8 Şubat 2012 Çarşamba

"1915 Yazıları" vesilesiyle yeniden "Ermeni meselesi"/Ümit Kurt*

Taner Akçam bugün belki de Türkiye'nin en ihtilaflı meselelerinden biri olan "Ermeni sorunu" ve bunun etrafında dönen tartışmalarla ilgili resmî Türk tarih tezini ciddi biçimde sorgulayan,tabuları ve kalın duvarlarla örülü setleri zorlayan,bunu yaparken de bilim insanı olduğunu unutmayan,eleştirel bir tarihyazımı perspektifiyle çalışan cesur bir araştırmacı.Akçam'ın çalışmalarında yoğun bir biçimde kullandığı farklı belge ve arşiv malzemesinin kuru ve dar bir ampirisizm içerdiğini söylemek haksızlık olur.Zira Akçam'ın bu belge ve bilgi yığınının,ele aldığı problematiğin dönemin karmaşık sosyal,politik ve tarihsel süreçlerle olan rabıtasını dikkate alarak bir metodolojik çerçeve oluşturduğunu söyleyebiliriz.Bu noktalara ek olarak Akçam'ın bilimsel çalışma yaptığı gerekçesiyle asgari bir "akademik objektifliğe" sahip olması gerektiği ön kabulünü veri alsak da,objektif olmak ile tarafsız kalmak arasındaki nüansı da kaçırmamak elzem.Aksi takdirde Akçam'ın derinlemesine incelediği sorunun "tehlikeli sularına" nasıl cesurca ve vicdanla indiğini gözden kaçırmış oluruz.Gelelim Akçam'ın İletişim'den çıkan son kitabı "1915 Yazıları"na.Birbirinden ilginç yazılar içeren kitapta Akçam "Ermeni meselesi" etrafında dönen bir dizi tarihsel soruna göz atıyor.

Dr. Rupen Sevag Çilingiryan

Akçam "Dr. Rupen Sevag Çilingiryan Cinayeti" başlıklı makalede 1915 Ermeni sürgünü ve öldürmeleri etrafında yapılan tartışmaların merkezini teşkil eden temel soruyu biçimlendirmeye çalışmakta.Bu soru şöyle formüle edilebilir:İstanbul hükümeti veya daha doğru bir adlandırmayla İttihat ve Terakki Partisi,Ermenilerin imhasını hedefleyen bir politika izlemiş midir?Başka bir anlatımla,Ermenilere yönelik,işlendiği artık herkesçe kabul edilen cinayetler,doğrudan İttihat ve Terakki Partisi tarafından mı örgütlenmiştir?İttihat ve Terakki cinayetleri doğrudan örgütleyen değilse bile cinayetlerin işlenmesine karşı herhangi bir önleyici tedbir almış mıdır?Bu sorular ekseninde Akçam Ermeni entelektüeli Doktor Rupen Sevag Çilingiryan'ın öldürülmesi örneğinden yola çıkarak,makro bir çerçevenin içini mikro bir soruyla doldurmaya çalışmakta.Esas itibariyle Akçam'ın burada ortaya koyduğu ana tez Dr. Rupen Sevag Çilingiryan cinayetini İttihat ve Terakki yönetiminin sadece örgütlemek ve bilmekle kalmayıp,aksine iyi niyetli yerel yöneticilerin girişimleriyle kimi katillerin yakalandıkları ve yargılandıkları ender bazı durumlara müdahale ederek katillerin serbest bırakılmasını sağlamalarıdır.Çilingiryan olayında ortaya çıkan bu mesele aslında Osmanlı Ermenilerine uygulanan katliamın boyutlarına bakıldığında da görülebilir.Vakıa o ki İttihat ve Terakki merkezinin tehcir uygulaması ile ilgili gönderdiği emirlere itaat etmeyen bazı yerel yöneticilerin (liva mutasarrıflarının) nasıl merkezin gadrine uğradığı "Ermeni meselesi" tartışmalarında eleştirel tarihyazımının ortaya koyduğu önemli olgulardan biridir.Peki,kimdir Dr. Rupen Sevag Çilingiryan?Şair ve doktor olan Çilingiryan 1885 yılında Silivri'de doğmuş,İstanbul Ermeni entelektüel çevrelerinde yer almış ve dönemin diğer entelektüelleri ile yakın arkadaşlıklar kurmuştur.Çilingiryan,24 Nisan 1915'te başlayan Ermeni entelektüellerine yönelik tutuklamaların bir parçası olarak,22 Haziran 1915 tarihinde İstanbul'da tutuklanmış ve sonrasında Çankırı'ya,gözaltında bulunan diğer entelektüellerin yanına sürülmüştür.26 Ağustos 1915'te Çankırı'dan Ankara üzerinden Ayaş'a götürülmek üzere yola çıkarılmış ve yolda işkence edilerek öldürülmüştür.

Fuat Dündar

Kitaptaki en dikkat çekici makalelerinden biri de "Ermeni Meselesi Hallolunmuştur(1) Kitabına Yönelik Eleştiriler ya da Tarihçinin Belgeyle İlişkisi Üzerine" başlığını taşıyor.Bu makale,Akçam'ın tarihçi ve tarihi belge arasındaki ilişkinin niteliğine yönelik yaptığı eleştirel ve zihin açıcı analizleri içeriyor.Fuat Dündar'ın İttihat ve Terakki yönetiminin Anadolu'nun Türkleştirilmesi saikiyle 1913-1918 tarihleri arasında gerçekleştirdikleri etnisite mühendisliğini ele alan "Modern Türkiye'nin Şifresi:İttihat ve Terakki'nin Etnisite Mühendisliği,1913-1918" adlı çalışmasının özellikle "tarihçi ve onun belgelerle kurduğu ilişki" bağlamında birtakım sorunlu yanları olduğuna işaret eden Akçam,bunları irdelemeye girişiyor.Özellikle İttihat ve Terakki yönetimi tarafından çeşitli bölgelere ilişkin hazırlanmış etnik haritalar başta olmak üzere,gün ışığına çıkarttığı malzeme yığını itibariyle son derece önemli bir çalışma olmasına rağmen,Akçam,Dündar'ın bu çalışmasını tamamlanmış bir çalışmadan ziyade,birçok dokümanın biraraya toplandığı ham bir malzeme yığını özelliği arzettiğini belirtmekte.Akçam'ın Fuat Dündar'a yönelttiği önemli eleştirilerden bir tanesi -belki de en önemlisi- Dündar'ın 1915'te yaşanan olayları değerlendirirken "bir imha politikası olarak sürgün" gibi bir seçeneği kategorik olarak reddetmesi.Bir anlamda aslında bunun nedeninin Dündar'ın "tehciri ikincil bir olay" olarak ele alan görüşü eleştirmek,"tehcir'e gereken ve hak ettiği 'anlamı' vermek",diye tanımladığı bir tutumu geliştirmek istemesi olduğunu belirten Akçam,Dündar'ın Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt ve Denetleme Başkanlığı (ATASE) arşiv ve belgelerini "en güvenilir kaynak" telakki ederek,buradaki bilgileri sorgulamadan "doğrudur" diye aktarmasını "resmî devlet tezleri"ni eleştirel tarihçilik kisvesi altında yeniden piyasaya sürmekten başka bir şey yapmadığını ifade etmekte (s.41).Bu minvalde,Akçam'a göre Dündar,Ermenilere yönelik bir imha değil,bir iskân politikası uygulandığına inanmaktadır.Dündar'ın bu konudaki yaklaşımını tarih bilimi ve metodoloji açısından sorunlu bulan Akçam,tarihçiliğin esas olarak bir sürecin anlam ve açıklama bilimi olduğunun altını çizmekte ve bu süreci açıklarken "olayların akışında kendisini tekrar eden bazı pratikler bulmak ve sürecin genel eğilimlerini" (s.48) açığa çıkarabilmenin önemine vurgu yapmaktadır.Akçam'a göre Dündar,bir tarihçinin belgeyle arasında kurulması gereken "eleştirel ilişki"yi kurmayı başaramamış,ATASE belgesini sorgulama ihtiyacı bile duymadan doğru kabul etmiş ve analizlerini bunun üzerine kurmuştur.Esas itibariyle de bir tarihçinin temel tezlerini tek bir belgeye dayandırarak açıklamaya ve temellendirmeye çalışması,diğer taraftan bu tezlerle ilgili mevcut diğer arşiv malzemelerini ve çalışmalarını yok sayması,onları incelememesi,Dündar'ın ortaya koyduğu ana tezleri muayyen bir sistematik ve süreklilik örüntüsünden yoksun olduğuna işaret ediyor.Dolayısıyla bir tarihçi bir kaynaktan elde ettiği bilgileri,diğer kaynaklardaki mevcut bilgilerle test etmediği ve belgelerle "eleştirel bir ilişki" biçimi kurmadığı takdirde metodolojik bakımdan ciddi problemlerle karşılaşır.

1915 tehciri sırasında yüzbinlerce Ermeni'nin hayatını kaybetmiş olduğu,"resmî tez" de dahil tüm taraflarca kabul edilen bir durumdur.Ancak burada asıl tartışma bu ölüm olaylarının meydana gelmesinde belli bir kasıt unsurunun olup olmadığıdır.Zira İttihat ve Terakki Partisi,Ermenilerin imhası amacına yönelik bir kasta sahip değilse,1915'te yaşananların bir soykırım sayılması mümkün değildir.Akçam "1915 Yazıları"nda bu noktadan hareket ederek soykırımın iki temel unsuru olan kasıt ve grup tanımı üzerinde yoğunlaşmaktadır.Aslında buradaki önemli sorunsallardan biri Akçam'ın altını çizdiği üzere toplu öldürme eylemlerini planlayanların ve hayata geçirenlerin,bu işi kasti bir imha amacıyla yaptıklarına dair belge bırakmamalarıdır.Bu durumda da sosyal bilimciler arasında,kastı gösterebilmek için eylemi yapanların "niyeti" üzerine spekülatif kalmak zorunda olmalarına yol açmaktadır.Dolayısıyla bir olayın soykırım olup olmadığını belirlemedeki temel zorluk kasıt unsurunun nasıl oluşturulduğunun tespit edilmesi noktasında düğümlenmektedir.Akçam'a göre "kasıt unsuru,imha amacını doğrudan gösteren birinci el belge ve bilgilerin yokluğu veya yetersizliği durumunda,ikincil derecede önemli olarak sınıflandırılan dolaylı belgelere bakılarak ispat edilebilir"(s.123).

Gündüz Aktan

"Gündüz Aktan ve Soykırımda Saik Meselesi" başlıklı makalede Taner Akçam,Gündüz Aktan'ın soykırımda saik unsurunun önemine ilişkin ifade ettiği argümanları eleştirmektedir.Gündüz Aktan'ın temel tezi şu şekilde özetlenebilir:Eğer bir kitlesel katliam,politik,dini,stratejik vb. nedenlerden dolayı yapılmışsa buna "insanlığa karşı suç" denir.Ama aynı cinayet "gerekçesiz" ya da "aklın kabul etmeyeceği nedenlerle" yapılmışsa buna soykırım denir.Aktan'a göre soykırımın tek nedeni vardır:"Irkçı nefret".Bu tanıma göre de dünyada Holokost dışında soykırım yoktur.Akçam ise Aktan'ın bu iddialarının tersine,soykırımın sadece "gerekçesiz" veya sadece "ırkçı nefret" nedeniyle meydana geldiği biçiminde yapılmış olduğuna dair tek bir hukukî metin bile olmadığını vurgulamaktadır.Eğer sayılması gerekirse "soykırımın ulusal,etnik,ırksal,dinsel,politik vb. nedenlerle gündeme geleceği kabul edildiği gibi,bundan daha da önemli olan grubun grup olarak hedef alınmasıdır.Grup ulusal,etnik,ırksal,dinsel,politik nedenler dışında başka nedenlerle de imha edilebileceği için yasa yapıcılar,suçlanan kişilere kaçış imkanı tanımamak amacıyla özel olarak saikleri sayma yoluna gitmemişlerdir.Grubun hangi nedenlerle hedef alınmış olunduğu ikincildir"(s.153).

Akçam'ın kitabında işaret ettiği gibi soykırım tanımının yapıldığı sözleşmenin ikinci maddesinin asla saikleri sayma yoluna gitmediği madde hakkında yorum yapan tüm hukukçuların üzerinde anlaştıkları bir konudur:

"Ulusal,etnik,ırksal veya dini grupların soykırımsal eylemin kurbanı olma nedenleri konu dışıdır.Politik,ekonomik veya başka nedenlerle mi kurban oldukları önemli değildir,önemli olan sadece onların kurban olmalarıdır"(s.153).

Örneğin,Birleşmiş Milletler Uluslararası Hukuk Komisyonu'nda yapılan çeşitli tartışmalarda da ele alındığı üzere "soykırım suçunun oluşmasında saik unsurunun değil,grubun hedef alınması unsurunun belirleyici olduğunun"(s.147) altı çizilmiştir.Bu nedenle,Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin tüzüğü ve ceza maddeleri tanımlanırken soykırım suçunun hangi koşullarda gerçekleşmiş olacağı konusunda etraflı tanımlar yapılırken,saik konusunda herhangi bir belirleme yapılmamıştır.Yukarıda da ifade edildiği gibi,saik konusunda belirlenen ilke,"grubun grup olarak hedef alınması" ilkesidir.Bu bağlamda Akçam,Aktan'ın "soykırımın en önemli ve belirleyici ayrımının 'ırkçı nefret'" olduğu yönündeki argümanının uluslararası hukuk açısından hiçbir dayanağı olmadığını muhtelif hukukî metinler,kararlar ve örnekler üzerinden kanıtlamaya girişmektedir.Daha önce de belirtildiği üzere soykırım konusundaki asıl zorluk kasıt unsurunun ispat edilmesinde yatmaktadır.Bu bağlamda Akçam soykırımın artık doğrudan kanıtların yeterli olmadığı noktada,"eylemin belli bir süreye yayılarak yaygın ve sistematik uygulanması,eylemi yapanların sonuçları biliyor olmaları,enegelleyici önlem almamaları ve bu riski göze alarak eyleme devam etmeleri gibi kontekslerden"(s.156) de sonuç çıkartılarak ispat edilebileceğini belirtmektedir.Akçam'ın ortaya koyduğu bu analizler son tahlilde "Ermeni meselesi" ekseninde ele alındığında,1915'te yaşanan olayların neye tekabül ettiğinin aydınlatılması bakımından dikkate değer bir öneme haizdir.

Guenter Lewy

Guenter Lewy'nin "Osmanlı Türkiye'sinde Ermeni Katliamları,Tartışmalı Bir Soykırım" başlıklı,"Ermeni meselesi" ve "Ermeni Soykırımı" tartışmalarında resmî tarihyazımını ve görüşünü destekleyici nitelikteki çalışmasını eleştiren bir makale de "1915 Yazıları"nda mevcut.Taner Akçam bu makalede,Guenter Lewy'nin bu çalışmasındaki eksiklikleri ve yanlışlıkları ortaya koyduğu belgeler aracılığıyla izah etmeye girişmiştir.Esas itibariyle,Lewy'nin kitabının özünü teşkil eden ana iddia,Osmanlı yöneticilerinin Ermenileri imha etmek gibi önceden tasarlanmış (premeditation) bir plana sahip olmadıkları yönündedir.Lewy'e göre 1915-1916 katliamlarından merkezi hükümetin (İttihat ve Terakki) sorumlu olduğunu gösteren,bunu ispat edecek hiçbir sahici/gerçek belge yoktur.Lewy kitabının ilerleyen bölümlerinde vuku bulan ölüm hadiselerinin "zor iklim,yürüyerek kat edilmek zorunda olunan uzun mesafe veya yerel memurların keyfi tutumları"(2) gibi "özel" sebeplere bağlamaktadır.1915'te yaşananları soykırım olarak adlandıranların dayandıkları belge ve bilgilerin asılsız,güvenilmez olduklarını ispat etmeye soyunan Lewy,başta Naim-Andonian dokümanları (Aram Andonian,"The Memoirs of Naim Bey:Turkish Official Documents Relating to Deportation and Massacres of Armenians",Armenian Historical Research Association,Newton Square,PA,1965) olmak üzere,İstanbul Divan-ı Harb-i Örfi yargılamaları sırasında açığa çıkan belge ve bilgilerin ve son olarak Teşkilat-ı Mahsusa'nın Ermenilerin sürgün ve öldürülme işlerine karışmış olduğu ile ilgili belgelerin geçersizliğini "ispat" etmeye çalışmaktadır.Taner Akçam kitabında Lewy'nin doğruluğundan kuşku duyduğu bir diğer belge olarak Reşid Akif Paşa'nın 21 Kasım 1918'de Osmanlı Meclis-i Mebusanı'nda yaptığı konuşmaya dikkat çekmektedir.Bu konuşmada Paşa "İttihat ve Terakki Merkez Komitesi'nin Ermenileri imha emrini yazılı olarak gördüğünü ve bu emirle birlikte çetelerin katliamlara başladığını"(s.170-171) söylemektedir.Ancak Lewy,bu konuşmanın doğruluğundan şüphe edilmesi gerektiğini zira Paşa'nın bu konuşmasının planlanmış bir propaganda kampanyasının bir parçası olarak değerlendirilmesi gerektiğini düşünmektedir.Lewy'e göre yüksek sayıda ölüm meydana gelmesinin nedeni merkezin yerel yöneticiler üzerinde kontrolü sağlayamamasıdır.Lewy yereldeki/taşradaki memurların İstanbul'dan aldıkları emirleri dikkate almadıklarını veya merkezi hükümetin emirlerini bilinçli olarak sert bir biçimde yorumladıklarını düşünmektedir.(3) (Lewy'nin ileri sürdüğü bu tezin,iktidarı perde arkasından yönettiği 1908'deki İkinci Meşrutiyet'in ilanından 1913'teki mahut Bab-ı Âli Baskını'na müteakiben resmen hikmet-i hükümet olarak gerçekleştirdiği bütün ekonomik,sosyal ve siyasal reformlarda merkezileşmeye hayati önem atfeden İttihat ve Terakki Partisi/Örgütü açısından düşündürücü olduğunu söylemek gerekiyor) Bu bakış açısına göre hükümeti dinlemeyen taşradaki İttihat ve Terakki radikalleri eyaletleri kontrol altında tutamamaktadır.Örneğin Akçam,Lewy'nin merkezin zayıflığı ve bölgeleri kontrolden uzak olduğu teorisini son derece ileri götürdüğüne işaret etmesi hasebiyle Ermeni konvoylarını korumakla görevlendirilen ve İçişleri Bakanlığı'na bağlı jandarma birliklerinin de hükümetin kontrolü dışında hareket ettiğini yazdığını belirtmektedir.(4) Ancak burada hemen şu soru akla gelmektedir:Nasıl oluyor da mahkûmları hapishaneden çıkararak,onları jandarmaya katan İttihat ve Terakki merkezi hükümetinin jandarmaların işlediği cinayetlerden hiçbir alakası olmuyor?

Lewy'nin kitabında ortaya koyduğu bu iddialar sanki İttihat ve Terakki'nin kendi içinde veya İstanbul hükümeti ile yereldeki/taşradaki idareciler arasında bir merkez-çevre çatışmasının varlığına dikkat çekmektedir ancak başta Başbakanlık Osmanlı Arşivi olmak üzere eldeki belgelerde böyle bir çatışmanın varlığına dair bir bilgi veya belge mevcut değildir.Her ne kadar yekpare ve homojen bir örgüt olmamasına ve içerisinde birçok hizip barındırmasına karşın İttihat ve Terakki'nin merkezi otorite ve devlet şiarına ne kadar önem verdiği ilgili literatürde defaatle vurgulanmıştır.Akçam'ın da "1915 Yazıları"nda gösterdiği gibi "İttihat ve Terakki merkezinin,sadece kendi örgütü üzerinde değil,hükümet ve hükümetin merkezi ve yerel organları üzerinde de son derece sıkı bir kontrol ve denetimi olduğu konusunda onlarca,yüzlerce bilgi,belge,anı ve bilimsel çalışma vardır"(5)(s.177).Yine Akçam'ın kitapta belirttiği gibi örneğin Teşkilat-ı Mahsusa birliklerinin Ermenilerin tehcir ve sürgün işlerine karıştıkları ve cinayetlerden sorumlu oldukları konusunda,onlarca sanık ve şahit ifadeleri mevcuttur.Örneğin,İstanbul Başbakanlık Osmanlı Arşivi'nde Teşkilat-ı Mahsusa'nın olaylara doğrudan karıştığına dair belgeler mevcuttur.Teşkilat-ı Mahsusa çetelerinin esas itibariyle Kürt aşiretleri,Balkanlar ve Kafkaslar'dan gelen muhacirler (özellikle Çerkesler) ve hapishaneden çıkartılan mahkûmlar olmak üzere üç ana damardan beslenmiş olduğu konusunda elimizde yeteri kadar bilgi vardır.

Mal-Mülk Meselesi

Taner Akçam'ın "1915 olayları" etrafında tartıştığı ve Ermeni meselesi üzerine çalışan araştırmacıların ilgisine çok da mazhar olmayan -belki de belge ve arşiv yokluğundan- odaklandığı en önemli sorunsallardan biri Ermenilerin geride bıraktıkları mal ve mülklerin akıbeti üzerinedir.Akçam'ın "1915 Yazıları"nda satır aralarında ele aldığı bu konu aslında Türk tarihyazımının "sakıncalı" alanlarından biridir ve bir anlamda resmî tarihyazımının yumuşak karnını oluşturan kayda değer faktörlerden biri ve en önemlisidir.Zira bu konu etrafında açıklanmayı ve aydınlatılmayı bekleyen bir dizi sorunun cevabını beklediğini iştahlı araştırmacılara hatırlatmakta fayda var.Başbakanlık Arşivi Dâhiliye Şifre Kalemi belgeleri,merkezi hükümetin saldırıya uğrayan ve öldürülen Ermenilere karşı göstermediği hassasiyeti,onların geride bıraktıkları mallara sahip çıkmak konusunda gösterdiğine ilişkin yüzlerce belge ile doludur.Yine Akçam'ın bu konu ekseninde üzerinde ısrarla durduğu bir diğer hayati nokta,İstanbul Başbakanlık Arşivi'nin Ermenilerin geride bıraktıkları malların "savaşı finanse etmek,İslami burjuva sınıfı yaratmak,Müslüman muhacirleri yerleştirmek,tehcirin yol açtığı hükümet masraflarını karşılamak amacıyla son derece sistematik bir tarzda kullanıldığı konusunda"(s.216-217) yüzlerce belge ile dolu olduğudur.

Ermeniler:Sürgün ve Göç

"Bir Kitap ya da Bir Cinayetin Anatomisi" başlıklı makalede Taner Akçam,Türk Tarih Kurumu tarafından yayımlanan beş ortak yazarlı "Ermeniler:Sürgün ve Göç" isimli kitabı irdelemekte ve bu kitabın tehciri bir meşru müdafaa hakkı olarak değerlendirmesini eleştirmektedir.Tehciri âdetâ normalleştiren bu kitap ile ilgili Akçam'ın getirdiği çarpıcı tezlerden biri kitabın yazarlarının,kendi iddialarını haklı göstermek amacıyla ellerindeki belgeleri tahrif ettikleridir.Akçam'a göre Türk Tarih Kurumu ve onun beş yazarı,yabancı arşiv belgelerinin orijinallerini,Türk hükümetinin Ermeni Soykırımı konusundaki resmî tezine ve duruşuna paralel olarak "çarpıtmış,yanlış çevirmiş ve tahrif etmişlerdir"(s.269).Akçam bu makalede,yapılan bu tahrifatın ve çarpıtmanın boyutlarını etraflıca işlemektedir.

Vahakn N. Dadrian

"1915 Yazıları"nda üzerinde durulmayı ziyadesiyle hak eden yazılardan biri de Akçam'ın soykırım bilimi alanının en önemli otoritelerinden birisi olarak kabul edilen uluslararası hukuk uzmanı akademisyen Vahakn N. Dadrian'ın "Ermeni Soykırımı'nda Kurumsal Roller" ile ilişkili tezlerini sorunsallaştırdığı makalesi.Dadrian esas itibariyle Osmanlı-Türk belgelerine dayanarak 1915'in planlanması ve uygulanması konusunda son derece detaylı bilgiler aktarmaktadır.Dadrian "soykırım niyetini Türk kültürünün içinde potansiyel olarak varolan bir unsur olarak tanımladığı"(s.307) için Dadrian'a göre Ermenileri imha amacı,imha niyeti,Birinci Dünya Savaşı'ndan çok önce mevcuttur.Dadrian bu imha niyetini şekillendiren-somutlaştıran iki ayrı tarihten bahseder.Bunlardan birisi,İttihat ve Terakki'nin 1910 Kongresi öncesidir.Talat Paşa'nın yaptığı bir konuşmaya atfen,İttihat ve Terakki yöneticilerinin Ermenilere yönelik gizli tasarılarının varlığına vurgu yapan Dadrian,"imha niyetinin" 1910 Kongresi'nde "ülkenin zorla Türkleştirilmesi bağlamında bir genel politika"(s.308) olarak belirlenmeye başlandığını ve böyle billurlaştığını iddia etmektedir.İkinci önemli aşama olarak Dadrian 1912-1913 yıllarını veri almaktadır.Akçam'ın da belirttiği gibi Dadrian,1912 Balkan yenilgisinin,"Ermeni Soykırımı fikrinin doğuşunda büyük bir rol oynadığını"(s.308) savunur.Akçam'a göre Dadrian'ın bu değerlendirmeleri "bir 'doğuştan' çok,zaten varolan olgunlaşmamış bir fikrin partiye bu tarihte egemen hâle gelmesine"(s.309) işaret etmektedir.Örneğin Dadrian bu doğrultudaki en önemli değişikliğin,İttihatçı yönetimin yapısında olduğunu ifade eder.Bu yıl,Dr. Nâzım ve Bahaeddin Şakir merkez komiteye seçilirler.Dadrian'a göre Ziya Gökalp ile birlikte bu üçlü "soykırımın belirleyicisi"(s.309) olurlar.Hasılı,Akçam'ın da vurguladığı gibi Dadrian'a göre savaşın kendisi soykırıma yol açan bir neden değildir.Savaş varolan nedenlere momentum kazandıran bir hızlandırıcı parametredir.Bu çerçevede Dadrian'a göre Ermenileri imha niyeti zaten vardır ve bu niyeti gerçekleştirmek için şartların ve ortamın uygunluğu aranmaktadır.

Akçam,bu makalede Dadrian'ın tarihe fazlasıyla determinist açıdan yaklaşan bu perspektifini eleştirmektedir.Dadrian'ın tarihi ziyadesiyle 1915'ten geriye doğru okuduğunu belirten Akçam,Dadrian'ın 1915 öncesi her olayı,1915'e doğru atılmış "bilinçli adımların bir parçasıdır"(s.315) şeklinde mülahaza ettiğini belirtmektedir.Bu bağlamda Akçam karmaşık tarihsel süreçlerin ve gelişmelerin süreç içinde bunları yapan aktörlerin ve çözüm yollarının radikalleşmesi olarak değerlendirmek yerine,başta var olan kesin bir niyeti hayata geçirmenin fırsatlarının doğmuş olması ve bu fırsatların,niyet doğrultusunda kullanılması şeklinde açıklamayı tarihyazımı metodolojisi açısından sorunlu bulmaktadır.

Tarihle Yüzleşmek

"Türk-Ermeni Gerilimi ve Atılması Gereken Adımlar" başlıklı makalede Akçam her iki toplumun hem geçmişlerinin hem bugünlerinin;kendilerinin ve "ötekinin" kimliğini yeniden tanımlamak zorunda olmalarının her iki toplumun demokratikleşme süreçlerinde kilit aşamalar olduklarının altını çizmektedir.En nihayetinde ortada kullanılan "Türk" ve "Ermeni" kavramları ve bu kavramlara atfedilen basmakalıp özellikler bir kurgudan ibarettir.Türkiye'nin geçmişle hesaplaşma konusundaki ürkekliği ve âdetâ Kafkaesk korkularının siyasal ve toplumsal tarihimizin üst üste yığılmış nisyan katmanlarını daha da derinleştirdiğini söylemek mümkün.Nedenleri ve sonuçları üzerinde yeterli derecede kafa yorulmamış,acılarıyla/korkularıyla yüzleşme cesaretini gösterememiş,mağdur bıraktıklarıyla bir diyalog sürecine girmemiş,onlarla karşılaşmaktan imtina etmiş olayların ve dönemlerin kaba bir envanteri bile bize "nisyan katmanları" ile ilgili yeterli fikri veriyor.

Aslında burada Türkiye'nin yaşadığı temel açmaz Akçam'ın dikkat çektiği üzere eğer Türk toplumu tarihi ile yüzleşmek zorunda kalırsa,sosyal kurumlar,zihniyetler,inanç sistemleri,inanışlar,kültür ve hatta dil de dahil olmak üzere her şeyin sorgulanmaya başlayacak olmasıdır.Ancak unutmamak gerekir ki tarihle yüzleşmek ve geçmişle cesur bir biçimde hesaplaşmak bir toplumun demokratikleşme sürecinin en önemli göstergesidir.Zira geçmişle hesaplaşmayı insan hakları,demokrasi ve hukuk devleti ilkelerine dayanan bir siyasal kültür ve sistem inşa etmek ve daha da önemlisi toplumsal barışı tesis etmeye yönelik "demokratik bir proje" olarak görmek gerekir.Belki de ancak böyle bir yaklaşım ve tavır alış Akçam'ın da belirttiği gibi bizi bugün bir biçimde yükselen ve hattâ faşistleşen dalganın ana merkezini oluşturan İttihat ve Terakki komitacı geleneğin ve zihniyetin pençesinden kurtarabilir.Ancak bu sayede bu topraklara saf bir insan sevgisiyle bağlı,tertemiz Hrant'ın açtığı yoldan ilerleyerek barış için,adâlet için hâlâ bir şeyler yapabiliriz.Taner Akçam "1915 Yazıları"nı kadim dostu Hrant'a armağan ederken,Türk-Ermeni sınırının ve kapıların açılmasını temenni ederken bu kapının adının "Hrant Dink Kapısı" olmasını öneriyordu.İnşallah bir gün biz de o kapıdan nasipleniriz,oradan içeri gireriz ve bir yerlerde her şeye rağmen insan olduğumuzu -çok ağır olsa da- hatırlayabiliriz...

***

1-"Ermeni Meselesi Hallolunmuştur" kitabında Taner Akçam'ın merkezi tezlerinden birisi,Osmanlı arşiv malzemeleri ile Alman-Amerikan-Avusturya vb. gibi yabancı arşiv malzemeleri arasında,yaygın olarak iddia edildiği gibi,1915 konusunda içerdikleri bilgiler itibariyle bir çelişki olmadığı;tam tersine,bu arşivlerdeki belgelerin birbirlerini tamamlayan bilgiler içerdiğidir.
2-Guenter Lewy,"The Armenian Massacres in Ottoman Turkey:A Disputed Genocide",The University of Utah Press,Salt Lake City,2005,s.254,Taner Akçam,"1915 Yazıları" içinde,s.168.
3-Lewy kitabında yerel yöneticilerin İttihat ve Terakki merkez yönetimini dinlememesini iki nedene bağlamaktadır.Akçam'ın da üzerinde önemle durduğu bu nedenlerden birisini Lewy bazı memurların,Balkanlar ve Rusya'dan zorla göç etmek zorunda kalan ve bu nedenle bütün Hristiyanlardan şedit bir biçimde nefret eden Müslümanların varlığı olarak göstermektedir.Bkz.Guenter Lewy,a.g.e.,s.231-232,Taner Akçam,"1915 Yazıları" içinde,s.173.
4-Guenter Lewy'nin "zayıf ve güçsüz" olarak tanımladığı İttihat ve Terakki merkezi tezinin aksine,Taner Akçam "1915 Yazıları"nda İttihat ve Terakki merkezinin Ermenilere karşı izlenen politikayı gerçekten "sıradan bir yer değiştirme olarak anlamak isteyen yerel yöneticileri ya çeşitli yollarla imha"(s.213) ettiğine ya da görevlerinden aldığına vurgu yapmaktadır.Bunun yanında görevlerinden alınan yirmiye yakın yerel yönetici vardır ve bunlardan bazıları,gerek İstanbul yargılamaları sırasında verdikleri yazılı ve sözlü ifadelerde gerek anılarında görevlerinden,"Ermenilerin imhası eylemine karışmak istemedikleri için el çektirildiklerini açık açık söylemiş,yazmışlardır" bkz."1915 Yazıları",s.214.
5-Bu çalışmalar arasında Yusuf Hikmet Bayur,Şükrü Hanioğlu,Şerif Mardin,Tarık Zafer Tunaya,Sina Akşin,Feroz Ahmad,Y.A. Petrosyan,Şevket Süreyya Aydemir ve Ahmed Bedevi Kuran'ı anmak yeterlidir.

*Ümit Kurt,"1915 Yazıları" vesilesiyle yeniden "Ermeni meselesi",Toplumsal Tarih,Sayı:198,Haziran 2010,s.86-91.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder