24 Nisan 2012 Salı

Kudüs'te 24 Nisan/Çiğdem Mater*

Arkadaşım Talin Suciyan'ın "Kudüs'teki 24 Nisan anmalarıyla ilgili bir yazı yazmak ister misin?" diye sorduğu e-postasını okuduğumda,Muş'ta,Muş Kalesi'nin eteklerindeki eski Ermeni mahallesinde,harabe halindeki Meryem Ana Ermeni Kilisesi'nin hemen yanındaki Bedros Ağa'nın bahçesinde,bahçenin şimdiki sakinleri Saim Abi ve Pervin Abla ile oturuyor,Bedros Ağa'dan ve torunlarından söz ediyorduk.

Saim Abi'nin babası oturduğumuz kocaman bahçeyi,1940'ların sonunda CHP iktidarı sırasında,İskansız Emlak çerçevesinde satın almış ama çocuklarına hep "o bahçenin aslında Bedros Ağa'nın ailesinin bahçesi olduğunu" anlatmış.2000'lerin başında dedelerinin toprağına dünyanın bir ucundan el,yüz sürmeye gelen Bedros Ağa'nın torunları,muhtemel ki bizimle aynı yerde,Saim Abi ve Pervin Abla ile otururken,Saim Abi "biz" demiş,"buraya para verip aldık,evet.Ama burada kiracı olduğumuzu hiç unutmadık.Bu toprak sizindir." Saim Abi sözlerini bitirdiğinde Bedros Ağa'nın torunları ağlıyormuş,sarılarak ayrılmışlar.Biz de Saim Abi bize bunları anlattığında ağladık ve biz de sarılarak ayrıldık...

Talin'in e-postasını okuduktan sonra,Kudüs'le ilgili yazacağım her satırın aslında ne çok Anadolu olacağını düşündüm...Bu yıl,Nisan ve Mayıs aylarını tehcir yolunu tersten de olsa takip ederek geçirdim.Arkadaşlarımla birlikte ilk durağımız Nisan başında Suriye'ydi.Halep ve Der Zor'dan oluşan zor gezimizde,üzerine yaklaşık beş yıldır kafa yorduğum Ermeni Soykırımı bir başka türlü vücut buldu benim için.Ardından Kudüs'e gittik,son olarak da Erzurum'dan Karkamış'a kadar 15 Mayıs 1915'te başlayan tehcir yolunu takip ettik.

Bir kere,öncelikle şu on yılların meselesine kendi tarafımdan bir açıklık getirmek isterim.Yaklaşık beş yıldır,çeşitli seyahatler yapıyorum,azımsanmayacak sayıda Ermeni'yle pek çok yerde tanışıyor,konuşuyor,tartışıyor,dertleşiyorum.Bu seyahatlerin ve konuşmaların şimdiye kadar hiçbirinde,çocukluğumuzdan itibaren kafamıza kazınan "dışarıdaki Ermeniler fanatikler,kötüler,saldırganlar" bilgisine uygun kimseyle tanışmadım.Karşılaşmadım."Sana rast gelmemiştir" cevabını cevap olarak kabul etmem,zira bana bu kadar dolaşmadan sonra rast gelmediyse,başka birine denk gelmesi de çok mümkün değil.Ama bütün bu seyahatlerde bana anlatılan kişisel hikayelerdeki,bellek aktarımlarındaki tehciri,göçü,felaketi ve Der Zor vahşetini gördüm işte.Çünkü bu anlatılanlar,çok uzakta değil,Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde,Maraş'ta,Zeytun'da,Haçin'de,Erzurum'da ve daha pek çok ilde ve sınırın hemen dışında,Der Zor'da.Kısa bir yolculukla hepimizin tanık olması mümkün yaşanmışlıklar...

Bu yıl 24 Nisan'da Türkiye'ye gelen ve ne yazık ki konuşmasını kaçırdığım,Armenian Weekly Genel Yayın Yönetmeni Khatchig Mouradian'ın Agos'ta yine Talin Suciyan'a verdiği röportajda söylediği şu cümleleri ben Nisan başında Suriye çöllerinde tam olarak yaşadım:

"...yani bir Türk Der Zor'a gitmemişse,soykırımdan sağ kalan biriyle tanışmamışsa,onun yaşadıklarını anlatırken yüzündeki ifadeleri görmemişse,Ermenilerin ne yaşadığını anlayamaz.Bazı şeyler kitaptan okuyarak öğrenilmiyor.Gidip ayaklarınla yürüyeceksin Der Zor'da.Elinde dondurma,başında şapkayla git istersen,farketmez.Orada toprağı eşelediğinde eline kemikler geldiği an aynı şeyleri hissedeceksin.Beklenen şey Ermenilerin acısını hissetmek değil,tanıma ve adalettir."(1)

Mouradian haklı.Ermeni Soykırımı'nı kitaplardan okumakla,yollarda giderek,insanlarla konuşarak,kurtulanları dinleyerek ve kalanları görerek anlamak başka şeyler.Hele ki,Der Zor...Suriye'nin bugün bile bir çöl kenti olan Der Zor'a gitmek,ardından yüz kilometre daha yapıp,Margadeh'e ulaşmak,işte bu tam olarak Mouradian'ın anlatmaya çalıştığı durum bence.Acıyı hissetmeye çalışmak ama aslen tanıma ve adalet!Der Zor çöllerinde bu yolculuğu yapan herhangi birinin bunu anlayamayacağını düşünemiyorum.O yolu gören,o yoldaki tehciri ve vahşeti hayal edebilen,kendini o yolda aç,susuz,çıplak yürüyen yüzbinlerce insanın yerine koyabilen herkes,acıyı da hisseder,adalet ve tanıma da beraberinde gelir.

Der Zor'un üzerimizde yarattığı ağır etki bitmeden,birkaç hafta sonra,bu kez istikamet Kudüs'tü.24 Nisan'da Kudüs'te olmayı planladık.Biz Kudüs yolculuğumuzun programını yaparken,95 yıl sonra İstanbul'da ardı ardına 24 Nisan anmalarıyla ilgili programlar açıklanmaya başladı.Bir Türkiyeli Türk olarak 23 Nisan akşamüstü Tel-Aviv uçağına çok da istemeden bindiğimi itiraf etmeliyim.İstanbul'da bu kadar tarihi bir günü kaçırmak can sıkıcıydı ne de olsa.

Sevgili Hrant Dink'in "23,5 Nisan" yazısı(2) aklımda,uçakta giderken,genelde Ortadoğu'da,özelde Kudüs'te 24 Nisan anmalarına dair bulabildiklerimi okudum.Ama bir sonraki gün yaşadıklarım Mouradian'ın haklı tespitinde olduğu gibi,okumakla olacak bir şey değildi.

Kudüs'e iner inmez kendimizi Ermeni Mahallesi'nin giriş kapısında bulduk.Giriş kapısı lafı sizi şaşırtmasın.Kudüs'ün eski kentindeki Ermeni Mahallesi'ne,Saint James Manastırı'nın girişinden,kocaman ve olağanüstü güzel bir demir kapıdan geçerek giriyorsunuz.Kapı,sabah saat 08:00 sularında açılıyor,akşam saat 19:30'da da kapatılıyor.2001 yılı bilgilerine göre sayıları 2 bin 500 civarında(3) olan Kudüs Ermeni toplumu şu sıralarda yaklaşık bin kişiye düşmüş durumda.Kudüs Ermenilerinin hemen hemen tamamı eski kentin surları içindeki dört mahalleden (diğerleri Rum,Yahudi ve Müslüman mahalleleri) en küçüğü olan Ermeni Mahallesi'nde yaşıyorlar ve evet,yaşadıkları mahallenin kapıları her gün saat 19:30'da kilitleniyor.

Bu eski mahalle,aslında Saint James Manastırı'nın din görevlileri,öğrencileri ve Kudüs'e hacca gelen hacıların kalması için kurulmuş bir çeşit odalar bütünü.Ama 1915 tehcirinden sonra,canlarını zor kurtaran ve Kudüs'e kadar çeşitli şekillerde gelmeyi başaran,çoğunluğu yetim çocukların oluşturduğu kalabalıklar Manastır'a gelince,Kudüs'ün o dönemki küçük Ermeni toplumu çareyi Manastır'daki din insanlarını ve konukları başka yere alarak,toplam 999 odadan oluşan mahalleyi Osmanlı Ermenilerine vermekte bulmuş.Halen Kudüs'te soykırımdan kurtulan Ermenilerle,eski Kudüslü Ermenileri ayırdetmek için kullanılan temel soru bu:"Nerede oturuyorsun?".Eğer cevap Manastır sınırları içindeyse,bu ailenin soykırım kurtulanı olduğunu anlıyorsunuz,eğer dışındaysa,eski Kudüslü olduklarını...

1967'de Kudüs'ün ve Batı Şeria'nın İsrail tarafından işgal edilmesi ile sonuçlanan Altı Gün Savaşları(4) sonrasında İsrail Devleti Kudüs'te yaşayan Müslüman ve Hristiyan Araplara,Rumlara ve Ermenilere Mavi Kimlik adında bir kimlik belgesi verdi.Jerusalemite olarak anılan Kudüslü bu gruplar 1967 yılından beri "Filistinli" statüsünde,İsrail Devleti pasaportu olmaksızın,bu "Mavi Kimlik"lerle seyahat ediyorlar.Kudüs Ermeni toplumundan konuştuğum bazı insanlar da "Filistin-İsrail meselesinde kendinizi nerede görüyorsunuz?" sorusuna şöyle yanıt veriyorlar:"Bizler Mavi Kimlikle yaşıyoruz,yani İsrail Devleti'ne göre bizler Filistinliyiz.Filistinli Arapların yaşadığı bütün sorunları biz de yaşıyoruz,o yüzden Filistin tarafındayız."

Kudüs'te Ermeni Mahallesi'nde İstanbul'dan getirdiğimiz selamları sahiplerine iletmek için dolanırken,Arapça ya da Ermenice bilemediğimizden elbette,İngilizcenin çözüm olmadığı yerlerde Türkçeye yaslanıyoruz başlarda.Yaşlısı,genci herkes,az ya da çok,Antep ya da Maraş şivesiyle ama bir şekilde Türkçe konuşuyor,üstelik de doğal olarak 1915 tarihli bir Türkçe konuşuyor,avratlı,herifli...Yüzümüzde gülümsemeler oluşarak sohbet etmeye başlıyoruz...Selamlarımızı iletecek isimleri bulduktan sonra,kendimizi bildik bir yerde hissetme duygumuz artıyor.Anma töreninin 24 Nisan günü sabah 10:00'da başlayacağını öğreniyoruz.

24 Nisan sabahı,aklım İstanbul'da,Haydarpaşa Garı'nda,Cumartesi Anneleri'nde,akşamki meşaleli yürüyüşte,Ermeni Mahallesi'nin kapısında buluyorum kendimi.Genci,yaşlısı,çocuğu,kadınlı erkekli,Ermeni Mahallesi'nin kapısında toplanmış,ellerinde Türkiye'nin soykırımı tanımasını talep eden pankartlar,"ben Muşluyum,ben Ağrılıyım,ben Urfalıyım,ben Erzurumluyum" yazan dövizler ve Hrant Dink...Üç yıldır elimizden düşürmediğimiz,her anmada,her mahkemede elimizde tuttuğumuz Hrant Dink'in o güzel fotoğrafı Kudüslü ama aslen Erzurumlu,Karslı,Antepli Ermeni çocukların elinde...

Saint James Katedrali'nde soykırım kurbanlarını anmak için yapılan özel ayin devam ediyor.Yarım saat kadar sonra Ermeni Mahallesi'nin girişinden,yaklaşık 500 metre uzaklıktaki Ermeni mezarlığına doğru yürüyeceğiz hep birlikte.Türkiyeli dört kişi,yakamıza,üzerinde Ermenice "24 Nisan 2010,Ermeni Soykırımı'nın 95. Yıldönümü" yazan rozetlerden takıyoruz,yürüyüşü bekliyoruz.Bir önceki akşam tanıştığımız,1960'lardan beri Kudüs'te yaşayan,aslen İstanbul Modalı din adamı yüzünde büyük bir şaşkınlık ifadesiyle yanımıza geliyor."Siz bunu nasıl taktınız?" diye soruyor,sorunun sebebi sadece şaşkınlık değil,Türkiye'ye dönüşte başımıza bir şey gelir mi endişesi de var.Cevap olarak İstanbul'da planlanan anma etkinliklerini anlatıyorum,şaşkınlığı daha da artıyor,üstelik de şöyle diyor:"Aslında uydudan izlerken Türkiye kanallarını gördüm ama inanmadım,siz söylediğinize göre olacak böyle bir şey gerçekten..."

Yürüyüş başlamadan önce,İstanbul'dan selam getirdiğimiz isimlerden birinin,tarihçi George Hintlian'ın yanına gidiyoruz.George Ahparig(5) bizi herkesle tanıştırmaya başlıyor.Her bir ismin başına da geldiği kenti ekliyor.Maraşlılar,Zeytunlular,Antepliler,Kilisliler...Ermeni diasporasındaki tanışıklıkların öğrettiği bir önemli coğrafi bilgi:Soykırımdan ancak Suriye çöllerine,Halep'e yakın yerlerdeki insanlar çoğunlukla kurtulabilmiş.Yani dünyanın herhangi bir yerinde Antepli ya da Maraşlı ya da Muşlu bir Ermeni'yle tanışma ihtimaliniz Adapazarlı ya da Edirneli bir Ermeni ile tanışma ihtimalinizden çok daha yüksek...

Tanıştığımız herkes,coşkulu bir halde,Türkçe konuşmaya başlıyor.Sonraki günlerde,saatler süren bir Türkçe sohbetin sonunda bir Ermeni dostum Türkçe konuşmasının sebebini açıklıyor:"Ben sizinle zor da olsa Türkçe konuştuğumda,bir şekilde babamla yeniden iletişim kuruyorum.Çünkü benim için Türkçe,babamın dili..." Karşılaştığım Ortadoğu Ermeni toplumlarında Türkçeyle ilişki ilginç.Çok yüksek sesle Türkçe konuşmayın diye uyarıldığımız da oluyor,uyarının gereksiz olduğunu hızlıca anlasak da,yanımıza gelip Urfa türküleri söyleyenler de...Türkçe 95 yıldır sevilen ile sevilmeyen arasında gidip geliyor.Varlığıyla da yokluğuyla da çok şey anlatıyor...

Hep birlikte yürüyüşe başlıyoruz.En önde Hrant'ın resmi.Resmin altında "ırkçılık kurbanı" yazıyor.Doğru söze ne denir?

Yürüyüşün önünde,Osmanlı kıyafetleri giymiş iki kişi var.Ellerinde birer uzun asayla yol açan bu adamlar,tören prosedürünün birer parçası.George Hintlian anlatıyor:"Biz Kavas deriz bunlara.Kavaslar Osmanlı zamanından beri adetimizdir.Ermeniler bir yürüyüş yapacakları zaman,paskalyada ya da yeni yılda,Osmanlı zamanında,iki Osmanlı askeri yürüyüşün başında,ellerinde asalarıyla yol açarlarmış ki,din adamları yolda rahatça ilerleyebilsin.Biz buraya geldikten sonra da bu adete devam ettik.Tabii artık burada Osmanlı Türk olmadığı için bu adeti uzun yıllardır Arap aileler devam ettiriyor."

Kavasların açtığı yolda sessizce ilerliyoruz.Slogan yok,sadece Saint James Manastırı'nın neredeyse tamamı Ermenistanlı Ermenilerden oluşan din öğrencileri ilahi okuyorlar usulca.Kudüs Ermeni toplumunun üyeleri yaklaşık 300 kişi,Kudüs Amerikan Başkonsolosluğu yetkilileri,Süryani,Rum ve Arap Ortodoks cemaatinin temsilcileri,gazeteciler,hep birlikte ilerliyoruz.Anma için diğer cemaatlere ya da devletlere bir davet yapılmadığını söylüyor Hintlian,"ama" diyor,"24 Nisan'da anma olduğunu herkes bilir ve gelir."

Hava çok sıcak,mezarlık gölgesiz,katılımcılar yaş almış...Kudüs Ermeni Mezarlığı'nın tam ortasındaki 1915 Soykırım Kurbanları Anıtı'nın etrafında toplanıyoruz.Önce ilahilerle devam ediliyor,dualar okunuyor,ardından Kudüs Ermeni toplumu adına bir konuşma yapılıyor.Ve anma bitiyor...Ben tam "bu kadar mı?" diyecekken,birkaç dakika önce tanıştığım Boghos Ahparig "Akşam Manastır'ın salonunda anma var,gelmek ister misiniz?" diyor.Elbette diyoruz.Manastır bahçesinde köpüklü kahvelerimizi içip,Muş'tan,Diyarbakır'dan,Maraş'tan konuştuktan ve soykırım dediğimizi duyunca bizim için endişelenen Kudüslü Ermenileri teskin ettikten sonra,saat 19:30'da ikinci anmada buluşmak üzere sözleşiyoruz.Kudüslü Ermeni arkadaşlarımızla birlikte kendimizi Ermeni lokantası Bulgurcu'ya atıyoruz.Şahane ayran içip,İstanbul'daki iki anmadan,Haydarpaşa ve Galatasaray'dan haber bekleyerek,Anadolu'dan söz ediyoruz.

Mahallenin sokak aralarında dolaşıyoruz,vakit nasıl geçiyor anlamıyoruz.Saat 19:00'da Saint James Manastırı'nın salonuna giriyoruz.

Aynı saatlerde İstanbul'da iki anma tamamlanmış,çok da iyi geçmiş.Üçüncüsüne başlamak üzereler.Cep telefonu mesajlarıyla haberleşiyorum İstanbul'daki arkadaşlarımla.

Kudüs'teki anma da başlıyor.Ermeni Soykırımı'ndan kalma az sayıdaki fotoğrafın bir bölümü projeksiyondan gösterilirken,Kudüslü genç bir Ermeni grup Gomidas'tan şarkılar söylüyorlar.Konuşmalar başlıyor.Çoğunluğu Ermenice konuşmalar,anlayamıyoruz elbette.Arada Haydarpaşa,Galatasaray,Taksim laflarını duyuyorum,ne dediklerini anlamak için sabah konuştuğumuz Modalı din adamının yanına gidiyorum."Ne anlattılar İstanbul'la ilgili?" diyorum."Kalabalık olmuş,güzel olmuş,95 yıl sonra ilk kez olmuş.Senin arkadaşların da var değil mi orada?" diyor."Evet" diyorum."Burada olmasaydım ben de orada olacaktım." "Onların gözlerinden öperim,teşekkür ederim" diyor,gözleri yaşarıyor.Benim de...Uzaklaşıyorum yanından,salonun da dışına çıkıyorum,telefonumu çıkarıp İstanbul'da,anmada olduğunu bildiğim arkadaşlarıma mesaj gönderiyorum,"gözlerinizden öpüyor Modalı bir amca" diye,"sen de ellerinden öp,selam söyle" diye yanıtlar alıyorum...

24 Nisan'da tanıştığım bir başka kıymetli Kudüslü Ermeni,Albert Aghazarian ile sohbet ediyoruz anmadan birkaç gün sonra.Annesinden söz ediyor,şimdilerde doksanlarında olan Eliz teyzeden."Biz" diyor,"annemin bir anadilinin de Türkçe olduğunu beş yıl önce anladık"."Ziyaretine gidebilir miyiz?" diyorum,"tabii" diyor,"Çok sevinir.Baskın Oran da gelmişti,hatta yazdı da annemi."(6)

Sonraki gün Kudüs'ün ilk hautecouture kadın terzilerinden Eliz Aghazarian'ın evindeyiz.Eliz Hanım,doksanlarında ama hafızası müthiş.Her cümlesinin başına "sizi üzmek istemiyorum,canınızı sıkmak istemiyorum" ekleyerek ailesinin yok olmasını anlatıyor bize.Onbeş çocuklu bir ailenin en küçüğü,Hatay Dörtyollu,zengin bir ailenin kızı.Ablası ve annesiyle birlikte,aileden soykırımda kurtulan üç kişiden biri.Eliz Hanım Der Zor,Halep ve Ürdün'den geçen,Kudüs'te sonlanan yolculuğunu anlatıyor.

Şimdi Eliz Hanım'ı düşününce Mouradian'ın ne kadar haklı olduğunu görüyorum.Ermeni Soykırımı ile ilgili okuyacağımız hiçbir şey Eliz Hanımın anlattıkları kadar etkili olamaz.Çünkü Eliz Hanım orada,ayakta,biliyor ve anlatıyor."Ben" diyor,"bu size anlattığım her şeyi,zamanında dükkanıma,Türk konsolosu gelmişti,ona da anlattım." Konsolosa anlattığı için içi rahat,devlete söylemesi gerekenleri söylemiş."Ne yazık ki bir işe yaramadı" diye geçiriyorum içimden ama keyfi kaçmasın diye bir şey demiyorum.Eliz Hanım,biz geliniyle sohbet ederken,bizi oraya götüren Kudüslü Ermeni arkadaşımıza dönüyor:"Kaç Ermeni var şimdi Türkiye'de?" diyor.Kırk-elli bin civarında yanıtını alınca,olanca samimiyeti ve içtenliğiyle "Bari onları öldürmeseler" diyor korkarak...

Hrant'ı biliyor mu diye geçiriyorum içimden,bir şey demiyorum...(7)

***

1-Khatchig Mouradian:"Soykırımı tanımak sadece demokrasi sorunu değil,bir adalet sorunudur."Söyleşi:Talin Suciyan,Agos,7 Mayıs 2010.

2-http://bianet.org/bianet/insan-haklari/106507-hrant-dinkten-yeniden-23-5-nisan

3-http://en.wikipedia.org/wiki/Armenian_Quarter

4-1967 yılındaki Altı Gün Savaşları'nda Kudüs ve Batı Şeria'nın yanı sıra İsrail Mısır'ın Sina Yarımadası'nı,Suriye'nin Golan Tepeleri'ni de işgal etti.1978'de Camp David'de Mısır Devlet Başkanı Anwar Sadat ile yapılan anlaşma sonrasında İsrail Sina Yarımadası'ndan çekildi.Diğer yerlerde işgal hala devam ediyor.

5-Ermenice "Ağabey".

6-Prof.Dr.Baskın Oran 2006 yılında Kudüs'e yaptığı geziyi Agos ve Birgün gazetelerinde Yahudileri,Müslümanları,Ermenileriyle Kutsal Kudüs başlıklı bir yazı dizisiyle kaleme almıştı.Yazılarına http://baskinoran.com/dizi_yazilar.php adresinden ulaşılabilir.

7-Bütün bu yolculukları yapmamda 19 Ocak 2007'de katledilen sevgili Hrant Dink'in çok önemli bir payı var elbette.O olmasaydı 1915'i,Ermeni Soykırımı'nı,tehciri bu kadar öğrenmeye çalışır mıydım,bu yolculukları yapar mıydım bilmiyorum.O varlığı ve kaybıyla çok önemli bir kapı açtı.O kapıdan geçmek hepimize düşüyor,Türklere,Kürtlere,Ermenilere...

---------------------------------------------------------------------------

*Çiğdem Mater,Toplumsal Tarih,sayı:199,Temmuz 2010,s.21-25.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder