3 Şubat 2012 Cuma

"İmparatorluğun Çöküş Döneminde Osmanlı Ermenileri" Kitabı Üzerine Fikret Adanır ile Söyleşi*

-İstanbul Bilgi Üniversitesi'nde yapılan ve çok tartışılan "Ermeni Konferansı"nın 23-25 Eylül 2005 üzerinden yaklaşık altı sene geçti ve orada verilen tebliğlerin toplandığı kitap da sonunda yayınlandı.O tarihten bugüne Türkiye'de sular hızlı aktı;Hrant Dink öldürüldü,mahkeme de bazı ilerlemeler olsa da netice itibarıyla dört yıldır cinayetin gerçek planlayıcılarını ortaya çıkarmayı hedefleyen bir irade gösteremedik.Buna karşılık Hrant'ın cenazesi Türkiye'deki vicdan sahibi insanların kendilerini ortaya koyduğu bir gösteriye dönüşebildi.Son iki yıldır Türkiye'de de 24 Nisan birtakım tepkilere rağmen sokakta da anılabiliyor...Konferans düzenlenirken ne amaçlanmıştı,altı yıl sonra durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Konferans düzenlenirken nelerin amaçlandığı,İlk Hazırlık Grubu (Murat Belge,Halil Berktay,Selim Deringil,Edhem Eldem,Hakan Erdem,Çağlar Keyder,Cemil Koçak,Akşin Somel) adına Murat Belge,Halil Berktay ve Selim Deringil imzasıyla 25 Şubat 2005 tarihinde gönderilen davet yazısında şöyle ifade edilmekteydi:

"1915 dehşetinin,faciasının,tehcirinin veya soykırımının -ne dersek diyelim- üzerinden doksan yıl geçmiş olduğu bugün,ülkemizin tarihindeki bu kara ve korkunç olay konusunda,doğrudan doğruya Türkiye'nin kendi bilim ve düşünce insanlarının,resmi tezlerden farklı seslerini topluca yükseltmeleri zamanı gelmiş bulunuyor.Kendisini bu proje ile fikir ve vicdan birliği içinde hisseden herkesi,bu konferansa katılmaya,destek vermeye,fikir ve önerilerinizle beslemeye,olabildiğince güçlü ve zengin bir şekilde gerçekleşmesine katkıda bulunmaya çağırıyoruz.

Öncelikle şu saptamadan yola çıkmaktayız:Günlük kullanımda 'Ermeni sorunu' denilen şey,hemen tümüyle bir Türkiye sorunudur.Birinci olarak,1915 ve sonrasında yüzbinlerce insanın yerinden yurdundan edilmesine,birçoğunun da ölmesine,öldürülmesine yol açan emirler,sonuçta,o zaman Osmanlı İmparatorluğu'nu yöneten bir iktidar tarafından (bugünkü Türkiye Cumhuriyeti ile özdeş olmayan) bir devlet mekanizması aracılığıyla verilmiş ve uygulanmış,uygulattırılmıştır.İkincisi,1930'lardan başlayan bir süreç içinde,ama özellikle son otuz-kırk yıl boyunca,bu olayın tarihsel gerçekliğini örtbas etmeye yönelik bir inkarcılık çizgisi,Türkiye'de oluşturulmuş;bu resmi veya yarı-resmi tezler bütünüyle,bu ülkenin kamuoyu esir alınmaya,bilgisiz bırakılmaya,sonra da hep 'bize karşı iftiralar'da bulunduğu vehmedilen dış dünyaya yeniden düşman edilmeye çalışılmıştır.Üçüncüsü,bu durumun boğucu etkilerini sadece dar anlamda Ermeni sorunu açısından değil,çok daha geniş olarak,toplum ve düşün hayatımızın her alanında,bütün gözeneklerinde,her an yaşıyoruz.

[...]

Ermeni sorununun uluslararası platformdaki 'çözüm'ünün ne olabileceği,çoğumuzun ilgi ve uzmanlık alanına girmediği gibi,İlk Hazırlık Grubu olarak,bu konunun önerdiğimiz konferansın gündeminde de yer almasını istemiyoruz.(Hatta konferansın,'soykırım mıydı,değil miydi?' tartışmasına sürüklenmesini dahi arzulamıyoruz.) Öte yandan,asıl çözümün -belki zamanla,diplomatik bir uzlaşmaya da yol açacak veya açmayacak olsun- bu ülkenin,bu toplumun insanlarının kafalarında ve yüreklerinde bir netliğe,bir gerçeklik ve sahicilik duygusuna ulaşmak olacağı inancındayız.Bugün bütün dünya Ermeni sorununu biliyor ve konuşuyor.Ama mesele gelip Türkiye'ye dayanıyor,Türkiye'de tıkanıyor.Bu tıkanıklığı aşmak için,ülkemizin özgür,özerk,eleştirel kapasite sahibi bilim ve düşünce insanlarını,artık şu veya bu uluslararası konferansa,yeni bir Türk-Ermeni diyaloğu denemesine,ya da bir 'ikinci kanal diplomasisi' girişimine değil,doğrudan doğruya İstanbul'da yapılacak ve namuslu Türkiye'nin vicdani sesini olanca berraklığıyla duyurup,bundan böyle bu sorunun (ve benzerlerinin) serbestçe konuşulmasını rahatlatacak,normalleştirecek bir ahlaki ağırlık merkezi oluşturmaya davet ediyoruz.

Dolayısıyla bu yeni oluşumun ortak paydası,belki vicdani bir sorumluluğun idraki olarak ifade edilebilir.Bu,yalnız bilimsel gerçek açısından veya dünya vatandaşlığı nezdinde bir sorumluluk değil,aynı zamanda ülkemize,toplumumuza,demokrasimize karşı da bir sorumluluktur.Otoriter,hatta totaliter yaklaşımları doğrultusunda 'vatanseverliği' kendi tekellerine almak isteyenlere karşı,evet,tam da bir vatanseverlik sorumluluğudur.Körü körüne inkar ya da 'Türkün Türke propagandası' diye tarif edilebilecek yaklaşımlar,kendi yalanlarına hapsolup kalmayı beraberinde getirmiş;bu da politikayı esneklikten yoksun,dolayısıyla güçlü değil zayıf kılmış;ülkeyi yalnızlığa itmiş;hiçbir şey kazandırmadığı gibi çok büyük zarara yol açmıştır.Savunma siperleri kazacağım derken kendini çok derin bir kuyunun dibinde bulan ve şimdi oradan nasıl çıkacağını bilemeyen zihniyet darlığına karşı,farklı,eleştirel ve alternatif bir ses yükseltmek,en fazla Türkiye'nin yararına olacaktır."

Bu davetiyeyi aldığımda çok heyecanlandığımı hatırlıyorum.Varılmak istenen hedefin tespiti konusunda hiçbir tereddüdüm yoktu.Üstelik o yıllar yurtdışında yaşıyor olmam nedeniyle,konferansın hazırlık safhasına doğrudan bir katkıda bulunmam pek mümkün değildi.

Altı yıl gibi uzunca bir aradan sonra durumu nasıl değerlendirdiğim hususuna gelince,bardağın sadece dolu veya boş tarafına bakmanın yanlış olacağı görüşündeyim.Önce,2005 konferansını günümüz açısından dahi büyük bir başarı saydığımı belirtmeliyim.Osmanlı Ermenileri üzerine bir bilimsel toplantı düzenlemek,bugün artık bir tabuyu yıkmak anlamına gelmiyor.Nitekim 24 Nisan'ın bile sokakta anılabilir hale geldiğini gördük.Öte yandan,bu yakınlarda bir kitap halinde yayınlanan 2005 konferansı bildirilerini okuduğumda,bunların içerik bakımından hiç de "bayatlamamış" olduğunu düşündüm ve bundan da biraz üzüldüm,hatta utandım.Demek ki altı yıl içinde -deyim yerindeyse- bir arpa boyu yol almışız.Metropollerdeki birkaç yüksekokul dışında,akademik dünyamız hala milliyetçiliğin kıskacında görünüyor.Türk-Ermeni ilişkileri tarihini resmi görüşe aykırı bir yaklaşımla incelemek isteyen bir öğrencinin Türkiye üniversitelerinin çoğunda doktora yapmak ya da doçentliğe yükselmek gibi bir şansı olduğunu sanmıyorum.

-Kitabın girişindeki tebliğlerden ve üç üniversite rektörünün konuşmalarının dökümlerinde konferansın oldukça gergin bir ortamda yapıldığını bir daha hatırlıyoruz.Yine de o ortamda Türkiye'de akademinin birçok parlak ismi,önemli gazeteciler riskli bir süreçte geniş katılımla tutum aldılar.Bu nasıl mümkün oldu?

2005 yılında "İmparatorluğun Çöküş Döneminde Osmanlı Ermenileri:Bilimsel Sorumluluk ve Demokrasi Sorunları" başlığı altında bir konferans düzenleme girişiminde bulunan arkadaş ve meslektaşlarımın büyük zorluklarla karşılaştıkları,fakat bu zorluklar karşısında yılmadan yola devam etmek iradesini de sergilemiş oldukları muhakkak.Bu arkadaşlar bu süreç içinde edindikleri tecrübeleri zaten kendileri anlatmışlardır veya anlatacaklardır.Bende kalan izlenime göre,Boğaziçi,Sabancı ve Bilgi Üniversitesi rektörlerinin kararlılıkla projenin arkasında durmuş olmaları,medyanın bir kesiminden gelen etkin destek ve en kritik anda siyasi iradenin bizzat başbakan ve dışişleri bakanı üzerinden gelişmelere müdahalede bulunmuş olması gibi faktörler,konferansın -ertelenerek de olsa- gerçekleşmesini sağlamıştır.

İstanbul dışından gelen insanlar için,25 Mayıs Çarşamba günü başlayacak olan konferansa katılmak,belirgin bir sevinç ve onur kaynağı olmak yanında,küçük ama can sıkıcı bazı problemlerin çözümünü de gerekli kılmıştı.Örneğin benim için aynı gün İstanbul'da oynanacak UEFA Şampiyonlar Ligi final maçı nedeniyle otellerde rezervasyon yaptırmak mümkün olmamıştı.Böylece 24 Mayıs akşamı geç vakit İstanbul'a indiğimde,bir arkadaşımın evinde misafir olmuş,fakat orada da benden önce gelmiş beş-altı kişilik bir misafir grubu ile karşılaşmıştım,yani ev dopdoluydu.

Neredeyse uykusuz geçen bir geceden sonra 25 Mayıs sabahı Boğaziçi Üniversitesi'ne doğru yoldayken,Nazar Büyüm telefon ederek konferansın yapılamayacağını bildirdi.Herkes gibi,ben de büyük bir hayal kırıklığına uğradım.O gün öğleden sonra Agos'a giderek,Hrant Dink'i ziyaret ettik.Hrant,Habertürk TV'den Gülgün Feyman'la İmparatorluğun çöküş döneminde Osmanlı Ermenileri ile ilgili bir mülakat için görüşmüş.Bilimsel sorumluluk ve demokrasi sorunlarını konu etmesini önermiş.Ertesi günü bu mülakat vesilesiyle Sefaköy'e gittiğimde,medyanın bizim konferansa nasıl sahip çıktığını daha yakından gözlemledim.Fakat gene aynı gün,konferans düzenleme ve danışma kurullarının ortak toplantısına katılmak amacıyla Karaköy'deki Sabancı Center'a vardığımda,İşçi Partili bir grubun toplantıya katılanları "vatan haini" olmakla suçlayan sloganlar attığına tanık oldum.O günün akşamı Murat Belge ve Nazar Büyüm ile geç saatlere kadar birlikteydik,durumu enine boyuna konuştuk.Toplantının Eylül ayında gerçekleşebileceği düşünülüyordu.Ben doğrusu pek ümitli değildim.

İşte o nedenle 24 Eylül 2005 günü Boğaziçi Üniversitesi'nde başlaması beklenen konferansın mahkeme kararıyla son anda engellenmiş olması,karamsarlığımı iyice artırdı.Öte yandan,Karaköy Sabancı Center'da biraraya gelen konferans düzenleme grubunun ve özellikle de bu toplantıyı ayakta takip eden Rektör Tosun Terzioğlu'nun sakin ve kararlı tutumu,gerçekten moral verici idi,insana son anda bir çözüm bulunabileceği hissini veriyordu.Nitekim her türlü zorluğa rağmen bu konferans 24 Eylül sabahı İstanbul Bilgi Üniversitesi'nde başlayabildi.

-Kitapta yer alan makale sahipleri 1915-1916 yıllarında gerçekleşen Ermeni Tehciri'nin yerel bir pogrom olmadığı,tam tersine Osmanlı topraklarında yaşayan bütün Ermeni nüfusa yönelik bir girişim olduğu konusunda hemfikir,en azından ben bu değerlendirmeyle çelişen bir görüşe rastlamadım.Buna karşılık makale sahibi yazarlar soykırım,kırım,kıyım,tehcir gibi tam da aynı anlama gelmeyen kavramları kullanıyorlar.Bu durumu nasıl açıklıyorsunuz?

1915 olaylarının nasıl adlandırılacağı konusunda bir kafa ve kavram karışıklığının hüküm sürdüğü rahatlıkla söylenebilir.Ama birinci soruyu yanıtlarken kullandığım uzun alıntıdan da görüleceği üzere:(Hatta konferansın,"soykırım mıydı,değil miydi?" tartışmasına sürüklenmesini dahi arzulamıyoruz),konferansın düzenleyicileri için bu husus o kadar önemli değildi.Ben kendi sunumumda "soykırım" sözcüğünü kullanmakla birlikte,bu kavramın hukuki boyutlarının da gözönünde tutulması gerekeceğine değindim.Kanımca Osmanlı Devleti ile Türkiye Cumhuriyeti'ni birbirinden tamamen kopuk iki siyasal varlık şeklinde algılamak yanlış olur.Soykırım olmuştur ama sorumlusu biz değiliz,Osmanlı yönetici kadrosu idi,şeklinde bir tutum,ahlaki açıdan olduğu kadar,hukuki yönden de oldukça sorunludur.Özetlersek,soykırımı resmen tanımak,çeşitli (ekonomik,territoryal vb.) yaptırım taleplerine yol açacaktır.Siyasal iktidarların en azından böyle bir gelişmeden korktukları için,"inkar" politikalarını sürdüreceklerini sanıyorum.Fakat toplum içinden gözardı edilemeyecek kadar güçlü talepler geldiği takdirde,iktidarların buna duyarsız kalamayacaklarını düşünüyorum.O halde önemli olan,Türkiye toplumunun tarihiyle yüzleşmesi sürecini bir an önce başlatmaktır.Nitekim çok veçheli bu süreç artık başlamış bulunmaktadır.

-Toplumsal Tarih'in Temmuz 2010 - 199. sayısında Christoph K. Neumann'ın Berlin'de 2010'da yapılan anmayı konu ettiği bir izlenim yazısını yayınlamıştık.Neumann burada soykırıma uğramış bir toplumun matem tutamamasının ne anlama geldiği gibi sorunlar üzerinde de duruyordu.24 Nisan'ı gerektiği gibi anmak için önümüzde nasıl bir yol var?

Bence 24 Nisan'ı gerektiği gibi anmak,o gün sürgün edilen Ermeni kökenli Osmanlıların günümüz Türkiye'si tarafından sahiplenilmesinden sonra mümkün olacaktır.Vartkes Serengulian (1871-1915) ya da Krikor Zohrab (1861-1915) gibi yazar ve politikacılar sadece Ermeniler için değil,Osmanlı-Türk toplumu tarihi açısından da önemli isimlerdir.Tarihimiz maalesef öncelikle devletin tarihi olarak öğretilmektedir.Bense devletin tarihinin toplumun tarihi yanında ancak ikincil bir öneme sahip olduğunu düşünüyorum.Aslında toplumun tarihini bilinçli bir şekilde devletin tarihinden ayırmak gerekiyor.Ancak o zaman Osmanlı toplumu ile Türkiye toplumu arasındaki süreklilik açığa çıkar.Bugün hemen her şeyin 19 Mayıs 1919'da başladığı vurgulansa da,o tarihte Samsun'a çıkan askerin bir Osmanlı paşası olduğunu unutmamak gerekir.Gene 1920'den itibaren önce Milli Savunma Bakanı,sonra Genelkurmay Başkanı olarak,1944'e dek Türk Silahlı Kuvvetleri'nin başında bulunmuş olan kişi,Mareşal Fevzi Çakmak,daha önce Osmanlı Devleti hizmetinde Harbiye Nazırlığı ve Erkan-ı Harbiye Reisliği makamlarında bulunmuştu.O nedenle,Osmanlı'yı tanımadan Cumhuriyet'i anladıklarını sananlar,kanımca yanılmaktadırlar.

Ama Osmanlı tarihini Cumhuriyet'in bir geriye uzantısı ya da hazırlık safhası gibi algılamak da yanıltıcı olacaktır.Sürgünler,katliamlar ve yakın zamanlara dek sürdürülen Türkleştirme politikaları sonucu Türkiye bugün neredeyse tamamen İslamlaşmıştır.Genelde insanımız Müslüman olmayan Osmanlıların ülkenin kültürel mirasına yaptığı katkıdan habersizdir.Üstelik bu katkı -bilinçli ya da bilinçsiz- birçok kurum ve kesim tarafından örtbas edilmek istenmektedir.Örneğin Milli Saraylar Daire Başkanlığı'nın internet sitesinde Dolmabahçe Sarayı'nın tarihine ayrılan bölümde bu önemli eseri tasarlamış olan mimarların ismi -Garabet ve Nigoğos Balyan- hiç geçmez.Gene Dolmabahçe ve Ortaköy camiilerinin baba-oğul Balyan'ların eseri olduğunu bilen azdır.Sanırım klasik Türk müziğinin kurucu ustalarından Hamparsum Limonciyan (1768-1839) gibi sanatçılara da pek sahip çıkılmıyor.Sonuç olarak,İstanbul'da Garabet Balyan veya Hamparsum Limonciyan ismini taşıyan bir sokağın olacağına ihtimal vermiyorum.Bu koşullar altında 24 Nisan'ı nasıl anacağız?Hrant Dink,Fethiye Çetin gibi yazarların Türkiye toplumunda kimsenin beklemediği boyutlarda bir empati dalgası tetiklediklerini gözlemliyorum.Gene de kamusal alanda düzenlenen 24 Nisan'ı anma törenlerinin birkaç yıl içinde bir aydın etkinliği düzeyinde ritüelleşmesinden korkmaktayım.

*Toplumsal Tarih,Söyleşi:Ahmet Akşit,sayı:210,Haziran 2011,s.54-[57].

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder