hiçbir iş görmesen elverir" diyerek sırtını sıvazlamalarıdır.

Müfettişin sorgusu sırasındaki ikinci anlatımda ise,zor karşısında sıkışan Sülük,aslında kırıma Kenan'ın zoruyla girdiğini anlatacak,bu işi bütün devlet büyüklerinin desteklediğini görünce de öğünmeye başladığını söyleyecektir.Fakat burada kendini olaydan çıkarmaya çalışmakla birlikte,kırımla ilgili önceki bilgilerin hepsi mevcuttur.Sorgunun ardından kendi kendine durum değerlendirmesi yaparken,bu defa neden Ermeni kırımı konusunda sorular sorulduğunu anlamaya çalışmaktadır:

"Ardından bu bize...Yakup Cemil Bey'i sordu.Bildiğim,konuştuğum herif değil...Uzaktan gördümse bir kez...Ermeni kırımını sordu.Eh,olmuş bir iş...Olmasa iyiymiş ya,olmuş!Ulan bu herif sakın padişah itilafçısı mı ki Ermeni kanı aramakta?Tüh...sorduğunda,'Sen itilafçı mısın?' diyerek yakasına sarılmadık da h.lt ettik.Seferberlikte Enver Paşa'nın kestiği Ermeni'yi Cumhuriyette Kemal Paşa arar mı?Arar arar arkadaş!Bu paşa kısmı,evel-eski birbirine zıt gider."(8)

Sırasıyla 1918,1934,1949,1954 ve 1970'te yayımlanmış beş romandan örnekler verdim.1915 olaylarının ekonomik sonuçlarıyla ilgili bu örnekler kuşkusuz,konunun Türk edebiyatında ele alınışını açıklamak için yeterli değildir.Bununla birlikte,bu örneklerin üretim zamanları Ermeni sorununun Türk edebiyatında temsili ya da daha doğrusu yeterince temsil edilmeyişi açısından anlamlıdır.İmparatorluğun çöktüğü sırada ve Cumhuriyetin 1950'lere kadar gelen ilk dönemlerinde Ermeni sorunu Türk edebiyatında "yokluğuyla",adının anılmamasıyla vardır.Bu yokluk,milliyetçilikle,Türk milli kimliğinin inşasıyla bağlantılıdır.1950'lere kadar üretilen ve genellikle "Kurtuluş Savaşı romanları" olarak adlandırılıp 1908'den 1920'lere uzanan dönemi ele alan romanlar,yakın tarihi kurmaca boyutunda yorumlamak ya da temsil etmekle yetinen metinler değildir.Bu metinler,dönemin iktidarıyla uyum içerisinde,milliyetçi söylemin kültürel hegemonyasını inşa etmenin araçları olarak işlev görürler.1920'lerden 1950'lere kadar üretilen bu metinlerde yazıldıkları döneme,yoğunlaştıkları konulara ve yazarlarının bireysel konumlarına göre farklılıklar görülür.Bu anlamda aynı yazarın 1928'de yayınladığı bir metinle,1934'te yayınlandığı bir metin arasında bile farklar vardır.Bununla birlikte kaygıları ortaktır:Yakın tarihi iktidarın anlayışı doğrultusunda yorumlamak,bu tarihin şimdiye yararlı olan kısımlarını alıp zararlı kısımlarını ayıklamak.

Erken cumhuriyetin milliyetçi edebiyatı olarak değerlendirebileceğimiz bu üretim anlayışını George Orwell'ın "1984" romanındaki mottoyla değerlendirebiliriz:"Şimdiyi kontrol eden geçmişi,geçmişi kontrol eden geleceği kontrol eder." Tabii bu sözü kesin bir gerçeklik olarak kabul edemeyiz;neticede "1984" her ne kadar döneminin totaliter koşullarından kaynaklanıyorsa da bir karşı ütopyadır.Hedef,geçmişin kontrol altında tutulması yoluyla "kim olduğumuzun kontrol edilmesi" ise de,gücün ya da zorun olduğu her yerde direncin olacağı da unutulmamalıdır.Dolayısıyla 1950'ye kadar milliyetçi ve iktidarla uyumlu edebiyatın geçmişe yönelik yorumuna muhalif bir ses çıkmazsa da,1950'den sonra Sosyalizmin Türk edebiyatında gücünü artırmasıyla farklı geçmiş yorumları görülmeye başlanacaktır.Kemal Tahir'in "Büyük Mal"ı bu gelişmenin örneklerindendir;Tahir bu romanında geçmişi milliyetçilik açısından değil,sömürü ilişkilerinin kuruluşu ve yeniden üretimi üzerinden yorumlamaktadır.

Bu noktada,"iktidarla uyumlu edebiyat-muhalif edebiyat" karşıtlığından yola çıkarak,1915 olayları ya da Ermeni sorununun Türk edebiyatında pek ele alınmamasını daha geniş bir bağlam içerisinde değerlendirebiliriz.Osmanlı'dan Cumhuriyet'e devrolan kültürel alan sınırlıdır;ulus-devletin geç oluşumu,okur-yazarlık ve eğitimin geriliği edebiyatın da kendi ayakları üzerinde duramayışına yol açmıştır.Bu anlamda erken cumhuriyetin edebiyatçıları,ortaya çıktıkları geç imparatorluk döneminde İstanbul gibi büyük kentlerle sınırlı olmalarının da etkisiyle,Batı'da görülen tarzda deneyime dayalı bir dönem edebiyatı üretememişlerdir.Dönemi işleyen tarihsel ve siyasal ağırlıklı edebi metinler üretirken,en fazlasından şu ya da bu vesileyle dahil oldukları iktidar çevrelerini ele alırlar.Onları farklı yorumlara götürecek deneyimleri sınırlıdır.Böyle olunca da,örneğin Servet-i Fünun dönemi aşk romanlarının önemli ismi Mehmet Rauf,1928'de bir Kurtuluş Savaşı romanı üretmek istediğinde Mustafa Kemal'in "Nutuk"unda işlenen tarih yorumuyla banal bir aşk hikayesini birleştiren "Halas"ı ortaya koyabilecektir.(9) Dolayısıyla 1950'lere kadarki milliyetçi edebiyatta yakın tarih,yeniden inşa edilebilecek bir yokluk alanı olarak kullanılacaktır.

1950 sonrasının muhalif ya da sol edebiyatı da bu durumdan etkilenecektir.Solun modern Türk edebiyatına katkısı,yakın tarihin sadece "bir milletin uyanışı" olarak değil,aynı zamanda sömürü düzenine vurguyla işlenmesi olacaktır.Ancak Türk solunun yakın tarihe bakışı,alternatif tarih yorumlarının yokluğu ve solun Kemalizmle kurduğu ikircikli ilişki nedeniyle,sınıfsal temelde sunduğu ana çözümleme dışında,milliyetçi bakışla paralel ilerleyecektir.Böyle olunca da,Kemal Tahir ve Orhan Kemal'i birer istisna olarak alırsak,milliyetçi edebiyatın sustuğu ya da geçiştirdiği noktalar milliyetçi edebiyat sonrasında da yine boş bırakılacaktır.Edebiyattaki suskunluk,1950'lere kadar üretilen yakın tarih anlatısının suskunluğuna paraleldir;soldan ya da sağdan üretilsin,bu edebiyatta Çerkes Ethem haindir,Rumlar,Ermeniler ya da Araplar "bizi" arkadan vurmuştur,Sarıkamış'ta bir gecede doksan bin asker donarak ölmüştür,Çanakkale Anadolu Türk'ünün Mustafa Kemal'in önderliğinde 300-500 bin şehit vermesi sayesinde başarılı olmuştur.Farklı etkenler ya da yorumlar bırakalım dile getirilmeyi,akla bile gelmeyecektir.Söylemsel olarak inşa edilmiş iktidarla uyumlu tarihsel yorumlar,varlığı sorgulanmayan hakikatler olarak kabul edilmekte ve gereksinim duyulduğu anda ortaya çıkarılarak kullanılmaktadır.

Hal böyle olunca,Ermeni sorununun 1970'lerden itibaren Türk edebiyatında sözkonusu edilişi,soykırım iddialarının uluslararası alanda dile getirilişinin artışıyla bağlantılı olarak,ama hep tarafgir ve savunmacı bir anlayışla ortaya çıkacaktır.1950 sonrası sol yaklaşımın etkisiyle olayların işlenişinde hümanist bir hava kendini sezdirse bile,genel yorum hep "biz ve onlar" ayrımında şekillenecektir.Bu doğrultuda,Barbaros Baykara'nın 1974'te yayımlanan "Nefret Köprüsü Şirzı:1914-1918 Doğu Anadolu'nun Öyküsü",Şemsettin Ünlü'nün 1993'te yayımlanan "Yüz Uzun Yıl",Celal Hafifbilek'in 1998'de yayımlanan "Ankara 1920" ve Selma Fındıklı'nın 1999'da yayımlanan "Saray Meydanı'nda Son Gece" romanlarında istisnai iyi Ermeniler ve çoğunluğu oluşturan kötü,hain Ermenilerle karşılaşırız.(10) Bu romanlarda Türklerle iç içe yaşayan,kız alıp veren Ermenilerin milliyetçi ihtilal cemiyetlerince aldatılışları ve ihanete sürüklenişleri anlatılır.Böylece kurunun yanında yaşın da yanışına üzülür,ancak tarihin bu şekilde gelişmesine her defasında yeniden memnun oluruz.Sonuç olarak Türk romancılarına göre bu bir "ölüm kalım","ya onlar ya biz" mücadelesidir.

Türk edebiyatının,tarihsel ve siyasal Türk milliyetçiliği söylemleriyle uyumlu bir biçimde Ermenilere toptancı bakışını kuramsal olarak değerlendirebilmek için,Amerikalı siyaset kuramcısı Anne Norton'un "eşiktekilik" kavramından yardım alabiliriz.Norton'a göre bir ulus kendini tahayyül ederken,bazı üyelerini alansal,entelektüel ya da yapısal olarak eşikte tutar.Haydutlar,bedeviler ve kovboylar alansal;deliler,hainler ve bohemler entelektüel;yoksullar,kadınlar ve etnik azınlıklar yapısal eşiktekilik örnekleridir.Norton,eşiktekilerin ulus tahayyülündeki yerini "Siyasal Kimlik Üzerine Düşünceler" başlıklı kitabında şöyle yorumlar:

"Eşiktekiliğin farkına varılması özneyle ötekinin,özneyle nesnenin ayrıştırılmasını üçlü bir ilişki üzerinden sağlar:Özne,bir benzerlik nesnesi ve bir farklılık nesnesi.Eşiktekiler milletlerin aynası olarak iş görürler.Aynı anda hem farklı hem de benzer olarak,ulusun,kimliği üzerinde düşünmesine olanak sağlarlar.Benzerlikleri tefekkür ve tanımaya,farklılıkları da bundan sonra ulusu tanımlayacak olan ideal özelliklerinin ayrıştırılmasına olanak sağlar."(11)

Ne var ki,yine Norton'a göre özneyle nesnenin eksik ayrışması paranoyaya yol açar.Eşiktekini aynı anda farklı ve benzer olarak tanımlayamayanlar paranoyaklaşır.Yapısal olarak eşikte duran Ermeni'nin soyutlama yoluyla aynı anda hem benzer hem de farklı olduğu algılanamadığından güçlü bir komplo korkusu ve her an canlı bir tehdit duygusu ortaya çıkacaktır.Böylece Ermeni yabancı ve düşman olarak görülecektir.Dünyayı ben ve öteki olarak görmeye başlayacak özne,eşiktekini düşmanlaştıran paranoyasıyla kendini de devletle birlikte tanımlayacaktır.(12)

Türk edebiyatı modern Türkiye tarihine bakışında sadece gerçekten olup bitmiş,"hakiki",olgusal olayları kurmaca alanına taşımakla,basit ve sorunsuz bir yansıtmayla yetinmez.Ötekine yönelik paranoyanın gelişmesi ve çeşitlenmesine de katkıda bulunur.Bununla birlikte,işini iyi yapmak,"kaliteli" öyküler anlatmak isteyen edebiyat,neden-sonuç ilişkilerine diğer söylemlerden daha fazla önem verdiği için,paranoyak ötekici söylemin çelişkili işleyişini anlamamıza olanak da tanır.Bu anlamda edebiyatın özelde 1915 olayları ya da Ermeni sorunu,genelde modern Türkiye tarihi yorumunu incelememiz ikincil bir süreç olmamalıdır.Edebiyat,tarihi yansıtan değil anlatıdaki neden-sonuç ilişkileri üzerinden yeniden yaratan bir söylem alanıdır.Tarihsel hakikatleri basitçe kullanmakla,bunlara işaret etmekle yetinmez;bu işaret edişin kendisini incelemeye bizi davet eder.Bu,"vardır-yoktur","olmuştur-olmamıştır","ama önce onlar vurdu" tarzı bir geçmiş çıkmazından daha anlamlıdır.Şimdiyi öne almayı,şu anı ve şu andan harekete geçmeyi kıymetli kılar.

İyi edebiyatı üretmeyi ve üretilenleri okumayı bilenler içerikle biçimin,söylenenle söylenme şeklinin,zarfla mazrufun birbirinden ayrılamayacağını bilirler.Hakikat avcısı söylemler,ne kadar iyi niyetli olurlarsa olsunlar geçmişi bugünün gardiyanı haline getirirler.Hapishaneden çıkabilmek için hapishaneyi iyi tanımamız gerekiyor.Ayrıca hapishaneyi tanımak sadece oradan çıkabilmek için yapılması gereken bir şey de değil;hapishanesiz bir yaşamın kurulabilmesi için de gerekli.Günümüze kadar gelen Türk edebiyatında hapishaneyi yeniden üreten çok eser var;bununla birlikte,burada değinemediğim Yaşar Kemal'in "Bir Ada Hikayesi" dörtlemesinin ilk kitabı olan "Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana" gibi,bu kısır döngünün ötesine geçmeyi deneyen örnekler de var.(13) Bunların artmasını umalım.Belki o zaman kimliklerimizi cehennem azabı olarak yaşamaktan da kurtulabiliriz.

***

1-Saffet Ürfi Betin,Atatürk İnkılabı ve Ziya Gökalp-Yahya Kemal-Halide Edip Adıvar,(İstanbul:Güven Basımevi,1951).

2-Saffet Ürfi Betin,Ziya Gökalp ve Mefkure Arasındaki Münasebet Vesilesiyle Bir Tetkik Tecrübesi,(İstanbul:İkbal Kütüphanesi,1923),s.80-81.

3-Refik Halit Karay,İstanbul'un Bir Yüzü,4. bs.,(İstanbul:İnkılap Kitabevi,t.y.),s.174-175.(Vurgu bana ait-E.K.) Karay 1919'da kitap olarak yayımlanan romanının başlığında,meşhur İttihatçı karşıtlığı doğrultusunda "İçyüzü" sözcüğünü kullanmış,1939'da,sürgünden döndükten sonra yapılan ikinci baskının başlığında "Bir Yüzü" demeyi tercih etmiştir.

4-Yakup Kadri Karaosmanoğlu,Ankara,20. bs.,(İstanbul:İletişim Yayınları,2004),s.34.

5-Fatma Esen [Suzan Sözen],Rahika,(İstanbul:Pulhan Matbaası,1949).1950-1960'ların çok okunan bir yazarı olan Suzan Sözen,günümüzde daha çok Adnan Menderes'le yaşadığı ilişki açısından anılır.Sözen hakkında bilgi için bkz. A. Ömer Türkeş,Yılmaz Karakoyunlu'nun Yorgun Mayıs Kısrakları romanının kitap eleştirisi.http://www.pandora.com.tr/turkce/elestiri.asp?yid=206 (2 Eylül 2005'te ulaşıldı).

6-Orhan Kemal,Bereketli Topraklar Üzerinde,13. bs.,(İstanbul:Tekin Yayınevi,2000),s.62.Orhan Kemal'in 1963'te yayımlayacağı ve 1930'ların Çukurovası'nda sömürü düzenini işlediği Kanlı Topraklar'da 1915 ve 1919-1922 arası Türk-Ermeni çatışması bu defa çok daha kapsamlı bir motif olarak kendini gösterir.Bu romanda,Ermenilerden kalan malları ve toprakları sahiplenmeye çalışan Türk "girişimcileri"nin birbirleriyle ve bu topraklara izinsiz yerleşen köylülerle çatışması uzun uzun işlenirken,bir yandan da kısa bir süre önce ve hukuki olmayan yollardan edindikleri mülkleri devlet tarafından ellerinden alınırsa diye endişe ettiklerini okuruz.Bu romanın başlığındaki "kan" bir lanet olarak sürekli kendini gösterir.Bkz. Orhan Kemal,Kanlı Topraklar,6. bs.,(İstanbul:Tekin Yayınevi,1994).

7-Kemal Tahir,Büyük Mal,(İstanbul:Adam Yayınları,1995),s.86-87.

8-Kemal Tahir,Büyük Mal,a.g.e.,s.119.

9-Mehmet Rauf,Kurtuluş (Halas):İstiklal Harbi Romanı,(yay.haz.) Metin Martı,(İstanbul:Arma Yayınları,1998).

10-Barbaros Baykara,Nefret Köprüsü Şirzı:1914-1918 Doğu Anadolu'nun Öyküsü,5. bs.,(İstanbul:Akyar Yayınları,1982);Şemsettin Ünlü,Yüz Uzun Yıl,(İstanbul:Can Yayınları,1993);Celal Hafifbilek,Ankara 1920,(İstanbul:Telos Yayıncılık,1998);Selma Fındıklı,Saray Meydanı'nda Son Gece,(İstanbul:Remzi Kitabevi,1999).

11-Anne Norton,Reflections on Political Identity,(Baltimore and London:The Johns Hopkins University Press,1988),s.54.Burada "eşiktekilik" olarak çevrilen kavram,metnin orijinalinde "liminality" olarak geçer.

12-Anne Norton,a.g.e.,s.55.

13-Yaşar Kemal,Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana,(İstanbul:Adam Yayınları,1998).

---------------------------------------------------------------------------

*Yrd.Doç.Dr.Erol Köroğlu,Tarih ve Toplum Yeni Yaklaşımlar,sayı:5 (245),Bahar 2007,s.255-264.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder