11 Ocak 2012 Çarşamba

İttihat ve Terakki'den Teşkilat-ı Mahsusa'ya/Suat Parlar

Teşkilat-ı Mahsusa'nın kuruluş tarihi tespit edilememiştir.Teşkilat-ı Mahsusa'nın kurucusu Enver Paşa'dır.1918 yılında,Beşinci Şube'deki sorgusunda Maliye Nazırı Cavit Bey "Hükümet kararı ile yapılmış bir şey değildir" demiştir.(1) Diğer kuruculara gelince,Enver Paşa,teşkilatın başına ilk olarak çok sevdiği ve beğendiği Süleyman Askeri Bey'i Irak cephesinden çağırarak getirmiştir.Reisin isteği üzerine yardımcılığına Atıf (Kamçıl) Bey atanmıştır.İki üye de daha sonra belirlenmiştir;Emniyet-i Umumiye Müdür Muavini Aziz Bey ve Dr. Nazım Bey.Böylece bu dört isim,Teşkilat-ı Mahsusa'nın nüvesini oluşturmuştur.Beşinci üye olarak da Dr. Bahaeddin Şakir Bey eklenmiştir.Teşkilatın üst düzeydeki yönetici kadrosuna daha sonra bazı ünlü isimler de dahil edilmiştir;Yakup Cemil,Rüsuhi Bey (Daha sonra Mustafa Kemal'in Başyaveri olmuştur),Süvari Kaymakamı Hüsamettin (Ertürk),Eşref ve Hacı Sami Kuşçubaşı kardeşler,Ömer Naci (İTP konferansçısı),Bingazi Mebusu Yusuf Şetvan,Sapancalı Hakkı,İzmitli Mümtaz ve Eyüp Sabri Beyler gibi...

Teşkilat-ı Mahsusa'nın İstanbul'da bulunan merkez örgütü,yönetici komisyona bağlı olarak dört şubeye ayrılmıştır ve her şubenin başında bir subay bulunmaktadır:

1-Rumeli Şubesi'ne Arif Bey.
2-Kafkasya Şubesi'ne Yüzbaşı Rıza Bey.
3-Afrika,Trablusgarp Şubesi'ne Hüseyin Tosun ve (Tunuslu) Ali Başhamba Bey'ler.
4-Vilayet-i Şarkiyye (merkez Erzurum olmak üzere) masasına Dr. Bahaeddin Şakir Bey.Teşkilat-ı Mahsusa,gönüllü müfrezeler ve çeteler kurarak gayrinizami harp yöntemleriyle çalışmalarını sürdürmüştür.

Teşkilat-ı Mahsusa'nın,resmen ve doğrudan doğruya teması Harbiye Nezareti'yle olup,bu ilişkiyi reisi yürütmüştür.Örgütün,nezaretin levazım ve nakliyat daireleriyle,İttihat ve Terakki ile tüm resmi daireler ve milli kurumlarla yazışma yetkisi vardır.Asıl ilginci,Teşkilat-ı Mahsusa'nın bütçesinin gizli olmasıdır.Önceleri Müdafaa-i Milliye Cemiyeti'nden para alan örgüt daha sonra Harbiye Nezareti'nin örtülü ödeneğinden para almaya başlamıştır.Ayrıca,Almanlar da örgüte yüklü miktarda para yardımında bulunmuşlardır.(2) Alman askeri misyonunun ve diğer kaynakların verdiği para oldukça büyük bir meblağa,4.000.000 liraya ulaşmıştır.Teşkilat-ı Mahsusa'nın operasyonlarında söz sahibi olan Almanlar,faaliyetleri izlemek üzere irtibat subayları görevlendirmişlerdir.Örneğin;Kuşçubaşı Eşref'in Arabistan Yarımadası'ndaki operasyonları ile Alman otoriteler arasındaki bağlantıyı Teğmen von Kress von Kressenstein sağlamıştır.Enver Paşa ile Alman Genelkurmayı arasındaki bağlar,örgütün operasyonları ile Alman emperyalizminin çıkarlarının bir noktada kesişmesini belirlemiştir.

Teşkilat-ı Mahsusa personeli,ağır kayıplara uğramadan önce 1916 yılında kadro olarak 30.000 kişiye ulaşmıştır.Örgütün ajanları,bugünün düşük yoğunluklu savaş stratejisi uzmanlarını kıskandıracak niteliklere sahiptir.Örgütün ajanları arasında;doktorlar,mühendisler,gazeteciler,din adamları,tarikatçılar,birkaç fırka mensubu politikacı ve geçmişleri kuşkulu ama,sadakatlerine kesinlikle güvenilen pek çok gerilla savaşı uzmanı bulunmaktadır.Gruplar içinde en ağırlıklı olanı subaylardır.Geri kalanların çoğu özellikle Balkanlar'da yaşanan gerilla savaşlarında deneyim kazanmış çetelerde görev yapmış kişilerdi.Adı,İttihat ve Terakki'nin gücü,özlemleri ve şiddetiyle özdeşleşen bu kontrgerilla örgütünün kuruluş amaçları nelerdi?

"Bu teşkilatın gayesi,bir taraftan bütün İslamları bir bayrak altında toplamak,bu suretle Pan-İslamizme vasıl olmaktır.Diğer taraftan da Türk ırkını siyasi bir birlik içinde bulundurmak,bu bakımdan da Pan-Türkizmi hakikat sahasına sokmaktır.Enver Paşa'nın bir yandan Emiri Efendi'nin İttihat ve Terakki programındaki Pan-İslamizminden,diğer taraftan da Ziya Gökalp'in Pan-Türkizminden ilham aldığı muhakkaktır."(3)

Türk-İslam sentezine dayalı politikaların uygulanmasında,çelik çekirdeğin vurucu gücü ve siyaset planlama merkezi olan örgütün amaçları konusunda bir başka kaynakta da şu bilgiler yer alıyor:

1-Yıkıcı faaliyetlere karşı mücadele etmek ve İmparatorluk içindeki ayrılıkçı ve milliyetçi grupların düşmanla olası işbirliğine,başka bir deyişle Enver Paşa'nın vatana ihanet diye tarif ettiği faaliyetlere engel olmak.

2-Eğitilmiş ve tecrübeli ajan kadroları oluşturarak,İngiliz ve Fransız sömürgelerine ve Osmanlı İmparatorluğu'nun bir düşman işgaline uğrayabilecek bölgelerine yerleştirmek.Düşmanı sömürgelerinde meşgul tutma stratejik fikrinin Almanlardan çıktığı anlaşılmaktadır.Bunu gerçekleştirme konusundaki özgül taktikler esas olarak Teşkilat-ı Mahsusa'nın omuzlarında bulunuyordu.

3-Rus Orta Asya'sında Müslüman Türklerin ayaklanmasına yol açacak adımları atmak.

4-Çeşitli türlerde askeri harekatlar:Teşkilat-ı Mahsusa ajanlarının silah altına aldığı ve eğittiği feda edilebilir çetelerle baskınlar,sabotajlar,şaşırtma hareketleri ve düşmanın haberleşme hatlarının tahribi;casusluk.(4)

Bu eylemlerin merkezi siyasetleri Türk-İslam sentezine göre belirlenirken,dış Türkler teması da ön plana geçiyordu.Özellikle,Ziya Gökalp'in öncülüğünü yaptığı Turan davası,Teşkilat-ı Mahsusa'nın Kafkasya'daki çalışmalarında uygun bir siyasi hat sağlıyordu."Rusya'daki Türkler Ne Yapmalı?"(5) adlı makalesini yazan Gökalp,Turan'ın yüzölçümü,nüfusu ve siyasal rejimi konularında tezler ortaya atmıştı.Onun ısrarla savunduğu çizgi bugün Orta Asya'ya açılan Türkiye Cumhuriyeti'nin politik dayanaklarının ipuçlarını sunmaktadır.Ancak akılda tutulması gereken bir diğer nokta,Pan-Türkist politikanın kökenlerinde bulunan Alman etkisidir.Alman Genelkurmayı,Almanların doğu cephesinde ateşteki kestaneleri Osmanlıların almasını istemiştir.Bu amaçla Osmanlı'nın gözlerini Orta Asya'ya çevirmek ve Pan-İslamist politikanın sömürgelerde güçlenmesini önlemek isteyen İngiltere ve Fransa'da İttihatçıların Pan-Türkist Kafkas siyasetine itiraz etmemişlerdir.Emperyalizmle bulaşık olan Pan-Türkizm siyasetleri sentezin diğer yanını oluşturan İslamcı siyasetin önüne geçebilmiştir.Sentez deyimiyle nitelendirdiğimiz emperyal İttihatçı programatik,eklektik yapısıyla bu tür manevralara imkan vermiştir.Bu programatik,jeopolitik imkanların,emperyalizmden aldığı onay,İmparatorluğun şanı,mistiği ve yayılmacı içeriğinin kapitalist enternasyonalin doğrultusuna uyumu bugün de geçerlidir.

Teşkilat-ı Mahsusa'nın,devletin legal organları ve İttihat ve Terakki'yle bağları hep bir giz perdesinin altında kalmıştır.Ancak,Harbiye Nazırı ve İttihatçıların askeri kanat lideri Enver Paşa'yla örgüt arasında sıkı bağlar bulunmaktadır.Merkez-i Umumi'nin de onayıyla,Teşkilat-ı Mahsusa'nın çalışma,program ve esaslarını Enver Paşa'nın belirlemesi sağlanmıştır.Enver Paşa da,Teşkilat-ı Mahsusa'da gövdelenen siyasetlere hep bağlı kalmış,bu programı Orta Asya içinde de sürdürmek istemiştir.

Teşkilat-ı Mahsusa bu kutsal amaçlarını gerçekleştirirken,toplumun lümpen kesimlerini dayanak olarak kullanmıştır.Ağır suçlardan tutuklu ve hükümlü bulunanlara 1913 yılında,"Darül Harbe gidecek eşhas hakkındaki takibat ve mücazatın teciline dair Kanun-ı Muvakkat" çıkarılmıştır.Teşkilat-ı Mahsusa Kıtaları adı verilen bu birliklere ilişkin en sert eleştiri Ahmed Rıza Bey'den gelmiştir.Ahmed Rıza Bey'e göre,katiller ve caniler orduda bulunmamalıdır.Bunun üzerine özürü kabahatinden büyük bir cevap gelmiştir.Harbiye Nezareti Ordu Dairesi Reis Vekili Behiç (Erkin) Bey,bu mahkumlardan büyük kısmının orduya değil de,Teşkilat-ı Mahsusa emrine verildiklerini ve bu kuruluşta kendilerinden yararlanılmış olduğunu,bu bakımdan kıtalardaki askerlerin ahlakını bozmalarının mümkün olmadığını söyleyince,Ahmed Rıza Bey şiddetle;"O teşkilatın ne olduğunu biliyoruz.İleride hesabını soracağız" demiştir.(6) Hesap sorma söyleminin oldukça eskilere dayandığı görülüyor.Ancak,toplumun lümpen gruplarını örgütleyerek kontrgerilla örgütlerinde istihdam etmenin siyasi bir geleneğe dönüştüğü açıktır.Teşkilat-ı Mahsusa'da görev yapan Falih Rıfkı Atay şunları yazıyor:"Bu katiller ordusundan bir şey anlamadım.Kafamdaki harp şiiri söndü."(7) Savaşın,iç savaşla bütünleşen savaşın şiirini anlamakta güçlük çekiyoruz doğrusu.Ancak,katillerden ordu kurmanın maliyetinin oldukça düşük ve halen yürürlükte olan bir politika olduğunu biliyoruz.Zira,Teşkilat-ı Mahsusa'nın cephelerde dövüşen ve özellikle fedakar genç subaylardan oluşan birlikleri,örgütün niteliğinde belirleyici olamamışlardır.Asıl iç savaş cephesinde görevlendirilen ve 1915 Ermeni Tehcirini organize eden katiller topluluğu bu örgüte rengini vermiştir.Teşkilat-ı Mahsusa içinde,ülkesine hizmet ettiği inancıyla İngiliz ve Fransız emperyalizmine karşı savaşan idealist kadroyu saygıyla anıyoruz.Ancak,tekrar olsun,örgütün iç savaş içindeki konumunu ve Alman emperyalizmi destekli programatiğini,kontrgerillanın kanlı tarihselliği olarak değerlendiriyoruz.Bu geleneği,Osmanlı başıbozuk birliklerine dayandırmak,örneğin SS faaliyetleriyle karıştırmamak da doğru olur.

Örgüt içinde,İstanbul polisinin başında bulunan Emniyet Genel Müdür Yardımcısı Aziz Bey'in varlığı,Teşkilat-ı Mahsusa'ya polisiye bir nitelik de kazandırmıştır.Polisiye ve paramiliter karakteri,İstanbul askeri valisi Cevat'ın,Merkez-i Umumi'den Dr. Nazım,Atıf Rıza,silahşor Yakup Cemil ve Dr. Bahaeddin Şakir gibilerinin nüfuzu,Teşkilat-ı Mahsusa'yı çelik çekirdekte imtiyazlı bir konuma yükseltmiştir.Örgüt,ülkenin dört bir yanında ilişki ağlarına sahip olmuştur.Bu arada Erzurum,Pan-Türkist eylemlerin planlama ve yönetim merkezi haline gelmiştir.Ağustos 1914 başında,Taşnak Partisi,şeflerini Rusya Ermenileri arasında muhbir ağları oluşturmaya ikna etmek üzere,Bahaeddin Şakir Erzurum'a gönderilmiştir.Teşkilat-ı Mahsusa'nın Erzurum'u,eylem ve planlama üssü olarak seçmesinin önemi Erzurum Kongresi'nde görülecektir.Ayrıca Pan-Türkist eylemlerin ve organizasyonların merkezi haline getirilen Erzurum,bugün de bu çerçevedeki yerini korumaktadır.Orta Asya Türki cumhuriyetlerine gönderilen paramiliter birliklerin geçiş kapısı olmanın yanında,oldukça güçlü bir faşist organizasyonun merkez üssü konumunu sürdürmektedir.

Teşkilat-ı Mahsusa'nın bugüne akan eylem dinamiklerinden biri de Pan-İslamizm siyasetidir.Birinci Dünya Savaşı'nın başlamasıyla birlikte,koyu bir İslam propagandası gündeme getirilmiş,İtilaf devletleri sömürgelerinde propaganda savaşına girişilmiştir.Cihad vurgusu taşıyan bu yazılı propaganda savaşı,çeşitli düzeylerde yürütülmüştür.Savaş ilanı belgesi,Cihad fetvası,padişahın beyannamesi ve "Beyanname-i Cihad" ile birlikte sayısız broşür,Teşkilat-ı Mahsusa ajanları tarafından Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde ve dışında dağıtılmıştır.Özellikle taşrada kitlesel bir heyecan dalgası yaratmak üzere,İstanbul basınında yayınlanan makaleler çoğaltılarak her tarafa gönderilmiştir.Teşkilat-ı Mahsusa'nın İstanbul basınıyla olan verimli işbirliği,kutsal devletle onun bölünmez bütünlüğü esasına dayalı prensibi,basının temel anlayışı haline getirmiştir.Bu arada,İslam Birliği idealinin en üst perdeden savunulması işini,Tasvir-i Efkar gazetesinin editörü Yunus Nadi üstlenmiştir.İslamcı,İttihatçı,Almancı,Kemalist,Ethemist,Nasyonal-Sosyalist vs. rüzgar gülü Yunus Nadi,basın ahlakına uygun biçimde Pan-İslamist politikaya dair yazılarıyla halkı irşad etmiştir.Bir başka İstanbul gazetesi,İttihatçı görev dağılımında payına Pan-Türkizm düşen Tanin gazetesi,yoğun biçimde Cihad propagandasına katkıda bulunmuştur.Alman emperyalizmi destekli İslam ve Cihad propagandası karşılıksız kalmamıştır.Bir kaynağa göre:"Genellikle,bunların yayınlanması için Almanya'nın ilham ve cömertçe yardımlar verdiği kabul ediliyordu."(8) Alman emperyalizmi destekli Müslüman propagandasına,Şeyh Salih el-Şerif el-Tunusi gibi yüce din adamları da yazdıkları broşürlerle katılmışlardır.Ancak Şeyh Salih hazretleri,Cihadı anlatırken bir Müslüman Cihadında Hristiyan müttefiklerin savaşmasını anlatmak zorluğu karşısında bu tip dünyevi meseleleri bir yana bırakarak,doğrudan Almanya'nın desteklenmesini istemiştir.Şeyh hazretlerinin iyi bir Teşkilat-ı Mahsusa ajanı olduğunu,Kuşçubaşı Eşref Bey'in anılarından öğreniyoruz zaten.

Teşkilat-ı Mahsusa'nın,İslami çelik çekirdeğin gücünü,siyasal tabanını geliştirmede bir araç olarak gören Hamidiye İslamını eylem pratiğiyle aştığı görülmektedir.Ancak,o dönem atılan temellerin kısa süren toplumsal altüst oluşlar dışında,devletin yazısız ilkelerinde yer aldığı açıktır.Dine dayanmayan bir burjuva devlet otoritesinin kitleleri kuşatamayacağı bilinci,Türk egemen sınıflarının siyaset rezervlerinde erkenden yerini almıştır.Osmanlı tekkeleri,tarikatlar ve bunların temsil ettiği toplumsal dinamikler düzen içi kanallara çekilmiştir.Yönetici sınıfların hukuk,ideoloji kodları,bu kurumlar aracılığı ile topluma aktarılmıştır.Anadolu halkı;Kafkasya'da,Çanakkale'de,Galiçya'da Osmanlı egemen sınıflarının emperyal programlarını uygulama adına ölüme gönderilirken temel dayanak dindir.Kanlı Pazar'da,gericiler,ABD emperyalizmini protesto edenlere saldırtılırken,yine dine dayanılmıştır.12 Eylül faşizminin dayandığı tek sivil örgütlü güç tarikatlardır.İşte bu devlet siyasetinin köşe taşlarını belirleyen Teşkilat-ı Mahsusa türü uç eylemlilik örgütleri,Nakşibendilerden,Mevlevilere,Bektaşilerden,Melamilere kadar birçok tarikatı siyaset planlamaları çerçevesinde,Alman emperyalizminin desteğiyle sözde İslamın kurtuluşu adına harekete geçirebilmişlerdir.Teşkilat-ı Mahsusa'nın,bu politika çerçevesinde hizmetlerinden yararlandığı bir isim de Said-i Nursi'dir.Nurculuk akımının önderi Said-i Nursi,Teşkilat-ı Mahsusa'nın önemli isimlerinden Kuşçubaşı Eşref'in yakın arkadaşıdır.Teşkilat-ı Mahsusa'nın yürüttüğü ve propaganda sorumluluğu Eşref Bey'de olan Pan-İslamcı propagandaya,Said-i Nursi de önemli katkılarda bulunmuştur.Nurculuğun,devletin gizli servislerine dayalı din davalarında başı çekmesinde bu tarihsel başlangıcın önemi olsa gerektir.Nitekim,Said-i Nursi'den sonra hareketin önde gelen kişilerinden Albay Hacı Hulusi Bey'in de MAH ve MİT ile ilişkileri bilinmektedir.Bu çizginin son yıllardaki önemli temsilcisi Fethullah Gülen ise CIA destekli ılımlı İslam projesinin devlet protokolüne dahil lideri konumundadır.

Almanya'nın Yakındoğu'daki çıkarları ile örtüşen Pan-İslamizm politikası oldukça erken bir tarihte,1889'da Friedrich Naumann tarafından formüle edilmiştir.Cihad çağrısı ile açılım yapan İslam Birliği politikası,Almanya'nın askeri manevra alanını genişletmeyi de hedefliyordu.Alman emperyalizmi,Müslümanları birleştirerek İtilaf devletleri sömürgelerinde isyanlar çıkarmayı planlıyordu.Belirli bir iğretilik ve yoğun bir pragmatizmle bu politikayı destekleyen İttihatçılar,Hamidiye anlayışı çerçevesinde resmi bir İslam yarattılar.Hayri ve Musa Kazım Efendi türünden mason Şeyhülislamlar da bu politikanın bayraktarı oldular.Teşkilat-ı Mahsusa'nın Birinci Dünya Savaşı boyunca yürüttüğü özel propaganda savaşı yanında,Alman Genelkurmayı'nın istekleri doğrultusunda askeri eylemleri de olmuştur.Örneğin Mısır,Teşkilat-ı Mahsusa'nın en çok önem verdiği ülkedir.Teşkilat-ı Mahsusa ajanı Abdülaziz Çaviş,Cihad ve İslam Birliği politikasının Mısır'daki propagandacısı konumundadır.Mısır'ın dışında Habeşistan,Sudan,Hindistan ve Kafkasya'da da sabotaj,isyan,casusluk faaliyetlerine girişilmiştir.Örgütün İslamı kullanma becerisi,Türkiye'de din ile devletin gizli örgütleri arasındaki bağları göstermesi açısından ilginçtir.

Bu temelde kendilerini İslami bir hümanizmanın temsilcisi sayan,barışı erdem olarak benimsediklerini söyleyen Mevlevilerden müteşekkil bir Mevlevi taburu kurulmuştur.Teşkilat-ı Mahsusa'nın destek ve yönlendiriciliğinde kurulan Mücahidin-i Mevleviye,1915 yılında oluşturulmuştur.Silahlı kuvvetlerin moral desteğini artırma yanında,Suriye ve Filistin'deki Arapların dostluk ve desteğini kazanmak için,bu saygın tarikatın konumundan yararlanılmıştır.Tabur,İstanbul'daki Mevlevi şeyh ve dervişlerden kurulmuştur.Büyük bir hileyle başka tarikatlardan olan veya tarikat mensubu olmayan şahısların da tabura girmesine izin verilmiştir.Tabura giren herkes geleneksel Mevlevi başlığı sikkeyi takacaktı.Taburun komutanlığına Mevlevi tarikatının lideri Veled Çelebi atanmış,Yenikapı Mevlevihanesi Şeyhi Mehmed Abdülbaki Efendi de tabur komutan vekili yapılmıştır.Mevlevi taburu İstanbul'da kurulduktan sonra bir süre Konya'da kaldı.Bu arada,Teşkilat-ı Mahsusa'dan gelen askeri danışmanlarla kadrosu genişletildi.Mevlevi taburu daha sonra Dördüncü Ordu emrine verilerek Şam'a gönderildi.Ayrıca Bektaşilerden de gayrinizami harp birlikleri oluşturularak,bunlar da Gelibolu ve Kafkasya'ya gönderildiler.

Teşkilat-ı Mahsusa'nın oldukça geniş ajan ağı,özel savaş birlikleri,fedai katilleri,sabotaj grupları yanında oluşturduğu dini gruplar psikolojik harbin çeşitli örneklerini verdiler.Fas,Cezayir,Tunus,Trablusgarp,Mısır ve Kuzey Afrika'ya hatta Cava ve Sumatra'ya gönderilen Teşkilat-ı Mahsusa ajanları,Alman emperyalizminin stratejileri doğrultusunda Cihad ve İslam Birliği propagandasına yöneldiler.Alman askeri misyonunun önde gelen üyelerinden Bronsant Paşa'nın,Teşkilat-ı Mahsusa ile Alman ajanlarının eylemlerini koordine ettiği bilinmektedir.Ayrıca,Dr. Kurt Prüfen gibi Avusturya-Alman gizli istihbaratının önemli isimleri,Osmanlı-Alman ortak istihbarat operasyonlarını kontrolleri altında tutmuşlardır.(9)

Azılı katillerle,doğu hümanizmini temsil eden Mevlevi dervişlerini,Arap şeyhlerini,maceracı lümpenleri,fedai subayları,Balkanlar'da savaşmış özel birliklerin silahşorlerini aynı amaçlar doğrultusunda harekete geçiren Teşkilat-ı Mahsusa,gerçek iktidar=gizli devlet olgusunun en iyi örneklerinden biridir.Bu konuda,Teşkilat-ı Mahsusa reislerinden Hüsamettin Ertürk şunları dile getiriyor:"Bu teşkilata büyük ümitler bağlamış olan İttihat ve Terakki,seçtiği fedakar zabitan sayesinde Birinci Cihan Harbi başlarken ve bütün harp süresince,İslam memleketlerinde olsun,diğer Türk diyarlarında olsun,oralarda çeşitli hareketler ihdasına,isyanlar tevlidine muvaffak olmuştur.Bilhassa harp esnasında,bir memleketin maddi ve manevi cephelerini sarsmak,onu içinden çökertmek için öyle fedai bir teşkilata ihtiyaç vardır.Nitekim,İspanya dahili harbindeki meşhur Beşinci Kol'un gayesi,İkinci Cihan Harbi'nde gerilla adıyla isimlendirilen çetelerin vazifesi,bundan başka bir şey olmamıştır.Birinci Cihan Harbi'nde Enver Paşa'nın metodu,belki de ondan sonra birçok milletlerin dikkatini çeken ve üzerinde ehemmiyetle durdukları bir teşkilat olarak tarihe mal edilmiştir."(10) Bu ölçüde işlevsel bir örgütlenme biçiminin tarihe mal olmaması pek düşünülemez.Teşkilat-ı Mahsusa'nın iç savaş örgütü niteliği ve devletin çelik çekirdeğine sağladığı güçle,egemen sınıfların otoritarizmini simgeleyen kalıcı ve etkili bir model olduğu kesindir.

Teşkilat-ı Mahsusa'nın eylem jeopolitiği içinde Kafkasya ile Orta Asya'nın özel bir değeri vardır.Kafkasya ve Orta Asya seferleri için Trabzon'u üs olarak seçen Teşkilat-ı Mahsusa,burada Yahya Kahya,Osman Kahya türünden çete komutanlarını örgütlemiştir.Düzensiz birliklerin yanında,Trabzon'daki üsse,subaylar da gönderilmiştir.Trabzon ve çevresi Teşkilat-ı Mahsusa birliklerinin başına Yüzbaşı Rıza Bey getirilmiştir.İlk eylem,teşkilatın en büyük çetesinin başında Yakup Cemil Bey'in Batum'u fethi ile başlamıştır.Bu harekete Binbaşı Asım,Lazistan Mebusu Sudi,Yüzbaşı Halit,Şakir (Kesebir),Ethem (Çerkez) Bey'ler de katılmışlardır.

Kafkasya seferleri Trabzon'dan yönetilmiştir.Buraya,Çarlık Rusyası içine gidecek kişiler gönderilmiştir.Rusya'ya geçişler,seferberlik ilan edilmeden önce başlamıştır.Bu iş gece kayıklarla yapılmıştır.Hopa,Artvin kayıkçıları oralı olan birçok kimseyi Rus sınırları ötesine geçirmiştir.Bu eylemler çok etkili olmuş,oldukça geniş sayılan bir örgüt kurulmuştur.Bu örgütün Milli Mücadele yıllarında Sovyetlerin siyasi ortamına ilişkin doğru istihbarat almada yararı biliniyor.Onbeşinci Kolordu komutanı Kazım Karabekir ve Meclis Reisi Mustafa Kemal'in bölgedeki Teşkilat-ı Mahsusa ağlarından raporlar aldığı ve bu konudaki özel istihbarat ilişkilerinin Sovyetlerin gücünden yararlanmaya dayalı siyasi rekabetlerde de kullanıldığına dair ipuçları vardır.Diğer yandan,Trabzon'da öldürülen Mustafa Suphi önderliğindeki komünistlerin katlinden Teşkilat-ı Mahsusa'nın sorumluluğu,Kafkas jeopolitiği,Sovyetler,anti-komünist örgütlenme ekseninin karmaşık niteliğini iyice açığa çıkarmaktadır.İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi istihbarat örgütlerinin,Teşkilat-ı Mahsusa'nın eylem jeopolitiği ve hatta pek çok eski kadrosundan yararlandığı da bir gerçektir.Ancak,asıl ilginci,devletin çelik çekirdeğini temsil eden Teşkilat-ı Mahsusa'nın,güçlü siyaset pratiği yanında kalıcı stratejiler de belirleyebilmesidir.İttihatçı eylem jeopolitiğinin temel alanlarından olan Kafkasya ve Orta Asya'ya ilişkin Türkiye Cumhuriyeti'nin açılımları,tampon devlet konumunu sağlamlaştıracak öğelerle doludur.Sovyetler Birliği ile Batı arasında anti-komünist,ancak SSCB ile düşmanca ilişkilerini ön plana çıkarmayan ve emperyal heveslerini barışçılık kisvesi altında gizleyen Türkiye Cumhuriyeti,Soğuk Savaş'ın mimarlarından olabilmiştir.Bugün de Pan-Türkist yönelimlerini açıkça ilan ederek,Osmanlı emperyal siyasetlerinin vurucu gücü Teşkilat-ı Mahsusa ile köklü tarihsel bağlarını açığa çıkarmıştır.

Teşkilat-ı Mahsusa'nın eylem jeopolitiğini belirleyen alanlar,bugün Yeni Dünya Düzeni'nin yayılmacılık misyonunu benimseyen alt-emperyalist Türkiye'nin hareket alanlarıdır.Örneğin,Ömer Naci Bey'in Teşkilat-ı Mahsusa'nın gayrinizami birlikleri ile ayaklanma çıkarmaya çalıştığı Azerbaycan'da Türkiye'nin adı darbelere karışmıştır.

Makedonya'ya gelince;Eyüp Sabri,Yüzbaşı Zinnun ve Ömer Naci Beyler Sarajevolularla birleşerek sabotaj eylemlerini sürdürmüşlerdir.Bu arada Teşkilat-ı Mahsusa'nın en önemli siyasi eylemlerinden biri de,Batı Trakya'nın işgal edilmesiyle kurulan Garbi Trakya Hükümet-i Muvakkatesi olmuştur.Özel bir iç savaş örgütü niteliğindeki Teşkilat-ı Mahsusa'nın kurduğu bu hükümet,bir bakıma kontrgerillanın ilk hükümet deneyimidir.Umum Çeteler kumandanı Eşref Kuşçubaşı'nın komutasındaki 116 kişilik bir çete,Bulgar çetelerinin öldürdüğü Türklerin intikamını almak için Edirne dolaylarına gönderilmiştir.Çete kendiliğinden içerilere doğru sarkmış Koşukavak,Kırcaali ve Mestanlı'yı işgal etmiş,yerel savunma örgütleri kurmuş,bu ilçelerde yerli hükümet başkanları atamıştır.Enver Paşa'nın emriyle tüm Batı Trakya işgal edilmiştir.Gümülcine,sonra da İskeçe işgal edilmiştir.Daha sonra önemli bir ticaret limanı olan Dedeağaç Yunanlar tarafından teslim edilmiştir.

Garbi Trakya Hükümet-i Muvakkatesi,Gümülcine'nin işgalinden sonra kurulmuştur.Reisliğine Müderris Salih Hoca getirilmiştir.Bu hükümet bir çeşit ilçeler federasyonu olmuştur.Teşkilat-ı Mahsusa'nın çekirdek kadrosunun tümünün yer aldığı bu eylem,ismi konmamış Teşkilat-ı Mahsusa'nın en büyük çıkışıdır.Daha sonra olaylar şöyle gelişmiştir:Başkumandanlık vekaleti bu hareketin başında olanlara geri dönmelerini emretmiştir.Garbi Trakya hükümetinin yöneticileri bu emre karşı bir tepki olarak,Garbi Trakya Hükümet-i Muvakkatesi'nin istiklalini ilan etmişlerdir.(26 Ağustos 1329-8 Eylül 1913)

Hükümetin istiklal bildirisinin altında Teşkilat-ı Mahsusa'nın üç önemli lideri Süleyman Askeri,Hacı Sami,Kuşçubaşı Eşref'in imzaları vardır.Ayyıldızlı yeşil-beyaz renkli bir bayrak belirleyen,resmi bir ajans kuran hükümetin 5.000 kişilik bir de silahlı kuvveti vardır.Daha sonra merkezin talimatıyla iki buçuk ay süren eyleme son verilmiş,Süleyman Askeri,Eşref,Hacı Sami,Çerkez Reşit ve diğerleri İstanbul'a dönmüşlerdir.Ancak,Batı Trakya'da kurulan hücreler varlığını devam ettirmiştir.Fuat (Balkan) Bey ve arkadaşları Batı Trakya'da bırakılmış,yeraltına çekilen örgüt Süleyman Askeri Bey'in sorumluluğuna verilmiştir.Müdafaa-i Hukuk benzeri yerel örgütlerin ilk örneğini oluşturan Batı Trakya geçici hükümeti,Milli Mücadele'nin provası gibidir.Anadolu hareketinin örgütlenmesinde İttihatçı fedailerin rolü düşünüldüğünde bu siyasi pratik daha da anlam kazanır.Ancak bir geleneğe de işaret eder;kontrgerillanın bu topraklardaki en önemli mayası Teşkilat-ı Mahsusa,devletin çelik çekirdeğinin politik rezerv ve reflekslerinde kilometre taşı gibidir.Teşkilat-ı Mahsusa'nın eylem jeopolitiği mirasında Batı Trakya'nın bugünkü önemi bilinmektedir.MİT'nın aktif operasyon sahasına giren bölge Türkiye Cumhuriyeti'nin doğal hinterlandı olarak görülmektedir.

Teşkilat-ı Mahsusa veya Enver Paşa'nın deyimiyle Umuru Şarkiyye Mukaddes Cihadı hayata geçirmekle de görevliydi.Ermeni Tehciri'nde birinci dereceden sorumlu organizasyon Teşkilat-ı Mahsusa idi.Azeri Profesör Hamit Aliyev'in anlattığı bu acı olaylar,Teşkilat-ı Mahsusa'nın iç savaş örgütü niteliğine de ışık tutmaktadır:"Türk tarihçisi Ahmed Refik (Altınay) öz müşahadelerine esaslanarak gösterir ki,Hususi Teşkilat çetelerinin en mühim vazifelerinden biri bednam deportasiye (tehcir) kanununun muvaffakiyetini temin etmekten,daha doğrusu Ermeni Kırgını'nda faal iştirak etmekten ibaret idi.Bu maksat için onlara Harbi Nazırlık tarafından hususi hazırlık talimi geçirildi."(11)

Teşkilat-ı Mahsusa'nın hapishanelerdeki ağır ceza hükümlülerinden,Balkanlar'dan ve Kafkasya'dan göç eden Müslüman gönüllülerden oluşan birlikleri daha Tehcir Kanunu yayınlanmadan önce eylemlerine başlamışlardır.Savaşın ilk aylarında bu birliklerce yapılan köy baskınları,talan ve öldürmeler,İstanbul'a bazı şikayetlerin yapılmasına neden olmuştur.Ermenilere yönelik saldırılarda Sarıkamış yenilgisi dönüm noktasıdır.Şubat 1915 yılında verilen bir emirle,önce ordudaki Ermeni askerler silahsızlandırılır ve bunlardan işçi birlikleri kurulur.24-25 Nisan'da,başta İstanbul olmak üzere geniş çaplı tutuklamalar yapılır.Birçok vilayette bu tutuklama eylemleri 19 Nisan günü başlamıştır.Tutuklamalar 19 Mayıs'a kadar sistematik olarak devam eder.Bazı bölgelerde tutuklular gözdağı amacı ile idam edilirler.Amaç sürgünlere yönelik direnişi baştan kırmaktır.Öte yandan tüm Ermenilere,devlet görevlerinden el çektirilmekte ve ülke içinde seyahat yasağı konulmaktadır.Ermeni halkın silahsızlandırılması ise savaştan önce başlamıştır.Teşkilat-ı Mahsusa'nın özel timlerinin silah arama,savaş vergisi toplama,asker kaçağı arama gerekçesiyle giriştiği baskınlarda oldukça sistemli öldürme ve yağma olayları gündeme gelmiştir.Halkın ve Ermeni askerlerin silahsızlandırılması,önderlik yapacak erkek nüfusun tutuklanması ve öldürülmesi,tehcirden önceki adımlardır.

Kanunun uygulanmasında Anadolu'yu Türkleştirme görevinin sahibi Teşkilat-ı Mahsusa asli örgüt olmuştur.Teşkilat-ı Mahsusa'nın özel birlikleri daha Tehcir Kanunu yürürlüğe girmeden,devletin çelik çekirdeğinin aldığı Anadolu'nun etnik açıdan arındırılması programını yürürlüğe sokmuşlardır.Araştırmacı Doğan Avcıoğlu,Ermeni Tehcirinde,Alman emperyalizmi destekli özel iç savaş örgütünün rolünü şöyle tespit ediyor;"Yüz binlerce Ermeni,çok kısa sürede ve topluca Anadolu dışına çıkarılırlar.Teşkilat-ı Mahsusa ve güvenilir İttihatçılar,Ermeni sorununu temelden çözme amacını güttüğü ve Almanlarca onaylandığı anlaşılan bu geniş çaplı ve sistemli sürgünü planlar ve yürütürler.İttihat ve Terakki Genel Merkezi'nde Dr. Bahaeddin Şakir,bu sürgün politikasının şampiyonluğunu yapar."(12)

Sürgün ve katliamın uygulanması sonucunda:Özellikle Doğu illerinde yoğunlaşmış özel savaşın karargahı durumuna getirilen Erzurum ve Harput gibi merkezlerde toplu katliamlara girişilmiştir.Katliamlara Teşkilat-ı Mahsusa birlikleri yanında,Kürt çeteleri,jandarmalar ve sivil halk da katılmıştır.Ayrıca Ermenilere herhangi bir yardım yapılmaması hususunda halk uyarılmıştır.Üçüncü Ordu Komutanlığı'nca yayınlanmış bir emirde şu uyarılar yer alıyor:"Bir Ermeniyi tesahup edecek (koruyacak) bir Müslümanın hanesi önünde idam ve hanesi ihrak (yakma) ve memurinden ise tard ve divan-ı harbe sevk ve himayeyi reva görenler ciheti askeriyeden iseler nisbeti askeriyelerinin kafi berayi muhakeme mezkur divan-ı harplere tevdi olunması."(13)

Ordunun desteğini yanına alan Teşkilat-ı Mahsusa,Anadolu'nun yeniden fethine girişmiştir.Asıl önemlisi,Türkleştirme planının belirli aşamaları olması ve yalnızca Ermenileri değil,diğer azınlıkları da kapsamasıydı.Bu konuda Doğan Avcıoğlu'nun ABD elçisi Morgenthau'nun gözlemlerini aktardığı şu satırlardaki yorumu oldukça ilginçtir:"Türkler,Rumlara,Ermenilere karşı uyguladıkları yöntemi uyguladılar.Onları Osmanlı ordusuna aldılar,işçi taburlarına aktardılar.Kafkasya ve öteki savaş alanlarında yol yapımında kullandılar.Bu Rum askerlerinin binlercesi,Ermeniler gibi,soğuk,açlık ve öteki yoksulluklar yüzünden öldüler.Rum köylerinde de ev ev silah araması yapıldı.Rum kadın ve erkekleri de,Ermeniler gibi dövüldü ve onlara işkence edildi.Büyük çapta bir yağma anlamına gelen el koymalara Rumlar da uğradılar...Rumlar,Ermeniler gibi,Osmanlı hükümetine sadakatsizlikle suçlandılar...Rumlar her yerde gruplar halinde toplandılar.Türk jandarmalarının sözde koruyuculuğu altında,genellikle yaya olarak iç bölgelere taşındılar."Doğan Avcıoğlu,büyükelçinin bu iddialarına karşılık şu yorumu getiriyor:"Abartmaları ve gerçek dışı iddiaları bir yana bırakarak,buraya kadarki gelişmeleri özetlersek,İttihatçı hükümet,yabancı müdahaleleri körükleyen ve Batı Anadolu'nun Makedonya gibi Yunanistan'a katılmasına yol açabilecek olan Rum sorununu,Batı Anadolu'dan Rumları uzaklaştırıp yerlerine Türkleri ve özellikle Rumeli göçmenlerini yerleştirerek temelinden çözmek istemiştir."(14) Örneğin,1917'de tam bir Rum kasabası olan Ayvalık,Bosna'dan gelen göçmenlere verilmiştir.Rumların arazilerine,evlerine,bu göçmenler ve bölgede yaşayan Türkler tarafından el konulmuştur.

Teşkilat-ı Mahsusa'nın eylem stratejisini çizip,Merkez-i Umumi yani devletin çelik çekirdeğinin direktifi ile uyguladığı Türkleştirme siyasetini Celal Bayar şöyle dile getiriyor:"1914 yılı başlarında Osmanlı yöneticileri kendileri için iki önemli sorunun varolduğu tespitinde bulunmaktadırlar.

1-Her türlü hürriyeti suistimale hazır ölçüsüz bir muhalefet.
2-İmparatorluğun tamamiyet ve vahdetini gizli,açık vasıtalarla tehdit eden iftirakçı (ayırıcı) Türk olmayan unsurlar.

Hükümet normal faaliyeti dışında,Merkez-i Umumi'de ve Harbiye Nezareti'nde bir emri vakiin zararlarını önleyici tedbirler için çalışıyordu.Harbiye Nezareti'ndeki gizli toplantıların başlıca konusu stratejik noktalarda kümelenmiş ve dış menfi tesirlere bağlı gayri Türk yığınakların tasfiyesi idi."(15)

İttihat ve Terakki'nin İzmir temsilcisi,Demokrat Parti istibdadının Cumhurbaşkanı Bayar,etnik arındırma konusundaki stratejinin Merkez-i Umumi'de ve Harbiye Nezareti'nde kararlaştırıldığını belirtmektedir.Avcıoğlu'na göre,milletçe var olmak ya da yok olmak olarak görünen gayri Türk yığınakların tasfiyesi Cumhuriyet düzenine akan ve devletin kurucu ilkeleri arasında yer alan anlayış ve siyasetler rezervinde yerini almaktadır.

Ancak,Teşkilat-ı Mahsusa bu eylemlerinde yalnız değildir.Pan-Germanizmin ideolojik donanımından da yararlanmıştır.Türkiye'de,Cumhuriyete akan burjuva devlet kurum ve siyasetlerinin oluşumunda Pan-Germanizmle beslenen pozitivist,pragmatik siyaset anlayışının etkisi büyüktür.Örnekleyecek olursak;halkların hayvan sürüleri gibi Avrupa'nın bir başından diğerine sürgün edilmesi,Alman fetih planlarının bir parçasıdır.Pan-Germanist birliğin yıllar süren propaganda çalışmaları,Almanya'nın yaşam alanını Orta Avrupa,Balkanlar ve Yakındoğu'ya yayılmada görüyordu.Pan-Germanist ideolojinin etki alanında bulunan İttihatçı kadrolar tıpkı onun gibi,kendi fetih düşlerini yani Pan-Türkizmi yaratmada gecikmediler.Şoven İttihatçı kadroların tek isteği Osmanlı İmparatorluğu'nun varlığını ve devletin sürekliliğini güvence altına almak değildir.Ayrıca,ırksal özdeşlik temelinde daha büyük bir imparatorluk hayali içindedirler.İttihatçıların emperyal istekleri,uyuyan bir eylem jeopolitiği içinde,Cumhuriyet döneminde de devam etmiştir.Yurtta anti-komünizm,cihanda anti-sovyetizm şiar haline getirilmiştir.

İkinci Dünya Savaşı'nda,Kafkasya'ya gözünü diken Teşkilat-ı Mahsusa'nın kalıntıları daha sonra Soğuk Savaş'ta önemli görevler üstlenmişlerdir.Saldırgan,şoven ve militarist bir ruh halinin topluma egemen olması için,Pan-Türkizm,Pan-İslamizm,Rum,Ermeni,Arap,Hristiyan düşmanlığı türünden her unsur,propaganda malzemesi yapılmıştır.Devletin çelik çekirdeği,devletin her ne pahasına olursa olsun korunması ve egemenlerin denetiminde bulunması saplantısıyla hareket etmiştir.Türk-İslam sentezi,bir bakıma olağanüstü araçsal ve eklektik yapısı nedeniyle,çelik çekirdeğin ideolojik programı haline gelmiştir.Devlete eklemlenmiş ve dinamikleri devlet hizmetine koşulmuş İslam ile yayılmacı eylem jeopolitiğini haklı çıkaran Türklük motifi,bugün de çelik çekirdeğin ideolojik yapısı durumundadır.Korkak ve hain bir burjuvazinin,ilkel sermaye birikim sürecini,deportasyon ve katliamlara bağlaması bunda etkendir.Devletin çelik çekirdeği,egemen sınıflara özgü siyaset rasyonalitesini ve kültür kurumlarını vs. müthiş bir pragmatizmle,birinden diğerine geçerek belirlemiştir.Suç ortağı burjuvazinin paralize olmasını sağlamıştır.Bu suç ortaklığı,devletin yazısız hukukunu ve kontrgerillaya dayalı yapılanmasını,siyasetin ekseni haline getirmiştir.Komitacılık,tehcir geleneği,muhalefetin terörle yok edilmesi,katil sürülerine dayalı özel birlikler,militarizm,ırkçı bir milliyetçilik,çelik çekirdeğin yazısız terör hukuku,burjuvaziyle gizli devletin tarihsel buluşma noktalarıdır.

İlkel sermaye birikimi süreciyle deportasyon (tehcir) arasındaki bağlantı,bugün de yaşanan sürece anlamlı ipuçları sağlayacak niteliktedir.Bu konuda Toynbee (Türk dostu olarak bilindiğinden objektifliğine Doğan Avcıoğlu da güvendiğini belirtiyor):"Batı Anadolu Rumlarına karşı Türk misillemesi,1914 ilkbaharında genelleşmiştir.Rum topluluklarının tümü,terör yoluyla evlerinden ve topraklarından uzaklaştırılmıştır.Birçok durumda taşınır mallara el konulmuş ve bireyler,bu süreç içinde öldürülmüşlerdir...Terör,Rumeli göçmenleri kadar yöresel nüfustan kurulu ve biçimsel olarak normal Osmanlı jandarmasına takviye kuvvet diye bağlanmış çeteler (Teşkilat-ı Mahsusa) tarafından yürütülmüştür."(16)

Milli-kapitalist devletin kuruluşunda her yerde geçerli olan enternasyonal yasa işlemiş,sermaye birikiminin mayalanma süreçleri,sürgün,katliam,yağma,şoven propaganda ve özel savaş birlikleriyle yürütülmüştür.Ne adına?Böyle bir soruya verilecek politik,ideolojik ve tarihsel yanıtların yanında hepsini içerecek sınıfsal-siyasal iktisata dayalı yanıt,en doğrusu olacaktır.

"Sürgün,genellikle kısa bir sürede gerçekleştirildiğinden,sürgünler,mallarının pek az bir kısmını satabilir ya da beraberlerinde götürebilirler.Geride bırakılan malların yönetimi,hükümetçe saptanan komisyonlara bırakılırsa da,bu konuda birçok yolsuzluk olduğunu kabul etmek gerekir.Ermeni mallarından zenginleşenler olur.Ermeni binalarına genellikle göçmenler yerleşmekle birlikte,bu karışıklık içinde,bir kısım parti nüfuzluları ve fedailer çabuk zenginleşme yollarını bulurlar.Boş kalan ticaret yerleri de doldurulabildikleri ölçüde milli burjuvaziye palazlanma imkanını getirir.Ermeni çiftlikleri ve arazileri göçmenlerin,köylülerin ve bu arada kudret sahibi kişilerin tasarrufuna geçer."(17)

Milli burjuvazinin katliam,deportasyon,kontrgerilla yöntemleriyle gelişmesini anlatan bu satırlar,sermayenin devletin çelik çekirdeğindeki tarihsel konumunu aydınlatmaktadır.1914'de patlak veren Birinci Dünya Savaşı,İttihat ve Terakki'nin özlem duyduğu Türk-İslam,sermaye sınıfının yaratılması için gerekli ortamı sağlamıştır.Müslüman-Türk işadamlarının her türlü spekülatif kazancı güvence altına alınırken Ermeni ve Rum tehciri ile doğan boşlukları,Müslüman-Türk işadamları doldurmuşlardır.Savaş dönemi boyunca,anonim şirketler açısından,o güne kadar görülmedik bir canlanma yaşanmıştır.1914-1918 arasında 123 anonim şirket faaliyete başlamıştır.Tehcirin,Osmanlı ordularının güvenliğine ilişkin bir uygulama olarak gösterilmesi tarihsel bir yalandır.Sınıfsal dinamiklere oturan,devletin çelik çekirdeğini,ırk temelinde güçlü bir etnik topluluğa dayandırma amacını güden ilkel sermaye birikimini,şoven bir milliyetçiliğin isterik saldırganlığı ile bütünleyen planlı bir eylemdir.Türkiye'de modern bir devlet kurumlaşmasının deportasyon,katliam,devletin beslediği spekülatif sermaye ortamında oluşması,acımasız bir sınıf diktatörlüğünün temellerini atmıştır.Cumhuriyet,her ne kadar kopuş söylemini temsil etse de,esas olan tarihsel süreklilik ve kontrgerilla düğümleridir.

***

1-Philip H. Stoddard,"Teşkilat-ı Mahsusa",s.47.

2-Philip H. Stoddard,a.g.e.,s.59.

3-Hüsamettin Ertürk (Anlatan),Semih Nafiz Tansu,"İki Devrin Perde Arkası",s.110.

4-Philip H. Stoddard,a.g.e.,s.150.

5-Yeni Mecmua,sayı 38.

6-Meclis-i Mebusan Zabıt Ceridesi,1332,s.132-136.

7-Falih Rıfkı Atay,"Zeytindağı",s.36.

8-Philip H. Stoddard,a.g.e.,s.33.

9-Philip H. Stoddard,a.g.e.,s.59.

10-Hüsamettin Ertürk,a.g.e.,s.110.

11-Mete Tunçay,"Cihat ve Tehcir",s.8.

12-Doğan Avcıoğlu,"Milli Kurtuluş Tarihi",s.1135.

13-Taner Akçam,"Türk Ulusal Kimliği ve Ermeni Sorunu",s.110.

14-Doğan Avcıoğlu,a.g.e.,s.1122.

15-Celal Bayar,"Ben de Yazdım",cilt 5,s.1573.

16-Doğan Avcıoğlu,a.g.e.,s.117.

17-Doğan Avcıoğlu,a.g.e.,s.1141.

---------------------------------------------------------------------------

*Suat Parlar,Osmanlı'dan Günümüze Gizli Devlet,3. bs.,İstanbul,Genç Mephisto Kitabevi,2005,s.64-84.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder