11 Mart 2012 Pazar

Tek Parti Dönemi Mizah Dergilerinde Adalar İmgesi/Rıfat N. Bali*

Günümüzde Adalar İmgesi

İstanbul metropolünün en belirgin ve renkli özelliklerinden biri,Batılı kaynaklarda "Prens Adaları",Türkiye'de ise kısaca "Adalar" olarak anılan Büyükada,Heybeliada,Burgazada,Kınalıada ve Sedefadası'ndan oluşan Marmara Denizi'ndeki beş adadır.Adalar tarih boyunca İstanbullu gayrimüslim sakinlerin en gözde sayfiye mekanlarından biri olmuştur.Günümüzde Adalar ya "İstanbul'un kalabalıklığından uzaklaşılabilecek bir vaha" olarak kabul görmekte veya yaz aylarını Adalar'da geçirme alışkanlığını nesiller boyunca sürdüren azınlıklara atıfta bulunularak,"çokkültürlü İstanbul'un simgesi" olarak değerlendirilmekte.(1) Son yıllarda Adalar konusu gittikçe artan bir yoğunlukta basında yer almakta.Örneğin birkaç yıldan beri her yaz bir Adalar Festivali düzenlenmekte.2003 yılında Nedim Hazar'ın yönetiminde çokkültürlülüğe vurgu yapan ve Burgazada'yı konu eden "Yakın Ada Uzak Ada" belgeseli hazırlandı ve gösterime sunuldu.(2) İstanbul'un 2010 yılında Avrupa Kültür Başkenti olarak kabul edilmesi vesilesiyle gelecek yılın yaz aylarında Büyükada'daki Taş Mektep'te açılması tasarlanan İstanbul Adalar Müzesi projesi hızla ilerlemekte.(3) Yaz aylarını Büyükada'da geçiren Radikal gazetesi yazarı Oral Çalışlar'ın 2005 yılından itibaren her yılın ağustos ayında düzenlediği ve yaz aylarını Adalar'da geçiren köşe yazarlarını biraraya getirdiği "Adalı Gazeteciler Buluşması"(4) sayesinde de "Adalar" konusu özellikle yaz aylarında köşe yazılarına konu olmaya devam etmekte.

Geçmişi idealize eden ve "Rumlar Ada'da yaşarken hayat ne kadar renkliydi" türünden bir nostaljiye bürünmüş olan bu yaklaşımın en büyük zaafı,bu lisanı kullananların "tarihsel geçmiş" dendiğinde Adalar'da cereyan eden nahoş olay olarak hatırlarına bir tek 6-7 Eylül 1955 Olayları'nın gelmesidir.Ancak son onbeş yılda değişen ve olumluya dönüşen basındaki ve toplumdaki "Adalar" algısının otuzlu,kırklı yıllarda son derece menfi olduğunu artık kimse hatırlamamakta.Dolayısıyla bu makalenin amacı tek parti yıllarında "Adalar" imgesinin nasıl algılandığı hususunda hafızaları tazelemektir.

Geçmişte Adalar İmgesi

Türk popüler kültüründe "Adalar" imgesi uzun yıllar boyunca "mutlu bir gayrimüslim azınlığın tadını çıkardığı sayfiye yeri" olarak yer etmişti.Bu algı tek parti döneminde son derece yaygınken,ellili yıllardan itibaren tedricen azalarak yakın tarihe kadar süregelmiştir.Prof.Dr. Halil Nadaroğlu,1984 yılında Burgazada Lioness Kulübü Derneği tarafından düzenlenen bir panelde sunulan tebliğleri kapsayan kitabın önsözünde,toplumda geçerli olan bu algıyı şöyle ifade etmekte:"Hepimiz biliriz.Bazıları Adaları yaz aylarında mutlu bir azınlığın oturduğu İstanbul'un bir seçkinler semti gibi görürler.Bunu açıkça dile de getirirler".(5) Aynı algılama,aynı toplantıda Haldun Taner tarafından da şu şekilde dile getirilecekti:"Adalarda,hele bunların içine Büyükada'da o tarihte bir yazlığı olmak,ya da yazlık bir köşk kiralamak bir statü simgesi,bir refah dolayısıyla önemlilik belgesi sayılıyordu.Sosyetenin kaymak tabakası ve azınlıkların kibarları bu adada fink atarlardı."(6)

Bu algının yaygınlaşmasında Adalar'da kiraların yüksek olması,Adalar'a her gün gidip gelmenin ek ulaşım giderleri yaratması,ihtişamları ile insanları hemen etkileyen malikâne ve köşklerin bulunması,Adalar'ı sayfiye mekanı olarak seçen kişilerin aynı zamanda yat veya kotra sahibi olmaları ve nihayet,sadece üyelerinin faydalanabildiği,aidatı oldukça oldukça yüksek kulüplerin mevcudiyeti gibi etkenler rol oynamıştır.Bu kulüpler arasında,Büyükada'da şubesi ve Ankara'da merkezi bulunan Anadolu Kulübü en bilinenidir.31 Ekim 1926 tarihinde Ankara'da kurulan Anadolu Kulübü,borçlarını ödeyemeyen Büyükada Yat Kulübü T.A.Ş.'yi 1937 yılında satın alacak ve şube haline getirecekti.(7) Tek parti döneminde bu kulüplerde görünür olan ve basının tepkisini çeken gayrimüslim tüccarlar artık yerlerini büyük ölçüde Müslüman iş erbabına bırakmış durumdalar.Zaman içinde "Adalar" imgesinin algılanışında yaşanan bu değişimi Prof.Dr. Murat Belge İstanbul Gezi Rehberi kitabının Büyükada faslında şöyle gözlemlemekte:"Bunlar olurken,Büyükada'da Yahudi nüfusu artıyordu.Özellikle 1950'den sonra,Menderes'in ithalatı teşvik eden politikalarıyla İstanbul'da kalan Yahudiler (daha yoksul olanlar 1949'dan sonra sürekli İsrail'e gitti) zenginleşmişlerdi.Büyükada onlar için kendilerini topluma fazla göstermeden rahat edebilecekleri ideal bir yerdi.Şimdi yazları,Anadolu Kulübü'nün lokantasında,bahçesinde ve kumarhanesinde,siyasi aygıtın temsilcileri ile ekonomik mekanizmanın temsilcileri birlikte hoşça vakit geçiriyor."(8)

Tek parti yıllarında Adalar konusunda basında ve toplumda mevcut olan son derece olumsuz algıyı en iyi,popüler mizah dergileri anlatır.Bu dergiler incelendiğinde,yaz aylarına ait nüshalarında yer alan fıkra ve karikatürlerde "Adalar" konusunun gayet olumsuz bir şekilde yer aldığı görülebilir.Bu hiciv yazılarının ve karikatürlerin içerikleri incelendiğinde üç unsurun ağır bastığı görülebilir:

a)Yahudilerin umumi yerlerde Türkçeyi ya konuşmamaları veya günlük hayatta konuştukları İspanyolcadan etkilenmiş bozuk bir şiveyle ve yüksek sesle konuşmaları.
b)Müslüman Türk halkına kıyasla çok daha varlıklı olan azınlıkların,özellikle Yahudilerin,Adalar'ı adeta "işgal etmiş" olmaları.
c)Yahudilerin paraya düşkünlükleri.

Bu fıkralara,yazılara ve karikatürlere en çok Sedat Simavi'nin yayınladığı Karikatür ile Yusuf Ziya Ortaç ve Orhan Seyfi Orhon'un yayınladıkları Akbaba dergilerinde rastlanmakta.Fıkra ve yazılarıyla göze çarpanlar ise,hem kendi ismiyle,hem de "Çimdik" müstear adıyla yazan Yusuf Ziya Ortaç (1895-1967),Orhan Seyfi Orhon (1900-1969),"Karga" müstear adıyla yazan gazeteci ve yazar Ercüment Ekrem Talu (1888-1956) ve "Papağan" müstear adını kullanan şair ve yazar Necdet Rüştü Efe (1900-1969) idi.(9) Bu imzaları taşıyan bütün yazı ve fıkralarda yer alan karakterlerin ezici çoğunluğu Yahudi olup,konuşmaları dönemin İstanbullu Yahudilerinin şiveli konuşmalarının gerçekçi bir yansımasıdır.

Rıfat N. Bali
Bağımsız Araştırmacı

***

Gözlerim,karanlıkla dolu.Genzim küf kokusuyla tıkalı.Sağımda Rumca,solumda Ermenice,karşımda Yahudice konuşuyorlar.

Yusuf Ziya Ortaç,
"Büyükada"

Vapurun alt kamarasındayım.Masanın başında birkaç ihtiyar Ermeni,iskambil oynuyor...Ötede bir Rum kızı,tavanın ortasındaki büyük delikten sızan ışık sütunu altında oturmuş,mavi boyalı bir gazete okuyor.Karşıda,otuz iki buçuk milletin dilini ağzında toplamış iki Yahudi genci...

Gözlerim,karanlıkla dolu.Genzim küf kokusuyla tıkalı.Sağımda Rumca,solumda Ermenice,karşımda Yahudice konuşuyorlar.

Hiç şüphe yok,menfaya [sürgüne] gidenlerin de neş'esi,rahatı bundan daha az,istırabı,hüznü bundan daha çok değildir.

Halbuki ben,aydınlık bir bahar akşamında,yeryüzündeki cennetlerin en güzeline gidiyorum:Büyükada'ya!İskeleye çıktığım zaman,yanık yüzlü,pişkin bacaklı Rum kopilleri bağırışmağa başladılar:

Kirye....Natapame!....Kirye
natapame!.....(10)

Biraz yürüdüm, gazete müvezzileri haykırıyorlardı:

-Apoyamatini...(11) Norlur...(12) Lakşam!...(13)

Biraz daha yürüdüm,arabacılar yolumu kestiler:

-Oristi kirye...(14) Öristi!...(15)

Karşımdaki otelin lavhasına baktım:Otel Debarkader...(16)

Sola saptım,bir başka otel karşıma çıktı:Otel Dölaplaj...(17)

Sağa döndüm,birkaç otel daha:Otel Dezetranje...(18) Otel Kalipso... Otel
Venezya,Otel Bel er...(19)

Karşıki beyaz köşkten gevrek sesli bir Rum kızı şarkı söylüyor:

Haydi napetanis Napetanis!...(20)
Yatonazi pomekaniz!...(21)

Biraz ileride,eşeklere binmiş,kalabalık bir Musevi cemaati,cıyak cıyak,patiska yırtar gibi bir sesle Yahudice konuşarak gidiyorlar...

Sağdan,soldan,önden,arkadan tozlar kabaran dört yol ortasında durdum,garip garip,ürkek ürkek etrafıma bakındım,kendi kendime düşündüm:

-Yarabi,neredeyim?Burası neresi?...Hangi meçhul ülkeye,hangi yabancı kıt'aya,hangi ecnebi diyara düştüm!(22)

"İğneli Fıçı"

Seyrisefainin yandan çarklı köhne vapuru, dişleri dökülmüş,ihtiyar bir aygır gibi esnedi,gerindi,durgun sulara ak saçlarını yayarak kalktı.Gidiyoruz...

Güğerteden alt kamaraya kadar bir taraf tıklım tıklım...

Keskin dişleri arasında,kelimeleri bileyerek,sivrilterek konuşan bir Yahudi kalabalığı,bu salhurde [pek ihtiyar] vapuru iğneli fıçıya(23) çevirmiş...

Benim gibi iki üç Türk yolcu,arı kovanına düşmüş şaşkın pervaneler gibi dolaşıyorlardı.

Ayakta,fıstık kabuklarını,kabak çekirdeklerini çiğnemekle geçen bir bir buçuk saatlik müz'iç [usandıran] yolculuktan sonra,Büyükada'ya geldik.

Vaktiyle,İstanbul'un kibar bir mesiresi olan bu cezire [ada],şimdi arzı Filistinden bir parçadır!

İskele caddesi,damızlık sivrisinekleri andıran vızıltılı bir kalabalıkla doluydu.

Her ağızdan sivrilen:

-İzak!..
-Moiz!..

İğneleriyle kulaklarım delik delik olarak yürüdüm!

Yollar tozlu...Çamlar sararmış...Esnaf düşünceliydi.

Yorgun beygirlerin çektiği hasır arabalar,en azı üç çocuk,bir zevç,bir zevce,bir kaynana,bir kayınpeder,iki baldızdan mürekkep Yahudi ailelerini taşıyordu...

Dikkat ettim,Büyükada zaferden sonra ögrenmeğe başladığı Türkçeyi de büsbütün unutmuştu.

Fransa'da Fransızca,Almanya'da Almanca,Atina'da Rumca,Suriye'de Arapça konuşan Ben-i İsrail,nedense Türkiye'de Türkçe konuşmuyordu!

En ıssız çam diplerinden en zengin otel bahçelerine kadar,her tarafta karşıma çıkan bu iğneli bahçeden kurtulmak için,güneş batar batmaz odama girdim ve yorgun,üzgün,yatağa serildim!

Fakat,kulağımda hala o vızıltılar devam ediyordu.

Perde perde yakınlaşıp uzaklaşan bu sivri sesler içinde,tuhaf bir galati
[yanlış] hisle,iğneli fıçıya düşmüş gibi kıvranıyordum...

Meğer,bu da galatı [yanlış] his değil,meğer bu da hakikatmış:Şimdi de sivrisineklerin hücumuna uğramıştım!

Gâh onların taarruzu,benim müdafaamla;gâh benim taarruzum,onların firariyle kanlı bir sabah oldu.Duvarlar kanlı,ellerim kanlı,yüzüm kanlı!

Akşam,Boğazın şeffaf sularında yıkanarak esen temiz bir hava ile ciğerlerimi doldura doldura evime dönerken etrafıma bakıyordum:

Adaların o sonsuz denizine mukabil şu yemyeşil dağlarla çevrilmiş geniş dere,şu her kıvrımı sihirli bir ressam gibi başka renkte bir levha çizen sahiller ne güzel...

Hele,bunların hepsinden güzel hepsinden munis,hepsinden cana yakın olan yolcular,Boğazın halis Türk yolcuları....(24)

"Yahudi Adası"

Üçüncü hatırladığım yer Adalar oldu.Yahya Kemal'in ilahi adaları...

Ve ertesi sabah,erkenden vapura atladım.

Neşem o kadar yerindeydi ki,yolun uzunluğu,kamaranın sıkıntısı,bana ağır
gelmedi bile...

Nihayet,uzaktan Adalar göründü.Toprakları sıhhatli bir yüz gibi kızarmış,kanlı,canlı adalar...

Saate baktım:oniki...Kendi kendime mırıldandım:

-Aç karnına ev aranmaz..Önce bir kadeh rakı,bir tabak marul salatası ve nefis bir istakoz!

Otelin mavi denizine uzanan tarasasına doğru yürüdüm.Sağda güzel bir masa var,çiçeklerle süslenmiş..Adımlarımın oraya çevrildiğini gören garson yolumu kesti:

-Affedersiniz efendim,o masa Mişonaçi efendinindir...

-Peki...

Karşıda,ona benzer bir başka masa vardı.Ona doğru döndüm.Garson tekrar karşıma dikildi:

-Pardon beyim,o masa Mösyö Beharındır.

Solda bir başka masa hazırlanıyordu.İşaret edip sordum:

-Sahibi var mı?..

-Var beyim...Salamon efendi...

Birdenbire içeriye,gülen,şarkı söyleyen,renkli,neşeli bir kalabalık dağıldı:

-Moiz...Viyen isi!...(25)
-Perla...Keskö tü vö?(26)

Ve garsonlar beni olduğum yerde bırakıp onların etrafında uçuşmağa başladılar...

Kapı dibinde,ayağı dingildeyen küçük bir masada iki üç lokma yiyip çıktım.Arabalar,akın akın Yahudi ailelerini taşıyor...

Yanımda,Adanın ihtiyar Rum tellalı:Kiralık köşk arıyoruz.

Sağda,çamlara gömülmüş beyaz bir kuş kafesi...Tam keyfime göre...

-Bu nasıl?

-O tutuldu beyim..Cam tüccarı Barzilay tuttu!

Yürüyoruz..Set üstünde,yeşil pançurları ufuklara bakan bir yuva!..

-Fena değil...Kaça?

-Dün verdim,bin üç yüze...Kagıtçı Kohen efendi tuttu...

Nizam caddesinin ortasındayız...Solda kübik bir bina yükseliyor.

-Bu da ne?..Geçen yıl bu yoktu galiba...

-Evet,bu sene zengin bir Musevi yaptırdı beyim...

Önündeki geniş terasta gramofon çalıyor ve Yahudi gençleri rumba oynuyor.. Yürüyoruz...Denize uzanan yeşil bir bahçe içinde küçük bir köşk...

Korkarak soruyorum:

-Bu da gitti mi?..

-Durur mu hiç...Geçen hafta kumaşçı Mösyö Josef tuttu!

Nihayet,uzun araştırmalardan sonra,Cami mahallesinde,etrafı taş duvarla
çevrilimiş harap bir bahçıvan kulübesi bulduk.Tellal:

-İşte,dedi,size göre güzel,havadar bir köşk...Biraz yolu sapa,biraz içerisi
harap,suyu az,elektriki yok ama ucuz tutarız...Maksat ada havası almak değil mi?

Akşam,altı vapurile Köprüye ayakta dönerken kendi kendime düşünüyordum:

Yahudi vatandaşlarımıza minnettar olmalıyız...Bize oturacak pahalı ev
bırakmıyorlar!..(27)

"Onlar Gibi"

Bahçenin kuytu bir köşesinde boş bir koltuk buldum.Buraya,akşam,her yerden fazla dolmuş...İhtiyar ağacın iri yaprakları,alaca karanlığın içinden
vahşi pençelerini üstüme sarkıtıyor...Gelenleri,gidenleri,gülenleri
seyrediyorum...

Plajı bahçeye bağlıyan asansör durdu:Güzelliğini,ayna karşısında kendi
elile yaratmış bir kız,alnında,kızıl baş sargısından iki ipek kulak,gölgeler içinde fısıltılar dinliyerek yürüyor.

-Bonsuvar şeri!..(28)

Baktım:Bu bir Yahudi güzeli idi!

Dik yokuşun yeşillikleri arasında koşan bir ayak sesi:Beyaz gömlekli,beyaz
pantalonlu bir genç...Mayosunu havluya sarmış,akşamın pembe ışıklı sularında yıkanmış dipdiri vücudu ile geliyor.

-Bonsuvar şeri!..

Baktım:Bu bir Yahudi delikanlısı idi!Karşıkı pencereler aydınlandı.Aralık
bir kapının ışık çizgisi içinde hazırlanan bir baş görüyorum.Oda komşusu ile konuşuyorlar:

-Bonsuvar şeri!..

Baktım:Bu bir Yahudi zenginiydi!

Yemek salonunda,çiçek ve neşe dolu sofralar:Kızları ve oğulları ile bir Yahudi ailesi...Damadı ve gelinile bir Yahudi ailesi...Çocukları ve torunları ile bir Yahudi ailesi!

Biribirlerine sesleniyorlar:

-Bonsuvar şeri!..

Dans başladı:Ortada,terzi Fegara'nın(29) en şık modelleri,Calibe'nin(30) en yeni eserleri,Olivier'in en seçme robları(31) dönüyor:Yahudi kızları,Yahudi kadınları,Yahudi gençleri...

Tatlı bir sesle selamlaşıyorlar:

-Bonsuvar şeri!..

Bahçede bir kahkaha yırtıldı:Esmer yüzünü,beyaz dişleri sedef bir bıçak gibi kesen bir kız,bir delikanlı ile karşılaştılar:

-Bonsuvar şeri!..

Gözlerim,alaca karanlık içinde yüzlerini seçti:Bunlar da bir Türk genci ile bir Türk kızıydı!(32)

***

Ercüment Ekrem Talu

"Ada Vapurunda İspanyolca"

Ada vapurunun baca önüne ve kaptan köprüsü altına düşen küçük kamarasındayım.Aramızda dört Yahudi vatandaş var.Fakat ses ve çene bahsinde,dört Yahudinin dört yüz insan demek olduğunu söylemeğe hacet
yoktur.

Biraz sonra İspanyolca,bu küçük kamarayı bir arı kovanı içi gibi durulup oturulmaz bir hale getirmeğe başladı.Karşımda emekli bir büyük zabit olduğu anlaşılan ak bıyıklı,iri yarı bir zat vardı.

Biraz da asabî olduğu anlaşılan bu zatın gürültüden rahatsız olduğu ve ayni
zamanda da İspanyolcaya içerlediği anlaşılıyordu.Bir aralık dışarı çıkmak
için kapıyı açtı ve birdenbire bu dört kişi yüzünden buradan kaçmağa mecbur kalışına kızar gibi tavır aldı.

Fırtına başlamak üzere idi.Beyaz bıyıklı zat nezaketle:

-Aziz hemşeriler,dedi.Türkiye'de yaşayan Türklerin İspanyolcaya bu kadar
hevesli ve iştahlı görünmelerini ben pek doğru bulmuyorum.

Yahudiler biribirlerine baktılar.Onların bunu pek doğru gördükleri hallerinden belliydi.

Fakat aziz hemşeriler beyaz bıyıklı adamın sesindeki tehdidi hissettiler. Bir tanesi işi şakaya vurarak güldü:

-Darilmayin,kizmayin;biz Turkçayi da İspanyolca,İngilizce yibi yuzel konuşariz.Ade çucuklar!Yuzel Turkçayi konuşalim da baya yosterelim.

İkinci bir Yahudi tasdik etti:

-Bravo...Her insanlar ona bilsinlar ki her Yavudilar Turkçayi analarinin dili yibi soylarlar,siverler.

Vatandaşlar bu mukaddimeden [başlangıçtan] sonra bu letafet ve fasahat
[güzel ve açık konuşma] ve ahenkle Türkçe olarak konuşmalarına devam
ettiler.

Mamafih beyaz bıyıklı zat gene yerinde kıvranıyordu.Nihayet dayanamadı,utanarak şunları söyledi:

-Aziz hemşeriler...İkinci bir ricam belki saygısız düşecek ama...Siz Türkçeyi hakikaten seviyorsanız gene İspanyolca konuşun...(33)

"Lisan Hürriyeti"

Birkaç gün evvelki gazetelerde belki sizin de gözünüze ilişmiştir.Kırkbeş yaşında bir Üniversite talebesi Ada vapurunda bazı Yahudi hemşerilerimizin İspanyolca konuşmalarına içerler ve arasıra ufak dil düelloları yaparmış.

Yol uzun,vapur ağır ve dolu,fazla olarak serde de gençlik bulunursa bu nevi
cilveleri az çok hoş görmek lâzımdır.

Fakat gazetelerin yazdığına göre,ağız kavgası o gün biraz şiddetlice olmuş ve stadyomda başladıktan sonra sokakta da devam eden bazı spor maçlarımız gibi tâ Büyükada karakoluna kadar hızını alamamış ve hattâ oradan da cürmü
meşhut mahkemesine sarkmış.

Hür bir memlekette yaşıyoruz çok şükür.Herkes gönlü hangi milletin,memleketin diline meylederse onu söyler tabii.

Musevi dostlarımız da bu kadar asır nanünimetile besledikleri İspanyanın
güzel,şairane ve şerefli hatıralarına elbette nankörlük edecek değiller.

Aradan bir iki yüz sene değil,birkaç bin sene de geçse elbette bu şiir ve
saadet yurdunun güzel dilini bülbül gibi terennümde ve yeni yetişen çocuklarına aşk ve şevk ile talime devam edeceklerdir.Gönül kimi severse güzel ancak odur ve hür bir kanun,memleketin vatandaşı neyi isterse onu yapmakta serbesttir.Nitekim mahkememiz de Yahudi vatandaşımızın bu mukaddes hakkını teslim etmiş ve müddeiumumî kırk beşlik talebenin bu
fuzulî taşkınlığını çocukluğuna vermekle beraber bir küçük ceza ile de kulağının çekilmesini istemiştir.

Lisan hürriyeti!Kanun ve mahkemenin bu noktadaki geniş görüşü bir kere
daha anlaşıldıktan sonra gönüllere bir kat daha emniyet ve ferah geldi.
Şimdi artık Ada vapurunun salonları İspanyolca ile bir arı kovanı gibi
uğulduyor,güvertelerde diller Karmenin kastanyetleri(34) gibi coşkun bir aşk ve hevesle şakırdıyor.(35)

***

Orhan Seyfi Orhon

"Azlık Meselesi"

Size,bir azlıktan bahsetmek istiyorum.Pek zavallı,pek yoksul,pek masul bir
azlıktan.Yurdunun ücra köşelerine atılmış,kazancı elinden alınmış,milli haklarını kaybetmiş bir azlıktan.

Dili konuşulmayan,adetleri hor görünen,itibarı kalmıyan bir azlıktan.Pazarlar ona kapalıdır.Krediler ona kapalıdır.Kulüpler ona kapılıdır.Salonlar ona kapalıdır.

İhtiyarlarına saygı,gençlerine sevgi gösterilmez.Muaşeret kaidelerinin
dışındadır.Cemaat teşkilatının dışındadır.Hususi yardımların dışındadır.

En verimsiz işleri o yapar.En ağır mükellefiyetlere o sokulur.En tehlikeli
hizmetleri o görür.İddiasız,şikayetsiz,sessiz her mihnete o katlanır.

Size yiğit,fedakar,asil bir milletin azlığından bahsetmek istiyorum.Anladınız,belki!Türkiyedeki Türk azlığından!

Fakat biz azlık mıyız?18 milyonun 17'si Türk değil mi?Evet ama,ne çıkar?Ben size,refahda,itibarda,kazançda,sermayede azlıktan bahsediyorum.

Apartmanları olanların yüzde kaçı Türk?Bankada kredisi olanların yüzde kaçı
Türk?Ayda beş yüz lira,bin lira,beş bin lira kazancı olanların yüzde kaçı Türk?Kasasında elli bin lira,yüz bin lira,beş yüz bin lirası olanların yüzde kaçı Türk?

Maçka'da azlığız.Ayaspaşa'da azlığız.Büyükada'da azlığız,hatta Anadolu
Kulübü'nde bile!

İnanmazsanız,bir akşam ada vapurunun lüks kamarasına gidin.Oturacak bir
koltuk bulabilir misiniz?İnanmazsanız bir gece Park oteline gidin,yemek
yiyecek bir masa bulabilir misiniz?İnanmazsanız bir gün Taksim gazinosuna,Tokatlıyan'a,Tarabya'ya,Suadiye'ye,isterseniz Bursa'da Çelik Palas'a,Yalova'da Termal otele,Ankara'da Ankara Palas'a gidin!Azlığız,korkunç derecede azlık!

Bizim sayı üstünlüğümüze,başkalarının sayı eksikliğine bakmayın!Azlıklar,çokluklar her zaman böyle hesab edilmez.Kemiyet ve keyfiyet meselesi de işe karışır.Bir sürüye iki kurt girse kurtlar azlıkta mıdır?

Azlığız.Fakat en fenası,kendi yurdumuzdaki bu azlığın farkına varmayacak kadar hesabımız mı,kitabımız mı,dikkatimiz mi,hiddetimiz mi,aklımız mı,fikrimiz mi,hasılı bir şeyimiz var ki o da pek az.Hatta,hatta
hiç yok gibi bir şey!(36)

***

Necdet Rüştü Efe

"Yeni Bir Ticaret Mi?"

Ada vapurunun kaptan köprüsü altındaki kamarasındayım.Birkaç gün aynı kamarada birkaç Yahudi vatandaş ile hiddetli bir zat arasında bir mesele
çıkmıştı.Yahudi vatandaşlardan biri sıralardan biri altından,hokkabaz Çiçekçioğlu maharetile bir açılık kapanır iskemle çıkarmış ve marifetini şöyle izah etmişti:

-Sabahlari ilk vapurla Adadan İstanbula yelirken buraya bir sandalya
saklarim...Akşamlari bazi yeç kalir da yer bulamazsam bu sandalyayi çikarir
otururum.

Yahudi vatandaşın bu gözaçıklığı ve el çabukluğu hünerine gülmek lazımdı;hatta pratik zekâsını ibret ve hayretle alkışlamak lazımdır.

Fakat her mizaç bir değildir.Yukarıda bahsettiğim hiddetli zat birdenbire
ateşlendi ve sandalyeyi yakalayarak haksız yere parladı:

-Yahu vapurun sandalyesini babanın malı gibi sabahtan geceye kadar saklayıp da ara vapurlarda yer bulamıyan ahaliyi ayakta bırakmıya ne hakkın var?

Yahudi vatandaş bu hiddete hayret ve teessüf etti:

-Sana ne?Sen ne kiziyorsun? dedi

Fakat sandalye hiddetli zatın elinde o kadar garip bir vaziyette duruyordu
ki,bu ince hukuk meselesini fazla münakaşaya cesaret edemiyordu.Mamafih bu başka bir cihetten de iyi oldu.Çünkü kanlar ayrı olduğu müddetçe kıyamete kadar münakaşa etseler beyhude idi.

Ben o sabahtan sandalye saklama meselesini bir fazla ihtiyat ve ileriyi görüş meselesi zannedip geçmiştim.

Fakat anlatacağım vak'a kanaatimi az çok sarsar gibi oldu.Yukarıda söylediğim gibi dün yine kamaraya koşmuştum.İkide birde kahveci kamarot içeri giriyor,ortada oturan iki Yahudi genci ayaklarının dibindeki kanape altından bir sandalye çıkarıp uzatıyorlardı.

Ada vapuru kamarotlarının gizli ticaretleri ötedenberi malumdur.Ayakta
kalanlara el altından iskemle bulurlar ve bunun maktu ücreti beş kuruştur.

Kamarota teslim edilen sandalyelerin sayısı dördü bulunca zihnimde şöyle bir şüphe uyanıverdi:

-Acaba sevgili vatandaşlar kamarotla anlaşarak burada da ufak bir ticaret mi icadına muvaffak oldular.(37)

Herkes İşinde Gerek...

Samoel ile ortağı Nesim,Büyükadada müştereken kiraladıkları köşkte,arkadaşlarına bir ziyafet vermişlerdi.Öğleyin yedikten,içtikten sonra,davetliler,salona döndüler.İkişer ikişer,başbaşa vererek,konuşmaya başladılar.Bu hususi konuşmalardan pirelenen Samoel ile Nesim,salonun bir köşesinde,fiskos geçen iki avukata yaklaşarak sordular:

-Ne görüşüyorsunuz?

-Bir dava meselesi var da...Onu halletmeye çalışıyoruz.

Oradan ayrılarak ikinci bir çifte baş vurdular:

-Ne görüşüyorsunuz?

-İkimiz bir hastanın konsültasyonunda bulunmuştuk da...Teşhislerimizden bahsediyoruz.

Doktorları da sohbetlerinde bırakarak üçüncü bir çifte uğradılar:

-Ne görüşüyorsunuz?

-Bir apartman inşasını taahhüt ettik de planlarını gözden geçiriyorduk.

Samoel ile Nesim bir aralık gözden kayboldular,bir dakika sonra büyük bir
işporta ile salona girdiler:

-Ala radyolarim var,ala ampullarim var,ala cep fenerlerim var,ala...

Salondakiler hep birden ayağa kalktılar:

-Bu ne hal?

-Ne olacak?Herkes işi ile,gücü ile uğraşırken biz boş mu duracağız?...(38)

"Adalar'daki Su Baskını"

Dostum Salamonu çoktandır göremiyordum.

Dün kendisine Eminönü meydanında rastlayınca pek mütehassis oldum;

-Nerelerde idin Salamon,dedim,kayıplara karıştın.Birkaç günde bir çantanda okazyon(39) bir mal ile –Sultan Selimden kalmış bir tesbih,vaktile Hint
raçalarından biri tarafından İngiltere kralına hediye edilmiş bir fil dişi sigara ağızlığı ile –eski dostunu ziyarete gelirdin.Seninle güzel güzel alış veriş ederdik.Adeta hayatta olduğundan şüpheye başlamıştım.

Salamon yorgun ve düşünceli görünüyordu!

-İksik olma...Sağol,dedi,son yunlerde çok telaş yeçirdim...Yeçenlerde gazetede okumuşundur.Adalarda çok yağmur yağdi...Birçok evleri su basti.

-Evet,Allah Adalıların susuzluktan çektikleri sıkıntıyı gördü.Her zaman
olduğu gibi biraz geç olmakla beraber Adalı kullarına bir son gürlüğü verdi.Fakat bunun sana ne zararı olduğunu anlayamıyorum.

Salamon dalgın dalgın başını salladı:

-Su basan ivlerin birinde ben vardim.

-Vay,sen Adaya hava teptiline mi gitmiştin?

-Ben başka yavudiler yibi değilim...Hovarda adamim...Canim için paraya
kiyarim...Ne yapacayim parayi...Mezara yotureceyim?

-Hakkın var Salamon...

Senin yibi dostlarin hatirini kirmamak için her zaman zararina mal sattiğimi bilmez misin?

-Bilirim Salamon bilirim...Eksik olma...

-Yel yelelim bizim başimiza yelene...Yamur oyle yagdi ki,ivi su basti...Mutfak,bodurum,taşlik,aşayı odalar Terkos yolü yibi oldu.

-Vah Salamon...Kimbilir ne kadar yorulmuşsundur...Su basması büyük
felakettir.Eşyan zarara uğradı mı?

-Çok şukur o yuzdan zararim yok...İşya iv sahibinin...Binim yataklarla,yemek tencereleri islandi...Ev sahibine "Seni dava edeceyim.Bana delik,çuruk ivi sağlam diye kiraladin...Zarar
ziyan davasi açacayim" dedim.Hirif insaflı adammış;"Aman Salamon,mahkemeye yitma...Ben sana islanan yataklarla tencerelerin parasini viririm"
dedi.

-Elbette Salamon...Hakkındır.Hatta çektiğin sıkıntıya mukabil de tazminat
istemeliydin.

-Yok...Ben oyle para yozlu adam diyilim...Ama istesem de hakkimdi.On yun ne kadar yoruldumu yorseydin bana cirdin?

-Vah Salamon vah...Yalnız bir su baskının seni on gün yormasına hayret
ettim.

Salamon da benim hayretime şaştı ve şu izahatı verdi:

-Çocuk yibi soz soylema...İvin içine en aşayi otuz ton su doldu...Otuz ton suyu,tenekesi beş kuruştan Ada ahalisine satmak kolay mı?(40)

"Bohoraçinin Kurnazlığı"

Eski dostum Bohoraçiye her akşam sahil gazinolarından birinde tesadüf
ediyordum.

Önünde bir duble rakı kadehi,biraz beyaz peynirle leblebi,geç vakitlere
kadar denizi seyrediyor,civar masalardaki kadınları seyrediyor,radyo
dinliyor ve keyif çatıyor.Bir akşam yanından geçerken sordum:

-Allah versin...Bu ne hovardalık...Sen artık kesenin ağzını açmışsın...

O gülerek cevap verdi:

-Şunun şurasinda iki yunluk omrumuz kaldi...Paradan fayda yok,candan fayda
var...

Güldüğümü görerek şüpheye düştü:

-Ne yuluyorsun?

Cevap verdim:

-Ben demin garsona sordum...Bohoraçi çok içiyor mu?dedim."Saat yediden onbire kadar bir duble" dedi.

İçtiğin topu topu bir dubleden ibaret olduğu halde sarhoş taklidi
yapiyor,bazen kendi kedine şarkı söylüyor ve sallana sallana gazinodan
çıkıyormuşsun...

Bu sefer Bohoraçi de gülmiye başladı:

-Bir duble ilan adam sarhoş olur mi?

-Garson yalan söylemiyor ya?

O,tekrar güldü,usulca yan cebindeki bir şişeyi göstererek:

-O enayi garson kadeh boşaldikça cebimdeki şişeden doldurduğumu
nereden yorecek?(41)

***

1-Adalar'da çokkültürlülüğü sorgulayan bir yazı için bkz. Robert Schild,"Adalar'da çokkültürlülük var mı?",Radikal İki,15 Ağustos 2004.Yazar yaz aylarını Burgazada'da geçiren bir İstanbulludur.

2-Celal Başlangıç,"Bir ada dolusu dostluk!",Radikal,26 Eylül 2005.

3-Sibel Atik,"Bizans'tan bugüne Adalar'ın tarihi müzede toplanacak",Referans,29 Haziran 2009.

4-Oral Çalışlar,"3. Adalı Gazeteciler Buluşması",Cumhuriyet,5 Ağustos 2007.

5-Adaların Türk Turizmindeki ve Edebiyatındaki Yeri ve Önemi,Bozok Matbaası,İstanbul,1984,s.XI.

6-A.g.e.,s.173.

7-http://anadolukulubu.com/tarihce.asp

8-Murat Belge,İstanbul Gezi Rehberi,Tarih Vakfı Yurt Yayınları,genişletilmiş 4. baskı,İstanbul,1995,s.334.

9-Müstear adlar konusunda ilgili bilgileri bu konuda bir kitap hazırlamakta olan sahaf dostum Halil Bingöl'den aldım.Kendisine teşekkür
ederim.Bu müstear adlar Tahsin Yıldırım'ın Edebiyatımızda Müstear İsimler,Selis Kitaplar,İstanbul,2006,eserinde de geçmekte.

10-Rumca,"Beyefendi götürelim" anlamında.

11-İstanbul'da halen yayınlanan ve doğru yazılışı Apoyevmatini olan Rumca gazete.

12-İstanbul'da yayınlanmış olan Ermenice gazete.

13-L'Akcham.Akşam gazetesinin Fransızca nüshası.

14-Rumca,"buyurun beyefendi" anlamında.

15-Rumca "buyrun" anlamında.

16-Fransızca "débarcadère" kelimesinin Türkçe fonetiğe uygun yazılış şekli.İskele anlamını taşır.

17-Fransızca "De la Plage" kelimelerinin Türkçe fonetiğe uygun yazılış şekli.Plaj Oteli anlamını taşır.

18-Fransızca "Des étrangers" kelimelerinin Türkçe fonotiğe uygun yazılışı."Yabancılar Oteli" anlamını taşır.

19-Fransızca "Bel Air" kelimesinin Türkçe fonetiğe uygun yazılışı."Güzel Hava" anlamını taşır.

20-Rumca,"haydi ölesin,ölesin".

21-Rumca,"niye naz yapıyorsun?".

22-Yusuf Ziya [Ortaç],"Büyükada",Akbaba,9 Mayıs 1929,sayı 668.

23-Ortaç'ın atıfta bulunduğu "iğneli fıçı" teması Hristiyan antisemitizminin belli başlı temalarından biridir.Hristiyan antisemitizmine
göre Yahudiler,Mısır'dan çıkışlarını simgeleyen Hamursuz Bayramı'nda hazırladıkları mayasız ekmeklere iğne dolu bir fıçıya hapsettikleri
Hristiyan çocuklardan topladıkları kanları karıştırırlardı.

24-Yusuf Ziya [Ortaç],"İğneli Fıçı",Akbaba,17 Haziran 1929,sayı 678.

25-Fransızca "viens ici"nin Türkçe telaffuza uygun yazılışı."Buraya gel" anlamını taşır.

26-Fransızca "qu’est-ce que tu veux"nun Türkçe telaffuza uygun yazılışı."Ne istiyorsun?" anlamını taşır.

27-Çimdik,"Yahudi Adası",Akbaba,10 Mayıs 1934,sayı 19,s.19-20.

28-Fransızca "Bonsoir chéri" kelimelerinin Türkçe fonetiğe uygun yazılışı."İyi Akşamlar Sevgilim" anlamına gelmekte.

29-Fegara,tek parti döneminde İstanbul'un en önemli terzilerindendi.Vural Gökçaylı ve kendisiyle bir sözlü tarih mülakatı yapılan terzi Nebahat Erkal Şerbetçi bu isimden bahsederler.Bkz."Türkiye'nin ne kadar değiştiğini gördüm",Milliyet Pazar,4 Mart 2003."Vural Gökçaylı ile
Türkiye'de moda",www.cnnturk.com,8 Aralık 2005.

30-Nebahat Erkal Şerbetçi ile yapılan mülakatta Şerbetçi bu terziden de Caliba olarak bahsetmekte.

31-Fransızca "robe" kelimesinin Türkçe telaffuza uygun yazılışı."Elbise" anlamını taşır.

32-Yusuf Ziya [Ortaç],"Onlar Gibi",Akbaba,Yıl 13,sayı 84,10 Ağustos 1935.

33-Karga,"Ada vapurunda İspanyolca",Akbaba,6 Ağustos 1937,sayı 187,s.8.

34-Burada atıfta bulunulan,İspanyol kadınların raksetmeleridir.

35-Karikatür,"Lisan Hürriyeti",Karikatür,31 Temmuz 1937.

36-Orhan Seyfi Orhon,"Azlık meselesi",Akbaba,No. 443,10 Eylül 1942.

37-Papağan,"Kulaktan...Kulağa...",Karikatür,4 Eylül 1937.

38-"Herkes İşinde Gerek...",Karikatür,21 Temmuz 1938.

39-Fransızca "occasion" kelimesinin Türkçe fonetiğe uygun yazılışı."Kelepir" anlamını taşır.

40-Karikatür,"Adalardaki Su Baskını",Karikatür,20 Ekim 1938.

41-Papağan,"Bohoraçinin Kurnazlığı",Karikatür,7 Ağustos 1937.

---------------------------------------------------------------------------

*Rıfat N. Bali,Toplumsal Tarih,sayı:189,Eylül 2009,s.22-28.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder