24 Nisan 2012 Salı

Doğu Anadolu'da Ulaşılamayan Barış/Dr.Hans-Lukas Kieser*

Doğu Anadolu'da günümüze dek süren iç huzursuzluğun kökeni ondokuzuncu yüzyıla değin uzanmaktadır.Bu yüzyılda Ermeni ve Kürt sorunu başlamış,Alevi sorunu da farklı nitelik kazanmıştır.

Tanzimat döneminde Osmanlı Devleti çoğu Kürt,bazıları da Asuri veya Ermeni olan yerel yönetimlerin yerine Doğu Anadolu'da merkezi sistemi gerçekleştirmeye çalışıyordu,ancak bunu başaramadı.Tanzimat ile,hukuk devleti ve dini eşitlik ilan edildi,fakat Tanzimat,dini ve etnik gruplar arasında önceden varolan hiyerarşik düzenin bozulmasına ve de özellikle taşrada anarşi ve kin oluşmasına neden oldu.Bunun çeşitli sebepleri vardı.O zamanki (Mekteb-i Mülkiye ögretmeni Andreas Mordtmann'ın deyişiyle) "İstanbul efendileri ve pasaları" bölgenin gerçeklerini araştırıp kabul ederek ve varolan şartlara göre bir siyasi sistem oluşturmak yerine,Fransa'nın aşırı merkeziyetçi idari sistemini ithal ettiler.Hedefleri:Modern ve güçlü bir devlet olmak ve kendi iktidarlarını korumaktı.Bu hedef o zamanki Batılı devletlerin,özellikle İngiltere'nin çıkarlarına uygundu.Çünkü İngiltere için Rusya ile olan rekabetinde jeostratejik açıdan sağlam bir Osmanlı İmparatorluğu önemli idi.Rusya Müslüman karşıtı ve yayılmacı bir politika izliyordu.Osmanlı İmparatorluğu onsekizinci ve ondokuzuncu yüzyıldan Birinci Dünya Savaşı'na dek Rusya'ya karşı yaptığı bütün savaşları kaybetti.(Tek istisna Kırım Savaşıdır,çünkü bu savaşta Osmanlılar Avrupa'dan çok geniş askeri destek gördüler.)

Bu modern tarih çerçevesinde doğu vilayetlerinde sağlıklı ve barışçı bir iç gelişme gerçekleştirilemedi.Aksine,onaltıncı yüzyıldan beri bölgesel iktidara sahip olmakla birlikte,padişahı da kabul eden Kürt hükümetleri ve beyliklerinin ortadan kaldırılmasıyla,yani 1830'lardan sonra,o bölge büyük sosyal felaketlere sahne oldu:Katliam,zulüm,pogrom,jenosid,tehcir ve bitmeyen sıkıyönetim.Ermeni halkı ve kültürü 1915'ten sonra imha edildi.Kürt kültürüne 1923'ten sonra büyük baskı uygulandı.Resmi olarak "Kürdistan Seferi" diye adlandırılan iç savaş 1830'larda başladı ve ancak yüz sene sonra 1938 Dersim Harekâtı ile sona erdi.Bildiğimiz gibi bu sona erme geçici idi.170 yıldan bu yana devlet bölgedeki egemenliğini güç ve şiddetle koruyabildi.Fakat ne Tanzimatçı hükümet ne kendisini yeni,modern bir devlet olarak gösteren Cumhuriyet kalkınma,refah ve de huzur getirebildi;aksine,bitmeyen savaş ve sıkıyönetim koşulları insanların emeklerini yok etti.Bildiğiniz gibi bugün bile birçok yerde en zorunlu gereksinimler dahi karşılanamıyor.

Askeri güçle uzun vadeli huzurun sağlanması olanaksızdır.Siyasetin eksikliği,kirli yönetimin izleri ve suçları açıkça kendini göstermektedir.Ama şunu da belirtmek gerekir ki tarih şartlarına göre gerçekleştirilmesi gerekenler hiç de kolay değildi.Modernleşme konusunda daha tecrübeli olan ve ekonomik güce sahip başka bir devlet de bunları başarayamayabilirdi.Avrupa ancak yirminci yüzyılın ikinci yarısında ciddi olarak dini ve etnik çoğulculuğu demokratik şekilde öğrenmeye başladı.Bu öğrenim son Osmanlı dönemine göre çok daha olumlu şartlarda gerçekleşmektedir.Ve yine de,sizlerin yabancı olarak yakınen bildiginiz gibi,Avrupa bu konularda bütün hedeflerine daha ulaşamadı.Örneğin yabancıların siyasi haklara sahip olması gibi.

Yüz yıl önce Doğu Anadolu'da yapılması gereken:Bölgede sağlam bir hukuk devleti oluşturmak,dini ve etnik gruplar arasında barışı gerçekleştirmek ve bu çerçevede kalkınmaya ve refaha olanak sağlamak olurdu.Bugün yerli Hristiyanların yok denecek kadar az olmasına rağmen söz edeceğim gibi uzun vadeli benzer bir perspektif çizilebilir:Bu bölgedeki ülkelerin kalkınmalarını tamamlamaları ve çoğulcu siyasi liberalleşmeyi gerçekleştirmeleri durumunda,bu devletler arasındaki sınırlar açılabilir ve tıpkı Basel-Alsace-Schwarzwald Regio'su örneğinde olduğu gibi serbest dolaşım hakkı,sınırötesi ekonomik ve kültürel işbirliği sağlanabilir.Kürt sorunu varolan hiçbir sınır degiştirilmeden Kürt Regio'su yaratılarak çözülebilir.Ermeniler ile de bu şekilde yine sınırları değiştirmeksizin sınırötesi bölgesi oluşturularak barış sağlanabilir ve de Ermenilere geçmişte yaşadıkları topraklar üzerinde yine yasama şansı verilebilir.

Ondokuzuncu yüzyılda ortaya çıkan Doğu Anadolu'nun ıslahatı yani modernleştirilmesi ve barışa kavuşturulması hâlâ geleceğin misyonudur.Barış ve refah ancak sağlam ve demokratik bir çoğulculuk içinde doğar,krizden krize giden yarı otoriter ve mafyanın güçlü olduğu bir sistem içinde elbette ki değil.Artık Türkiye'nin Cumhurbaşkanı ve İçişleri Bakanı bile yolsuzluk ve kirli yönetimi ülkenin en önemli problemi olarak ifade ediyorlar.Türkiye'yi tanıyan gözlemciler bunu eskiden beri bilmektedirler.Krizleri bahane edip,yapay gündem yaratarak,kendi varlıklarının ve imtiyazlarının sürekliliğini sağlamayı amaçlayan iktidar sahipleri bugüne kadar yabancı komploları,bölücülük,Kürtçülük,Alevi sorunu,İslamcılığı hep birer kriz nedeni gösterdiler ve bu sebeplerle vatanın tehlikede olduğunu yineleyip durdular.Oysa ondokuzuncu yüzyıldan beri asıl problem yönetimdir.Diğer söz edilen konular önemli olmakla birlikte,bunlar büyük ölçüde yönetimden kaynaklanan problemlerdir.

Çizdiğim bu tabloyu şimdi üç başlık altında yakından inceleyelim,özellikle de az tanınan son Osmanlı döneminden söz etmek istiyorum.

1-Ondokuzuncu yüzyılda Kürt ve Ermeni sorununun doğuşu ve gelişimi

2-Jön Türk hareketi ve Ermeni Soykırımı

3-Türk milliyetçilerinin idealleri ve gerçekler
Ondokuzuncu Yüzyılda Kürt ve Ermeni Sorununun Doğuşu ve Gelişimi

Kendi emirliklerinin kaldırılmasıyla birlikte Kürtler derin ve bitmeyen bir kimlik krizine sürüklendiler.Kendi eski siyasi mirasları -yani kabul ettikleri bir hükümdarlığın altında kendi bölgesel otonomilerini sürdürebilme hakları- hiçe sayıldı.Daha sonra üniter Cumhuriyet'in kuruluşuyla kendi kültürel mirasları da tamamen inkar edildi.Tanzimat'la beraber Sünni-Kürt özgüvenini bozan ayrı ciddi bir problem daha çıktı:Gayrimüslimlerle Müslümanlar arasında hukuki ve siyasi eşitlik ilan edilmesi Kürtlerin günlük yaşamdaki üstünlüğünün sorgulanmasına neden oldu.Demek ki Tanzimat'ın getirdiği değişiklikler Kürtlere çok şey kaybettirdi,fakat hiçbir şey kazandırmadı.Müslüman olmayanların ve Alevilerin durumları farklı idi.Sünnilerin dini imtiyazlarının kaldırılmasını sevinçle karşıladılar:Modern hukuk devletini ve eşitliği haklı olarak kendileri için önemli bir soysal düzenleme sayıyorlardı,dolaysıyla reformları genellikle büyük ümitle bekliyorlardı.Fakat ne yazık ki onlar da hayal kırıklıgına ugradılar.Neden?Reformların tatlı yüzü -yani refah,güvenlik ve eşitlik- yalnızca bazı büyük kentlerde az çok kendisini gösterebildi.Taşrada ise genel durum daha da ağırlaştı,çünkü eski düzen yerine,beklenen yeni bir düzen gelmedi.Bundan dolayı karmaşa ve güvensizlik iyice arttı.Bu durumdan en çok zarar görenler Sünni olmayan azınlık grupları idi.Kendi devletlerinin onları koruyamayacağını anladıklarında,sadece Hristiyanlar değil,Aleviler ve Yezidiler de artık dışarıdan yardım beklediler.Bölgede bulunan misyonerler aracılığıyla süper devletlerden destek ve koruma istediler.Böylece uluslararası diplomaside Ermeni sorunu,"La Question Arménienne",doğdu.1878 Berlin Antlaşması'nın 61. maddesi Doğu Anadolu'daki Ermeniler için bir uluslararası koruma öngörüyordü.Ancak gerçekte hiçbir zaman uygulanmadı.

Askeri gücü Kürt emirliklerini yok etmeye yettiyse de,Osmanlı Devleti'nin sivil gücü yeni düzeni kurmaya yetmedi.Osmanlı ordusunda görev yapan ve Kürdistan seferine katılan Alman subay Helmuth von Moltke 1838'de Harput'ta iken sunları yazdı:"Bu zafer yanlızca silahlı olanların değil,binlerce savunmasız kadın ve çocuğun da yaşamına maloldu,binlerce yerleşim yeri yıkıldı ve yılların emeği yok oldu.Eğer Kürtlerden alınan özgürlüklerin yeri iyi bir yönetim ile doldurulamazsa,bu zaferin muhtemelen daha öncekiler gibi geçiçi olacağını düşünmek üzücüdür." Ne yazık ki Moltke'nin sözleri yirminci yüzyılda hâlâ geçerliliğini korumaktadır.

Tanzimat'tan sonraki padişah Abdülhamid Kürt krizini kararlı bir İslam birliği politikasıyla çözmeye çalıştı ve bunu,kısmen de olsa,başardı.Hamidiye Alayları'nın oluşmasıyla birçok Sünni-Kürt aşiret yine siyasi,hukuki ve ekonomik imtiyazlarını kazandılar.Kürtler dolayısıyla Abdülhamid'e "Bâve Kurdan"/"Kürt babası" ünvanı verdiler.Abdülhamid yerel Sünni liderlerle resmen anlaşarak doğu vilayetlerindeki hakimiyetlerini sürdürdü.Tanzimat döneminde bile,ilan ettiği kendi prensiplerine aykırı olmasına rağmen,bu anlaşma gayri-resmi olarak yürürlükte idi.Yoksa devlet iktidarını koruyamazdı.Hamidiye Alayları'ndan en çok zarar görenler Ermeniler,Yezidiler ve Dersim'in dışında yaşayan Aleviler idi.

Bu dönemde bazı genç Ermeniler tepki göstermeye başladılar.Protestan misyoner okullarında,kendi Ermeni okullarında ya da Avrupa'da Batılı liberal eğitim gören bu gençler hükümete isyan etmeyi kararlaştırdılar.Önce 1887'de Cenevre'de,daha sonra da Tiflis'te devrimci dernekler kurdular.Bunlar doğu vilayetlerinde liberal ve sosyalist propaganda yapmaya ve az da olsa,bazı gerilla faaliyetleri sürdürmeye başladılar."Gavurların" bir İslam devletini protesto eden bu davranışları yerel beyleri ve padişahı son derece rahatsız etti.Abdülhamid bazı Sünni şeyhleriyle varolan ilişkilerini kullanıp Müslümanları kendi haklarını savunmaya çağırdı,derneklerin bu faaliyetlerini bölücü bir Ermeni isyanı olarak nitelendirerek toplumu Ermenilere karsı kışkırttı.Böylece -belki de tam istemeden- çok geniş katliamlara yol açtı.Sonbahar 1895'te birkaç hafta içinde Sünni Kürtler,Türkler ve Çerkesler yaklaşık yüzbin Ermeni öldürdü.Katillerin çoğu kışkırtılan,bunu kendilerinin varolma mücadelesi olarak algılayan sivil Sünni erkeklerdi.Kurbanların yüzde 99,9'u masum,militan siyasete karışmayan Ermeniler ve de bazı Süryaniler idi.

O dönemde İsviçreli (özellikle de Basel'li) bazı doktor ve öğretmenler insani amaçlar ile Ermeni-Kürt bölgelerine,örnegin Sivas,Elazığ,Van ve Urfa'ya gidip hastane,yetimhane,okul ve el sanatları atölyeleri kurdular.Bu çalışmalarını 1923'e değin sürdürdüler.(Diyebiliriz ki Basel'in o bölge ile ilişkisi 105 sene önce başladı.)

1895'te genelde yerel halk devletin desteğiyle katliamları yaptığı için,sosyal bilimler bunları pogrom olarak adlandırmaktadır.Bazı tarihçiler ise bu olayları partial genocide (kısmi soykırım) olarak kabul etmektedirler ve buna gerekçe olarak da kurban sayısının çok yüksek olmasını ve bölgelerarası organizasyonu göstermekteler.Bu suçu muhalefette bulunan bütün Jön Türkler açıkça kabul etmelerine rağmen,Türk milliyetçileri ise hem 1895 pogromları hem yirmi sene sonraki genel soykırımı 1915'ten sonra inkar ettiler.

Jön Türk Hareketi ve Ermeni Soykırımı

Yüz sene önce Abdülhamid'e karşı olan düşmanlıkları bütün Osmanlı muhalefetini,özellikle de Jön Türkleri,devrimci Ermenileri ve de bazı Kürt aydınlarını birleştirdi.Cenevre'de gurbette bulunan Osmanlılarda bu durumu net bir şekilde görmekteyiz.Jön Türk hareketi 1908'de iktidara geldiğinde,insanlar liberal,çoğulcu ve demokratik bir Osmanlı döneminin başladığına inanmaktaydılar.Fakat beş sene sonra,yani 1913'te,İttihat ve Terakki Merkez Komitesi üyeleri tarafından yürütülen,anti-liberal bir parti diktatörlüğü kuruldu.Talat,Cemal,Enver,Dr. Nazım,Dr. Reşid ve diğerleri hepsi o zamanki emperyalist Avrupa'nın en kötü ideolojilerini,yani anti-hümanist sosyal darwinizmi,materyalizmi ve ırkçılığı benimsediler.Milliyetçi pozitivizm elitlerde dinin yerini aldı;şiddet ve zorlama ile kendi uluslarını yükseltmeyi amaçladılar.Başka dini ve etnik gruplarla beraber yaşayabilmek yerine,onları boyunduruğuna almak,kovmak ya da yok etmek sosyal darwinizm doktrinidir.

İttihatçı rejim 1914 yılı Ocak ayında uluslararası baskılarla doğu vilayetleri için önemli bir reform planı imzalamak zorunda kaldı.Tıpkı 1998'de Kosovo için olduğu gibi,fakat daha yumuşak bir şekilde,bu plan uluslararası kontrol,yerel seçimler ve yerel dillerin tanınmasını öngörmekteydi.Fakat İttihatçı elit aynı senede Almanya'nın yanında Dünya Savaşı'na büyük bir istekle katıldı ve Ekim 1914'te Rusya'ya saldırmaya başladı.Böylece kendi asıl problemlerini bir kenara bırakıp şu hedeflere ulaşmak istemekteydi:

1-Uluslararası reform planından kurtulup bütün Anadolu'yu merkezi ve üniter bir Türk-Müslüman ulusal devleti kimliğine sokmak.
2-Milli iktisadı kurmak.
3-Kapitülasyonlardan (yani yabancı imtiyazlarından) kurtulup tam egemen bir devlet olmak.
4-Bazı Pan-Turanist rüyaları gerçekleştirmek.

Enver Pasa'nın ırkçı hayalleri üzerine kurulan Kafkasya seferi 1914'ün son günlerinde korkunç bir başarısızlıkla sonuçlandı.Sarıkamış'ta hemen hemen bütün ordu,yani büyük bir bölümü Kürt olan 90.000 asker kış fırtınalarında öldü.Rus ordusu Doğu Anadolu'ya girmeye başladı.İttihatçı diktatörler o zaman kendilerine kolay bir hedef olarak zayıf bir azınlığı seçtiler:Tüm Ermenileri vatan hainliğiyle suçlayıp ortadan kaldırmaya karar verdiler.

Yani belirlinen bu savaş çerçevesinde Ermeni jenosidi meydana geldi.Elbette ki Ermeniler'in daha önce yaşadıkları acı olaylar nedeniyle o dönemde varolan rejime güvenleri kalmamıştı,doğal olarak Rus egemenliği altında bulunan diğer Ermenilere sempati duymaktaydılar.Fakat 1890'larda olduğu gibi 1915'te de Ermeni halkın büyük çogunluğunun militan siyasetle hiçbir ilgisi yoktu.Yine de İttihatçı parti rejimi 1915 Nisanı'ndan itibaren sadece savaş bölgesinde bulunanları değil,bütün Ermenileri,bölgelere göre sırayla ölüme gönderdi.Jandarmaların,çeşitli çetelerin,sık sık da yerel Sünni-Kürtlerin katılımı ile Ermeni erkekleri,kadın ve çocuklarından ayırıp,hemen katlettirdi,diğerlerini ise tehcir sırasında ve sonunda Suriye'deki çöl toplama kamplarında öldürttü.Elaziz Vilayeti'nde Gölcük Gölü kenarında ise imha kampları bulunmakta idi.Çesitili silahlar ile orada en azından onbin kadın ve çocuk öldürüldü ve de öldürülmeden önce paralarını,altınlarını ve elbiselerini vermek zorunda kaldılar.Yani acımasız sömürü bu değin ileriye gitti.Harput Amerikan Konsolosu ve oradaki Amerikan Hastanesinin başhekimi tanık oldukları bu olayları detaylı bir rapor halinde anlatarak dünyaya önemli belgeler bıraktılar.Öldürücü tehcir ile ilgili olan diğer önemli bir raporu Urfa'daki İsviçre Hastanesinin müdürü Jacob Künzler yazdı.

Türkiye ve Doğu Anadolu bu insanlığa karşı işlenen suçlar üzerine bir kez yürekten gelen ideolojisiz bir ağıt yaktı mı?Bireysel istisnalar dışında ne yazık ki hayır,ağıt yerine sadece inkar,tehdit,kafa tutmayı tercih etmektedir ve böylece jenosid kurbanlarının,kendi ölülerinin ve bütün evlatlarının huzuruna engel olmaktadır.

Bu soykırım konusunu biraz daha yakından inceleyelim:Nazi savaş rejimi altındaki Yahudilerin kaderi ile ondan 25 sene önceki İttihatçı diktatörlük altındaki Ermenilerin kaderi birçok açıdan birbirine benzerler:

1-Enver Paşa,Rusya karşısında ağır bir yenilgi almıştı.Hitler de Rusya'ya saldırısında bozguna uğramıştı.İlginç olan bu her iki durumda da azınlıklar vatan hainliği ile suçlanmış yenilgilerin bedeli onlara ödetilmiştir.Yani iki örnekte başarısız bir Rusya seferinden sonra sıkı bir iç düşmanlık propagandası genel kırıma yol açtı.Rusya seferinden önce Naziler "Juden raus" politikasını uyguladılar.
2-İkinci Dünya Savaşı sırasında Doğu Avrupalı Yahudiler bir azınlık olarak komünizmi ve komünist Rusya'yı kurtuluş olarak görmekteydiler.Aynı şekilde Birinci Dünya Savaşı sırasında da Anadolu'daki bir kısım Ermeni için de Rusya kurtuluş ümidi idi.1940'larda Kızıl Orduda ve Almanlara karşı savaşan gerilla hareketinde Yahudiler de vardı,bundan 25 sene önce de Rus ordusunda ve partizan birliklerinde Ermeniler de vardı.
3-Nazilere göre Yahudiler ulusal vücudu hasta eden parazitler idi.İttihat ve Terakki'de,parti ideolojisinde söz sahibi olan çok sayıdaki tıp doktoru da Ermeniler için benzer görüşlere sahipti.Örneğin 1915 Mayısı'nda Diyarbakır'da ilk tehciri uygulayan kişi o dönemin Valisi Dr. Reşid de bunlardan biriydi.
4-Nazilerin ve İttihatçıların megaloman yerleşim ve tehcir planları vardı.Bu planlara göre hedefleri Türkleştirilmiş,Naziler için Almanlaştırılmış bölgeler yaratmak,farklı etnik grupları bölge dışına çıkartmaktı.Bu nedenle de Nazi ve İttihatçı resmi açıklamalarda ve belgelerde hiçbir zaman açıkça toplu kıyım sözkonusu edilmiyor,fakat hep göçten,tehcirden ve yeni yerleşimlerden bahsediliyordu.Yahudilerin Doğu'ya ziraat,Ermenilerin de Suriye'ye yerleşmek amacıyla göç ettirildikleri bildirilmekteydi.Gerçekte tehcirin ne olduğunu,nasıl sonuçlandığını farklı kaynaklardan öğrenmek durumundayız.

Ermeni Soykırımı gerçeğini ortaya koyan başlıca kaynaklar şunlardır:

1-Alman müttefiklerin bölgede bulunan subayları,konsolosları ve Bağdat demiryollarında çalışan Alman memurları tarafından yazılan belgeler.
2-Bölgede bulunan diğer yabancılar,özellikle Amerikan ve İsviçreli doktorların,mühendislerin ve öğretmenlerin raporları.
3-Hayatta kalan Ermenilerin yazdıkları.
4-Osmanlı arşivlerinde bugüne kadar yabancı arastımacılara açılan bölüm de gayet önemlidir.Resmi belgelerde direkt delilleri,örneğin katliam emirlerini bulmayı düşünmek saflık olur.Fakat çeşitli tarihçiler tarafından araştırılan Osmanlı İçişleri Bakanlığı'nın şifreli telgrafları önemli bir noktayı net olarak ortaya koymaktadır:Ermeni tehciri bütün Anadolu'da sistematik şekilde merkezi yönetim tarafından organize edildi.Tehcirin hakikaten soykırım olduğunu zaten bahsettiğim diğer kaynaklar açıkça göstermektedirler.Yöneticilerin bu gerçeği bilmediklerine inanmak mümkün değildir.Ermenilerle iç içe yaşayan Dersim bölgesindeki Aleviler ve o dönemde Osmanlı yönetiminde olan Filistin'deki Yahudi azınlığı aynı sona uğramaktan korkmaktaydı.Bu da göstermektedir ki soykırımcı tehcirden herkesin haberi var idi.

Doğu Anadolu tarihinde en kara leke 1915 olaylarıdır.Söylemek gerekir ki,bu yılda bazı Ermeniler tehciri kabul etmeyerek Karahisar,Van ve Urfa'da silahlı olarak kendilerini savunmaya çalıştılar.1918'de -Rus ordusunun Erzurum'dan çekilişi sırasında- Ermeni milisleri zulüm ve intikam cinayetleri gibi ağır suçlar işlediler.Ancak,bunlara dayanarak her şeyi iç savaş olarak nitelendirmek,yani iki taraflı bir savaş olduğunu ve zayıf olan tarafın kaybettiğini ve yok olduğunu iddia etmek,bilimsellikten ve ciddiyetten uzak,saçma bir tezdir.Yahudilerin Varşova isyanı ve Almanlara karşı Rusya'yı destekleyen gerilla faaliyetlerini gerekçe göstererek,Yahudi jenosidini bir iç savasın "dogal" sonucu olarak açıklamak akıl ve mantığın kabul etmeyeceği bir şeydir.

Ne yazık ki Cumhuriyet kurucuları tarihi şanslarını kullanmayıp yeni bir devlet kurarken,eski devlet yönetimi sırasında meydana gelen olaylar hakkında gerçekçi ve açık olmadılar.Neden yakın tarih ile ilgili yeni sayfa açmadılar?Niçin doğruluğu tartışmalı konuları aydınlatmayı tercih etmediler?Bunun yanıtı oldukça basit:Genç Cumhuriyet elitinin çogunun İttihatçı bir geçmişi vardı.Hepsi Türk milliyetçisi olan bu insanların,bazıları savaş rejiminin yaptıklarına direkt katıldılar,diğerleri de,o kuşakla dayanışma içinde bulunmaktaydı.Birçoğu o şiddetli değişmelerden önemli maddi veya siyasi faydalar sağladılar.Milli iktisadın kurulması amacıyla,ekonomide söz sahibi ve güçlü olan Rumlar ve Ermeniler ortadan kaldırıldı.Ermenilerin imhası sayesinde zenginleşen mal ve mülk sahibi olanların sayısı büyüktü.

O dönemdeki bazı aşırı Türk milliyetçileri savaş ve soykırım suçlarını inkar etmekle yetinmeyip bir de,bu olaylarla övünerek iç düşman olarak gördükleri diğer grupları da sindirmeyi amaçlıyorlardı.Örnegin Koçgiri Ayaklanması sırasında Kürt Alevilerine ve 1923'ten sonra asimile olmayan Kürtlere yaptıkları gibi.O zamanki Dışişleri Bakanı Tevfik Rüstü Aras ve Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt'un bazı soysal darwinist ve ırkçı açıklamaları aşırı Nazi söylemleri ile örtüşmekte idi.

Türk Milliyetçilerinin İdealleri ve Gerçekler

Türk milliyetçilerinin bir bölümü İsviçre'de eğitimlerini tamamlamış ve İsviçre'yi idealize edip onu model olarak görmüşlerdir.Bir İsviçreli tarihçi olarak bu benim için ilginçtir.Şimdi Türk elitlerin söylediklerini ve yaptıklarını kendi ifade ettikleri değerler ve kavramlara göre inceleyelim.İdeal ve realite arasındaki çelişki büyüktü.Kendi hareketlerini "halkçı" olarak nitelendirmelerine rağmen,elit ve halk arasında bir uçurum vardı.Yani toptan bütün ideallerini kendilerine yabancı olan sosyal bir gerçek içinde yaşama geçirmeye çalışıyorlardı.İsviçre sistemini ve tarihi gelişmelerini tam anlayamadan,onu idealize etmişlerdi.Pozitivist düşünceyle,İsviçre'nin ve diğer Avrupa devletlerinin modern ve prestij sağlayan yanlarını görebildiler ve bunları algılayabildikleri kadarıyla taklit etmeye çalıştılar.Milliyetçi idealistlerin büyük bir bölümü iyi niyetli idi.Amaçları Türkiye'yi modern ve üniter bir devlet olarak görmekti.Ancak parlak hedeflere kısa yoldan ulaşılabileceğine inandılar.(Aynı hatayı o dönemdeki Bolşevikler de yapmaktaydı.)

Eğitimini ve doktorasını İsviçre'de yapan Mahmut Esat Bozkurt,Eugen Huber'in ünlü İsviçre medeni hukuk yasasını olduğu gibi aynen Türk hukuk sistemine aktarmıştır.Kısa yoldan,insanları inandırmadan,onları kazanmadan,zor ve şiddet ile,köklü reformların gerçeklesmesi mümkün degildir.Bu acı gerçek özellikle Doğu Anadolu için geçerlidir.1937 Dersim Harekâtı esnasında devletin sloganı,bu bölgede bir İsviçre yaratmak,Dersim'e medeniyet getirmek idi.Oysa uygulumada ise medeniyet değil,şiddet ve yıkım vardı,çünkü hedeflerin sağlam temeli,yani bölgenin tarihi ve kültürel gerçeklerini entegre eden demokratik bir çerçeve hiç yoktu.Yöneticiler ilan ettikleri hedeflerin çok uzağında kaldılar.

İsviçre tarihini ve buna göre oluşturulan siyasi sistemi benimsemiş olsalardı,o vakit Doğu Anadolu'da da modern,çoğulcu bir hukuk devleti düzeni kurmak için bu sistemin temelini oluşturan bazı ilkelerin ne denli önemli olduğunu herhalde kabul ederlerdi.Bu anlamda bilinmesi gerekir ki:

1-Devleti oluşturan etnik grupların tarihi ve kültürel mirasları yok edilemez,uygun şekilde entegre edilir.Örnek vermek gerekirse,insanların anadilleri,kültürleri ve de Kürtlerin asırlarca süren özerklik tecrübeleri inkar edilemez.
2-Entegre etmek kazanmak demektir,asimile etmek değildir.Etkili ve verimli çalışan yerel yönetimler,Kürt,Ermeni ve Süryani akademik ve bilimsel kurumlar,anadilde eğitim,Kürtçe televizyon yayını gibi uygulamalar güçlü,güvenilir modern bir devletin göstergesi olur.Ülkenin iç sorunlarını sadece şiddet kullanarak bastıran bir devlet zayıftır,yani bu demektir ki devlet kendi insanlarına güven veremiyor,ikna edemiyor,inandıramıyor ve de şiddetsiz çözümler üretemiyor.

Türk siyasi gelişimi için ciddi bir engel de kendi jeostratejik önemidir.Kendi dengeleriyle ayakta duramayan bir sistem ve silahlı güçleri,Batı'nın milyarlarca dolarlık desteğiyle,kendi seyri için de normal denebilecek iç gelişmelere ve silahsız demokratik mücadelelere karşı durmaktadır.Tabii ki hepimizin dileği ve beklentisi odur ki Batı ve özellikle Avrupa Birligi'nin Türkiye ile ilişkilerinde ölçünün sadece stratejik ve ekonomik çıkarları değil,siyasi,sosyal ve hukuki doğrular ve hedefler olmasıdır.Bu haftaki Avrupa Birliği Katılım Ortaklığı Belgesi Kürt sorununu ayrıca açıklamamasına rağmen yine de asıl problemleri net bir şekilde göstermektedir.

Sonuç olarak kısaca şunu söyleyebiliriz:Kendi tarihi ile barışmak,yani ideoloji yapmadan serinkanlılıkla gerçekleri kabul etmek,böylece gelecek üzerinde gölge olmasına izin vermemek,Türkiye'nin iç barışı için son derece önemlidir.Tarihi gerçekler,söylediğimiz gibi:Kürtlerin kültürel ve siyasi miraslarının hiçe sayılması,Ermeni Soykırımı,Türk milliyetçiliğinin dinin yerini alması ve uzlaşma kültürünün eksikliğidir.Türkiye gerçeklerini kabullenip bugünkü problemlerin çözümünü başarmak için,öncellikle kendi demokratik güçlerine güvenmek,sivil toplumu güçlendirmek,iç dinamiklerini harekete geçirmek ve dışarıdan,yani Avrupa'dan gelen öneri ve eleştirileri tartışmaya açık olmak zorundadır.Bence köklü adımlar atabilmek ve yaşama geçirebilmek için Türk siyasi yaşamında tam bir kuşak değişikliği ile mümkün olacaktır.Avrupa'daki farklı siyasi kültürleri tanıyan Kürt ve Türk diasporası bu uzun vadeli demokratikleşme ve barış sürecinde gayet önemli bir rol oynamalıdır.İnanıyorum ki ancak milliyetçi komplekslerinden kurtulmuş bir kuşak geleceğe yönelik uzun vadeli ve kararlı politikalar sürdürebilir.

*Dr.Hans-Lukas Kieser'in Kasım 2000'de İsviçre'nin Basel şehrinde Gökkuşağı Derneği'nde düzenlenen seminere sunulan tebliğden.

http://www.hist.net/kieser/pu/baris.html

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder