3 Mart 2012 Cumartesi

Birinci Dünya Savaşı'nda Amele Taburları/Erik-Jan Zürcher

Ermenilerin Osmanlı ordusunda silahsız amele taburlarında askere alınması ve daha sonra büyük çoğunluğunun öldürülmesi,Osmanlı Ermeni topluluğuna uygulanan baskı konusunun karmaşık ve hala ciddi tartışmalara yol açan veçhelerindendir.Bazı Ermeni yazarlar,bu taburlardaki Ermenilerin yok edilmesini,İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin önceden planlanmış stratejisinin bir parçası olarak görürler.Ancak,bu iddianın belgesel temeli oldukça zayıf gözükmekte.(İngilizlerin 1918 Mondros Mütarekesi'nden sonra ele geçirdikleri İttihatçıların sözde "On Emir"i,gerek bulunuş kaynakları gerekse gerçekliği konusunda büyük kuşkular uyandırır.)(1) Ama buna rağmen şurası açık ki,amele taburları,baskı ve yok etme politikası bir kez kararlaştırıldıktan sonra,bu politikanın uygulanması için çok elverişli bir araç işlevini görmüştür.Yirmi ile kırkbeş yaş arasındaki erkeklerin bu tarzda silahsız birliklerde askere alınması,bir yandan onları ordu içinde her türlü tehlikeye maruz bir konuma sokarken,diğer yandan da Ermeni topluluğunu en etkin savunucularından yoksun bırakmıştır.

Amele askerlerin öldürülmesi,Ermeni sorunu üzerine yürütülen tüm tartışmanın en hassas noktasına dokunmaktadır:İttihat ve Terakki liderleri,Ermenilerin sadece topraklarından sürülmesini değil,öldürülmelerini de teşvik etmiş midir,yoksa bunu önleyecek kadar iktidarsız bir konumda mı kalmıştır?Askerlik hizmeti yapan bütün Ermeniler,orduda öldürülmüşlerse,bunu kontrol eksikliğine bağlamak olanaksızdır.Unutmamak gerekir ki Osmanlı ordusunda emir-komuta zinciri,savaş boyunca ve hatta sonrasında bile oldukça etkindir.

Taner Akçam'ın "İnsan Hakları ve Ermeni Sorunu"nda yazdıklarına dikkatle baktığımızda (bu çalışma,bu alandaki genel durumun oldukça dengeli bir özeti olarak kabul edilebilir),amele taburlarının kullanımında üç aşamayı öne çıkardığını görürüz.Birinci olarak yirmi kırkbeş yaş arasındaki Ermeniler düzenli orduya alınırken,daha genç olanlarla (15-20) yaşlı (45-60) olanlar,iş taburlarında çalışmaya sevkedilirler.Enver Paşa'nın felaketle sonuçlanan Sarıkamış kış taarruzunun ardından,Ruslarla işbirliği yapmalarından korkulduğu için düzenli ordudaki Ermeniler silahsızlandırılır.Bu tedbir için emir,25 Şubat 1915'te gönderilmiştir.Sonunda ilk gruplardaki silahsız askerler öldürülür.Öyle görülmektedir ki bu toplu öldürme olayları,Ermenilerin Suriye çölüne sürülmesi kararının alınmasından daha önce başlamıştır.(2)

Bu sebeple,amele taburlarının,Birinci Dünya Savaşı'nda Ermenilere yönelik baskı ve yok etme kampanyası içindeki yerlerinin belirlenmesi önemlidir.Ancak bu taburlar,özel olarak Ermenilerin öldürülmesi amacıyla yaratılmamıştır.Osmanlı ordusunda amele taburlarının ve taburlarda çalışan Ermenilerin rolünü anlamak için,bu taburları şu üçlü tarihsel bağlamda ele almak gerekir:Birinci olarak,Osmanlı askere alma sistemi;sonra İmparatorluk Müslümanlarıyla gayrimüslimlerin arasındaki değişen ilişkiler;son olarak,Osmanlı ordusunun Birinci Dünya Savaşı'ndaki savaş koşulları.

Osmanlı İmparatorluğu'nda modern zorunlu askerlik sisteminin kökleri,1839 tarihli Gülhane Hatt-ı Hümayunu'na gider.O sırada Avrupa örneğine göre örgütlenmiş ve donatılmış bir ordu vardır.Sultan III. Selim,bu işe 1792 tarihinde talihsiz Nizam-ı Cedid ordusu ile başlamış,yerine geçen II. Mahmud ise,Muallem Asakir-i Mansure-i Muhammediye ile 1826 yılında bu orduyu hayata geçirmiştir.Ancak,Batı tipinde ilk orduların kadroları,henüz zorunlu askerlik sisteminden gelmemektedir.Devletin yıllık insan gücü talebi,bölge valilerine iletilmekte ve onlar da uygun gördükleri bir tarzda bu birlikleri oluşturmaktaydılar.Zorunlu askerlik sistemi ilk kez 1838'de Şurayı Askeri'de konuşulur.Bu konu Gülhane Hatt-ı Hümayunu'nda,askerlik yükünün daha eşit bir tarzda dağıtılmasını sağlayacak ve ülkeye ve nüfusa zarar vermeyecek bir tedbir olarak yer alır.Burada sözkonusu olan,yirmi yaşına gelen erkeklerin önce düzenli orduda (Nizamiye) beş yıllığına,sonra yedek orduda (Redif) yedi yıllık askerlik yapmasını öngören ikili bir sistemdir.(Redif,Prusya Landwehr'inin bir kopyasıdır) ondokuzuncu yüzyıl boyunca bu sistemde belirli değişiklikler yapılmış,bu arada düzenli orduda zorunlu askerlik hizmeti tedrici olarak azalmış ve 1908'de bu süre üç yıla kadar inmiştir.

Orduyu modern ve etkin bir hale getirmek,iktidara geldiklerinde Jön Türklerin birincil öncelikleriydi.Anayasal devrim,zaten esas olarak iyi eğitilmiş subayların eseriydi.Bu subaylar,bir zamanlar Osmanlılara danışmanlık yapmış bulunan Alman general ve askerlik teorisyeni Colmar Freiherr von der Goltz'un yazdığı "Das Volk in Waffen" adlı kitabındaki [Bu kitap Türkçeye "Millet-i Müselleha" (Silahlanmış Millet) adıyla çevrilmiştir,ed.] görüşleriyle yetiştirilmişlerdi.(3) Jön Türkler 1909'da askerlik hizmet süresini özellikle elverişsiz iklim koşullarına sahip yörelerde iki yıla indirmişler,daha sonra da Mayıs 1914'te bunu tüm kara ordusuna yaygınlaştırmışlardır.Aynı dönemde muafiyet olanakları kısıtlanmış ve ordunun asker alma potansiyeli genişletilmeye çalışılmıştır.

Bu nokta bizi,kimlerin padişahın ordusunda hizmet ettiği,kimlerin etmediği sorusuna getirir.İlk dönemlerde yani 1840'lı yıllarda,geniş bir kesim askerlikten muaftır:Tüm kadınlar,İstanbul'da yaşayanlar,devlet görevlilerinin çoğu,din görevlileri,Mekke'ye hacca gidenler ve dini okullarda okuyanlar.Yine gayrimüslimler,ondokuzuncu yüzyıl boyunca askerlik hizmetine ilişkin Osmanlı hükümetinin hazırladığı hiçbir düzenlemede yer almazlar.(Ancak bu konu Tanzimat dönemi devlet adamları arasında sürekli olarak tartışılmıştır).Görüldüğü kadarıyla sadece Müslümanların askerlik hizmeti yapabileceği konusu,o dönemlerde tartışmasız kabul edilmekteydi.1844 tarihli askere alma kanununda ve 1871 tarihli düzenlemelerde bu nokta son derece açıktır:"Askerlik hizmeti,tüm Müslümanlardan talep edilir" (bilcümle ahali-yi Müslime).(4) 1856'da Fransız ve İngiliz elçileriyle yapılan yoğun görüşmelerin ardından hazırlanan ve İmparatorluğun Avrupa İttifakı'na (Concert of Europe) girişine eşlik edecek olan ünlü Islahat Fermanı,sultanın tüm tebaasının -dinlerine bakılmaksızın- eşitliğini merkezi bir konu olarak almaktadır.Ancak bu yaklaşım,milli savunma yükünü tüm toplulukların eşit bir tarzda üstlenmesi sonucunu doğurmaz.Yine Islahat Fermanı,Osmanlı Hristiyan ve Yahudileri tarafından ödenmekte olan ayrımcı karakterdeki kişi başına düşen vergiyi ("cizye" ya da "haraç") kaldırmayı da va'deder.Bu vergi kaldırılmıştır kaldırılmasına ama yerine bir başka muafiyet vergisi koyulmuştur.Bu yeni vergi önce "iane-i askeri" (askeri yardım),sonra da "bedel-i askeri" (askerlik bedeli) olarak adlandırılır.Ancak bu vergi,Müslümanların askerlik hizmetini yapmamak için ödedikleri para olan "bedel-i nakdi" ile karıştırılmamalıdır.Bedel-i nakdi çok daha yüksektir ve ancak elit kesimin gücü yetebilen üyelerince ödenir.Sonuçta gayrimüslimler askerlik hizmeti yapmazlar ve 1871 düzenlemeleri de bunu baştan kabul eder.

Ancak bu durum,İmparatorluğun savunmasında büyük sorunlar yaratır.Osmanlı İmparatorluğu'nun nüfusu nispeten azdır.Pek mükemmel olmasa da 1844 sayımı,özel olarak zorunlu askerlik sisteminin hayata geçirilmesi amacıyla gerçekleştirilmiştir.Bu sayıma göre İmparatorluğun nüfusu 23 ile 35 milyon arasındadır (ikinci sayı,uzak eyaletlerdeki nüfusu da içermektedir).Birinci Dünya Savaşı'nın arifesinde ise,geçmiş dönemlerdeki nüfus artışı ile Avrupa eyaletlerinin kaybının getirdiği nüfus azalmasının birbirlerini aşağı yukarı götürmüş olduğu görülür.Bu tarihte uzak eyaletler de katıldığında İmparatorluğun nüfusu 25 milyondur.(5) Başlıca Avrupa ülkelerinin nüfusu dikkate alındığında,bu nispeten düşük bir sayıdır.Öte yanda askerlik hizmetinden muafiyet,zorunlu askerlik hizmetine dayanan Avrupa ülkeleri ile karşılaştırıldığında,Osmanlı Devleti'nde erkek nüfusun çok daha küçük bir kısmını askere aldığı görülür.Tüm ondokuzuncu yüzyıl boyunca İmparatorluğun en tehlikeli düşmanı Rusya'dır.Rusya'da da nüfusun bir kısmı,yani "yabancı" (Inarodsii) kabul edilenler,1916'dan önce askere alınmazlar.Bu kategori,Orta Asya'nın Müslüman topluluklarını içerir,ama Kazan ya da Kırım Tatarlarını kapsamaz.Osmanlılar gibi Rusya da askerlik hizmetine elverişli erkeklerin sadece küçük bir yüzdesini askere alır.Ama Osmanlı İmparatorluğu'nun tersine Rus İmparatorluğu öylesine geniş bir (Slav ve Hristiyan) çoğunluk nüfusuna sahiptir ki,Rus ordusunun barış zamanındaki gücü,Osmanlı ordusunun beş katıdır.Diğer bir deyişle askere alma konusunda yeterince etkili metotlar kullanmak,Rusya için en azından 1916'ya kadar bir sorun oluşturmaz,ama bu Osmanlı İmparatorluğu'nun dayanabileceği bir durum değildir.

Kimlerin askere alınmayacağı sadece pratik bir sorun değildir.Ordudan dışlanmanın yarattığı sorunlar,sadece insan gücü ile sınırlı kalmaz.Zorunlu askerlik hizmeti sistemi Fransız Devrimi sırasında yaratılmıştır ve şu anlayış üzerine oturur:Orduda askerlik yapmak sadece geri alınamaz bir hak değil,aynı zamanda bir görevdir.Bu olgu,kopmaz bir biçimde vatandaşlık ve milletle özdeşleşme meselesiyle bağlantılıdır.O nedenle Osmanlı ulus inşası gibi bir programı destekleyen İttihatçılar için,Osmanlı nüfusunun geniş kesimlerinin askerlikten muafiyet hakkına sahip olması adeta düşünülmesi imkansız bir şeydir.

Bu sebeple,1908'de iktidara geldiklerinde İttihatçıların,muafiyet haklarının kaldırılmasını gündemlerine almalarında şaşılacak bir şey yoktur.1909 Temmuz'unda celp kanunu değiştirilir ve bazı muafiyetler kaldırılır.Dini okulların öğrencileri artık askerlik yapmakla yükümlüdürler (bu konudaki söylentiler,31 Mart Ayaklanması'nı tetikleyen faktörlerdendir).Ama bundan da önemlisi,İmparatorluğun Hristiyan ve Yahudilerinin de aynı yükümlülük altına sokulmasıdır.Bu kesimler artık sadece,eskisine göre çok daha yüksek olan ve Müslümanların aynı nedenle ödedikleri "bedel-i nakdi"yi ödeyip askerlik hizmetinden kurtulabileceklerdi.Bu çok büyük bir miktardı,sadece zenginlerin bu olanaktan yararlanabileceği anlamına geliyordu.1909 Ekim ayında ilk kez,mensup olunan dini dikkate almayan bir celp emri çıkarıldı.Ama bu çağrıya cevap veren Hristiyan sayısı çok düşüktü.(6)

Hristiyan topluluğunun bu yeni kanuna tepkisi karmaşık bir durum arz eder.Ama esas olan şudur ki,hiçbir yerde herhangi bir heyecan sözkonusu değildir.Rum,Süryani,Ermeni ve Bulgar topluluklarının sözcüleri,yani bu toplulukların seçkinleri,ilke olarak bu değişikliği onayladıklarını açıklarlar.Ama önemli bir koşul koyar,topluluk üyelerinin orduda,aynı etnik kökenden Hristiyan subayların emri altında hizmet görmelerini isterler.Yine Bulgarlar,sadece Avrupa vilayetlerinde görev yapma konusunda ısrarlıdırlar.Bunlar,İttihatçılar için kesinlikle kabul edilemez taleplerdir,çünkü onlar bu türden uygulamaları,İmparatorluğun milliyetçi merkezkaç kuvvetlerine verilecek bir ivme olarak görürler.Tabanda ise pek çok Hristiyan genç,özellikle de genç Rumlar,ülkeden ayrılmaya ya da en azından yabancı pasaport almaya çalışırlar.(7) Bu durum İttihatçıların,Hristiyan topluluk üyelerinin kendilerini esas olarak Osmanlı vatandaşı gördükleri konusundaki kuşkularını daha da güçlendirecektir.

Amele Taburları

Dönemin diğer orduları gibi Osmanlı ordusunda da -hem barış hem de savaş zamanında- amele taburları vardı.Bu taburlar,Osmanlı ordusunu oluşturan yedi ordunun "menzil müfettişlikleri"ne bağlıydı.Amele taburlarının sayısı savaş boyunca değişmekteydi.Ama her durumda 70 ile 120 arasında aktif tabur olduğu söylenebilir.(8) Bunun ifade ettiği toplam güç ise,25.000 ile 50.000 kişi arasında değişir.(9) Amele taburları pek çok alanda çalışma yapmıştır,ama en önemlisi yol tamiri ve taşımadır.Taşıma ve iletişim,Osmanlı ordusunun en zayıf yanını oluşturmaktaydı.İmparatorluğun sadece 5700 kilometrelik demiryolu vardı.Yoğunluğu ise (ülkenin yüzeyine göre değerlendirildiğinde) Fransa'nınkinin otuzda biriydi.(10) Demiryolları tek hattı.Anadolu ile Arap vilayetlerini Toros ve Amanos dağlarından (Gavur dağları) birbirine bağlayacak temel bağlantılar kesintili olduğu için,malzemeler dört kez indirilip sonra tekrar yüklenmek zorundaydı.Çerekli (Ankara'nın doğusu),Ulukışla (Kuzey Toroslar) ve Resulayn'daki (Musul'un batısı) demiryolu başlangıç noktaları,Kafkasya ve Mezopotamya'daki cephelere üç-dört haftalık yürüme mesafesindeydi.Her bir top mermisi ya da hayvan yemi torbası,savaş patlak verdiğinde zaten kötü bir durumda olan ve ağır trafikle daha da kötüleşen yollarda çok uzun mesafelerde taşınmak durumundaydı.Savaşın başlamasından sonra girişilen en acil tamiratların gerçekleştirilmesi sekiz ayı almıştır.(11) Arap aşiretleri Osmanlılara deve satmakta pek istekli olmadıklarından,özellikle deve genelde de yük hayvanı tedarikinde sıkıntı çekiliyordu.Bu durumda malzemelerin önemli bir kısmı amele taburlarındaki askerlerin sırtında taşınmaktaydı.

Amele taburları,cepheye ilişkin bu türden birincil görevlerinin yanı sıra,ordunun Levazım Dairesi için de bir dizi görev üstlenmişti.Bunlar kısmen endüstriye ilişkin görevlerdi.İstanbul ve çevresindeki bir dizi silah,cephane,ayakkabı ve elbise fabrikası (barış zamanında bile) askeri kuruluşlar olarak yönetilmekteydi.(12) Kısmen esnaf tipi (tamir dükkanları,fırınlar),kısmen de tarımsal kuruluşlardı.Bu son durumda amele taburları,Orta Anadolu'nun tahıl üretimi bölgelerinden cepheye giden köylülerin yerini almaktaydı.Bu birlikler gayrimüslimlerden ve bazen de kadınlardan oluşmaktaydı.Savaşın ilk yılında bunlar,insan eksikliği yüzünden üçte iki oranında düşen üretim düzeyinin yükseltilmesinde önemli rol oynamışlardır.(13) Bu son derece önemli bir konuydu,çünkü daha önce İstanbul'u besleyen Rus ve Romanya tahılı,savaşla birlikte kesilmişti.

Amele taburları başlıca Ermenilerden ve onların yanı sıra Süryani ve Rumlardan oluşuyordu.Bir kaynağa göre buralarda Ermeni oranı yüzde 75 idi.(14) Bunda şaşılacak bir şey yoktur.Osmanlı ordu birliklerinin etnik bileşimi hakkında bulunan deliller çelişkilidir.İttihat ve Terakki'nin orduyu bir çeşit "eritme potası" olarak kullanması ilan edilmiş bir politika gereğiydi ve bu tehlikeli kabul edilen Hristiyan azınlıkların Türk birlikleri içinde erimesi anlamına da gelmekteydi.Ancak,Müslümanlar sözkonusu olduğunda,etnik olarak homojen gruplar bir istisna değil,bir kuraldı.İngiliz ve Alman subayları "iyi Anadolu birlikleri"nden ya da "ikinci sınıf Arap birlikleri"nden söz etmekteydiler.Farklı etnik topluluklar arasında açık bir hiyerarşi vardı.Örneğin,Araplar ikinci sınıf,Kürtlerse son derece güvenilmez kabul edilmekteydi.(15) Osmanlı ordusunun gözünde bağlılıklarından kuşku duyulan Ermeni ve Rumlar ise,yeterince önemsenmeyen amele taburlarına aktarılmaya layık adaylardı.İlk aşamada 45 yaşın üzerindekilerden birlikler oluşturuldu.Müslümanlar sözkonusu olduğunda bu yaştakiler,"mustahfız" (yedekler) içine alınmaktaydı.Osmanlı ordusunun Doğu saldırısının başarısızlığı ve yaşanan Sarıkamış yenilgisinin ardından ise,25 Şubat 1915'te ordudaki Ermenilerin silahsızlandırılması kararı alındı.Açıktı ki bu karar,düzenli ordu birliklerinde görevlendirilmiş Ermenilerin amele taburlarına aktarılmasını gerektiriyordu.Kafkasya cephesindeki pratik uygulamanın bu olduğunda hiçbir kuşku yoktur.Ancak bu uygulama her yeri kapsamaz.Çünkü 1916 baharı gibi geç bir tarihte bile,Sina cephesinde ön hatlarda Ermeni askerlerin hizmet yaptığına ilişkin değerlendirmelere rastlamış bulunmaktayız.

Ermeni amele taburlarındaki korkunç koşulları tasvir eden pek çok tanıklık vardır.Askerler yetersiz beslenmektedir,güçlerini tüketmişlerdir ve nihayet hastalıklarla boğuşmaktadırlar.(16) Ancak şurası da unutulmamalı ki,bir bütün olarak Osmanlı ordusunun içinde bulunduğu koşullar inanılmaz derecede kötüdür.Askerler ve sözde en iyi bakımı alan cephedeki birlikler genellikle kötü beslenmektedir.Doğu Anadolu'da yüksek dağlarda mevzilenen askerlerin üzerinde sadece yazlık giysiler vardır.Filistin cephesinde Osmanlı askerleri,ölü İngiliz askerlerinin elbise ve botlarını almak üzere riskli harekatlar yapmaktadır.Hastalıklar (en başta kolera ve tifüs),çatışmalardan daha çok insan kaybına yol açmıştır.Ama elbette amele taburlarının ya da garnizon birliklerinin içinde bulunduğu koşulların,cephedeki askerlerden daha da kötü olduğunda hiç kuşku yoktur.(17)

Özellikle Ermeni sivil halkın sürülmeye başlanmasından sonra amele taburlarındaki Ermeniler,askeri önderlik ve birlik komutanları tarafından güvenilmez kabul edildiler.O yüzden silahlı muhafızların kontrolü altında tutuluyorlardı.(18) Öte yandan -subayların askerleri insafsızca dövdüğü sahnelerle tasvir edilen- askerlere yönelik kötü muameleler,ordunun seferber edilme güçlüğü bağlamında ele alınmalıdır.Avrupa'nın tersine burada,kitleleri akın akın 1914'ün bayrakları altında toparlayan heyecanlı yurtseverlik dalgaları yoktur.Tersine,asker adaylarının birliklerine katılması için son derece sert tedbirler alınmaktadır.Tümen çapındaki birlikler de dahil olmak üzere,birliklerin cepheye giderken güçlerinin yarıya yakın bir kısmını kaybetmeleri hiç de olağanüstü bir şey değildi.Bu sorun özellikle Arap birliklerinde çok büyüktü.Arap asker adaylarının cephe hattına muhafız kontrolünde ve zincirlenmiş olarak gönderildiklerini gösteren raporlar vardır.(19) Bu askerlerin gördükleri muameleye ilişkin tasvirler,Ermeni birliklerinde yaşananları hatırlatır.Diğer bir ifadeyle 1914-1915 kışında amele taburlarındaki Ermeni askerlerin içinde bulunduğu koşullar,ordunun bütününde olan bitenin aşırı bir biçimini ifade eder.

Ancak,Nisan 1915'te başlatılan,tamamen farklı karakterde bir olgudur.Katliam başladığında,doğal olarak amele taburlarındaki Ermeni askerler kolay hedef haline gelmişlerdir.Toplu öldürmeler esas olarak Ermeni erkeklerini hedef almıştır.Bu birliklerde ise,silahlı muhafızların gözetimi altında onbinlerce Ermeni erkeği bulunmaktadır.Dolayısıyla saldırı kararı alındığında bunların hiçbir şansı yoktur.Ancak yok etme eylemlerinin zamanlaması ve metodu,yerine göre değişecektir.Örneğin,Kafkasya cephesinde Rus ordusu saldırıda iken öncelik,Ermenileri zarar veremeyecek hale getirmek ve düşmana iltihak etmelerini önlemektir.(20) Silahsızlandırılmalarının ardından bunların önemli bir kısmı amele taburlarına gönderilir.Ancak aralarından pek çoğu hapishane benzeri koşullarda kontrol altında tutulur ve sonunda öldürülürler.Fiili öldürme eyleminin,asker ve jandarmaların ve Kürt aşiretlerinin işi olduğu rapor edilmiştir.Asker ve jandarmalar,Ermenileri elli ile yüz arasında değişen gruplar halinde belli noktalarda toplamakta ve silah ve süngüyle öldürmektedirler.(21) Kürt aşiretleri ise yollardaki konvoylara saldırılar düzenlerler.(22) Öte yandan Çanakkale ve Sina cephelerinde ya da Bağdat demiryolu inşaatlarındaki Ermeni amele taburları,çalışmalarını 1915 sonlarına,hatta 1916 yazına kadar sürdürmüş gözükmektedirler.Ermeni askerlerin öldürülmesinin,1915-1916'daki büyük tehcir harekatının başlangıç ve sonunda yoğunlaştığını söylemek mümkündür.Doğu'daki Ermeni askerleri ilk öldürülenler arasındadır.Bunlar Mayıs 1915'te Ermeni kitlelerin sürülmesine ciddi olarak başlanmasından önce saldırıya uğrarlar.Son terör dalgasının hedefi ise,o zamana kadar hala gerekli oldukları düşünülenlerdir.O sıralarda Vehib Paşa gibi bir Kafkas cephesi komutanının,yol inşaatlarında çalışan Ermeni amelelerin öldürülmesinden sorumlu olanları askeri mahkemeye vermeye çalışmasına şaşırmamak gerekir.(23) Ne var ki,öfke ve çılgınlık bir kez zincirlerinden boşaldığında -bizzat ordunun çıkarlarını bile temel almış olsalar- akılcı argümanlara kimse kulak asmaz.Örneğin,Bağdat demiryolu,çalışmalarının uyumlu bir şekilde sürmesi için Ermeni amele ve memurların ustalığına muhtaç durumdadır.O yüzden şirket,Osmanlı hükümetinden gelen ve gittikçe artan baskılara karşı,çalışanlarını sürgünden korumak için bir ölçüye kadar başarılı bir mücadele vermiştir.Ancak,Osmanlı hükümeti,demiryollarında çalışan Ermeniler üzerinde bir baskı unsuru olarak,bunların eş ve çocuklarını sürgüne gönderme yoluna başvurur.Sonunda demiryolu şirketi,Amanos dağlarındaki tünellerde çalışan amelelerini,bu tünellerin ifade ettiği tüm stratejik öneme rağmen,sürgün ve ölümden kurtarma konusunda başarısızlığa uğrar.(24)

Bazı Ermeni askerler Müslümanlığı kabul ederek kurtulur.Sarafian,Osmanlı Ermenilerinin yüzde beş ile onunun,Müslümanlığı kabul ederek ölüm yürüyüşünden kurtulduğunu söylemektedir.Bu kabul,bazen gönüllü (tabii o koşullar dikkate alındığında bu sözcük ne kadar anlamlı ise) bazen de hükümet zoruyla olur.Zor kullanarak Müslümanlaştırma uygulaması ise,Müslüman evlerine ya da yetimhanelerine alınan Ermeni kadın ve çocuklar aracılığıyla gerçekleşir.(25) Öyle gözükmektedir ki,zorla ve kitlesel Müslümanlaştırma,orduda da uygulanmıştır.Sina cephesinden bir görgü tanığı,çok sayıda Ermeni askerinin Müslüman olmayı,isimlerini değiştirmeyi ve sahra hastanelerinde sünnet olmayı kabul ettiğini ve bunun resmi törenlerle kutlandığını anlatır.(26)

İster Türk ister yabancı olsun,Birinci Dünya Savaşı'na ilişkin askerlik tarihi,amele taburlarına neredeyse tamamen gözlerini kapamıştır.Pek çok Türk ve Alman komutanın anılarında (Ali İhsan [Sabis],Halil [Kut],Mustafa Kemal,Kazım Karabekir,Liman von Sanders,Kannengiesser,Kress ve diğerleri) bu olgunun kaderi hakkında bir şeyler bulmak imkansızdır.Bu yargı,Birinci Dünya Savaşı'nın Osmanlı ordusu hakkında yazılmış askeri tarih kitapları için de geçerlidir.Örneğin aslında mükemmel bir çalışma olan Ed Erickson'un "Ordered to Die" [Size Ölmeyi Emrediyorum,(çev.)Tanju Akad,İstanbul:Kitap Yayınevi,2003] ve Maurice Larcher'in daha eski tarihli "La guerre turque dans la guerre mondiale" bu zaafı taşırlar.Bu eksiklik önemlidir,çünkü konu,Osmanlı Ermenileri üzerindeki baskı ve yok etme harekatının önemli bir veçhesiyle ilgilidir.Ama bunun da ötesinde bu eksiklik,sıradan Osmanlı askerinin kaderi hakkında bir ilgisizliği de ifade eder (unutmamak gerekir ki en nihayet bu Ermeniler,bizzat kendi orduları tarafından ya da onun suç ortaklığı ile öldürülmüş bulunan Osmanlı askerleridir).Sonuç olarak,Birinci Dünya Savaşı Osmanlı ordusunun sosyal tarihi,hala yazılmayı bekliyor.

***

1-Vahakn N. Dadrian,bu belgeyi şu çalışmasında analiz eder:"The Secret Young Turk Ittihadist Conference and the Decision for the World War I. Genocide of the Armenians",Journal of Political and Military Sociology 22/1 (1914):173-198.Dadrian bu belgeyi gerçek bir belge olarak kabul eder.Araştırmacının,Ermenilerin yok edilmesinin İttihat ve Terakki çevrelerince önceden planlandığı konusunda hiçbir kuşkusu yoktur.Ne var ki bana göre bu belge sahtedir.Savaştan sonra büyük paralar karşılığında İngilizlere teklif edilmiştir,ama içerik itibarıyla tutarsızdır.Örneğin onuncu madde,talimatların iki ya da üçten fazla kişiye gitmemesi gerektiğini vurgular.İddia edilen planın yapıldığı toplantıda,planlamaya doğrudan katılmış kişiler yer almaktayken hangi amaçla birtakım yazılı talimatların üretilmiş olduğu sorusu cevapsız kalır.Yine bu madde,bu konuya ilişkin bir diğer bilgimizle de çelişmektedir.Şöyle ki,Ermenilerin öldürülmesi talimatı,işi yapacak olanlara,güvenilir İttihat ve Terakki görevlileri tarafından sözlü olarak iletilmiştir.Ayrıca bu dokümandaki talimatın,Ermenilere yönelik baskı ve yok etme uygulamalarına tamamen uyması da şaşırtıcı değildir.Olayları içeriden bilen biri,sahte belge hazırlarken,dönemin gerçek belgelerini araya yerleştirmeyi ihmal etmeyecektir.

2-Taner Akçam,"İnsan Hakları ve Ermeni Sorunu:İttihat ve Terakki'den Kurtuluş Savaşına",Ankara:İmge Kitabevi Yayınları,1999,s.243.

3-Burada,Manchester Üniversitesi'nde (2001) hazırladığı "Jön Türkler Döneminde Osmanlı Askeri Basını" konulu doktora tezini incelememe olanak veren Dr. Handan Nezir'e teşekkür borçluyum.Nezir bu tezinde,von der Goltz'un düşüncelerinin önemine işaret etmektedir.

4-Erik-Jan Zürcher,"The Ottoman Conscription System in Theory and Practice,1844-1918".Erik-Jan Zürcher (der.),"Arming the State:Military Conscription in the Middle East and Central Asia",London:I.B:Tauris,1988,s.88 (Bkz."Devletin Silahlanması",(der.) Erik-Jan Zürcher,Jan Lucassen,İstanbul:İstanbul Bilgi Üniversitesi,2003).

5-Stanford J. Shaw,"The Ottoman Census System and Population",International Journal of Middle East Studies 9(1978):325-338;Ahmed Emin (Yalman),"Turkey in the World War,New Haven:Yale University Press,1930,s.79.

6-Bir İngiliz raporu,askerlik yapmaya elverişli olanların sadece yüzde beşinin bu çağrıya cevap verdiğini bildirmektedir.Bkz.Erik-Jan Zürcher,"Ottoman Conscription",s.89,93.

7-1912'de Gelibolu ve Rodos'tan gelen raporlara göre (PRO/FO 195/2445,s.275 ve 363).

8-Düşük sayıya,Erol Çatma'nın "Asker İşçiler"de (İstanbul:Ceylan,1998,s.40 vd.) verdiği sıralama temelinde ulaşılmıştır.Yüksek sayı ise,Avusturya elçisi Pomiankowski'nin verdiği sayıdır.("Zusammenbruch des Osmanischen Reiches",Graz:Akademische Druck -und Verlagsanstalt,tıpkıbasım 1969 [ilk baskı 1928],s.93.)

9-Savaş sırasında pek çok Osmanlı birliğinde önemli insan gücü yetersizliği vardır.Bir görgü tanığının ifadesine göre bir taburda başlangıçta 350 kişi vardır.Bir diğeri ise bağlı olduğu taburun 280'inin öldürüldüğünü söyler.(Raymond H. Kevorkian,"Receuil de témoignages sur l'extermination des amele tabouri ou bataillons des soldats-ouvriers Arméniens de l'armée Ottomane pendant la premiére guerre mondiale",Revue d'Histoire Arménienne Contemporaine 1 (1995):289-303.

10-Erik-Jan Zürcher,"Between Death and Desertion:The Experience of Ottoman Soldier in World War I",Turcica 28 (1997),s.250.(Bkz.Bu kitapta 11. makale).

11-Ahmed Emin (Yalman),"Turkey in the World War",s.88.

12-Erol Çatma,"Asker İşçiler",s.41-42.

13-Zafer Toprak,"Türkiye'de 'Milli İktisat',1908-1918",Ankara:Yurt,1982,s.318.

14-Hilmar Kaiser tarafından sağlanan 33. belge (no. 6738) Documents,Ankara:Directorate General of Press and Information,tarihsiz,s.91-92 içinde.

15-Erik-Jan Zürcher,"Between Death and Desertion",s.240-241.

16-Henry Morgenthau,"Secrets of the Bosphorus",London:Hutchinson,1918,s.199.

17-Erik-Jan Zürcher,"Between Death and Desertion",s.249-250.

18-Belge 33'te (no. 6738) muhaberat komutanı amelelerin başında beklemek üzere daha çok askeri birlik talep etmektedir.Yine 25 Temmuz 1915 tarihinde İstanbul'daki Genelkurmay merkezinden gönderilen bir telgraf,bu konuda özel olarak dikkat gösterilmesini ister.Askeri Tarih Belgeleri Dergisi özel sayı 1,s.92.(Bana bu belgeyi ilettiği için Hilmar Kaiser'e teşekkür ederim).

19-Francis Yeats-Brown,"Golden Horn",London:Gollancz,1932,s.120.

20-Rafael de Nogales,"Four Years Beneath the Crescent",London:Scribner's,1926,s.45.Yazar burada,Ermeni birliklerin toplu olarak kaçışının,Osmanlılar için çok ciddi bir tehlike olduğunu tasvir etmektedir.

21-Raymond H. Kevorkian,"Receuil de témoignages",s.290 (İsviçreli Zurlinden'in tanıklığı).Aynı metod,Alman Künzler tarafından Urfa'daki uygulamalara ilişkin olarak ve (başka kaynaklara dayanarak) Morgenthau tarafından anılarında tasvir edilmektedir.(Bkz.Taner Akçam,"İnsan Hakları",s.243).

22-Raymond H. Kevorkian,"Receuil de témoignages",s.295.

23-Taner Akçam,"İnsan Hakları",s.244.

24-Hilmar Kaiser,"The Baghdad Railway and the Armenian Genocide,1915-1916",(der.)Richard G. Hovannisian,"Remembrance and Denial:The Case of the Armenian Genocide",Detroit:Wayne State University Press,1999,s.67-112.

25-Ara Sarafian,"The Absorption of Armenian Women and Children into Muslim Households as a Structural Component of the Armenian Genocide",(der.)Omer Bartov and Phyllis Mack,In God's Name:Genocide and Religion in the Twentieth Century içinde,Oxford ve New York:Berghahn,2001,s.211.

26-Dr. Krieger'in bu konudaki raporu,Hilmar Kaiser tarafından Kudüs'teki Siyonist Merkez Arşivi'nde bulunmuştur.Z3 (Zionistische Zentralbüro Berlin 1911-1920);dosya 66 (Konstantinopel 1913-1918).Bu bilgi için Hilmar Kaiser'e teşekkür ediyorum.

---------------------------------------------------------------------------

*Erik-Jan Zürcher,"Savaş,Devrim ve Uluslaşma:Türkiye Tarihinde Geçiş Dönemi,1908-1928";(yay.haz.)Ece Turnator,Mehmet Beşikçi;(çev.)Ergun Aydınoğlu,1.bs.,İstanbul,İstanbul Bilgi Üniversitesi,2005,s.[201]-214.

1 yorum:

  1. Cumhuriyet'in Amele Taburları: "20 Kur'â Olayı" 1941
    Yirmi Kur'â - İhtiyâtlar...

    Ayşe Hür
    Taraf Gazetesi - 26.10.2008


    Yıl 1941, günlerden 22 Nisan’dı.
    O gün Meclis, ateşli tartışmalardan sonra Milli Müdafaa (Savunma) Vekaleti’nin teklifini değerlendirerek, 1312-1329 (1896-1913) doğumlu tüm gayr-Muslîm erkeklerin Nafıâ (Bayındırlık) Vekâleti emrine verilmek üzere askere çağırılmasına karar vermişti. Gerekçe Nazi Ordularının Yunanistan’ı işgâl edip Türkiye sınırlarına dayanmalarıydı. Hükümet Alman Ordusunun bir sonraki hedefinin Türkiye olmasından korkuyordu. Karar gereği, mayıs ayının ilk yarısında 25 ile 42 yaş arasındaki 12.000 civarında gayr-Muslîm erkek askere alındı. Bu iş gizli tutulduğu için, askere alınacaklar durumu kendilerini teslim almak üzere kapılarına gelen görevlilerden öğrenmişlerdi. Buna daha sonra Türkiye’nin dört bir yanındaki gayr-Muslîm erkekler de katıldı. Peki, mâdem tehlike o kadar büyüktü, neden sadece gayr-Muslîmler askere alınmıştı?

    Elbette ki hükümet bir işgâl durumunda gayr-Muslîmlerin ‘beşinci kol’ gibi davranacaklarından korkulmuştu!


    ‘GÂVUR ASKERLER’

    Silah verilmeyen, üniforma olarak 1939 Erzincan Depreminde Yunanistan’dan yardım olarak gönderilen çöpçü elbiseleri giydirilen bu ‘askerler’ sivrisinek kaynayan ve sıtma yayan bataklığın, rutubet, çamur ve aşırı sıcağın bunalttığı, su darlığı çekilen kamplara gönderilmişlerdi.
    Zonguldak’ta tünel inşaâtlarında, Ankara’da Gençlik Parkı’nın yapımında, Afyon, Karabük, Konya, Kütahya illerinde taş kırma, yol yapma gibi ağır işlerde çalıştırılmışlardı.
    Ama en kötüsü, ‘gâvur askerler’ diye alay edilmişler, aşağılanmışlardı.

    Kasım 1939’da yürürlüğe giren hükümet kararıyla gayr-Muslîmlere bedel ödemek kaydıyla onsekiz ay yerine altıay askerlik yapma imkânı verilmesinin anlamı yavaş yavaş ortaya çıkıyordu. Hükümet gayr-Muslîmleri orduda görmek istemiyordu. Nitekim 1941’de yedek subay sınavlarında hiçbir gayr-Muslîm genç başarılı olamadı. 20 Kur’â İhtiyatlar ise ‘iç düşman’ paranoyasının zirvesiydi.
    Kimi gerçek, kimi söylenti pek çok olay yüzünden bu askerler imhâ edilmek üzere toplandıklarına inanmışlardı. Nasıl inanmasınlar, kazdıkları çukurların başında onlara nezâret eden çavuşları onlara:
    ‘Bu çukurlar sizin mezarınız olacak!”
    diye bağırıyorlardı.


    MAREŞALİN HİMMETİYLE Mİ?

    Yirmi Kur’â İhtiyatlar, 27 Temmuz 1942 günü terhis edildiler. İddiâlara göre onları evlerine geri gönderen ‘İslam dininin en yüksek ahlâkî değerlerine göre yaşayan ’Mareşal Fevzi Çakmak’tı.
    Kendisi de 20 Kur’â İhtiyatlar’a alındığında zâten rutin askerlik görevini daha yenicek tamamlamış olan Vitali Hakko bu ikinci terhis kararı karşısında duyduğu tedirginlik dolu sevinci şöyle anlatır:

    “Bitmeyecek hiçbir şey yoktur. Toplam onsekiz ay süren askerliğim de bir gün sona erdi. Tabii sevindik. Ama üç gün sonra yeniden askere çağrılmayacağımızı kim temin edebilirdi?
    Hiç kimse!
    Bizler de böyle yarı sevinçli, yarı tedirgin İstanbul’un yolunu tuttuk.”

    Vitali Hakko’nun hisleri onu yanıltmamıştı. Sadece üç buçuk ay sonra, 11 Kasım 1942’de ülkedeki gayr-Muslîmlerin iflâhını kesecek olan 'Varlık Vergisi Kanunu'nu Meclis’te kabul edilecekti…

    Ayşe Hür
    Taraf Gazetesi - 26.10.2008


    Kaynak:

    📌 Rıfat Bali, Bir Türkleştirme Serüveni,
    (1923-1945)
    📌 Cumhuriyet Yıllarında Türkiye Yahudileri,
    (İletişim, 1999), s. 408-423; a.g.y.,
    📌 Devletin Yahudileri ve ‘Öteki’ Yahudi,
    (İletişim Yayınları, 2004), s.301-307.




    http://derinsular.com/cumhuriyetin-amele-taburlari-yirmi-kura-ihtiyatlar-ayse-hur/
    .

    YanıtlaSil