10 Şubat 2012 Cuma

Çağdaş Türk Edebiyatında İslamlaştırılmış Ermeni Kadın İmajı/Doç.Dr.Ruben Melkonyan*

Edebiyatın büyük oranda toplumu ilgilendiren anlık ve güncel sorunları irdelediği ve onları ön plana çıkardığı bilinen bir gerçektir.Bununla birlikte,ülkede ve toplum bünyesinde hüküm süren ortamın,edebi konuların seçimi konusunda etkili olduğunu belirtmek gerekir.Yirminci yüzyıl Türk edebiyatında tabu olarak kabul edilen konulara karşı benzer bir tutum takınıldığına şahit olmaktayız.Bunlar arasında Ermeni konusunu da sayabiliriz.Türk edebiyatının,yakın zamanlara kadar yüzeysel bazı değinmelerin haricinde,Ermeni konusuna yeterince ilgi göstermemiş olduğunu söylemek mümkün.

Yirminci Yüzyıl Türk Edebiyatında Ermeni Konusuna "Değinmeler"

Her ne kadar tutucu veya milliyetçi yönelimli Türk yazarların Ermeni konusuyla ilgili duyarsızlığını,dahası,genel olarak azınlıklara ve özel olarak Ermenilere karşı düşmanca tutumlarını,onların ideolojileriyle açıklamak mümkün olsa da,(1) ilerici ve sosyalist olarak kabul edilen Türk yazarların sessizliğini en azından garip olarak adlandırabiliriz.Geçen yüzyılın 30'lu yıllarında Türk edebiyatında şekillenen sol-sosyalist yönelimin bilhassa 40-50'li yıllarda parlak bir gelişim gösterdiği gerçektir.Eleştiri ve sosyal gerçekçilik yönelimi açısından eserler veren,insanların çeşitli hakları için mücadele eden,sosyal ve cinsel ayrımcılığı tenkit eden bir dizi eserlerde dahi Ermenilerle ilgili sorunlara yönelik yaklaşımlara çok ender rastlamaktayız,o da yukarıda belirttiğimiz gibi yüzeysel ve çoğu kez dolaylı olarak.Türkiye'de hüküm süren şartlar altında bu belki de anlaşılır bir durumdu,belki şartlar el vermiyordu,belki de bu durum bilgisizlikten kaynaklanıyordu.Hrant Dink'le gerçekleşen sohbet esnasında tanınmış yazar Vedat Türkali "Bizim kuşağımız neler olduğunu bilmiyordu".(2) derken bu bilgisizlik sorununa değinmektedir.Türk aydınlarının ve genel olarak toplumun bilgisizliği hakkında konuşurken konuyla ilgili Hrant Dink'in sözlerinden de bir alıntı yapmak istiyoruz:"1915 sonrasında Türkiye toplumu,o dönemde neler yaşandığını köylüsüyle kentlisiyle çok iyi biliyordu.Pek çoğu,birebir tanık olmuşlardı yaşananlara.Yaşananlar kötü ve acıydı ve bunun için de susmak gerekiyordu.Bu konuşmama üzerine gelip çöken resmi devlet tutumu suskunluğu da resmileştirdi.Bu konu tabu haline getirildi.Sadece muhafazakar insanlar değil,kendini devrimci olarak gören insanlar da bu konuda iki çift söz edemez hale geldiler.Nazım Hikmet'in şiirlerinde Ermeni sorununa ilişkin tek bir satır yer alır,o kadar."(3)

Gerçekten de,solcu yazarların bilgisizliğini belki de bahane olarak kabul edebilmek mümkün,yine de bu açıklama yeteri kadar tatmin edici değil.Lakin her halükarda bazı Türk yazarlarda -genellikle sol cenahtan- arada bir,satır aralarına serpiştirilmiş olarak,Ermeni konusuyla ilgili yaklaşımlara rastlamaktayız.Örneğin,toprak temasıyla çok ilgilenmiş olan tanınmış ve yetenekli yazar Yaşar Kemal,soykırımdan ve tehcirden sonra sahipsiz kalmış Ermeni topraklarının paylaşılması konusuna değinmiştir.Mesela,"Akçasaz'ın Ağaları" romanının kahramanlarından Muallim Rüstem'i şu şekilde tasvir etmektedir:"Kaçıp kurtulmaya çalışan Ermenilerin,gecenin karanlığında,bir kartal gibi üstlerine inen,hepsini doğrayıp köprüden attıktan sonra heybe heybe altınlarını alan,onu da götürüp Adana paşasına veren oydu."(4) Bundan başka,"Yağmurcuk Kuşu" adlı eserinde şu satırlar yer almaktadır:"Annesi,İsmail Ağa'ya şöyle öğütler:'Bir de senden dileğim,oğlum,o kasabaya gidersen,o Ermenilerden kalma evleri,tarlaları kabul etme.Sahibi kaçmış yuvada,öteki kuş barınamaz.Yuva bozanın yuvası olmaz.Zulüm tarlasında zulüm biter.'"(5)

Yukarıda belirtildiği gibi,tanınmış Türk komünist şair Nazım Hikmet de bir-iki satırla Ermeni sorununa değinmiştir,örneğin,onun "Çolak İsmail" şiirinde aşağıdaki satırlara rastlamaktayız:

İsmail'i seferberlikte,yaşı onaltı olduğu halde,
Tutup askere gönderdiler.
Domuzuna yiğitti.
Yozgat taraflarına jandarma gitti.
Ve Ermeniler kesilirken
Kana battı göbeğine kadar.(6)

Nazım Hikmet'in bir diğer,"Akşam Gezintisi" şiirinde ise aşağıdaki satırlara rastlamaktayız:

Bakkal Karabet'in ışıkları yanmış.
Affetmedi bu Ermeni vatandaş
Kürt dağlarında babasının
Kesilmesini
Fakat seviyor seni,
Çünkü sen de affetmedin
Bu karayı sürenleri Türk
Halkının alnına.(7)

Türk bilimadamı Halil Berktay bu düşünceleri irdeleyerek,haklı olarak,resmi devlet yöneliminin tersine,sıradan halkın hafızasında bu olaylarla ilgili anıların saklı bulunduğunu belirtmektedir.Berktay,bugün de bazı evlerde duvarda asılı kılıçlar olduğunu ve bunlarla ilgili da üzerindeki kanın Ermeni kanı olduğunun belirtildiğini,üstelik bazı insanların bu olgudan büyük gurur duyduklarını,diğerlerinin ise utandıklarını eklemektedir.(8)

Ermenilerin İslamlaştırılması ve Bu Konunun Türk Edebiyatına Yansıması

Ermeniler,Osmanlı İmparatorluğu'nun gayrimüslim milletlerinden biri olarak düzenli şekilde ve değişik zamanlarda farklı yoğunluklarda seyreden,zorunlu İslamlaştırılma dalgalarına maruz kalmışlardır.Ermeni Soykırımı yıllarında da cebri İslamlaştırılma hadiselerinin vuku bulmuş olduğu bilinen bir gerçektir.Zorla İslamlaştırılmış Ermeniler arasında kadın ve çocuklar büyük bir oranı teşkil etmektedirler.Bu ihtida sürecinde devletin olduğu kadar toplumun belli katmanlarının da önemli bir rol oynamış oldukları bilinmektedir.Ermenilerin İslamlaştırılmasının sebep ve ayrıntılarına fazla girmeden,bilhassa tehcir edilen Ermeni kadınların ve çocukların kaçırılması ve İslamlaştırılmasında,nadiren görülen insancıl tarafı da gözardı etmeden,belirgin olarak ön plana çıkan ekonomik rolü belirtmek istiyorum.Tüm bunların sonucu olarak bugün Türkiye'de,Ermeni orijinine,özellikle Ermeni ninelere sahip bir toplum katmanı oluşmuş durumdadır.Konuyla ilgili olarak Hrant Dink "Bugün Anadolu'yu dolaştığınızda hemen her yerde,birçok ailelerde 'Benim ninem de Ermeniydi' diyenlere rastlayabiliyorsunuz"(9) demişti.

Günümüz Türkiye'sinde,insanların Ermeni ninesi olması durumu öyle yaygın bir hal almıştır ki,bu durum modern Türk belge edebiyatına malzeme sağlamaktadır.Son yıllarda Türkiye'nin gündemine yerleşen,soykırımdan sağ kalmış ve İslamlaştırılmış Ermeni kadınların hikayeleri,son on-yirmi yıl içinde geniş bir yaygınlığa ulaşan sözlü tarih (oral history) dalının bir bölümünü oluşturmaktadır.(10) Ermeni etnograf Marutyan'a göre,sözlü hikayeler özellikle toplumun sessiz ve gözardı edilmiş üyelerinin seslerini duyulur hale getirmektedir.(11)

Günümüzde,modern Türk edebiyatında,1915'te kaçırılmış veya mucize eseri kurtulmuş ve İslamlaştırılmış Ermenilerin,bilhassa da kadınların konusunu işleyen bir hareketin,bir akımın başlamış olduğunu ifade edebiliriz.Yayınlanan kitapların özellikle belgesel niteliği göze çarpmaktadır.İslamlaştırılmış Ermeniler konusunun ele alınabilme imkanları hakkında konuşulurken,çoğunlukla,Türkiye'nin Avrupa entegrasyon sürecinde beliren bazı hürriyetlere atfıta bulunulmaktadır,lakin konunun kitleselleşmesindeki temel itici gücün,İslamlaştırılmış Ermenilerin haleflerinin -daha kesin olarak torunlarının- olduğu kabul edilmektedir.(12) Bu acı hikayelerin çoğu insan tarafından bilinmiş ve halkın hafızasında devamlı olarak saklanmış olmasına karşın,Türk edebiyatı ancak son yıllarda bu konuya eğilmektedir.Türk edebiyatının uzun yıllar bu konuları neden sanat teması olarak ele almadığının ise birçok sebebi vardır.Bu sebeplerden başlıcaları konunun kapalı ve tabu olmasıdır.Fakat Türk edebiyatının son zamanlarda konuya eğilmesi bu tabuyu kısmen yıkmıştır.

Kitap piyasasında bugün,kahramanlarının karmaşık ruhsal dünyalarıyla,zorla İslamlaştırılmış Ermeni kadınların olduğu bazı belge-roman niteliğinde eserler bulunmaktadır.İslamlaştırılmış Ermeni kadın kişilikleri arasında belirli farklılıklar olmasına rağmen,bazı genel çizgiler de göze çarpmaktadır.Özellikle dikkat çeken durum,bu kadınların,tüm yaşamları boyunca kurtulamadıkları travmatik anıları genellikle hayatlarının sonlarına doğru seslendirmeyi yeğlemiş olduklarıdır.Diğer bir deyişle,onlar bu acıyı belki korkudan,belki de çocuklarına acı vermek istemediklerinden dolayı hayatları boyunca saklamışlardır.Acılarını saklamalarının bir diğer sebebi ise bu acıyı paylaşabilecek uygun bir sırdaş bulamamış olmalarıdır.Benzer hikayelerin bir diğer ortak yönü ise,hayatı boyunca gizli tutulmuş bu travmatik anıları anlatarak onlar,belki de bilinçaltında,bu yükten kurtulmak veya onu hafifletmek istemişlerdir.Uzmanlara göre,travmadan kurtulabilmenin en yaygın metodu onun hakkında konuşmak (storytelling) ve bu şekilde ruhsal durumun hafifletilmesidir.(13) Ermeni ailelerinden koparılmış veya ailelerini kaybetmiş kadınlar ve çocuklar dinlerini,dillerini ve yaşam ortamlarını değiştirmiş,kırımların ve sürgünün getirdiği eziyetleri çekmiş olarak,tabiidir ki,kendilerine yıllar boyu eşlik eden çeşitli travmalara maruz kalmışlardır.İslamlaştırılmış Ermeni kadınlarla ilgili kitaplarda en çok nine-torun ilişkileri,bu ilişkilerdeki karşılıklı bağlılık ve güven göze çarpmaktadır ve denilebilir ki,bu durum,bu konuyla ilgili en önemli özelliklerdendir.Çeşitli halkların edebiyatında yaygın ve edebiyat biliminin konularından biri olan babalar ve evlatlar konusu Türk edebiyatındaki İslamlaştırılmış Ermeni kadınlarla ilgili eserlerde özel bir nineler-torunlar ilişkisine dönüşmüştür.

İslamlaştırılmış Ermeni kadınların torunları,onların acı hikayelerinin dinleyicileri olarak,ister istemez bu travmanın taşıyıcıları durumuna dönüşmüşlerdir.Diğer bir deyişle travma,onu taşıyandan güvenilir kişiye aktarılıp,bu sırrın yeni taşıyıcısı bu yükün ağırlığı altında ezilmeye başlamaktadır.Uzmanların belirttiğine göre,soykırımın travmatik anıları nesiller boyunca devam etmiş,zamana ve şartlara göre kendini değişik şekillerde belli etmiştir.Hrant Dink bu konuda "Kuşaktan kuşağa aktardığımız travmamızdan kurtulmadıkça,Ermeni dünyasının huzurlu bir gelecek kurması mümkün gözükmüyor"(14) demektedir.

Ermeni etnograf Harutyun Marutyan'a göre İslamlaştırılmış Ermeni kadınların travmatik anılarına bir de travmatik gündelik yaşam eklenmiştir.(15) Bu,gerçekten de ilginç bir açıklamadır ve az aşağıda bu durumun dışavurumlarını örnekleriyle göreceğiz.

İslamlaştırılmış Ermeni kadınlarla ilgili yazılı eserlerde özellikle göze çarpan olgu,bu kadınların ilerlemiş yaşlarında aileleri ve çevreleri içinde büyük saygınlık görmeleridir.Hemen tüm kitaplarda da İslamlaştırılmış Ermeni kadınlar akıllı,temizliğe büyük önem veren,çalışkan ve yetenekli ev kadınları olarak karşımıza çıkmaktadırlar.Özellikle onların çok iyi yemek pişirme yetenekleri belirtilmektedir.Nineleriyle ilgili torunların anlattığı sayısız anılardan,kanımızca çok belirgin olan birini burada aktarmak istiyoruz.Ninesi Fate'nin kitaplara yönelik tapma derecede sevgisi bir Kürt aşiretinin üyesi olan Ahmet Önal'ı etkilemişti."Bizim evde yaşardı ve diyebilirim ki bizim evi o yönetiyordu.Bütün köylerde de sözü geçerdi.Aydın bir aileden çıktığını hissediyordum.Çocukların okutulmasına çok önem verirdi.Çok iyi hatırlıyorum,bir gün okul dönüşünde kitap ve defterlerimi çamura düşürmüştüm.Eve o halde getirince annem buna kızdı.Anneannem annemi susturdu ve beni çağırdı bir hikaye anlatacağım diye.'Bizimkiler' diye başladı.'Bizimkiler'in ayrı bir aidiyete işaret ettiğini o zamanki çocuk kafamla bile anlamıştım,demek ki Kürt değilmişler.'Bizimkiler bizi duvar diplerine bıraktılar.Altınlarını ve paralarını toprağa gömdüler.Ama kitaplarını sırtlayıp götürdüler.Kitap çok kıymetlidir.Ben bu dünyadan giderim,altın ve paralar da gidebilir ama bir kitap gittiği zaman insanın her şeyi gider,bilgisi,geleceği,tarihi.Bu yüzden kitap insandan da,paradan da daha kıymetlidir.Onu çok iyi koruman gerekir.Bütün kitaplar kutsaldır."(16)

Hrant Dink de İslamlaştırılmış Ermeni kadınların sahip olduğu saygınlık konusuna değinerek "Ve o kızlar,o kadınlar dedim,birer efsaneydiler,o evin birer dervişiydiler"(17) demektedir.

İslamlaştırılmış Ermeni kadınlar konusunda yazılmış ilk eserlerden biri İrfan Palalı'nın "Tehcir Çocukları:Nenem Bir Ermeniymiş" anı-romanıdır.Bu kitap kanıtlar üzerine kurulmuş olmakla birlikte kahramanların isimleri çeşitli nedenlerden dolayı değiştirilmiştir.Kitapta İslamlaştırılmış Ermeni kadını Fatma nine ve torun Demir arasındaki özel bağı görmekteyiz.Sonuçta da nine,ilerlemiş yaşında hayatının sırrını ona teslim etmektedir.Bu kadın,soykırıma kadar olan hayatını,sürgün yolunu,kırımı,babasının öldürülmesini ve annesinin ölümünü ilerlemiş yaşına rağmen en ince ayrıntısına kadar hatırlamaktadır.Tüm bu görüntüler hayatı boyunca kendisine eşlik etmiştir.Anlatımlarına göre kervanları seksen kişiden müteşekkil olmuştur."Sonunda bir ben kaldım sanıyorum ya,neyse.Belki de benim gibi kurtulan birkaç kız çocuğu daha vardır."(18) Kervandaki erkeklerin,bu arada babasının öldürülmeleri anını da hatırlamaktadır."Daha sonra sıra ile tüm erkekleri öldürdüler.Adamlardan iki kişi tutuyor üçüncüsü öldürüyor.Ölenler kaç kişiydi bilmiyorum ama erkeklerin hepsini hançerleyerek öldürdüklerini biliyorum.En son babamı öldürdüler."(19) Annesinden koparılma anı diğer tüm kaderdaşları gibi Fatma ninede de derin izler bırakmıştır.Erkekleri öldürdükten sonra kervanda kalan kadınları ağaçların arkasına götürürler,tahminen tecavüz etmek için."Annem o tarafa doğru gitmeden önce bana doğru geldi ve bana bir şeyler söyledi,ya da fısıldadı,ama ne dedi hatırlamıyorum şimdi.Sadece beni öptüğünü hatırlıyorum.Zaten daha sonra annemle de bir daha hiç sarılıp öpüşmedik.Yanıma geldi beni öptü,bir onu biliyorum.Bu son öpüşü imiş meğer.Çünkü ertesi gün de annem soğuktan donarak öldü."(20)

Genelde,benzer eserlerde,İslamlaştırılmış Ermeni kız çocuklarının iyi halli ailelerden geldiklerini ve ihtimam altında olduklarını hatırladıkları göze çarpmaktadır.Fakat,daha sonra tam tersine,çeşitli baskılara,hakaretlere maruz kalmışlardır ve çocukluklarından kalan sevgi ve ihtimamdan bir parça hatırayı korumuşlar ve belki de bu,kendilerine zorluklara karşı göğüs germe gücü vermiştir.

Kaderdaş bir grup çocukla birlikte kurtulduğunda Fatma beş-altı yaşlarında bir kız çocuğuydu,ardından Urfa'ya varırlar,orada besleme olarak alıkoyulur,daha sonra ise ailenin oğlu Derviş'le evlendirilir.Cinayet sahnelerinin çocuk üzerinde ne derin iz bıraktığını,onun hayatı boyunca ölümden korkmasında görebiliriz.Fatma ninenin anlattığına göre kendisi için çok ağır ve hastalıklı bir durum olduğundan dolayı hayatı boyunca akrabalarının cenazelerine dahi gitmeye korkmuştur,fakat tüm bunların açıklaması,basit ve aynı zamanda derin bir mana ihtiva eden cümlesinin içinde gizlidir."Ne zaman bir ölüm duysam babamın ölümü gözlerimin önüne geliyor."(21)

Torunlarından herhangi biriyle ilgili özel bağlılıklarını İslamlaştırılmış Ermeni kadınlar bir nirengi noktası olarak görmüşlerdir.Lakin bu bağ içinde onlar,geçmişteki Ermeni aileleriyle bir benzerlik görme arzusunda olmuşlardır.Örneğin,son telefon görüşmelerinde Fatma nine torunu Demir'e kendisini görebilmesi ve özlemini giderebilmesi,belki de son olarak onu kucaklaması için çabuk gelmesini söylemektedir,çünkü ölümünün yakın olduğunu hissetmektedir ve ekler:"Sen benim hem evladım,hem babamsın.Bilimiasen Keko,babam siye çok benzerdi.Yalavuz sen birez karasan.O daha beyazdı."(22)

Türkiye'de İslamlaştırılmış Ermeni kadınlar konusunun güncellik kazanması ve açık tartışmaların başlaması açısından Fethiye Çetin'in "Anneannem" anı-romanı büyük rol oynamıştır.Bu kitap bu açıdan yazılmış ilk ve en etkili kitaplardan biri olmuştur,fakat benzer diğer eserlerden bilhassa yüksek sanatsal değeri açısından özel bir yer tutmaktadır.

Çetin'in anneannesi Heranuş da küçük yaşta kırımların,sürgünün dehşetini yaşamıştır.Sürgün yolunda bir jandarma tarafından kaçırılır,bu adam kendisini evlat edinir ve adını Seher olarak değiştirir.Heranuş,torunlarından Fethiye'yle derin bağ içinde olur ve sırrını ilerlemiş yaşında ona açar.Anneanne ve torunun bağının gelişmesinin birkaç sebebi vardır,fakat İrfan Palalı'nın ninesinin durumunda olduğu gibi Heranuş da,kanımızca,torununda kaybetmiş olduğu ailesiyle bağlayan bir şey görmüş veya görmeye çalışmıştır.Fethiye'ye yönelik ve sık sık tekrarladığı sözler bunun ispatıdır."Sen bizim tarafa benziyorsun."(23) Çetin'in belirttiğine göre anneannesinin güçlü bir hafızası vardı,fakat Ermeni ailesini,sürgünü ve katliamlarla ilgili ayrıntıları hatırlamak için bunları hayatı boyunca kendi kendine devamlı tekrarlamış,(24) yani devamlı travma içinde bulunmuştur.Heranuş'un kaderdaşı diğer Ermeni kadınlar da aynı ruh hali içinde olmuşlardır ve tüm bunlar hakkında yüksek sesle konuşma fikri bu kitabı yazma konusunda önemli bir itici güç olmuştur."Daha sonra anneannem gibi kaderdaş çok sayıda başka kadınların da bunları anlatamadıkları için onun gibi sürekli kendi kendileriyle,kendi içlerinde konuşmuş olduklarını öğrendim."(25)

"Anneannem" kitabında İslamlaştırılmış Ermeni kadınların travmatik günlük yaşamlarını resmeden belgelere rastlıyoruz.Heranuş ve kaderdaşları İslamlaştırılmış diğer Ermeni kadınların,kendi Ermeni-Hristiyan adetlerinden bazılarını gizlice devam ettirme çabaları bilhassa dikkate şayandır.Örneğin,Paskalya kutlamak,bu bayramla ilgili çörek pişirmek gibi.(26) Bu arada,eski dini olan Hristiyanlığın adetlerini korumakla ilgili dolaylı dolaysız belgelere de rastlıyoruz bu kitapta.Mesela,Ermeniler arasında,evlilikte "yedi göbek" sorma adeti yaygındır ve Heranuş'un kaçırılıp İslamlaştırılarak,Kürtleştirilmiş teyzesi Siranuş,oğluna Heranuş'un kızını istediğinde,Heranuş'un cevabı kesindir."Ben akrabaya kız vermem."(27)

İslamlaştırılmış Ermeni kadınların bir kısmı gerçekten Müslüman olmuşlar ve dinin gereklerini yerine getirmişlerdir.Kendilerini çevreleyen ortamın etkisi altında bunların çoğu ellerinden geldiği kadar inanmış Müslüman gözükmeye,kraldan fazla kralcı olmaya çalışmışlardır.Lakin tüm bunlara karşın,kitaplarda göze çarpan sayısız kanıt,çevrelerinin onların Ermeni orijinli olduklarını bilerek,gerekli olduğu zamanlar hakaret amaçlı olarak "gavur","Ermeni dölü","gavuroğlu" ve benzer terimler kullanmaktan geri kalmadıklarını belgelemektedir.

Almanya'da yerleşik Türk yazar Kemal Yalçın da kitaplarında zorla İslamlaştırılmış gizli Ermeniler konusunu işlemektedir.Bu konuyla ilgili yazılmış ilk eseri olan "Seninle Güler Yüreğim" kitabında yazarın İslamlaştırılmış gizli Ermeniler ile onların nesilleriyle yapmış olduğu görüşmeler röportaj şeklinde takdim edilmektedir.Kitapta adı geçen kahramanlardan gizli Ermeni Sultan Bakırcıgil,hemen hemen tüm İslamlaştırılmış Ermeni kadınlara özgü olan ilginç bir ayrıntı sunmaktadır:"Çoğunluğun yüzü gülmezdi."Yalçın'ın diğer kitabı olan "Sarı Gelin"de ise Adıyamanlı tanınmış Bersumların ailesinden güzel Siranuyş'un hikayesine tanık oluyoruz.Bölgenin tanınmış Kürt ağalarından Nuri onu kurtarır ve daha sonra da kendisiyle evlenir.Yalçın'ın kitabında Nuri Ağa ve Siranuyş'un küçük oğulları Mehmet Nuri,annesi hakkında anlattıklarından İslamlaştırılmış Ermeni kadınların yaşadığı travmatik gündelik hayatları ve anıları net bir şekilde karşımıza çıkmaktadır."Anamın asıl ismi 'Siranuş' idi.Babamla evlendikten sonra,'Hanım' demişler.Anam,gençliğinde bana ve ağabeylerime;'Hele bana bir kere Siranuş deyin de duyayım!' derdi.'Siranuş' deyince bana sarılır öper,öper ağlardı.Çocukluğumda anamın ağlayışına bakar bakar ben de ağlardım.Anamın neye ağladığını bilmezdim.Anam bazen dağlarla,kuşlarla,taşlarla,toprakla,çiçeklerle konuşurdu.Konuştuğu dili anlamazdım.Sorduğumda başımı okşar;'Anamın,babamın dili,senin dayılarının dili,Hayların dili' derdi.Hayların dili,anamın gözyaşlarının diliydi..."(28)

Yusuf Baği'nin "Ermeni Kızı:Ağçik" anı-romanı da İslamlaştırılmış Ermeni kadınlar konulu ve hayatta kalmış görgü şahidinin anlattığı anılarına dayanan kitaplardandır.Fatma olarak isimlendirilmiş Mariam,onyıllarca yaşadığı acıyı içinde saklamış ve sadece ilerlemiş yaşında bir sırdaş bulabilerek anılarını onunla paylaşmıştır.Küçük yaşta soykırım dehşetini yaşamış olan Mariam,köyü,Erzurum'un Karskapı köyünü,iyi halli ve mutlu ailesini,kaybettiği babası,annesi ve iki erkek kardeşlerini gayet iyi hatırlamaktadır.Kitabın yazarı Yusuf Baği şöyle söylemektedir."Fatma,kimliğiyle ilgili bu bilgileri kimseyle paylaşamazdı,sadece bana güveniyordu ve ben sorular sorduğumda beni kırmıyor ve bazı şeyleri anlatıyordu."Fakat,görünüşe göre,yaşadığı korkudan dolayı,o yaşında dahi anlattıklarının sadece ölümünden sonra yayınlanmasını kendisinden rica eder.Kervanlarının ve ailesinin boğazlanma sahnesi hafızasına kazılmıştır:"Akşama doğru küçük bir grup olarak kalmıştık.Bizi de almaya gelecekleri zamanı bekliyorduk.Bile bile ölüme gidiyorduk.Ben küçüktüm,farkında değildim.Fakat diğer kafile halkı sonunun ne olacağını pek iyi biliyordu.Kamptan beşyüz metre kadar uzaklaştık.Kampa bakan askerler bizi cellatlara teslim ettiler.Cellatların ellerinde kılıç,bellerinde kama vardı.Bellerine bağlı kuşağın altındaki kamayı ve kılıcın üstündeki kanı gözlerimle gördüm.Bizim grubumuzu alan cellat kırk yaşlarında,kısa boylu,şalvar ve yelek giyinmiş,kaşları kalın ve siyah,esmer tenli,siyah bıyıklı,başında hamayil olan bir adamdı.O adam benim annem ve iki kardeşimi öldürdü."(29) Celladın görüntüsü tüm ayrıntılarıyla Mariam'ın hafızasına yerleşmiş ve hayatı boyunca ona eşlik etmiştir.Bu dehşet yüzünden hayatının değişik devrelerinde derin ruhsal sarsıntılar geçirmiş,fakat tüm bunları kendi öz çocuklarından dahi gizlemiştir.Mariam'a göre,öldürmeden önce cellatlar yalnız bir soru soruyorlardı."Müslümanlığı kabul ediyor musunuz?" ve onlardan ret cevabı alınca kılıcı indiriyorlar.(30) Küçük Mariam'ı Salih adlı başka bir cellat alır.Adını değiştirir.Fakat küçük çocuk uzun zaman gördüklerini anlatamayıp hep kabuslar görmüş,uyuyamamış ve anlattıklarına göre cellat İbrahim'in yüzü gözlerinin önünden gitmemiştir.Ailesini öldüren cellat onun çocuk belleğinde o kadar derin bir iz bırakmıştır ki yıllar sonra tesadüfen onu görünce hemen tanımış ve yine aynı travmayı yeniden yaşamış,fakat bunları hiç kimseyle paylaşmamıştır."Tabii kimseye söylemezdim,içimde kalırdı.Hiç sırdaşım yoktu.Ben kimseye güvenip de sırlarımı söylemezdim."(31) Lakin Mariam'ın sırrını koruyabilmesinde bulunduğu çevresinin de rolü vardı,çünkü o ortamda Ermeniler hiç hoş görülmezlerdi."Kimseye de derdimi söyleyemem,çünkü söylesem beni hiç ederler.Fatma daha Ermenidir derler."(32) Hayatının sonunda torunu Yusuf'a bunları anlatırken Fatma nine travmalı anılarını ve onlardan kurtulmak için uygun ortamın olmadığını söyledi."Benim en büyük sıkıntım nedir biliyor musun?Yusuf oğlum,bu sırları bir sırdaş bulamadığım için bunca yıl sakladım.Güvendiğim kimse yoktu.Ben de unutmaya çalıştım.Yalnız unutulur bir olay değildi"(33) sözleri bunu yeterince göstermektedir.

Gördükleri ve yaşadıkları dehşetler bu çocukları korkuya yönlendirir ve bu korku onlara hayatları boyunca eşlik eder ve bu açıdan Baskın Oran'ın hazırlamış olduğu "'M.K.' Adlı Çocuğun Tehcir Anıları" başlıklı kitabın kendisi kanıt niteliğindedir.Bu kitapta Adanalı Manvel Kırkyaşaryan sürgün yolundan geçip ebeveynlerini kaybettikten,belli bir süre kendisini evlat edinen ailelerin yanında kaldıktan sonra Halep'e varıp kurtulur.Lakin önemli olan,Sydney'de yaşayıp doksan yaşında olmasına rağmen Manvel Kırkyaşaryan hatıralarını anlatırken asıl ismini söylemekten korkması "Benim adım M.K.'dır" demesidir.

Burada bir ara vererek,İslamlaştırılmış Ermeni kadınlar konusunun Türk folklorunda da yer bulmuş olduğunu belirtmek istiyoruz.Bu ise,Ermenilerin İslamlaştırılmasının salt bir devlet politikası olmayıp aynı zamanda Müslüman toplumunun geniş katmanları tarafından da benimsenip uygulandığını göstermektedir.Örneğin,Ardahan'ın Posof ilçesinin Soyutveren köyünde yerel ağızla söylenen "Ermeni Gızı" adlı bir mani vardır.İşte o maniden bir parça:

İsmimi sorarsan ismim Ali'dir
Bizim din de cümle dinden uludur
Gel gız Müslüman ol galma Ermeni
Dönmez misin gara gozdi dinime.(34)

İslamlaştırılmış Ermeni kadınlar konusunda elimize ulaşan bir başka ilginç kitap Gülçiçek Günel Tekin'in "Kara Kefen" belge-romanıdır.Bu kitapta birkaç İslamlaştırılmış Ermeni kadınların hikayeleri yer aldığından dolayı,bunu daha çok bir derleme olarak kabul edebiliriz.Kitabın "İslamlaştırılmış Ermeni Kadınların Dramı" alt başlığı da dikkate değerdir.Kitaptaki birbirine benzeyen hikayelerden sadece Elazığ'ın Kulvenk köyünden Varter Tumacanyan'ın hikayesine değinmek istiyoruz.Varlıklı bir ailenin çocuğu olan Varter,katliamda Cafer Tan adlı bir Kürt tarafından kaçırılıp ölümden kurtulur ve onunla evlenir.Varter'in tüm ailesi öldürülür.Varter'in hikayesinde ilginç bir ayrıntı vardır.Bir süre sonra Varter kocasıyla kendi köyüne döner ve tek mirasçısı olarak baba evine,tarlasına,bağına sahip çıkar.Lakin köye dönüşün Varter için başka bir anlamı daha vardır,o kendi öz ortamına dönmektedir,bu ise onun için hem eziyet hem de tesellidir,fakat Varter bunu bilinçli olarak tercih etmiştir.Tüm bunlar bir taraftan ona kaybetmiş olduğu ailesini hatırlatmakta,bir yandan da özlemini giderme imkanı vermektedir.Daha sonra Varter bu konuda kızı Şirin'e şunları söyleyecekti:"Her tarlada,her ağacın altında,her çeşmede,her suyolunda annemin,babamın,kardeşlerimin izi vardı.Her eve girişimde,annemi,babamı,kardeşlerimi hayal ediyordum.Sanki onları görüyor,sanki sesleri kulaklarımı çınlatıyordu."(35) Fakat bir süre sonra köyü terketmek zorunda kalırlar ve bu,Varter için ikinci bir travma olur.Kitapta,Varter'in diğer İslamlaştırılmış kadınlar gibi,kaderdaşlarıyla ilişki içinde olduğu görülmektedir,onları birleştiren ise yaşadıkları acılardır.Şirin Tan'a göre annesi,bir diğer İslamlaştırılmış Ermeni kadın olan Melek'le çok yakın bir dostluk kurmuştu:"Zaman zaman sohbetlerinde ağlarlardı.Niye ağladıklarını bir gün olsun hiç sormadık,hiç sorgulamadık."(36) Varter Tan da bazı Hristiyan geleneklerini gizlice sürdürmeye çalışmıştır.Bu geleneklerden biri ekmek pişirirken üzerine haç yapmaktı,fakat bir gün kocası bunu görünce ona çok kızar ve "Ermeni kızı,yıllar geçti hala Ermeniliğinden vazgeçmedin!"(37) diyerek döver.Onun böyle yalnız,çevresi tarafından anlaşılmamış ve kendi iç dünyasına kapanmış halde kalmasını yıllar sonra çocukları acıyla hatırlayacaklardır.Onu anlamadıkları,onun dertlerini ve acılarını paylaşmadıkları için bugün vicdan azabı duymaktadırlar.Kızı Şirin,yıllar sonra şöyle söyleyecekti,"Biz onu hiç anlayamadık,hiçbir acısına ortak olamadık.Anam hep yalnızdı ve acı çekiyordu.Hiç kimse de onun derdini sormadı."(38) Varter'in,hayatının sonunda çocuklarına ettiği vasiyet de dikkate değer."Ben gün görmedim.Günlerim kara oldu.Hep acılar yaşadım.Yaşamım kara oldu.Ölürsem kefenim kara olsun."(39) Kitabın başlığı olan "Kara Kefen" sadece Varter'i değil,kaderdaş birçok İslamlaştırılmış Ermeni kadınların hayatlarını sembolize etmektedir.

Sonuç olarak,İslamlaştırılmış Ermeniler konusu hem Ermenistan'da,hem de Türkiye'de fazla araştırılmamış olduğundan dolayı,bu konunun ciddi ve çok yönlü,en önemlisi de her türlü politik istismarlardan ve önyargılardan uzak bir şekilde bilimsel araştırılması gereği vardır.Bu konuda Hrant Dink'in söylemiş olduğu sözle bu yazıyı sonuçlandırmak isteriz."Keşke akademisyen olsaydım ve sırf bu konu üzerinde bir çalışma yapsaydım."(40)

***

1-Eleştirmen Ömer Türkeş,modern Türk edebiyatında,Türkler haricindeki tüm milletlerin düşman olarak gösterildiğini belirtmektedir.Menfi kişilik yaratmanın en yaygın ve kabul gören şekli şahsın Türk olmadığını belirtmekte yatmaktadır.Bkz.Ertan Özlem,"Ermenileri 'Ötekileştiren' Edebiyat ve 'Hayatta Kalanlar'",Agos,8 Şubat 2008.

2-Oşin Çilingir,"Türk Romanında 1915 ve Örnek Eserler II",Agos,11 Ocak 2008.

3-Sefa Kaplan,"90. Yılında Ermeni Trajedisi:1915'te Ne Oldu?,2.bs.,İstanbul,Hürriyet Gazetecilik,2005,Söyleşiler,s.77-78.

4-Oşin Çilingir,"Türk Romanında 1915 ve Örnek Eserler V",Agos,1 Şubat 2008.

5-Yaşar Kemal,"Yağmurcuk Kuşu",İstanbul,1980,s.95.

6-Halil Berktay,"Nazım,Ermeni Kıyımı,Bir Kolej Hikayesi",Taraf,12 Ocak 2008.

7-Halil Berktay,a.g.m.

8-Halil Berktay,a.g.m.

9-"Kayıt Dışı Çocuklar Akrabalarını Arıyor",Sabah,7 Eylül 2005.

10-Harutyun Marutyan,"Milli Kimlik İnşasında Hafızanın Rolü" (Ermenice),Yerevan,2006,s.71.

11-Harutyun Marutyan,a.g.e.,s.72.

12-Erhan Başyurt,"Ermeni Evlatlıklar:Saklı Kalmış Hayatlar",2.bs.İstanbul,2006,s.11.

13-Harutyun Marutyan,a.g.e.,s.77.

14-Hrant Dink,"Türkler ve Ermeniler:İki Yakın Halk;Türkiye ve Ermenistan:İki Uzak Komşu,Ermeni Sorunu Tartışılırken...",İstanbul,2006,s.55.

15-Harutyun Marutyan,a.g.e.,s.82.

16-Ahmet Önal,"Bizimkiler,Bizi Duvar Diplerine Bıraktılar!",Yeni Aktüel,#116,s.50.

17-Hrant Dink,"Ölenlerin Değil,Kalanların Üzerinden Konuşalım",Zaman,26 Kasım 2005.

18-İrfan Palalı,"Tehcir Çocukları:Nenem Bir Ermeniymiş",İstanbul,Su Yayınevi,2005,s.14-15.

19-İrfan Palalı,a.g.e.,s.16.

20-İrfan Palalı,a.g.e.,s.16-17.

21-İrfan Palalı,a.g.e.,s.41.

22-İrfan Palalı,a.g.e.,s.122.

23-Fethiye Çetin,"Anneannem",5.bs.,İstanbul,Metis Yayınları,2005,s.29.

24-Salpi Ghazaryan,"'Anneannem' Romanının Yazarı Fethiye Çetin'le Söyleşi",(Ermenice),Azdak,Beyrut,27 Kasım 2006.

25-Salpi Ghazaryan,a.g.m.

26-Fethiye Çetin,a.g.e.,s.78.

27-Fethiye Çetin,a.g.e,s.60.

28-Kemal Yalçın,"Sarı Gelin",Bochum,2004,s.294.

29-Yusuf Baği,"Ermeni Kızı:Ağçik",İstanbul,2007,s.11.

30-Yusuf Baği,a.g.e.,s.13.

31-Yusuf Baği,a.g.e.,s.36.

32-Yusuf Baği,a.g.e.

33-Yusuf Baği,a.g.e.,s.37.

34-Ahmet Caferoğlu,"Doğu İllerimiz Ağızlarından Toplamalar",Ankara,1995,s.113.

35-Gülçiçek Günel Tekin,"Kara Kefen:İslamlaştırılmış Ermeni Kadınların Dramı",İstanbul,2008,s.12.

36-Gülçiçek Günel Tekin,a.g.e.,s.17.

37-Gülçiçek Günel Tekin,a.g.e.,s.19.

38-Gülçiçek Günel Tekin,a.g.e.,s.5.

39-Gülçiçek Günel Tekin,a.g.e.,s.21.

40-Erhan Başyurt,"Anneannem Bir Ermeniymiş! http://www.aksiyon.com.tr/detay.php?id=23084#yorumlar

---------------------------------------------------------------------------

*Doç.Dr.Ruben Melkonyan,Toplumsal Tarih,sayı:197,Mayıs 2010,s.36-42.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder