17 Ocak 2012 Salı

İlk Soykırım/Robert Fisk*

Margada Tepesi sarptır ve volkanik kayalarla doludur;Doğu Suriye çölünün epey yükseğinde delici parlak ışığı ve gölgeleriyle göze çarpan bir yerdir.Zirvesi soğuktur,kış yağmurları kayalar arasındaki katmanları eritip çamura çevirir;kahverengi toprak yığınları tepenin eteğine doğru ağır ağır akar.Daha da aşağıda Habur'un suları gri,ağaçsız kıyıların arasından süzülür,karanlık sırları taşıyan bir ırmak olarak,siyah kum tepelerine doğru sapar.Burada kötü bir şeyler olduğunu anlamak için ille Margada'da neler yaşandığını bilmeniz gerekmez.Doğu Polonya'nın ormanları gibi,Margada Tepesi de kökü kurutulmuş bir hafızanın mekânıdır;o yüzdendir ki,bölgede görevli Suriyeli polis memuru,parlak yanaklı,pos bıyıklı bir adam,"evet,ben doğmadan çok uzun zaman önce buralarda korkunç bir şeyler olmuş" der sadece.

Dehşet verici kanıtları bulan kişi,Independent fotoğrafçısı Isabel Ellsen idi.Yağmur altında,bir yarıktan tepeye doğru inerken elini kahverengi toprağa attı ve karşısında bir kafatası buldu;kemikleri koyu kahverengi,dişleri hâlâ parlayan bir kafatası.Onun solunda çamura saplanmış bir belkemiği vardı.Ben yarığın diğer tarafında toprağı kazdığımda,bütün bir iskelet ortaya çıktı ve sonra bir başka iskelet,sonra üçüncüsü;iskeletler o kadar yakın konmuştu ki,kemikler adeta birbirinin içine geçmişti.Çamurun her karışından bir kalça kemiği,bir kafatası,bir diş dizisi,mafsal ve kamış kemikleri fırlıyordu.1915'te dehşet içinde öldükleri gün,binlercesi nasıl sıkı sıkıya birbirlerine bağlanıp boğulmaya terkedildiyse,şimdi de öyle yakındılar birbirlerine.

Kemikler zaman içinde yumuşamış ve kile benzer bir hal almıştı,ellerimizin arasında ufalanıyordu;en az onları öldüren Türk zalimlerin bizden unutmamızı istediği kadar hızla yok olan bütün bir insan soyunun,son ölümcül kalıntılarıydı karşımızdaki.Bu küçük cinayet tarlasında elli bine yakın Ermeni öldürülmüştü;ve Ellsen ile bir toplu mezarın üzerinde olduğumuzu anlamamız birkaç dakikamızı aldı.Zira Margada ve onun etrafındaki Suriye çölü (vaktiyle Türkiye Ermenistan'ı olan bölgedeki binlerce köy gibi) Ermeni halkının Auschwitz'i,dünyanın ilk ve unutulan Soykırımı'nın mekânıydı.

Auschwitz'le paralellik kurmak hiç de yanlış değil.Türkiye'nin Ermeni halkına sözkonusu dönemde uyguladığı terör,Ermeni ırkını ortadan kaldırmak yönünde bir girişimdi.Ermenilerin can kaybı yaklaşık bir buçuk milyondu.Türkler Ermeni nüfusunu "yeniden iskân etmekten" (Almanlar da daha sonra Avrupa Yahudileri için aynı şeyi söyleyecekti) açıkça söz ederken,Türk hükümetinin gerçek niyeti kesinlikle belliydi.Sözgelimi 15 Eylül 1915'te Türk İçişleri Bakanı Talat Paşa,Halep'teki valisine telgrafla şu emri göndermişti (bu belgenin karbon kopyası mevcuttur):"Hükümetin...Türkiye'de yaşayan bütün belirlenen kişileri tamamen yok etmeye karar verdiği konusunda daha önce bilgilendirildiniz...Alınacak önlemler ne kadar trajik olursa olsun,varlıkları ortadan kaldırılmalıdır ve yaşa veya cinsiyete bakılmamalı,vicdan muhasebesine girilmemelidir."

Himmler'in 1941'de SS katillerine söylediği de tam bu değil miydi?Burada,Margada Tepesi'nde şimdi o "belirlenen kişilerden" geriye kalanın üzerinde duruyorduk.Ve yanında beş yaşındaki yeğeni Hagop'la,Suriye kasabası Der Zor'dan Habur'un yukarısına aynı arabayla geldiğimiz Borhus Dakesyan o "trajik önlemler" hakkında her şeyi biliyordu:"Türkler topyekûn aileleri öldürmek için buraya getirdi.Günlerce sürdü.Onları,büyük kısmı aç ve hasta,birçoğu çıplak olan erkekleri,çocukları,kadınları grup grup bağladılar.Sonra tepenin üzerinden nehire ittiler;itmeden önce içlerinden birini vuruyorlardı.Ceset diğerlerini de dibe sürükleyip boğsun diye.Böyle yapmak ucuzdu.Tek bir mermiye mal oluyordu."

Dakesyan küçük çukurun yanına diz çöktü ve bir araba anahtarıyla,bir başka kafatasının üzerindeki toprağı nazikçe temizledi.Manzara ne kadar anormal,hatta müstehcen görünürse görünsün,Ermeni halkının doksan yıl boyu bununla birlikte yaşadığı hatırlanmalı;ve felaketin apaçıklığının duygusallığa baskın çıktığı.Dakesyan,göz çukurlarından ve dişlerinden toprağı toprağı temizledikten sonra kafatasını,az ötede gülerek,ölümün anlamından habersiz duran Hagop'a verdi." Ona burada neler olduğunu anlattım," dedi."Anlamak için öğrenmeli." Hagop'un ismi büyük büyükbabasından (Borhus Dakesyan'ın büyükbabası) miras;o da yirminci yüzyılın ilk Soykırımı'nın kurbanlarından,1915'te Maraş kentinde bir Türk jandarması kafasını uçurmuş.

1992'ye,Beyrut'a dönelim.Beyrut'taki Ermeni körler evinde,onaltı yıllık Lübnan İç Savaşı'nın acısı içinde,bir de kendi acı hatıralarını belleğinde taşıyan,Soykırım'ın son tanıkları yaşıyordu.Orada,tek çubuklu bir elektrikli sobanın dondurucu soğukla nafile yere mücadele ettiği,ışıksız bir odada Zakir Berberyan'ı keşfedecektim.89 yaşındaki Ermeni eski bir cekete sarınmıştı,görmeyen gözleri ziyaretçilerinin üzerine odaklanıyordu.Zakir Berberyan (bana Soykırım tanıklıklarını anlatan neredeyse bütün diğerleri gibi) on yıl içinde öldü.Fakat hikâyesi burada,tam tamına bana anlattığı gibi:

"1915'te 12 yaşındaydım ve Fırat kıyısındaki Balacık'ta yaşıyordum.Dört erkek kardeşim vardı.Babam berberdi.Türk jandarmaların köyümüze geldiği gün gördüklerimi hiçbir zaman unutmayacağım.Balacık'ta bir çarşı vardı ve yakılmıştı.Taşlar ve tuğlalar yere saçılmıştı.Olan biteni gözlerimle gördüm.Erkeklere köyü terketmeleri emredildi;götürüldüler ve bir daha onları hiç gören olmadı.Kadınlara ve çocuklara eski çarşıya gitmeleri söylendi.Sonra askerler geldi ve annelerinin gözü önünde çocukları (altı-yedi yaşlarında çocuklar) teker teker alıp havaya attılar ve eski taşların üzerine düşmesini seyrettiler.Hayatta kalan olursa Türk askerleri onları tekrar ayaklarından tutuyor ve başları parçalanana kadar taşlara vuruyorlardı.Bütün bunları yaptılar,anlıyor musun?Annelerinin önünde.Ömrümce öyle çığlıklar işitmedim...Berber dükkânımızdan bütün o sahneleri gördüm.Türk askerleri üniformalıydı ve yanlarında hükümet jandarmaları da vardı.Elbette anneler çocukları bu şekilde öldürülürken hiçbir şey yapamadılar.Sadece feryat edip ağladılar.Çocuklardan biri bizim okuldandı.Cebinde okul defterini buldular ve sınıfın en yüksek notlarını aldığını gördüler.Onun da kafasını ezdiler.Türkler arkadaşlarımdan birini ayaklarından bir atın arkasına bağladılar ve ölene kadar köyün dışına sürüklediler.
Sürekli bizim dükkâna gelen bir Türk subayı vardı.Ordudan kaçan ağabeyimi saklamıştı;bize hepimizin kaçması gerektiğini söyledi,böylece Balacık'ı terkedip Asma kasabasına gittik.Hayatta kaldık,çünkü babam dinini değiştirdi.Müslüman olmayı kabul etti.Fakat babam da annem de hastalandı.Sanırım koleraydı.Öldüler ve ben de hastalandım,ölüden farkım yoktu.Sürgünler devam etti;bir Türk bana yiyecek vermeseydi ben de kesin ölürdüm."

Berberyan sonunda bir yetimhaneye alınmıştı.

"Bana banyo yaptırdılar,fakat su kirliydi.Aynı banyoda glakoma(1) yakalanmış çocuklar da yıkanmıştı.O suda yıkandım ve o yüzden ben de kör oldum.O zamandan beri hiçbir şey görmedim.O zamandan beri gözlerimin tekrar açılmasını bekledim.Fakat neden kör olduğumu biliyordum.Banyo değildi nedeni.Babam dinini değiştirdiği için oldu.Tanrı intikamını benden aldı,çünkü biz onu terkettik."

Berberyan'ın sesinde hiçbir duygu kırıntısı olmaması belki de yaşından ileri geliyordu.Bir daha hiç görememişti.Gözlerini kaybetmişti,gözbebeklerinin olması gerektiği yerde,soluk yeşil bir tabaka vardı sadece.

Türkiye'deki Ermeni topraklarında ve Kuzey Suriye'nin çöllerindeki 1915 yılı öyle korkunçtu,dönemin Türk yetkilileri öyle acımasızdı ki,Müslümanların ölüme giden Ermeni Hristiyanlar için zaman zaman hayatlarını riske attığını da unutmamak lazım.Soykırım'dan sağ kurtulan ihtiyar,kör Ermenilerle yaptığım röportajların neredeyse hepsinde,din veya ortak insanlık adına bazı Türklerin İstanbul'daki Jön Türk muktedirlerin faşist yasalarına itaat etmediğine,Ermenileri evlerinde sakladıklarına ve Ermeni Hristiyan yetimlere kendi Müslüman ailelerinin birer üyesi gibi davrandıklarına dair hikâyeler dinledim.Der Zor'un Türk valisi Ali Suad Bey Ermeni mültecilere karşı fazla yumuşak davrandığı için (çocuklar için bir yetimhane kurmuştu) İstanbul'a geri çağrılmış ve yerine,kenti bir toplama kampına çeviren Zeki Bey gönderilmişti.

Ermeni Soykırımı'nın hikâyesi,hükümetlerinin Ortadoğu'daki bir Hristiyan halkının soyunun kurutulması yönündeki emirlerini şevkle uygulayan Türk askerleri ve polislerinin elinde yaşanan neredeyse mutlak bir vahşetin hikâyesidir.1915'te Osmanlı Türkiye'si Müttefiklerle savaştaydı ve (1895'te de zulme maruz bırakılan) Ermeni nüfusunun Türkiye'nin Hristiyan düşmanlarını desteklediğini iddia ediyordu.Rusya Ermenistan'ından 200 bin Ermeni gerçekten de Çarlık ordusunda savaşıyordu.Beyrut'ta,Levon Ishakyan (kör,fakat 105 gibi inanılmaz bir yaşta dipdiri bir ihtiyardı),başında hâlâ bir Alman süvarisinin kılıcının açtığı yara izini taşıyordu;1915'te Polonya'da Çarlık ordusu piyadesi olarak savaşırken almıştı bu yarayı.İki yıl sonraki Bolşevik Devrimi'nin kaosunda evine dönmüştü;Rusya'yı yürüyerek bir uçtan bir uca katedip Dağlık-Karabağ'a varmış,İran'a sığınmaya çalışmış,Bağdat'ta Britanyalılarca hapsedilmiş ve nihayet,halkından geriye kalanların açlıkla boğuştuğu Halep'e yine yürüyerek gitmişti.Affedilmişti.Fakat Osmanlı kuvvetlerinde de binlerce Ermeni görev yapıyordu;onlar o kadar şanslı olamayacaktı.Türkler,Ermenilerin Akdeniz'deki Müttefik donanma filolarına destek olduğunu öne sürüyordu,fakat buna dair bugüne dek hiçbir kanıt bulunamadı.

Gerçek şuydu:Bir Jön Türk hareketi (resmi adıyla "İttihat ve Terakki Partisi") çürümüş Osmanlı İmparatorluğu'nun kontrolünü Sultan Abdülhamid'in elinden fiilen almıştı.Başta birçok Ermeninin destek verdiği liberal bir partiydi,fakat sonradan milliyetçi,ırkçı,pan-Türkist bir politika benimsediler;hedefleri Ankara'dan Bakü'ye uzanan,Türkçe konuşan bir Müslüman ulus yaratmaktı.1918'de kısa süreliğine gerçekleşen bu hayal,bugün sadece Sovyet sonrası Ermeni Cumhuriyeti'nin varlığıyla fiziksel olarak engellenmiş durumdadır.Küçük Asya'nın Hristiyan Ermenileri,ki Pers,Roma ve Bizans kanının bir karışımıydı,Türk imparatorluğunun yeni muktedirlerinden hızla hayal kırıklığına uğradılar.(2)

Müttefiklere karşı Çanakkale'de kazandıkları zaferle cesaretlenen Türkler,tıpkı Nazilerin yirmi yıl sonra Avrupa Yahudilerine yapacağı gibi,hiddetle Ermenilerin üzerine çullandılar.Türkiye'ye karşı Müttefik harekatındaki felakete yol açan rolünün farkında olan Winston Churchill,The Aftermath ("Sonrası",bugün aynı Ermeniler gibi bu kitap da neredeyse unutulmuştur) adlı kitabında şunları yazacaktı:"Türk hükümetinin acımasız öfkesini harekete geçiren şey,belki tam da Britanya'nın Gelibolu Yarımadası'na saldırısıdır." Kesin olan şu ki,Türklerin Çanakkale'de Britanya ve Avustralya ordularına (Maude'nin bildirisini Bağdat'taki duvardan söken Er Charles Dickens ve babamın 1919'da idam etmeyi reddettiği Frank Wills de oradaydı) karşı kazandığı zafer,Türk rejimine yeni ve acımasız bir özgüven sağlamıştı.Türk hükümeti,İstanbul'daki bütün önde gelen Ermeni entelektüellerini tutuklayıp öldürmek için 24 Nisan 1915 tarihini seçti (sonrasında bu tarih Ermeni Soykırımı'nı anma günü olarak belirlendi).Bu planlı katliamı,Türkiye'deki Ermeni ırkının topyekûn ve sistematik imhası takip etti.

Osmanlı ordusundaki Ermeni askerler terhis edilip angarya birliklerine verildi.Beyrut'taki Ermeni körler evinde,91 yaşındaki Nıvart Sruryan babasının bir fotoğrafını saklıyordu;Türk ordusu üniforması içinde heybetli,yakışıklı bir adam.1992'de tanıştığımızda Nıvart neredeyse sağırdı."Babam harika bir adamdı,çok zekiydi," diye bağırdı bana doğru,tiz bir sesle."Türkler 1915'te ailemizi almak için geldiğinde,eski üniformasını tekrar giydi ve annem omuzlarına,yüksek rütbeli olduğunu göstermek için apoletlerini dikti.Askerlikte kazandığı dört madalyayı taktı.Böyle giyindi,bizi Konya'daki tren istasyonuna götürdü ve trene bindirdi.Bu şekilde kurtulduk.Fakat o kaldı.Türkler ne yaptığını anlamış.Onu idam etmişler."

Bütün kasaba ve köylerde,tüm Ermeni erkekleri polis tarafından götürülmüş,kurşuna dizilmiş ve toplu mezarlara veya nehirlere atılmıştı.Mayreni Kalustyan da tanıştığımızda 88 yaşındaydı,başına bir kumaş parçası bağlanmış narin bir yaratıktı.Beyrut'taki körler evinde hikâyesini anlatırken bütün gövdesi sarsılıyordu.Hikâyeyi dinleyen genç Ermeni hemşirelerden biri,dokunaklılığı karşısında gözyaşlarına boğuldu.

"Muşluyuz biz.Her yıl karlar erirken biz çavdar ekerdik.Babam,Manuk Taroyan ve erkek kardeşim tarlalarda çalışırdı.Sonra Türk askerleri geldi.1915 yılıydı.Köydeki bütün erkekleri,bin kişi kadar,ahırlara doldurdular ve ertesi sabah Muş'tan alıp götürdüler;bütün erkek akrabalarım,kuzenlerim,kardeşlerim gitti.Babam da aralarındaydı.Türkler,'Hükümetin size ihtiyacı var,'demişti onlara.Sığırlar gibi götürdüler.Onları nereye götürdüklerini bilmiyorduk.Sadece gittiklerini görmüştük.Herkes bir nevi şoktaydı.Annem Hatun ne olduğunu buldu.Muş'ta üç ırmağın birleşip tek bir köprünün altından aktığı bir yer vardı.Büyük bir su ve kum alanı.Annem sabah oraya gitmiş ve yüzlerce erkeğimizin köprünün üzerinde yüzyüze bağlandığını görmüş.Sonra askerler onları iki taraftan vurmuşlar.Annem Ermenilerin 'birbirlerinin üzerine ekin sapları gibi düştüğünü' anlattı.Türkler cesetlerin üzerinden giysilerini ve değerli eşyalarını almış;sonra cesetleri el ve ayaklarından tutup suya atmışlar.Bütün gün Muş'tan erkekleri getirip,karanlık çökene dek bunu yapmışlar.Annem geri geldiğinde bize şunu söyledi:'Irmağa gidelim ve kendimizi suya atalım'..."

Mayreni'nin anlattığı olay,münferit bir savaş suçu değildi.Rutin bir uygulamaydı.Kemah Vadisi'nde Kürtler ve 86. Türk Süvari Tugayı'na bağlı birlikler yirmi binden fazla kadın ve çocuğu kesti.Bitlis'te Türkler 900 kadını Dicle'de boğdu.Erzincan kenti yakınlarındaki katliam o kadar büyüktü ki,Fırat'taki binlerce ceset bir set oluşturmuş ve nehrin akışını yüz metreliğine değiştirmişti.

Amerika'nın İstanbul Büyükelçisi Henry Morgenthau,ki kendisi bir Yahudiydi,ABD Dışişleri Bakanlığı'na gönderdiği bir telgrafta olan biteni şöyle anlatıyordu:

"Çok geniş alana yayılan bir bölgeden gelen haberler,barışçı Ermeni nüfusuna yönelik sistematik bir tehcir teşebbüsünü işaret ediyor.İmparatorluğun bir ucundan diğer ucuna,keyfi gözaltılar,korkunç işkenceler ve topyekûn sürgünlere,yaygın tecavüz,yağma ve öldürme olayları eşlik ediyor.Mesele,Ermenilere yıkım ve felaket getiren bir katliama doğru gidiyor.Bu olaylar halkın veya fanatiklerin işi değil,tümüyle keyfi ve askeri zorunluluklar adı altında,çoğunlukla muhtemelen tek bir askeri harekâtın bile sözkonusu olmadığı bölgelerde gerçekleşiyor ve İstanbul'dan yönetiliyor."

Mayreni Kalustyan,annesi Hatun,kızkardeşleri Megad,Dilabar,Heriko ve Arzun,en küçük erkek kardeşleri Civan ve Feryad,erkeklerin öldürülüp nehire atılmasından bir gün sonra Muş'tan kalkıp ölüm yolculuğuna çıkmışlardı:

"İlk başta öküzlerin çektiği kağnılarda yolculuk yaptık.Sonra haftalar boyu yürümek zorunda kaldık.Binlerceydik.Yiyecek ve su dileniyorduk.Sıcaktı.Yürümeye başladığımızda bahardı,Aralık'taki Surp Hagop Günü'ne dek hiç durmadık.Sadece 12 yaşındaydım ve bir gün annemi kaybettim.Onu bir daha hiç görmedim.Sivas'a gittik.Sonra Ruslar geldi,Çar'ın ordusu;Muş'a ulaştılar ve babamın öldürüldüğü köprüyü havaya uçurdular.Muş'a geri dönmeye çalıştık,fakat Ruslar yenilmişti.Sonra erkek ve kızkardeşlerimle ben koleraya yakalandık.Arzun ve ben dışında,hepsi öldü.Arzun'u da kaybettim.Yetimhaneye alınmıştım.Nasıl bir hayatımız olduğunu asla bilemezsiniz.Türkler haydutlara istediklerini yapmaları iznini veriyordu.Kürtlerin güzel kızları kaçırmasına göz yumdular.Onları atlarının terkisine atıp götürdüklerini hatırlıyorum.Çocukları da aldılar.Türkler suyu parayla veriyorlardı."

Türklerin Müslüman etnik gruplarından birini,katliamda kendilerine katılmaya teşvik ettiği de bugün büyük oranda unutulmuş durumda.Onbinlerce Ermeni (tecavüz ve toplu yağma sahneleri arasında) Kürtler,yani yaklaşık altmış yıl sonra Saddam Hussein'in soykırıma uğratmaya çalışacağı bir halk tarafından katledildi.Habur Nehri'nin kıyılarında,Margada'nın biraz ilerisinde,Ermeni kadınları Kürtlere ve Müslüman Araplar'a satıldı.Tanıklar,erkeklerin bakirelere yirmi,çocuklara veya çoktan tecavüze uğramış kadınlara beş kuruş ödediklerini anlatıyordu.Birçoğu bebeklerini taşıyan yaşı ilerlemiş kadınlar ise boğulmaları için suya atılıyordu.

1992'de,Margada'nın 160 kilometre güneyinde,Irak sınırının 30 kilometre yakınındaki toprak evlerden oluşan küçük bir köyde (köy sınıra o kadar yakındı ki,1991'de köylüler Saddam'ın Scud füzelerinin gece vakti fırlatıldıktan sonraki ateşten rotasını evlerinin damına çıkıp izleyebilmişti),Surhobi Papazyan'ı buldum.Ermeni Soykırımı'ndan sağ çıkan bu kadın,Der Zor'da kendisini kurtaran Müslüman bir Arapla evlenmiş ve şimdi dul kalmıştı.Parlak gözleri ve dişsiz ağzıyla muazzam bir enerjiye sahip,sopa gibi incecik bir kadındı;100 yaşında olduğunu söylüyordu (aslında 92 yaşındaydı),fakat hikâyesinin kuşku götürür yanı yoktu:

"Ben İstanbul'a at sırtında oniki saat uzaklıktaki Tekirdağ'danım.Türkler bizi evlerimizden çıkardı ve sonra bütün ailem iğrenç bir gemiye kondu;bizi Konya'dan kıyıya getirdiler ve sonra Halep'e gittik -annem Renuhi ve babam Tatyos,teyzem Azaz ve kızkardeşlerim Hartoyi ve Eva.Bizi dövdüler,aç bıraktılar.Halep'te annem ve teyzem Azaz hastalıktan öldü.Yaz sıcağının altında bizi Der Zor'a kadar yürüttüler.Orada Türklerin kurduğu bir kampta tutulduk.Türkler her gün gelip binlerce Ermeniyi alıyor ve kuzeye götürüyordu.Babam ailelerin topyekûn öldürüldüğüne dair korkunç hikâyeler duymuştu,o yüzden isimlerimizin baş harflerini Ermeni alfabesiyle bileklerimize dövme yaptı.Böylece sonradan birbirimizi bulabilecektik."

Dövmelenmiş kimlikler...Bir başka soykırımla paralellikler ihtiyar Surhobi Papazyan'a bir şey ifade etmiyordu.Genç bir Arap tarafından kurtarılmıştı ve Türk olmayan Müslümanların yanına sığınmaya çalışan birçok Ermeni kadın gibi,İslam'a geçmişti.Ailesinin geri kalanına ne olduğunu ancak çok sonraları öğrenebilmişti:

"Türkler hepsini çölün kuzeyine göndermiş.Onları başka birçok insanla birlikte bağlamışlar.Babam ve kızkardeşlerim Eva ve Hartoyi bileklerinden birbirlerine bağlanmışlar.Sonra onları Margada diye bir yerde,bir sürü cesedin olduğu bir tepeye çıkarmışlar.İçlerinden birini vurarak,hangisini vurduklarını bilmiyorum,nehrin çamurlu sularına atmışlar ve böylece hepsi orada birlikte boğulmuş."

Ermeni Soykırımı'ndan on yıl sonra Surhobi,babasının ve kızkardeşlerinin kalıntılarını bulabilmek için Margada'daki tepeye dönmüştü:"1925'te bütün bulabildiklerim kemikler ve kafatasları oldu," diyor ve ekliyordu:"Hepsi vahşi hayvanlar ve köpekler tarafından yenmişti.Sizin de niye zahmet edip defterinizle buraya geldiğinizi ve her söylediğimi yazdığınızı bilmiyorum." Ve Borhus Dakesyan da,Margada Tepesi üzerinde bulunan o kafatası deryasındaki kederli bir anda,aşağı-yukarı aynı şeyi söylemişti.Tuttuğu kafataslarından biri ellerinin arasında ufalanıp toza döndü;"Onlara acımayın," demişti bize dönerek."Onlar için yapacak bir şey yok.Her şey bitti onlar için." Surhobi tepenin eteğinde akan ırmağı hatırlıyordu -fakat Isabel Ellsen ve ben,ilk başta Habur Nehri'nin kıyıları boyunca kemik kalıntısı bulamamıştık.Ancak manzarayı incelemek için Der Zor'a giden anayolun (suya yaklaşık iki kilometre uzaklıktaydı) yukarısındaki tepeye tırmandığımızda,uzun,kurumuş bir nehrin kıyılarını görebildik.Habur geride kalan yetmiş sene içinde akış yönünü değiştirmiş,bir kilometre kadar doğuya taşınmıştı.İşte Isabel kafataslarını bundan sonra buldu.Eva ve Hartoyi'nin babalarıyla birlikte öldürüldüğü tepede duruyorduk.Ve orada önü cesetlerle kesildiği için akış yönünü değiştiren Fırat gibi tıpkı,Habur'un sularının da insan kalıntılarıyla tıkanmış ve akış yönünü doğuya doğru değiştirmiş olabileceğini düşündüm.Burada,Margada'nın yumuşak çamurunun içinde bir yerlerde Eva ve Hartoyi'nin cesetleri de vardı.

Fakat Ermeni ölüm tarlaları Margada ile sınırlı değildir,Suriye çölünün her yanına yayılmıştır.Seksen kilometre kuzeyde,Şedadi köyünün doğusunda bir başka Auschwitz uzanır;Türk birliklerinin tehcir sırasında binlerce Ermeniyi doldurduğu bir mağaradır bu.Borhus Dakesyan'la birlikte,şimdi bir Suriye petrol bölgesinin tam ortasında bulunan bu yeri bulmakta zorluk çekmedik.Mağaranın bir kısmı uzun süre önce çökmüştü,fakat kayanın ağzına sürünerek ulaşmak ve lanetli mağarada bir çakmak yardımıyla ilerlemek hâlâ mümkündü.Mağara yeraltına doğru bir kilometre kadar uzanıyordu."Burada yaklaşık beş bin insanımızı öldürdüler," dedi Dakesyan,bir istatistikçinin böyle bir bilgi karşısındaki sıkıntısıyla."Onları mağaraya tıktılar,sonra burada,girişte bir şenlik ateşi yakıp mağaranın içini dumanla doldurdular.İçeridekilerin hepsi boğuldu.Öksüre öksüre öldüler."

Bu hikâyenin tarihsel anlamını idrak etmemiz birkaç saniyemizi aldı.Bu soğuk,kurak çölde,Türkler yerkabuğundaki bu çatlağı yirminci asrın ilk gaz odasına dönüştürmüşlerdi.Teknolojik soykırımın prensiplerinin temelleri Suriye çölünde,bu masum mağaranın dar ağzında,kayanın içindeki doğal bir gaz odasında atılmıştı.

Başka paralellikler de var.Türk Savaş Bakanı Enver Paşa,(3) Morgenthau'ya Ermenilerin "yeni iskân bölgelerine" gönderildiklerini söylemişti;tıpkı Nazilerin sonradan Avrupa Yahudilerinin "yeniden iskân" için doğuya gönderildiğini söylediği gibi.Ermeni kiliseleri de Nazi Avrupa'sındaki sinagoglar gibi yakıldı.Ermeniler Türklerin "karavanlar" veya "konvoylar" dediği yürüyüşlerde öldü,aynı Avrupa Yahudilerinin ölüm kamplarına "nakledildikleri" gibi.Dahası Türkiye'nin güneyinde Türkler,bazen Ermeni erkeklerini toplu mezarlara götürmek için sığır taşınan tren vagonlarını kullanmışlardı.Kürtler,Türkler için cellat rolünü üstlenmişti;aynı sonradan Letonyalı,Ukraynalı ve Hırvatların Naziler için yapacağı gibi.Hatta Türkler imha harekâtını yürütmek için bir "Özel Örgüt" (Teşkilat-ı Mahsusa) bile kurmuştu;Hitler'e bağlı Einsatzgruppen'in (Alman "Özel Harekât Grupları") Osmanlı'daki öncülüydü.

Ermeni akademisyenler,Ermeni halkının imhasını en ufak ayrıntısına kadar gösteren bir harita hazırlamışlardır;Auschwitz-Birkenau,Treblinka,Dachau ve diğer Nazi kamplarına giden demiryolu güzergâhlarını gösteren Avrupa haritalarından hiç farkı yoktur.Sivas'taki Ermeniler Malatya'ya,Malatya'dan da Halep'e sürülmüştür;veya Muş'tan Diyarbakır'a,oradan Resul-ayn'a ya da (Mardin üzerinden) Musul ve Kerkük'e.Acıyla dolu bir haritadır bu;bazı aşağılanma ve azap "konvoyları" Maraş'ın güneyinden 150 kilometre Halep'e,sonra 300 kilometre Der Zor'un doğusuna,ardından kuzeyine ve tekrar gerisin geri Türkiye istikametine,bir 150 kilometre daha Habur Nehri'ne ve Margada Tepesi'ne yürütülmüşlerdir.Karadeniz kıyısı ve Türkiye'nin Avrupa kesiminde yaşayan Ermeniler de Suriye çölüne sürülmüştür,bazılarının yolculuğu Filistin'in güneyine kadar sürmüştür.

Bu etnik vahşete bakıldığında derhal farkedilen şey sadece ölçeği değil (yirmi yıl önce de tahminen yüzbin Ermeni katledilmişti),Soykırım'ın sistematik niteliğiydi.Savaş zamanında bir ırkı yok etme politikası,(bir tarihçinin ifade ettiği üzere)'hem resmi hem gayri-resmi şiddet aygıtını' kontrol eden üst düzey devlet adamları tarafından tasarlanmıştı.Avrupa Yahudileri gibi birçok Ermeni de iyi eğitim almıştı;aralarında çok sayıda avukat,memur,işadamı,gazeteci vardı.Bununla birlikte,Yahudi Soykırımı'ndan farklı olarak,dünya Türkiye'nin yürüttüğü soykırımı neredeyse başından itibaren biliyordu.Vikont James Bryce ve genç Arnold Toynbee,1915'te Britanya hükümeti için bir rapor hazırlamakla görevlendirildi ve ikisinin The Treatment of Armenians in the Ottoman Empire 1915-1916 (Osmanlı İmparatorluğu'nda Ermenilere Yapılanlar 1915-1916) adlı çalışması (tanıkların anlatımlarını içeren 700 sayfalık bir kitap) sadece katliamı gözler önüne seren bir çalışma değil,insanlığa karşı işlenen suçların hesabını sorma yönünde ilk ciddi girişim olacaktı.Tanıklıkların çoğu Türkiye'deki Amerikalı misyonerlerden (dönemin "hükümetdışı kuruluşları") ve İtalyan,Danimarkalı,İsveçli ve Yunan yetkililerden elde edilmişti.(4)

Ermeni Soykırımı'nı ilk kayda geçirenler (ve en cesur tanıklar) arasında Amerikalı diplomatlar vardı ve onların ABD Dışişleri Bakanlığı arşivlerindeki anlatımları,Ermenilerin akıbetine dair en şüphe götürmez kanıtlardan biri olma özelliğini koruyor.Amerika'nın Harput Konsolosu 38 yaşındaki eski avukat Leslie Davis,Ermenistan ölüm bölgelerinde atıyla yaptığı gezintilerden bize tüyler ürpertici bir tanıklık bıraktı.Gölcük Gölü'nün etrafında ve sadece 24 saatlik bir zaman diliminde,'en az onbin Ermeni cesedinin kalıntılarını' görmüştü.Tepelerin eteklerinde paramparça olmuş gövdeler,suyun ve toprağın içinde cesetler,ölülerin doldurduğu kocaman koyaklar bulmuştu:"Neredeyse bütün kadınlar öylece sırtüstü yatıyordu ve gövdelerinde jandarmaların süngüleriyle gerçekleştirdiği barbarca katliamın izleri vardı..." Gezintilerinden birinde Davis can çekişen bir Ermeni kadına rastladı.Ona ekmek vermek istediğinde kadın "bağırarak ölmek istediğini söyledi." Donabed Lüleciyan adlı Ermeni bir lise öğretmeniydi ve erkek,kadın,çocuk cesetleriyle dolu o köyden geçmekte olan Davis tarafından kurtarıldı.Davis o olaydan sonra acı ve şeref hakkında bir yazı,Ermeni tarihçi Peter Balakyan'ın kelimeleriyle,bir 'rahmet' yazısı yazacaktı:

"Bu biçilmiş gövdeler için,bu beyazlaşmış kemikler için en azından bir avuç toprak!Bu sahipsiz ölüler için bir avuç toprak en azından...
Sevdiklerimizin kurtlar tarafından yendiğini düşünmekten tiksiniriz;onların sevdikleri kurtlarla dolu;yanakları,o öpülesi yanakları,küf tutmuş;kiraz dudakları sürüngenlere yem olmuş.
İşte burada dağlardalar,gömülmemiş ve perişan,kurtlar ve akrepler saldırmış üzerlerine,gözleri açık,mide bulandıran bir leş kokusu içinde,mezbaha gibi kokan o dağlarda yatıyorlar korkunç yüzleriyle...
Göğüsleri örtülmemiş ve bacakları çıplak kadınlar var orada.Onların onurunu korumak için bir avuç toprak!Tanrım,onlar için bir avuç toprak istiyorum senden."

Almanlar da katliamların tanığıydı,zira Kayzer ordusunun subayları,Osmanlı ordusunun yeniden örgütlenmesine yardımcı olmak üzere Türkiye'de görevlendirilmişti.Mareşal von der Goltz'un maiyetinde bulunan bir Alman hastabakıcı ve Asteğmen Armin Wegner,emirlere itaat etmeyerek Resul-ayn,Rakka,Halep ve Der Zor'daki kamplarda bulunan Ermeni kurbanların yüzlerce fotoğrafını çekti.Bugün bu tüyler ürpertici ölüm ve can çekişme fotoğrafları,en önemli tanıklıklar arasında yer almaktadır.Almanlar ayrıca Türkiye'nin demiryolu sisteminin inşasında da rol oynamıştı ve sığır vagonlarının ilk kez insanların sürülmesinde kullanılmasına kendi gözleriyle tanık oldular;doksan erkek Anadolu ve Bağdat demiryolları üzerinde tek bir vagona istifleniyordu (Almanların Nazi ölüm kamplarına nakliyatlarını hatırlatıyor yine).İstanbul'daki Deutsche Bank (Türk demiryolu projelerini finansmanını sağlayan banka) temsilcisi Franz Gunther,sürgün trenlerinden birinin fotoğrafını,Osmanlı hükümetinin 'vahşi acımasızlığının' bir örneği mahiyetinde,bir müdürüne göndermişti.

Dünya çapında (özellikle de ABD'nde) gazeteler Soykırım'a geniş yer verdi.New York Times,katliam,tecavüz,tehcir ve sürgün haberlerine daha başından neredeyse her gün yer vererek öne çıktı.Gazetenin konuya dair ilk haberleri daha Kasım 1914'te yayımlanmaya başlandı.29 Kasım tarihli bir haberin başlığı,"Erzurumlu fanatikler Hristiyanları kesiyor" idi.Büyükelçi Morgenthau'nun Türk hükümetine ince uyarıları,28 Nisan 1915'te,"Türkiye'ye katliamları durdurma çağrısı" başlığıyla duyuruldu.4 Ekim'e gelindiğinde New York Times "Ermenistan'da dehşet günleri" manşeti atıyordu;başlığın altında katliamlara,işkencelere,sürgünlere ve çocukların öldürülmesine dair ayrıntılı bilgilerin verildiği uzun bir haber vardı.7 Ekim'de gazetenin manşeti,"800 bin Ermeninin yok edildiği saptandı...10 bini bir seferde boğuldu" şeklindeydi.Morgenthau'nun bilgi notları ve Bryce'ın Lordlar Kamarası'nda yaptığı konuşmalar gazetede geniş yer buldu.The Nation gazetesinde de,Berlin'e Türk müttefikinin katliamlarını durdurma çağrısı yapan bir dizi etkili başyazı yayımlandı(ABD o sıra savaşta hâlâ tarafsızdı).Temmuz 1919'da,yani savaşın sona ermesinden yaklaşık sekiz ay sonra bile New York Times'ta hâlâ kitlesel katliam hikâyeleri yayımlanmaktaydı;1 Temmuz'daki manşet "Ermeni kız katliamları anlatıyor" idi.Kanada kenti Halifax'ın yerel gazetesinde bile Soykırım hakkında neredeyse her hafta haberler yayımlanıyordu.Halifax Herald'da Ermenilerin imhasına dair yayımlanan haberlerden 352 sayfalık bir kitap derlenmiştir.

Etnik temizlik ve soykırım kamuoyuna nadiren böyle geniş bir ölçekte duyurulmuştur.Bizzat Ortadoğu'nun dört bir köşesindeki Britanyalı diplomatlara,katliamlara dair birinci elden anlatımlar ulaşıyordu.Eski Osmanlı kenti Basra'da,sonraları Britanya'nın Bağdat'taki "Doğu Bakanı" olacak olan Gertrude Bell,ele geçirilen bir Türk askerinin anlattığı katliamlara dair bir istihbarat raporu hazırlamıştı.

"Birlik Halep'i 3 Şubat'ta terkedip oniki saat içinde Resul-ayn'a ulaştı...Yaklaşık 12 bin Ermeni,yüzlerce Kürdün muhafızlığı altında biraraya toplandı...Bu Kürtlere jandarmalar deniyordu,fakat aslında sadece kasaptılar;bu haydut gruplarına Ermeni gruplarını,cinsiyet ayrımı yapmadan alıp çeşitli istikametlere götürmeleri emri verilmişti,fakat gizli emirler erkekleri,çocukları ve yaşlı kadınları yok etmeleri yönündeydi...Bu jandarmalardan biri tek başına yüz Ermeni erkeğini öldürdüğünü itiraf etti...Boş çöl çukurları ve mağaralar da cesetlerle doluydu...Birliğin Türk subayları gördükleri manzaralar karşısında dehşete kapılmıştı ve birlikte görevli Müslüman din adamı cesetlerin başında,Müslümanların bu suçlardan dolayı Tanrı katında cezalandırılmayacaklarını va'zediyordu ve bunu kanıtlamak için kendi başına üç mezar kazdı...Resul-ayn'daki manzaralara tanık olan bir erkek için ömrü boyunca kadın vücudu artık bir cazibe değil,olsa olsa bir dehşet vesilesi olabilir."

ABD savaşa girdikten sonra dahi,diplomatları katliamlara dair raporlar vermeye devam etti.Amerika'nın eski Halep Konsolosu J.B. Jackson 4 Mart 1918'de,Harput'tan gelen binin üzerinde kadın ve çocuktan oluşan bir grubun Kürtlere verildiğini yazıyordu.

"Kürtler aralarında dolaşıp en güzel kadınları,kızları ve çocukları seçiyordu...Seçtiklerini alıp götürmeden önce kalan kadınların hemen hepsini soyuyorlar ve yolculuklarının geri kalanına çıplak devam etmeye zorluyorlardı.Tanıklardan 300'den fazla kadının Resul-ayn'a bu vaziyette ulaştığını öğrendim...Tamamen çıplaktılar,saçları rüzgârda vahşi hayvanlar gibi uçuşuyordu ve kavurucu güneşin altında,altı gün boyu yalınayak yürümüşlerdi...Bazıları (Halep'teki) Konsolosluğa geldiler ve vücutlarını bana gösterdiler...Vücutları yeşil zeytin rengine varana dek yanmıştı,ciltlerinde büyük oyuklar açılmıştı ve birçoğunun başında yarıklar ve gövdelerinde yaralar vardı..."

Ermeni Soykırımı,o dönem Osmanlı'ya bağlı Kuzey Suriye ve Güney Türkiye'de bulunan Avrupalıların yazdığı sayısız özel mektup ve günlükte de kayda geçirildi (bazıları hâlâ basılmış değil).Sözgelimi 1915'te Türk gözetimi altında Irak'tan çıkarılıp Halep'e gönderilen Britanyalı işadamı Cyril Barter,yaşananları uzun uzun anlattı.Bu alıntı Barter'ın yazdıklarından:

"Size şunu söyleyebilirim ki,Der'in [Zor] güneyinde,iki günlük mesafede ilk Ermeni mülteci grubuyla karşılaştık ve sonraki üç ay boyunca onları aralıksız gördüm.Perişanlıklarını anlatmak imkânsız.Birkaç kelimeyle söylemem gerekirse,içlerinde 16-60 yaş arasında tek bir erkek yoktu,evlerinden ayrıldıkları sırada katledilmişlerdi ve kalanlar,yaşlı adamlar,kadınlar ve çocuklar,açlıktan ve hastalıktan sinekler misali ölüyordu.Köylerinden bu çıplak çöle yürüyerek gelmişlerdi,üç veya altı aydır hayatta kalabilmelerini sağlayacak hiçbir şeyleri yoktu...Sonrasında çok uzun müddet kâbusum oldu o görüntüler."

Barter sonradan Bryce Komisyonu'na bir rapor sunacaktı (ilk başta imzasız yayımlandı bu rapor).Barter raporunda,yeni Ermeni ölüleri için Halep'in dört bir köşesinden nasıl kağnı toplandığını,"cesetlerin kağnılara birer kömür çuvalı gibi atıldığını" belirtiyordu.Demiryoluyla sürgünlere Barter da tanık olmuştu;Türklerin Ermenileri nasıl mülteci kamplarından sürerek "tren istasyonuna topladığını,vagonlara sığır misali doldurduğunu ve Şam'a ve Hicaz'ın çeşitli kasabalarına gönderdiğini" anlatıyordu.

Türkiye'deki Britanyalı bir savaş esiri,Teğmen E.H. Jones,kendisinin de bir esir kampında tutulduğu Yozgat'taki Ermenilerin akıbetini şu kelimelerle kâğıda dökmüştü:"Katliam kentin onbeş-yirmi kilometre dışındaki bir vadide gerçekleşmişti.Başımızdaki nöbetçiler arasında,erkekleri,kadınları ve çocukları,yorgunluktan kollarını kaldıramayana dek kesen askerler vardı.Kendi aralarında bununla övünüyorlardı.Ve yaptıklarından fazlasıyla hoşnuttular." 1923 gibi nispeten geç bir tarihte,geleceğin denizcilik yazarı ve tarihçisi John de Courcy Ireland,İrlandalı bir öğrenci olarak gittiği Roma'da,Gandolfo Kalesi'nin dışında mülteci Ermeni çocuklarını görecekti:"Esmer,bakmaya kıyamayacağınız çocuklar,fakat karmakarışık bir kalabalık oluşturmalarına rağmen o kadar sessizler ki."

Ermeni Soykırımı'ndan sağ kurtulanlar birer birer öldükçe,hikâyeleri çocuklarına miras kaldı.1915 sürgünleri sırasında ölümden kaçabilen bir grup Ermeni,bu kez 1922'de,Yunanların elindeki Türk kenti Smyrna'da (şimdi İzmir) bir ikinci soykırımla yüzyüze gelmişti."Babam Sarkis Suriye çölünden sağ çıkmakla kalmamış,İzmir'e sağ salim ulaşmayı da başarmıştı," diye yazıyordu bana,kızı Ellen Sarkisyan-Chesnut:

"Babam ve iki arkadaşı Smyrna'ya,tam Mustafa Kemal ve adamları kenti ele geçirdiklerinde varmış.Gözaltına alınıp,yüzlerce Rum ve Ermeni ile birlikte terkedilmiş bir tren istasyonuna götürülmüşler.Orada durmaksızın makineki tüfekle taranmışlar.Babam bayıldığı için katliamdan kurtulmuş.Sonra şansı o kadar yaver gitmemiş,çünkü Türk askerleri süngülerini takıp ölüleri ve can çekişenleri defalarca süngülemişler.Alnından ve bacağından kötü yaralanan babam yine de kalkmış ayağa ve kendini rıhtıma atmış.
Derken orada karşısına iki genç kız çıkmış,gördükleri karşısında korku ve şaşkınlıkla titriyorlarmış.Onları orada bırakamamış.Onları da ellerinden tutmuş ve üçü canlarını kurtarmak için koşmuşlar.Rıhtımda gördüklerini babam kalan hayatında hiçbir zaman unutmadı.Onbinlerce insan korkuyla biraraya yığılmış,yanan şehrin alevleri giderek onlara yaklaşıyormuş.Ancak...Britanya,Fransa ve Amerikan savaş gemilerinden hiçbir yardım gelmemiş.Fakat babam,uzaktaki bir başka savaş gemisinin insanları aldığını görmüş.Üçü suya atlayıp gemiye doğru yüzmüşler.Ulaşmayı başarmışlar ve İtalyan denizcileri tarafından kurtarılmışlar."

Ermeni Katliamı'nı Soykırım olarak niteleyen ilk yazar Winston Churchill'di.Türkiye'nin savaş zamanı işlediği katliamların bir listesini "yüzbinlerce Ermeni,erkek,kadın,çocuk demeden katledilmiştir;yerleşim bölgeleri,planlı bir soykırım harekâtıyla...hiçbir insani tazmin olmaksızın,bir çırpıda boşaltılmıştır" ifadeleriyle sunuyordu Churchill:

"Ermeni ırkının Küçük Asya'dan temizlenmesi,böyle bir eylemin başarabileceği ölçüde neredeyse tamamlanmıştır...Bu suçun siyasi sebeplerle planlandığı ve uygulandığına kuşku yoktur.Hedef Türk topraklarının,Türkiye'nin tüm isteklerine karşı gelen,ancak Türkiye'nin aleyhine tatmin edilebilecek ulusal arzular besleyen ve coğrafi olarak Türk ve Kafkas Müslümanlarının arasında yaşayan Hristiyan ırkından temizlenmesi..."

Britanya ve Amerika'nın Ermenilere yönelik "meşum" katliama ilgisinin "din,insanseverlik ve siyasetin ışığında değerlendirilmesi gerektiğini" kabul eden Churchill,katliamların İngilizce konuşan dünyanın dört bir köşesindeki sıradan ve dürüst insanların öfkesini doruğa çıkardığını söylüyordu.

Fakat Ermeni Soykırımı'ndan (ki daha ilk baştan biliniyordu) o kadar da öfke duymayan,aksine yeni ve acımasız bir Avrupa'da bu olayı faydalı bir tecrübe olarak kullanacak olan daha az dürüst başkaları da vardı.Sözgelimi 1914-1918 arasında Dördüncü Türk Kolordusu'nun başkomutanlığını yürüten Franz von Papen,1933'te Başbakan Hitler'in yardımcılığını üstlenecekti.İkinci Dünya Savaşı sırasındaysa Üçüncü Reich'ın Türkiye büyükelçisiydi.Ermeni Soykırımı'nın en ince ayrıntılarını bilen bir başka Alman,Tuğgeneral Hans von Seeckt,1917'de Osmanlı Genelkurmay Başkanı'ydı.O da 1920'lerde Wehrmacht'ın temellerini atanlardan biri olacak ve 1936'daki ölümünden sonra Hitler tarafından devlet töreniyle gömülerek onurlandırılacaktı.Çok daha uğursuz bir şahsiyet,Türkiye'deki Alman güçlerine daha toy bir askerken katılan Rudolf Höss adlı genç bir Almandı.1940'ta Auschwitz'in komutanlığına atanacak ve 1944'te SS karargahında tüm Nazi toplama kamplarının başmüfettiş yardımcısı olacaktı.

Önde gelen bir bilimadamı,Ermeni tarihçi Vahakn Dadrian,Max Erwin von Scheubner-Richter'i,en etkin Nazi akıl hocalarından biri olarak tespit etmişti.Scheubner-Richter Erzurum'da Alman konsolos vekiliydi ve Bitlis bölgesindeki Ermenilere yönelik katliamlara tanıklık etmiş,Alman şansölyesi için olaylarla ilgili uzun bir rapor da kaleme almıştı.Berlin'e sürgünler ve kitlesel öldürmelere dair toplam onbeş rapor gönderen Scheubner-Richter,son raporunda hayatta kalan birkaç yüzbin kişi dışında Türkiye Ermenilerinin ortadan kaldırıldığını (ausgerottet) belirtiyordu.Türklerin soykırım planlarını maskelemek için ne gibi yöntemler kullandığını açıklıyor,Ermenileri sıkıştırmak için uygulanan teknikleri,suç çetelerinin maşa olarak kullanılmasını anlatıyor,hatta bunları yazarken Ermenilere "Doğu'nun Yahudileri olan kurnaz işadamları" kelimeleriyle atıfta bulunuyordu.Scheubner-Richter sadece beş yıl sonra Hitler'le tanışacak,onun en yakın danışmanlarından biri olacak ve bir Münih gazetesinde,Almanya'nın "temizlenmesi" için Yahudilere karşı "acımasız ve ödünsüz" bir kampanya başlatılması çağrıları yapan başyazılar döktürecekti.Hitler Bavyera hükümetine karşı darbe girişiminde bulunduğu gün,caddelerde Scheubner-Richter ile kolkola yürüyecekti.Scheubner-Richter o yürüyüşte bir polis kurşunuyla kalbinden vuruldu ve oracıkta öldü.

Hitler'in dostundan Ermeni Soykırımı'na dair neler öğrendiğini bilmiyoruz,fakat yaşananları ayrıntılarıyla bildiği kesin.Soykırım'dan ilk kez 1924'te,Ermenilerin alçaklığa kurban gittiğini söyleyerek atıfta bulundu.Ardından 1939'da,Polonyalılarla ilgili konuşurken,generallerine o tumturaklı ve meşum soruyu sordu:"Bugün Ermenilerin imhasından kim söz ediyor ki?" Hitler'in böyle bir söz söylemediğini kabul ettirmek yönünde (bilhassa Türkiye tarafından) sayısız girişim sözkonusu oldu,fakat Dadrian sorunun beş ayrı versiyonunu (dördü tıpatıp aynı) buldu;bunlardan ikisi Alman Yüksek Komutanlık arşivlerinde dosyalanmıştı.Dahası Alman tarihçiler Hitler'in neredeyse aynı yorumu 1931'de bir Alman gazetesinin editörüyle söyleşisinde de yaptığını keşfetti.Şöyle diyordu Hitler:"İnsanlar her yerde yeni bir dünya düzeni bekliyor.Niyetimiz büyük bir yeniden iskân politikası sunmak...Ermenilerin imhasını hatırlayın." Ve Hitler Macaristan Yahudilerinin sürülmesini talep ederken bir başka tüyler ürpertici atıfta daha bulunuyordu.Macaristan'ın kukla lideri Amiral Horthy'ye 1943'te geçtiği uzun bir tiradı "bir zamanlar çok azametli olan bir halkın düşüşü -İranlılar,ki bugün Ermeniler gibi acınası bir durumdalar" vurgusuyla bitiriyordu.

Ermenilerin yok edilişine tanıklık yapıp sonradan Hitler'in savaşında rol alan Almanların kimliklerine dair tarihsel araştırmalar sürüyor.Bazı Ermeni köle işçiler (kadın ve erkek),son aylarında Alman yönetiminde yapılan Bağdat demiryolunun bir bölümünün tamamlanmasında kullanıldı ve kısa süreliğine Alman idareciler tarafından korundular.Fakat diğer Alman vatandaşları Ermenilerin ölümünü seyretti ve hiçbir şey yapmadılar.(5) Bununla birlikte Hitler'in generallerine sorduğu soruda o denli kan dondurucu olan taraf sadece yapığı kıyaslama değil (Türkiye'nin kendi Ermeni nüfusunu yok etmesinin ayrıntılarını bütün dünya bilmekteydi),bu savaş suçlarını işleyenlerin dokunulmazlıkla ödüllendirildiğini gayet iyi bilmesiydi.

Birinci Dünya Savaşı'nın hemen ardından,sorumluları cezalandırmak için Türk divan-ı harbi toplandı ve Türk parlamenterler insanlığa karşı suç işlediklerini itiraf ettiler.Bir Türk askeri heyeti,ki Osmanlı tarihinde bir ilkti,mahkemeye kanıt olarak kullanılan hükümet kayıtlarını temin etmişti.Bir telgraf hakkında geçen konuşma Nazilerin duruşmalarını hatırlatır nitelikteydi.Bir yetkili Ermeniler hakkında şunu söylüyordu:"Son menzillerine gönderildiler." İkinci bir ses soruyordu:"Yani?" Yanıt şu şekilde geliyordu:"Yani katledildiler.Öldürüldüler." Üç düşük rütbeli subay asıldı.

Fakat Türk mahkemesi devam edecek siyasi iradeden yoksundu ve büyük bir Türk savaş suçları mahkemesi kuracaklarına dair üzerine basa basa söz veren (Müttefiklerin Mayıs 1915'te Osmanlı hükümetine gönderdiği uyarıda Ermenilere yönelik kitlesel katliamlar "insanlığa karşı işlenen suç" olarak tanımlanıyordu) Batılı Müttefikler de sözlerini tutmaya pek hevesli değildi.Bunun ardından gelen tavır,yani kitlesel katliamların hiç yapılmadığını iddia etmek yönünde bugüne kadar sürdürülen sistematik çabalar,en az Ermeni Soykırımı'nı tasarlayanları yargılaması gerektiği halde bunu yapmayan Müttefiklerin acizliği kadar korkutucudur.Eski içişleri bakanı Talat Paşa,Berlin'de ailesini Soykırım'da yitiren bir Ermeninin düzenlediği suikastta öldürüldü.Sogomon Tehliryan'ın mahkemesi ve ardından 1921'de aklanması,Ermeni Soykırımı'nın ayrıntılarının Alman kamuoyunda yaygın şekilde bilindiği anlamına geliyordu.Alman-Yahudi romancı Franz Werfel,Türk katillere karşı Ermeni direnişini anlattığı Musa Dağı'nda Kırk Gün kitabında,bir sonraki soykırıma dair kehanete varan bir uyarıda bulunuyordu.1933'te Almanya'yı karış karış dolaşıp kitabını anlatan Werfel,sadece Nazi gazetesi Das Schwarze Korps tarafından "Ermenilere yaşatılan Türk vahşetine" dair yalan yanlış propaganda yapmakla suçlanacaktı.Aynı gazete (ki burada Ermeni Soykırımı ile henüz yolda olan Yahudi Soykırımı arasında rahatsız edici bir bağ daha karşımıza çıkıyor),"Amerika'daki Ermeni Yahudileri,Werfel'in kitabını ABD'nde sattırmaya çalışmakla" eleştiriyordu.

Asrın ilk soykırımı "unutulmaya" başlanmıştı bile.Winston Churchill ise bunun gerçekliğini vurgulamayı sürdürüyordu.1933'te,tam Werfel'in Almanya'yı turladığı sene,Churchill şunları yazıyordu:

"Ermeni halkı Büyük Savaş'tan darmadağın olmuş,birçok bölgede imhaya uğramış ve katliamlar,savaş kayıpları ve kolay bir öldürme yöntemi olarak benimsenen zorla göç ettirmeler nedeniyle sayısı hayli azalmış olarak çıktı...Ermeniler ve çektikleri acılar İngiltere ve ABD'nin her köşesinde gayet iyi biliniyordu...Onları öldürenler ve zalimler savaş veya devrim yoluyla yıkıldı.Zafer kazandıkları günlerde en büyük uluslar Ermenilerin dostuydu ve onların haklılığını teslim edecekti..."

Fakat tam aksine,Ermeniler ihanete uğrayacaktı.Arşivler zayıflık,acizlik ve yalan yanlış sözlerle dolu vahim bir hikâye anlamaktadır.Sözgelimi Müttefiklerle Osmanlı hükümeti arasında 10 Ağustos 1920'de imzalanan Sevr Antlaşması'nın 1'e d fıkrası şöyleydi:

"Türkiye Ermenistan'ı bağımsız bir devlet olarak tanır ve iki ülke arasındaki sınırla ilgili Başkan [Woodrow] Wilson'un hakemliğini kabul eder."

Ve aynı anlaşmanın 64. Maddesi:

"Eğer bir yıl içinde...Kürt halkı Milletler Cemiyeti Konseyi'ne,bulundukları bölgelerdeki nüfusun çoğunluğunun Türkiye'den bağımsız olmayı arzuladığını gösterecek şekilde başvururlarsa ve Konsey de... kendilerine bağımsızlık tanınmasını tavsiye ederse,Türkiye bu anlaşmayla böyle bir tavsiyeye uyacağını ve bu bölgeler üzerindeki bütün hak ve tasarruflarından vazgeçeceğini kabul eder."

Wilson'un Ondört Nokta ilkeleri ABD'nin "yeni bir dünya düzenine" yönelik ilk girişimiydi ve dürüst talepler içeriyordu.Beşinci Nokta şu konuda ısrarlıydı:

"Bütün sömürgeci iddiaların özgür,açık fikirli ve mutlak şekilde tarafsız bir şekilde tasfiyesi...ilgili halkların çıkarları,tasarruf hakları belirlenecek olan hükümetin hakkaniyet dahilindeki iddialarıyla eşit ağırlık taşımalıdır."

Ve Beşinci Nokta Ermenilere ve Kürtlere açıkça atıfta bulunuyordu:

"Mevcut Osmanlı İmparatorluğu'nun Türk kesimlerine kesin bir egemenlik sağlanmalıdır,ancak şu an Türk yönetimi altındaki diğer uluslara da mutlak bir yaşam teminatı ve kesinlikle ihlal edilemez bir özerk gelişme fırsatı tanınmalıdır..."

Wilson bunun ardından Ermeni cumhuriyetine modern dönem Türkiyesi'nin geniş bölgelerini (Erzurum ve Van da dahil) verecekti,fakat Türkler ve Bolşevikler 1920 yılı bitmeden hemen önce birlikte bu durumu ortadan kaldırdılar.Ancak sonraki başkanlardan farklı olarak Wilson bir "çöl fırtınası" gönderip bu orduları püskürtecek ve bir başka Ermeni katliamını önleyecek durumda değildi.Ermeni Soykırımı'nın en acımasız uygulayıcıları arasında yer alan Kürtler de aynı bahtsızlığa uğradılar.Türkiye,İran ve Irak arasında bir tampon teşkil edecek Britanya korumasında bir Kürt devleti fikri de terkedildi,zira Britanya Irak'taki Arapları Kürt bölgelerini de ülke sınırlarına katarak kazanmaya karar vermiş ve yeni yeni palazlanan Sovyetler Birliği'nin kukla bir Kürt devletinin kurulmasından yarar sağlayabileceği açıkça görülmüştü.

Amerika'nın kendi köşesine çekilmesi,Ermenilerin de yüzüstü bırakılacağı anlamına geliyordu.Türkler Kilikya'daki Fransız ordusuna saldırdı,onları Maraş'tan çıkardı ve Fransız koruması altında olduklarına inanan elli bin Ermeniyi daha katletti.Yerevan'da daha da vahim bir katliam gerçekleştirildi.Churchill,Türkiye ile Büyük Güçler arasında nihai barışı hüküm altına alan Lozan Antlaşması'yla ilgili olarak şunu yazacaktı:"Tarih 'Ermenistan' kelimesini beyhude yere arayacaktır."

Bununla birlikte,(babamın savaşının hemen sonrasında) Ortadoğu için gerçekten demokratik bir alternatifi tercih eden tek ülkenin ABD olduğunu hatırlamak önemli.Demokratik gelişme yönünde güçlü bir argüman sunan,"insanlar,sanki bir oyundaki birer mal veya piyonmuş gibi o egemenlikten bu egemenliğe taşınmamalıdır" diyen Ondört Nokta'dan söz etmiyorum sadece.Eski Osmanlı topraklarının dört bir köşesine yayılan ABD diplomatları ve misyonerleri,İmparatorluğun Araplarının,kalkınma ve ilerleme için,(Türkiye'siz) bir "birleşik modern Arap ulusu kurmaları" gerektiğini etkili bir dille savunuyordu.Wilson'un kurduğu Kral-Crane Komisyonu da bir başka güçlü atılım içindeydi:Komisyon üyeleri,bölge halklarının gerçekte ne istediğini sormak üzere Ortadoğu'ya yelken açmıştı.

Huzursuz ve giderek izolasyoncu bir tutuma eğilim gösteren Amerikan kamuoyunun,ABD'nin dünya meselelerinden el etek çekmesine yol açması Wilson'un hatası değildi.Geleceğe dönük düşünüldüğünde,Ortadoğu'da taraf tutmadığı bir dönemde Amerika'nın köşesine çekilmesi çağımızın büyük trajedilerinden biriydi.Bölgeyi biz Avrupalılar ele aldık.Ve çuvalladık.ABD çeyrek asır sonra bölgeye tekrar el attığında bunu petrol için yaptı ve kısa süre sonra da İsrail'in neredeyse tavizsiz bir destekçisi ve para kaynağı haline geldi.

Ermeni Soykırımı üzerine hazırladığı rapor kamuoyunu aydınlatmakta önemli rol oynayan Lord Bryce 1922'de ABD'ne düzenlediği bir ziyaret çerçevesinde yaptığı konuşmada,Müttefiklerin Türk ordusunu silahsızlandıramamasının,Türklerin "eski gaddarlığını" tekrar ele almasına yol açtığını vurguluyordu.Ve daha ileriye de gidip,Müttefiklerin Ermenilere tazmin sağlayamamasının arkasında savaş yorgunluğundan daha fazlası olduğunu öne sürüyordu."Türk hükümeti 1915'te Hristiyan tebasından bir milyonunu katletti...Müttefikler bu suçları işleyen bir hükümete niye böylesine inanılmaz bir yumuşaklıkla davrandı?Bunlar belki bazılarınızın veya benim bir şekilde izah edebileceği sırlar.Fakat öte yandan,Herodot'un Mısır'daki rahiplerden dinlediği o masalların bir kısmı için söylediği gibi,dile getiremeyeceğim kadar dokunulmaz bir sır bu," diyordu Bryce.Lord'a göre,Ermeniler 1914-1918 Savaşı'nda bütün diğer halklardan daha fazla acı çekmiş ve "en insafsız şekilde terkedilmişti".

Bryce'ın dile getirilemez olduğunu iddia ettiği sır neydi peki?Müttefiklerin savaş sonrası tereddütünü izah etmek için söylenmiş süslü bir laf mıydı sadece?Veya Bryce Britanya ve Fransa'nın Türkiye'yi,yeni kurulmuş ve kısa süre sonra Ortadoğu'nun petrol yataklarına gözünü dikebilecek Bolşevik devletinin karşısında müttefik olarak görmek istediklerini mi düşünüyordu?Transkafkasya'daki Britanya birlikleri ilk başta,(bir gözlemcinin sözleriyle,"Bakü petrolünün kokusunu alan") Bolşeviklere karşı koymuş,kısa bir süre için Gürcistan,Azerbaycan ve budanmış bir Ermenistan'ın bağımsızlığını korumuştu.Fakat Britanya 1920'de birliklerini çeker çekmez bu üç ülke Sovyetler Birliği'nin eline geçti.Almanya'nın pamuk kaynaklarına ulaşmasını engellemeye kafamızı taktığımız Türkistan'da Britanya güçleri aslında Ruslarla,Enver Paşa'nın Türk yandaşlarının desteğiyle savaştı;tuhaf bir ittifak değişimiydi bu,zira Çarlık Rusyası 1917 Devrimi'ne dek Britanya'nın müttefiki olmuştu.

Ermeniler Türkiye'deki eski vatanlarının sadece bir tek köşesinde tutunmuştu;Alexandretta (İskenderun) bölgesinde ve Hatay'ın yirmi kilometre batısındaki şimdi yıkılmış olan Musa Dağı Kalesi'nde.Buranın halkı,Werfel'in romanında anlattığı kuşatmaya karşı direnebilmişti.Suriye'nin kuzeyindeki Alexandretta Fransız sömürge yönetimine girmiş ve böylece binlerce Ermeni,1918'de yerinde yeller esen evlerine geri dönmüştü.Fakat bu büyük ölçüde unutulmuş ihaneti anlamak için,bugün Hacı Musa olarak bilinen Anjar'a,evlerinin çevresinde pembe güllerin açtığı o küçük ızdırap kasabasına gitmemiz lazım.Papaz Aşud Karakaşyan'ın bahçesinde,adeta evlerin kapılarını çalarak uzanan yolun kenarlarında bir pembe ve kırmızı cümbüşü var.1939'da Lübnan'ın doğusundaki sıtmalı bataklıkların üzerine bu kasabayı kuran Ermenilerin yaşadığı acıları anlatan renkler.Onurlu insanlar,şimdi Lübnan pasaportu taşıyorlar,fakat taşıdıkları arasında Ermenilerin mazisindeki en karanlık sırlardan biri de var:Zira bir asır içinde vatanlarından iki kez "temizlendiler",ilki 1915,ikincisi 1939'da.Bu iki sürgünden Türkleri olduğu kadar Fransızları da sorumlu tutuyorlar.Ve Hitler'i.Ama en çok Fransızları suçluyorlar.Papaz Karakaşyan'ın kızkardeşi Victoria 1939'da daha on yaşındaymış,fakat ailesinin yaşadığı ikinci felaketi hatırlıyor;1915'tekiyle kıyaslandığında minyatür,fakat korkunçlukta aşağı kalmayan bir soykırım."Fransız ordusu bize bütün yol boyunca eskortluk etti," diye anlatıyor."Fakat ölüyorduk.Erkek kardeşim Varujan sadece bir veya iki yaşındaydı,kamyonda annemin kucağında ölürken gördüm onu.Birçoğumuz gibi o da sıtmaya yakalanmıştı.Fransızların bizimle ne yapacaklarını bilmiyor gibi bir hali vardı.Bizi önce kırk günlüğüne Suriye'deki Abassid'e götürdüler.Ardından bizi gemilere bindirdiler,yedi gün denizde yol aldık.Şam Trablus'unda [Lübnan'ın kuzeyindedir] indik ve Fransızlar bizi sığır trenlerine bindirip bu kez Rayak'a götürdüler.Rayak'tan da Anjar'a getirdiler ve burada kaldık."

Anjar'daki Ermenilerin büyük çoğunluğu gibi Papaz Karakaşyan ve kızkardeşi Musa Dağı'nda,şu an güneybatı Türkiye'de bulunan ve Soykırım sırasında hasmın ezici üstünlüğü karşısında kırk gün direnen o kale-kentte doğmuştu.Fransız ve Britanya savaş gemilerince kurtarılan Musa Dağı Ermenileri Mısır'a sığındılar,ardından 1914-1918 savaşından sonra Fransız ordusuyla birlikte evlerine geri döndüler.Ve Fransız mandası altındaki Suriye'nin bu bölgesinde 1939'a dek yaşadılar.O yıl Fransız hükümeti (Türkiye'yi Hitler'e karşı Müttefiklerin saflarına katılmaya ikna etmek için umutsuz bir çaba içindeydi) Musa Dağı'nı ve büyük Alexandretta kentini Türklere "verdi".

Karakaşyan'ların çocukları 1915 Soykırımı'nın sonrasında doğmuştu,fakat komşularının birçoğunun anne-babaları ve büyükanneleri-büyükbabaları yoktu.Anjar'a (o sıralar Fransız mandası altındaki "Büyük Lübnan"daydı) vardıktan sonra da açlık çekmeye devam etmişlerdi."Burada sivrisinek sürülerinden geçilmiyordu ve hiç el değmemiş bir yerdi," diyor Papaz Karakaşyan."Fransızlar her bir erkeğe taş kırmaları ve kendilerine ev yapmaları için 25 Lübnan lirası verdi.Fakat birçok insan sıtmaya yakalanıp öldü." Yerleşme çabalarının ilk iki yılında (Avrupa'nın neredeyse tamamının savaşta olduğu 1940 yılında) Anjar Ermenileri bin erkek ve kadını sıtmaya kurban vermişti.Darmadağın olmuş mezartaşları hâlâ kasabanın kuzeyinde duruyor.

Anjar'daki Saint Paul Kilisesi'nin duvarları Ermeni trajedisine dair fotoğraflarla kaplı.Birinde (1915'te çekilmiş),Musa Dağı kuşatmasından sağ çıkan biri,umutsuzca bir Müttefik savaş gemisinin güvertesine tırmanmaya çalışıyor.Bir başkasında Alexandretta'ya dönen Ermeni ileri gelenlerini karşılayan Fransız subayları göze çarpıyor;Fransız ordusunun 'Ermeni Alayı' mensupları da var fotoğrafta.1930'larda kuşatmanın hatırasına bir anıt dikmişler (sonradan Türkler tarafından yıkılmış) ve İkinci Dünya Savaşı'ndan önce bir kez daha evlerini terketmek zorunda kaldıklarında,Sırpların yaptığı gibi Ermeniler de ölülerini yanlarında götürmüşler.1915 savaşının onsekiz 'şehidinin' cesetleri (ki Türkler,Fransızlar 1918'de Ermenilerle birlikte gelene kadar o cesetlere hiç dokunmamış) 1939'da mültecilerle birlikte kamyonlara yüklenmiş ve Anjar'a getirilmiş.Şimdi Saint Paul Kilisesi'nin hemen yanındaki mermer bir lahitte yatıyorlar.Ermenice "ölümsüz hatıraları için" diye yazıyor mermerin üzerinde.

Fakat Anjar halkı için hatıralar silikleşmiş.Papaz Karakaşyan şöyle anlatıyor:"Alexandretta'dan ayrıldıktan sonra ilk on yıl insanlar (buraya gelen mültecilerin sayısı altı bindi) geri dönmek istediler.İkinci Dünya Savaşı bittikten sonra birçok insanımız Güney Amerika'ya göç etti.Şimdi geri dönmek istemiyoruz.Fakat geçen yıl tatile gittim oralara.Evet,Musa Dağı'nın etrafındaki eski topraklarımızda küçük bir Ermeni cemaati var,otuz aile ve daha yeni Ermeni kilisesini onarmışlar.Oradaki Türkler bize çok nazik davrandı.Ne yaşandığının farkında olduklarını düşünüyorum;bize saygı duyuyorlardı,çünkü bizim topraklarımız üzerinde oturduklarını biliyorlardı."

Fransa'nın Alexandretta sancağını (Musa Dağı da dahil) teslim etmesinin utancı,İkinci Dünya Savaşı'nın pek anlatılmayan hikâyelerinden biridir.1914-1918 Savaşı'nda olduğu gibi,Türkiye'nin Alman Mihveri'ne katılacağından korkan Fransa,Alexandretta'daki Ermeni ve Türklerin uyruklarını seçebileceği bir referandum yapılmasını kabul etti.Türkler referandum öncesinde onbinlerce kişiyi kamyonlarla sancağa taşıdı ve doğal olarak "halk" Türkiye'ye katılmak yönünde oy kullandı."Fransızlar bölgeyi Türkiye'ye teslim etmeye çoktan karar vermişti ve elbette Ermeniler artık orada yaşamayacaklarını anladı.Fransız hükümetinden oradan götürülmeyi ve kendilerine yeni evler verilmesini talep ettiler," diye anlatıyor papaz."Türklerden kurtulmak istiyorlardı.Bu yüzden orayı terkettiler.Fransızlar kendi çıkarlarına uygun bir anlaşma yaptılar.Fransızları kınıyorum." Böylece sancak Türk kenti Hatay ve Alexandretta'nın kendisi de İskenderun haline geldi.Ve son ironi de şuydu:Türkiye gerçekten de Hitler'e karşı Müttefiklerin safına geçti,fakat ancak Avrupa savaşının son günlerinde,Hitler Berlin'deki sığınağında intihar etmek üzereyken ve Reich küle dönmüşken.Yani Alexandretta bir hiç için feda edilmişti.

Geriye hayaletler kaldı.1998'de Türkiye Başbakanı Mesut Yılmaz,sınır boyunca faaliyet gösteren komünist Kürdistan İşçi Partisi (PKK) gerillalarına yardım eden Suriyelilere sert bir uyarı yaptı.Uyarıyı yapmak için de Fransızların Alexandretta'yı teslim etmesinin yıldönümü törenlerini tercih etti."Türk topraklarına göz dikmiş olanlar,körlükten muzdariptir -bu ülkenin kimseye verecek bir karış toprağı yoktur!" diyordu Yılmaz.Ancak Alexandretta da vaktiyle Ermenilerindi.Bunu görmek için Sevr Antlaşması'na bir bakmak yeterdi.

Dünya daha büyük ve küçük soykırımlarla dolu.Bazılarını muazzam bir tanıklık malzemesinden biliyoruz.Bazılarına ise kör kalmışız;1916'da götürüldükleri yetimhanelerdeki kirli banyolarda gözlerini kaybeden mülteci Ermeni çocuklar gibi tıpkı.Mark Levene,pek az bilinen soykırımlardan biri hakkında kapsamlı bir kitap yazmıştır (bu kitabı bilip de çoktan okumuş olanlar elini kaldırsın).1933'te,savaştan doğma Irak devleti,Asuri toplumunun mensuplarına karşı bir imha saldırısı başlattı.Dohuk kenti yakınlarında,askerler Sümmeyl adlı bir köyün bütün nüfusunu katletti.Hayatta kalan bir avuç kadın sonra toplu tecavüze uğradı ve bölgedeki baskın etnik grubu oluşturan Kürtler kitlesel katliamda yer aldı.Kuşku yok ki bazı durumlarda,daha 18 yıl önce Türk sınırı boyunca Ermenilerin yağmalanıp kesilmesinde rol oynayan Kürtler de vardı aralarında.Bütün bunlar Britanya'nın yönettiği Irak'ta yaşandı ve yerel idare müfettişi olan Albay R.S. Stafford,Londra'ya gönderdiği raporda Iraklı yetkililerin katliam kararını Asurileri "mümkün olduğunca çabuk...ortadan kaldırma" niyetiyle aldığını belirtiyordu.O Asuriler ki,köylerine yapılan soykırımdan farksız saldırılar yüzünden Türkiye'den kaçmışlar,İran'da sığınma aramışlar ve sonra Britanyalılar tarafından,yeni Irak devletinin bir parçası olan Musul yakınlarında yaşamaları için alınıp getirilmişlerdi.

İşte Levene,yeni Irak devletiyle bu karşı karşıya gelişin izini,1933'teki Asuri katliamından,Saddam'ın 1988'deki Enfal harekâtına dek sürüyordu.Fakat ilk katliamlardan sonra bile Britanya,Milletler Cemiyeti'nde soruşturma açılmasına,Kral Faysal'ın daha bir yılını yeni doldurmuş rejiminin çökmesine sebep olabileceği gerekçesiyle taş koydu ve üstelik (bir kez daha söyleyelim:ilk katliamlardan sonra) yeni Irak hava kuvvetlerinin Asurilere karşı harekâtında kullanılması için gizlice bomba sağladı.Yanı sıra Britanyalılar,açık bir soruşturmanın "yabancıları hedef alan bir düşmanlığı tetikleyebileceği" uyarısında bulunuyordu;nihayet yetmiş yıl sonra becerdiler bunu yapmayı.

Soykırıma dair Independent'taki hangi tartışmaya baksanız,kamuoyunun zihninde ne kadar önemli bir yer tuttuğunu görürsünüz.Ermeni Soykırımı hakkında yazdığım bir yazıdan sonra,Britanya'daki Letonyalılar Ulusal Konseyi'nin başkanı bana,1930-1933 arasında Ukrayna'daki "kıtlık terörü"nde 11 milyon insanın öldüğünü hatırlatmıştı."Onlar için bir soykırımı anma günü yok ama," diyordu.Bir tarihçinin ortaya koyduğu haliyle,ondokuzuncu yüzyılda Balkanlar ve Rusya'dan sürülen milyonlarca Müslümanın ölümüne ne diyecektik peki?Bu da "Avrupa'nın kendi unutulmuş mazisinin bir parçası" değil miydi?Okuyucular benden Kral II. Leopold'ün Kongo Soykırımı'na dönüp bakmamı istiyordu;son asırda Kongo'daki gerçek köle çalışma kamplarında milyonlarca insan dövülerek,fiziksel yorgunluktan,kıtlıktan veya hastalıktan ölmüştü.Peki gayet haklı sebeplerle,Franco'nun otuzbin siyasi ve askeri muhalifini (ki İspanya'nın dört bir köşesindeki 600 toplu mezarda yatmaktadırlar hâlâ) ortadan kaldırmasının bir çeşit soykırım olduğunu iddia eden İspanyollara ne diyecektik?

Tarihçi Norman Davis,1998'de bana yazıp,Hitler'in Ermenilere dair sorduğu sorunun ("Bugün Ermenilerin imhasından kim söz ediyor ki?"),Polonyalılarla ilgili olarak dile getirildiğini ve ilk kez Associated Press'in Berlin büro şefi Louis Lochner tarafından kayda geçirildiğini hatırlatırken,şu sonuca varıyordu:"İnsan şu soruyu da eklemeden duramıyor:'Bugün Polonyalıların imhasından kim söz ediyor ki?'" Gayet haklıydı Davis.İkinci Dünya Savaşı'ndan hemen sonra,önsözünü T.S. Eliot'un yazdığı ve 1939 Alman işgalinden kısa süre sonra Polonya'ya giren Sovyet ordusunca ölüm ve açlık içinde sürülen milyonlarca Polonyalının acısını anlatan anonim bir kitap yayımlanmıştır.Ve o kitapta,ne zaman okusam beni duygulandıran bir paragraf vardır;bir Polonyalı anne,sürgün treninin akşam kalkacağını umut etmektedir:

"Zira trenin güzergâhı,köylerinin hemen yanındaki alçak bir tepeyi dolaşıyordu ve o çocuklarının köyü tekrar görüp acılarının tazelenmesini istemiyordu.Ne yazık ki tren gün içinde kalktı.Evleri görüş alanına girdiğinde,komşularının ve ailenin diğer üyelerinin tepede durduğunu gördüler;köy papazı da elinde bir haçla oradaydı...Bacalar,meyve bahçeleri ve ağaçlar yakınlaştıkça Tomus korkunç bir sesle ağlıyordu:'Anne,anne,bizim bahçemiz,bizim havuzumuz,bak ineğimiz bize bakıyor!Anne niye uzağa gitmek zorundayız?'"

Ayrılış,Tomus'un masumiyeti,ineklerine düşkünlüğü,annenin sürgün treninin evlerinin önünden geçecek olmasından duyduğu üzüntü ve çocuğun sorusunun yankıları,Hitler'in Yahudi Soykırımı hız kazandıkça,gelecek aylarda ve yıllarda aynı demiryolu üzerindeki milyonlarca sesten duyulacaktı;tıpkı 24 yıl önceki Ermeni Soykırımı'nda duyulduğu gibi.1944'te Ermeniler için "Soykırım" kelimesini ilk kez kullanan kişi Polonya doğumlu bir Yahudi olan Raphael Lemkin'di ve böylelikle insan hakları kültürüne yönelik yasal ve ahlaki bir zemin oluşturulmasına katkı sağladı.

Peki bunca kanıta,tanık anlatımlarına,diplomatik rapora,telgrafa,bir buçuk milyon insanın kemik ve kafataslarına rağmen böyle bir soykırım inkâr edilebilir mi?Ermeni Soykırımı gibi kitlesel bir kötülüğün üstü örtülebilir mi?Ya da Hitler'in dediği gibi unutulabilir mi?Dünyanın bu ilk soykırımı,lanetli yirminci asır daha başka kitlesel barbarlık eylemleri üretirken ve vahşeti yirmibirinci asra taşırken,(kahredici bir ironi mahiyetinde) yarım ağızla kabul edilip insan vahşetleri listesinin dibine itilebilir mi?

Maalesef bunların hepsi oldu.1993'te Ermeni katliamlarıyla ilgili ilk yazdığımda Türkler makalemi yalan diyerek kınadı (zira katliamın öncesinden bugüne kadar yaşananlara dair sayısız kitapları ve incelemeleri vardı).Türk okurlar editörüme yazıp Independent'tan kovulmamı istedi.Eğer Ermeni vatandaşlar öldürüldüyse ("eğer" kelimesine dikkatinizi çekerim),diye yazıyorlardı,bu Birinci Dünya Savaşı'nda Osmanlı Türkiye'sinde mevcut olan anarşiden,sayısız Türkün öldüğü ve Ermeni milislerin de alenen Çarlık Rusya'sının tarafını tuttuğu iç karışıklıktan kaynaklanmıştı.Avrupalı komisyonların katliamlara dair topladığı kanıtlar,Ermenilerin son olarak Smyrna'da (bugünün tatil beldesi İzmir'de güneş banyosu yapan çok sayıda Britanyalı turistin civar sahillerde nasıl bir kan banyosu yaşandığına dair hiçbir fikri yoktur) katliama uğratılması hakkında Batılı gazetecilerin tanıklıkları,Churchill ve Morgenthau'nun kınamaları,propaganda denilerek reddediliyordu.

Türk-Amerikan Dernekleri Asamblesi Başkanı Gül Köknar,editörüm Simon Kelner'e yazarak,Ermenilerin "topyekûn düşman saflarına geçtiğini,bir Beşinci Kol gibi hareket ettiğini ve Osmanlı Müslümanlarına karşı iç savaş yürüttüğünü" iddia ediyordu.Bayan Suna Çakır bana,Ermeni Soykırımı iddialarının "tamamen uydurma...tümüyle hayal ürünü" olduğunu yazıyordu.Washington'dan Aygen Tat gazeteme gönderdiği e-postada Ermeni Soykırımı hakkında yazdıklarımın "sahtekârlık" olduğunu vurguluyordu.Hitler'den yapılan alıntı "uydurma" idi ve "asla bir Ermeni Soykırımı olmamış,aksine Ermeniler ve onların Çarlık Rusya'sından gelen efendileri tarafından bir Türk katliamı gerçekleştirilmişti." Tat yazısının son satırında,"1915'te yaşanan olaylardan dolayı neden Türkiye ve Türkler suçlansın ki?" diye soruyordu.İbrahim Tansel ise ilginç bir şekilde,"sözde Ermeni Soykırımı'nın kısmen köylülerin tepkisi (evet,tepki) olduğunu" söylüyordu."Aslında Ermeniler,daha fazla kan dökülmesinin önüne geçmek için Anadolu'dan Lübnan'a nakledilmişti." Bu mektup furyası son derece rahatsız edici bir şeyi temsil ediyordu:Ermeni Soykırımı'nı tertipleyenleri kurban,kurbanları ise katil ve yalancı haline getirmekteydi.

Her yeni mektup (ki bazıları açıkça bir "toplu arzuhal" biçiminde örgütlenmişti),inkâr ambarında birikecekti.New York,Rochester'dan S. Zorba,"talihsiz bir olayın 100 yaşındaki talihsiz kurbanlarına" atıfta bulunuyor,ardından bunu "sözde soykırım" olarak niteliyordu.Bazı e-postalar beni "kindar" olmakla itham ediyor ve ne "cahilliğimi" ne de "burnu büyüklüğümü" bıraktıktan sonra,son derece manidar bir ifadeyle bitiriyordu:"Bu soykırım yaşanmış olabilir,fakat onu yargılamak sizin işiniz değildir.Gerçeği bulmak tarihçilere düşer." Bu ifade,sonradan (inanılmaz ama) İsrailli siyasetçiler tarafından bile tekrarlanan,bitap düşürücü bir nakarat haline gelecekti.

Fakat bunlara münferit sözler gibi bakmamak lazım.Türk diplomatları da bu fikirleri destekliyordu.Türkiye'nin Londra Büyükelçisi Korkmaz Haktanır,Independent'a yazdığı bir şikâyet mektubunda,"Ailemin birçok üyesi ve ait oldukları topluluk Ermeni teröristler yüzünden acı çekti ve öldü" diyordu.Haktanır mektuba,1915'te Subatan ve Merseni Dere'de Ermenilerce öldürülmüş kadınların korkunç şekilde parçalanmış cesetlerini gösteren iki fotoğraf da eklemişti."Fisk eski yaraları deşmeye pek hevesli olduğunu göstermiştir" diyordu ayrıca.Böylelikle en azından geçmişte açılmış yaralar olduğunu kabul ediyordu.

Haktanır'ın İsrail'deki muadili Barlas Özener (hizmetinde olduğu ülke adına) çok daha olağanüstü bir çıkış yapıyor ve Jerusalem Post Magazine'e,"İnkâr edilen Ermeni Soykırımı" hakkında bir makale kaleme alan dergi yazarını tarihi yeniden yazmaya çalışmakla suçlayan bir mektup gönderiyordu."'Ermeni Soykırımı' efsanesi,Birinci Dünya Savaşı'ndan hemen sonra,Ermenilere Osmanlı Devleti'nden koparılan bir parçanın 'çektikleri acılardan' dolayı ödül olarak verilmesi beklentisiyle yaratılmıştır" diye yazıyordu.Özener mektubunda.Türk diplomata göre,Yahudi Soykırımı'ndan sağ çıkanların bu "reddiyecilik" örneğiyle ne yapmaya çalıştığını anlamak mümkün değildi doğrusu.Gazeteci Marilyn Henry,"kalemini yeni Knesset(6),yeni İsrail hükümeti ve Türk-İsrail ilişkilerini hedef almak için kullanmıştı."

Fakat Türk diplomatlarının İsrail'in ayıplamasından korkmasını gerektirecek bir durum yoktu.1982'de Tel-Aviv'de bir soykırım konferansı düzenlenecek olduğunda,Türk hükümeti işin içine Ermeni Katliamı'na dair malzemelerin dahil edilmesine itiraz etti.Yine inanılmaz bir şekilde,İsrail dışişleri bakanı bunun İsrail-Türkiye ilişkilerini zedeleyebileceğini söyleyince Auschwitz'den sağ kurtulan Elie Wiesel konferanstan çekildi.Konferans (Ermeni Soykırımı'na dair sunumlarla da) devam ederken,Shimon Peres İsrail'in en tanınmış soykırım uzmanı Israel Charney'den Ermeni katliamlarını konferansa dahil etmemesini nafile yere istemekten geri kalmadı.

Peres,Nisan 2001'de İsrail dışişleri bakanı olarak Ankara'ya yaptığı ziyaretin öncesinde yaptığı açıklamayla daha da ileri gitti (ve Soykırım'ı inkâr bataklığına daha da derin battı).Anadolu Ajansı'na verdiği röportajda Peres,"Yahudi Soykırımı ile Ermeni iddiaları arasında benzerlik kurma yönündeki çabaları reddediyoruz.İkisi arasında hiçbir benzerlik yoktur.Ermenilerin yaşadığı bir trajedidir,fakat soykırım değildir," diyordu.Bu "iddialarla" ilgili bir tutum alınacaksa eğer,"tarihsel gerçeklikleri çarpıtmayan büyük bir dikkatle alınmalıydı." Peres'in bu şaşırtıcı yorumlarına (ki tanık ifadelerinden çıkan tüm gerçekler karşısında,1915 Soykırımı ile Yahudilerin imhası arasındaki bütün doğrudan Alman bağlantılarının farkında olması gerekirken söylenmiş sözlerdi bunlar),mutlak dürüstlüğüyle meşhur bir İsrailli akademisyen olan Charney'den sert bir karşılık geldi.

Charney,Peres'e gönderdiği özel mektubunda şunları yazıyordu:"Gördüğüm kadarıyla...hiçbir Yahudinin geçmemesi gereken ahlaki bir sınırı aşmış durumdasınız...Belki sizin geniş perspektifinizden bakıldığında İsrail Devleti'nin ihtiyaçları uyarınca konuyu Türkiye'nin arzusu paralelinde budamak ve bir kenara atmak sizin göreviniz,fakat bir Yahudi ve bir İsrailli olarak,Ermeni Soykırımı'nı inkâr edenlerle,ki Yahudi Soykırımı'nın inkârıyla kıyaslanabilir bir şeydir bu,şu an aynı safları tutmakta bu kadar ileri gitmiş olmanızdan utanç duyuyorum." 2000'de Philadelphia'da Yahudi Soykırımı üzerine düzenlenen bir konferansta Charney,Peres'e,İsrailli tarihçiler de dahil,çok sayıda araştırmacının Ermeni Soykırımı'nın gerçek bir olgu olduğuna dair açık bir deklarasyonu imzaladıklarını ve Soykırım Bilimadamları Birliği'nin 1997'deki toplantısında Ermenilerin "tam anlamıyla soykırıma" uğratıldıklarına dair bir karar aldığını hatırlatıyordu.Charney iki ciltlik fevkalade eseri Soykırım Ansiklopedisi'nde de tavrından ödün vermez;Ermeni Soykırımı'na ayrılmış 45 sayfada,katliamlara dair gerçek tanıklıklar,o dönemdeki diplomatların ve gazetelerin anlatımları (bilhassa New York Times'ın haberleri) ve farklı olarak da,Türk kaynaklardan uzun alıntılar yer almaktadır.Bu kaynaklardan biri,Osmanlı Genelkurmayı'nın istihbarat biriminde görev yapan ünlü Türk tarihçi Ahmed Refik'tir ve kesin bir dille,"İttihat ve Terakki'nin hedefi Ermenileri yok etmekti" demiştir.

Charney haklı olarak,Peres'in inkârını İsrail-Türkiye ilişkilerini geliştirme niyetine bağlıyordu -oysa o ilişkileri bizzat Türkiye,Charney'in 1982'de Tel-Aviv'deki soykırım konferansına burnunu sokarak tehlikeye atmıştı.Elie Wiesel'e göre,"bir İsrailli yetkili kendisine...Türklerin,Ermenilerin konferansa katılması halinde ciddi sorunlar çıkacağını bildirdiğini" söylemişti.

Peki Ermeniler için adalet,kendilerine karşı işlenen korkunç suçun kabulü,tazmin,mülklerinin geri verilmesi ve özür hiç gerçekleşmeyecek miydi?Apaçık varlıklarını Türklerin hâlâ reddetmeye çalıştığı bir buçuk milyon kafatasından mı ibaret kalacaktı bütün mesele?Türkiye kendi mazisinden,Almanya'nın Yahudiler için yaptığını yapamayacak kadar korkuyor muydu,bu kadar mı ürküyordu kendi geçmişinden?Pişmanlığın,ikrarın,kabulün,özrün,iyi niyetin kendisini yok edeceğini mi sanıyordu?New York Üniversitesi Remarque Enstitüsü'nden Jonathan Eric Lewis'in de belirttiği gibi:"Osmanlı İmparatorluğu'nun ticaret sınıfının çok önemli bir kısmının yok edilmesi,Türkiye'nin modern tarihinde hayati bir husus olmasın da ne olsun?Ermenilerin toprakları,evleri ve mülkleri,şimdi geçmişteki suçlardan fayda sağlayanların elinde.Türk hükümetinin Soykırım'ı kabule yanaşmamasının birçok sebebi arasında,tazminat ödemek zorunda kalmak da var."

Fakat inkâr tavrı hâlâ sürüyor.Papa II. Jean-Paul,"Ermeni Soykırımı gelecekteki dehşetlerin başlangıcıdır," demeye cüret ettiğinde,Türk gazetesi Milliyet,başsayfasına şu manşeti kocaman atmıştı:"Papa ileri derecede bunaklıktan muzdarip." Hitler'in Ermeniler hakkındaki sorusunun bir "sahtekârlık" olduğunu iddia eden (ve yanılan) Dr. Salahi Sonyel,Alman führerinin Yahudilerden değil Polonyalılardan söz ettiğine (bu konuda yanılmıyordu) dikkat çekerek Ermeni ve Yahudi soykırımları arasındaki bağı koparmaya çalışıyordu.Kulağa güçlü bir tez gibi geliyor;tabii 1939'da Polonyalıların üçte birinin Yahudi olduğunu hatırlamadığımız sürece;Hitler nüfusun tam da bu kesimini imha etme niyetindeydi."Osmanlı Halifeliği'ne Karşı Ermeni Propagandası Saf Hristiyan Dünyasını Nasıl Etkisi Altına Aldı?" başlıklı bir makale kaleme alan kişi de aynı Sonyel'di.Ermeni Soykırımı ile Yahudi Soykırımı arasındaki gerçek fark,elbette ki şudur:Almanya sorumluluğunu kabul ederken,sonradan gelen Türk hükümetleri Ermeni Soykırımı'nı inkâr etmeyi yeğledi.

Türkiye'nin ABD'ndeki güçlü lobi grupları,Ermeni Soykırımı'nın gerçek bir olgu olduğunu söyleyen bütün gazetecilere ve akademisyenlere saldırmaktadır.Zira (artık Avrupa'nın "hasta adamı" olmayan) Türkiye,tam da geçen yüzyılda uygulanan vahşeti küplere binerek kınayan aynı Batılı güçler tarafından kollanmaktadır.Türkiye NATO'nun kıymetli bir üyesi (1999'da Sırbistan'ı bombalarken müttefikimizdi),İsrail'in en yakın bölgesel müttefiki ve ABD ile Fransa silahlarının büyük bir müşterisi.Tıpkı Kürtlere uygulanan zulme en başında sessiz kaldığımız gibi,yirminci asrın ilk soykırımını da görmezden gelmeyi tercih ediyoruz.

Bu skandaldan farksız inkâr tavrı,bugün gazetecilere bile bulaşmıştır.Papa Eylül 2001'de Ermenistan'ı ziyaret ederken,Associated Press abonelerine geçtiği haberi son derece temkinli bir şekilde yazma gereği hissediyordu:"Türkiye,Osmanlı Türk ordularının bir soykırıma,ki bu kelime genel kullanıma ancak İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra girmiştir,katıldığı yönündeki Ermeni iddialarını kesin olarak reddediyor." Haydi şu muhteşem "kesin olarak" kelimesini (anladınız değil mi,eğer Türkler bu meselede "kesin" ise,pekala haklı da olabilirler!) geçtik diyelim,"ithamlar" gazetecilik adına mide bulandırıcı bir ifade.Üstelik Lemkin'in tanımına yönelik atıf (ki İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra değil,savaş sırasında dile getirilmiştir),onun Ermenileri konu edindiğinden bihaber.Papa'nın o ziyaretini haber yapan BBC de,aynı pespaye dili kullanıyor ve dinleyicilerine "Osmanlı İmparatorluğu parçalanırken bir milyondan fazla Ermeninin öldürüldüğü" bilgisini veriyordu.Ermenilerin nasıl da katledilmek yerine öldürüldüğüne ve bunun Osmanlı İmparatorluğu parçalanırken nasıl da gizemli bir şekilde gerçekleştiğine dikkat edin.Her durumda olgusal olarak hatalı bir haber bu,zira İmparatorluk Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra kısa süre de olsa varlığını sürdürdü.

Bununla birlikte hepsinden daha çileden çıkarıcı olan,1915'teki Ermeni Soykırımı'nın kaydını,verdiği haberlerle cesur bir tavırla düşen (ve bütün dünyaya haber atlatan) New York Times'ın tavrıdır.O cesaret bugün namertliğe dönüşmüştür.Gazetenin 26 Mart 1998 tarihli nüshasında,Stephen Kinzer'in Türkiye'de halen yaşayan 70 bin Ermeni ile ilgili bir haberinden kilit bir paragraf bunun örneklerinden:

"Türkler ve Ermeniler arasındaki ilişkiler;Osmanlı döneminin büyük bölümünde iyiydi,fakat Ermenilerin 1915 baharında Anadolu'nun doğusunda Osmanlı yanlısı güçler tarafından katledilmesiyle derin yara aldı.O vakitler neler olup bittiğine dair halen hararetli tartışmalar sürmekte,fakat bugün 'etnik temizlik' denen bir patlama dahilinde girişilen zorla göç ettirmeler sırasında büyük miktarda Ermeninin öldürüldüğü veya ölüme terkedildiği açık."

Şimdi benim bu paragrafla alakalı ciddi bir problemim var.En başta,Ermenileri soykırım hanesine yazan,onları geçen yüzyılın ilk soykırımının kurbanları sayan bütün önemli istatistiklerde verilen bir buçuk milyon (veya bir milyon) rakamı tamamen buharlaşıp uçmuş.Kinzer bizi öldürülen "büyük miktarlar" gibi muğlak bir kavramla başbaşa bırakıyor,tahminimce New York Times'ı Türklerle bozuşturmamak için böyle söyleniyor.Ardından soykırım "etnik temizliğe" indirgeniyor,Sırpların Bosnalı Müslümanlar ve Kosovolu Arnavutlarla savaşlarından aşina olduğumuz,fakat 1915 katliamlarıyla kıyaslandığında dehşeti çok daha düşük ölçekli bir durumun ifadesi.Ve şuna dikkat edin:Bir "etnik temizlik patlamasından" söz ediliyor;planlı programlı bir kitlesel cinayet değil,ani,kendiliğinden bir eylem sözkonusu yani.Ayrıca şuna da dikkat edin:Tehlikeli olduğu kadar gerçek "Türk güçlerinden",hatta "Osmanlı Türk güçlerinden" (ki böyle yazması gerekirdi) değil,"Osmanlı yanlısı güçlerden" dem vuruluyor.Ardından bize meselenin "hararetle tartışıldığı" söyleniyor.New York Times ne kadar da "dürüst" bir gazete ki,bu Soykırım'a ilişkin gerçekleri inkâr etmek yönünde bir kampanya yürütüldüğünü,adını koymadan hatırlatıyor bize.Ortada,en ufak zerresine dek,en az Yahudi Soykırımı'nın hiç yaşanmadığına dair kepaze iddia kadar kötücül bir yalan dönüyor oysa.Kinzer'in bir başka makalesinin başlığı da şuydu:"Ermenistan Hiç Unutmuyor -Belki de Unutmalı."

Bütün bunların sebeplerine dair kuşkularım var.Sanırım New York Times muhabiri bu saçmalığı,mevcut Türk hükümetinin saldırısından kaçınmak için üretti.Haberine "tartışmalı" denmesini istemedi.İşleri karıştırmak istemedi.Bu yüzden gerçeği yumuşattı -ve Türkler de bundan memnun kalmış olmalı.Şimdi basit bir test yapalım.Bir sonraki soykırıma,sayısal bakımdan daha korkunç olan Avrupalı Yahudilerin uğratıldığı soykırıma dönelim.Kinzer bu kitlesel katliam hakkında aynı tarzda yazar mıydı?Bize Alman-Yahudi ilişkilerinin Nazi katliamıyla sadece "derinden yaralandığını" mı söylerdi?(Bir an bile olsa) ayrıntıların "hararetle tartışıldığını" öne sürer miydi?Yahudilerin katledilmesini Bosna savaşı ile kıyaslar mıydı?Hayır,bunları yapmaya cüret edemezdi.Cüret etmemesi de gerekirdi.Peki Ermeni Soykırımı'nın üzerine kuşku gölgesi düşürmeye neden bu kadar hazır?

Kinzer,New York Times'ta 27 Nisan 2002'de,Washington'da bir Ermeni Soykırımı Müzesi açılması önerisine dair yazdığı bir makalede yine o eski inkâr hilelerine başvuruyordu:

"Washington'da zaten bir tane büyük kurum var,ABD Yahudi Soykırımı Müzesi,bütün bir halkın imha edilişini gözler önüne seriyor.Orada tartışma götürmez bir hikâye sunuluyor.Fakat 1915 olayları hâlâ yoğun tartışmalara konu oluyor."

Buna da bir bakalım.Yahudi Soykırımı "inkâr edilemez" bir gerçek,ki doğru.Fakat onun inkâr edilemezliği burada Ermeni Soykırımı'nın gerçekliğine gölge düşürmek için kullanılıyor;çıkan sonuç,onun "tartışma götürmez" olmadığı ve "yoğun tartışma" konusu olduğu.Tartışmanın "harareti" ve "yoğunluğu" Kinzer'in her iki yazısında da,bir kez daha Türk inkârının doğru olabileceği fikrine güç kazandırıyor.Aynı kayma 8 Haziran 2003'te New York Times'ta yine arzı endam ediyordu;1915'te bilinmeyen bir kasabadan alınıp iki Türk jandarma arasında götürülen bir Ermeni erkeğini gösteren o ünlü fotoğrafın altında,"Ermeniler 1915'te Türk askerleri tarafından hapse götürüldüler" deniyordu.Oysa Ermenilerin büyük çoğunluğu hapse falan götürülmemiştir.Onlar (kadın ve çocuklarının tehcire,tecavüze ve katliama uğratılmasından hemen önce) katledilmeye götürülmüştür.Fotoğraftaki (bir Alman işadamı tarafından çekilmişti) kasabanın adı da bellidir:Harput.Harput'taki erkeklerin,ki bazıları bu çarpıcı resimde görülmektedir,hemen hepsi katledilmiştir.Fakat New York Times bu talihsiz adamı barışçı bir biçimde,"hapse" göndermektedir.

New York Times bu tabansızlık hususunda yalnız değil.20 Kasım 2000'de,İsrail'in belki de ABD basınındaki en büyük dostu olan (İsrail böyle dostlar konusunda epey talihlidir) Wall Street Journal,kendi çapında soykırım inkârcılığı yapıyordu.Bir yandan,"Birinci Dünya Savaşı sırasında yaklaşık 600 bin,belki de daha fazla Ermeninin hayatını kaybetmesini,birçoğunun Osmanlı ordusu tarafından uygulanan,Suriye ve Filistin'e tehcirini tarihsel bir gerçek olarak" kabul ederken,şunu söylemeyi de ihmal etmiyordu (okuyucular bu alçakça dilin tanıdıklığına gülmesin):"Bu ölümlerin çoğunluğunun aleni bir imha politikasından mı,yoksa başka faktörlerden mi kaynaklandığı kapsamlı bir bilimsel araştırmanın konusu." Burada da aynı eski pespaye tavrı,gerçeği budama çabasını görüyoruz.Ermeniler,"Osmanlı ordusu" tarafından "uygulanan" sürgünlerde "hayatlarını kaybetmiştir" (yani askerler gibi,gazetecilerin katliam kurbanlarına bu kadar yumuşak ifadelerle atıfta bulunduğu nerede görülmüş)."Türk" kelimesi bir kez daha silinmiş."Uygulamak" ise "tertiplemek" kelimesinden kaçınmak için araya sokuşturulmuş;zira tabii "tertiplemek" dersek,soykırımdan söz ettiğimiz anlamına gelir.Ve en sonunda da eski dostumuz "tartışma" ile karşılaşıyoruz.Ermeni Soykırımı'nın gerçekliği "hararetle" tartışılıyor.Ardından "yoğun" tartışmaya tabi tutuluyor.Ve şimdi de tartışma "kapsamlı" ve "bilimsel".

Ve sanırım ben,Journal'ın kafasındaki "bilimadamı"nın kim olduğunu da biliyorum:Heath Lowry'dir kendisi;Princeton Üniversitesi'nin Türkiye Araştırmaları Bölümü'nde Atatürk Profesörü.Ermeni Soykırımı'nı gözden düşürmeye çabalayan birçok kitapçık kaleme almıştır (ve bunlar Türkiye'de de basılmıştır).Peter Balakyan ve tarihçi Robert Lifton,Lowry'nin kariyerini inceleyerek harika bir iş yaptılar.Lowry,Osmanlı Araştırmaları alanında yüksek lisans derecesiyle Türkiye'ye gitmiş,İstanbul'daki bir araştırma enstitüsünde çalışmış ve Boğaziçi Üniversitesi'nde dersler vermişti.Ardından 1986'da Amerika'ya dönerek Washington'daki Türkiye Araştırmaları Enstitüsü'nün başkanı olmuştu.Amerikan enstitüsü ise Türk hükümeti tarafından kurulmuştu;Lowry orada 1915 Soykırımı'nı reddeden yorumlar ve makaleler yazdı ve Ermeni Soykırımı'nın tanınmasını öngören yasa tasarılarının engellenmesi için Kongre'de lobi faaliyeti yürüttü.

Bununla birlikte asıl afallatıcı olay,Türkiye'nin Washington büyükelçisi Nüzhet Kandemir'in Robert Lifton'a,Nazi Doctors adlı yeni kitabında Ermeni Soykırımı'na yapılan atıflar nedeniyle bir şikâyet mektubu yazmasıyla yaşandı.Türk diplomat o mektubu yanlışlıkla,Lowry'nin elçiliğe yazdığı bir mektupla birlikte zarfa koymuştu.Lowry'nin mektubu neydi dersiniz:Büyükelçinin Lifton'a yazdığı mektubun orijinal taslağı.Yani Lowry Türk büyükelçisine,Lifton'un kitabındaki soykırım atıflarına nasıl itiraz edeceğini anlatıyor,bir de fazladan,Lifton'un çalışmalarında başvurduğu tarihçiler (ki bunlardan biri Vahakn Dadrian'dı) hakkındaki endişelerini "Ankara'ya hem yazılı hem de sözlü olarak defalarca ilettiğini" vurguluyordu.Lowry'nin yaptığı,Ermeni Soykırımı'nın nasıl reddedileceği hususunda Türk hükümetine danışmanlık hizmeti vermek değil mi?

Harvard,Georgetown,Indiana,Portland Eyalet ve Chicago üniversitelerinde de Türkiye araştırmaları kürsüleri var.Bu kürsülerde oturanlar ilerlemek için Türkiye arşivlerinde (ki bu ülkeyi tenkit edenlere kapalı tutulur çoğunlukla) araştırma yapmak ve "Türk akademik camiası ile dostça ilişkiler yürütmek" zorundadırlar.Ermeni Soykırımı'nın esasına değindikleri takdirde ilişkilerin pek de iyi gitmeyeceği açıktır.Ama Los Angeles'taki California Üniversitesi kürsüyü ters çevirme cesaretini gösterdi.Bütün bilimadamları elbette "tarihçilerin" en başta gerçeğe karar vermesi gerektiğine inanır ve o gerçek de katliamlardan sağ kurtulan az sayıda insandan edinilen kanıtları esas alır.İşte bu yaklaşım,150 Soykırım bilimadamını Türkiye'ye inkâr kampanyasını sona erdirme çağrısı yapmaya sevketti;aralarında Lifton,Israel Charney,Yehuda Bauer,Howard Zinn ve Deborah Lipstadt gibi isimler de vardı.Soykırımın reddedilmesinin "çifte cinayet" olduğunu söyleyen ilk kişi Elie Wiesel'di.İlkin kurbanlar katlediliyor ve ardından ölümleri bir olmamış olaya,bir "olmayan olguya" dönüştürülüyordu.Ölenler iki kez ölüyordu.Sağ kurtulanlar acı çekiyor,ardından onlara acı çekmedikleri,üstelik yalan attıkları söyleniyordu.

Ve meselenin bu şekilde kalmasını garantiye almak için (tam anlamıyla) eldeki bütün büyük silahlar devreye sokuluyordu.ABD Kongresi 2000'de bir Ermeni Soykırımı yasa tasarısı önerip Başkan Clinton'dan yıllık Ermenileri anma konuşmasında katliamlara soykırım olarak atıfta bulunmasını istediğinde,Türkiye Washington'u,Irak üzerindeki "uçuşa yasak bölge"de devriye gezen Amerikan savaş uçaklarına üslerini kapatacağı konusunda uyarıyordu.Türk savunma bakanı Sabahattin Çakmakoğlu,Türkiye'nin ABD ile silah anlaşmalarını iptal etmeye hazır olduğunu açıklıyordu.İsrail dışişleri bakanlığı Türkiye'nin tarafında yerini alıyor,Başkan Clinton utanç verici şekilde teslim oluyor ve tasarının çekilmesini istiyordu.İstediği de oldu.

Aynı baskı ABD'nin dört bir köşesinde işbaşındadır.Sözgelimi 1997'de Ellis Island Müzesi,bir sergiden Ermeni Soykırımı'na ilişkin fotoğrafları ve birinci elden tanık anlatımlarını içeren metinleri kaldırdı.Müze 1991'de de aynı şeyi yapmıştı.2001'de Türkiye'nin San Francisco başkonsolosu,Birinci Dünya Savaşı hatırası eski bir haçın,Ermeni Soykırımı anıtı olarak kullanılmasına itiraz etti.San Francisco'da bu şikâyeti incelediğimde şu ortaya çıktı:Sözde "Tarihsel Doğruluk için Akademisyenler Merkezi,Stanford Kolu" adlı bir kurum (ki kurumun Stanford Üniversitesi'yle hiçbir alakası olmadığı anlaşıldı),San Francisco Chronicle gazetesine verdiği bir ilanla,böyle bir anıtın,"Ermenilerin tarih versiyonunun reklamını yapacağını,oysa bunun objektif akademisyenler ve tarihçiler arasında son derece tartışmalı bir husus olduğunu" iddia ediyordu.Türkler yerel Çin-Amerikan Demokratik Kulübü'nde bile (Çince) el ilanları dağıtarak,anıtın "geçmişte olduğuna benzer bir tarihsel ihtilafa" neden olabileceği uyarısında bulunuyordu.Yani artık "tartışma" "ihtilaf" haline gelmişti,fakat ben o "objektif akademisyen"lerin kim olduğunu da iyi biliyordum.

Soykırım'ın (yani Ermeni Soykırımı'nın) inkârı ABD'nde canlı ve güçlü bir tavırdır.İsrail'in sıkı destekçisi ve Başkan Bush yandaşı olan tarihçi Bernard Lewis,artık soykırım yapıldığını kabul etmiyor ve fikirlerine ABD'nde karşı çıkan kimse yok gibi.Ancak Soykırım'ın inkâr edilmesinin suç sayıldığı Fransa'da Ermeniler ayağa kalktı;Paris'teki Yüksek Mahkeme Lewis'in,"Soykırım" kelimesinin "tarihin Ermeni versiyonundan ibaret olduğunu" söylediği için "suç" (une faute) işlediğine hükmetti.Fakat 2000'de Fransız Senatosu'na 1915 Ermeni Soykırımı'nı tanıma yönünde yasa teklifi sunulduğunda Fransız dışişleri bakanı buna,olsa olsa Türk büyükelçiliğinden çıkmış olabilecek bir açıklamayla karşılık verdi.Loic Hennekinne,bu teklifin parlamentonun işi olmadığını ve tarihin "tarihçiler tarafından yorumlanması gerektiğini" söylüyordu.Kulağa korkunç derecede tanıdık gelen sözlerdi bunlar,fakat Kasım'da yasa teklifi kabul edildi ve Fransız Ulusal Meclisi iki ay sonra Ermeni Soykırımı'nı resmen tanıdı.

Sonra ortalık birbirine girdi.Türk hükümeti intikam mahiyetinde,Fransız şirketi Alcatel ile 200 milyon dolarlık casus uydu anlaşmasını iptal etti ve silah şirketi Giat'ı 7 milyar dolarlık tank ihalesinden çıkardı.Türkiye gazetesi,Türk meclisindeki İslamcı vekillerin "Fransızların işlediği Cezayir soykırımının tanınması" yönündeki yasa teklifine destek veriyor ve okuyucularına 1945'te Kerrata civarında Müslüman Cezayirlilerin topyekûn katlediliğini hatırlatıyordu.(İkinci Dünya Savaşı'ndaki Vichy sicilini olduğu kadar,1954-1962 arasındaki Cezayir savaşında uyguladığı vahşeti de bilmezden gelen bir ülkeyi gerçekten de canevinden vurmaktı bu)

Cumhurbaşkanı Jacques Chirac,Ermenilere yönelik toplu katliamlardan söz etmekten hep korktu.1999'da (ilk soykırımın onbinlerce Ermeni mirasçısının yaşadığı) Beyrut'ta düzenlediği bir basın toplantısında,meclise sunulan Soykırım tasarısı hakkında konuşmayı reddetti."Yurtdışındayken iç politika konularında yorum yapmam," diyordu.Bu haysiyetsiz yanıtı dinlerken kendi kendime,Yahudi Soykırımı'nın kınanmasına Chirac'ın bu cevabı verip vermeyeceğini sordum.2000'e gelindiğinde Chirac'ın bütün söyleyebildiği,Ermenilerin "endişelerini" anladığı olacaktı.(7) Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne üyelik başvurusu konuyu tekrar gündeme getirdi.14 Kasım 2004'te mecliste yaptığı konuşmada François Bayrou Avrupa Komisyonu'na yeni Türk Ceza Kanunu'nda zinanın suç sayılması konusunda (sonradan bu madde kaldırıldı) neden bu kadar çok tantana yapılıp,aynı yasanın 305. maddesinin görmezden gelindiğini soruyordu.Türk adalet komisyonunun hazırlayıp Türk meclisinin kabul ettiği yasa maddesi,"ulusa karşı komploların" cezalandırılmasını öngörüyordu ve buna "Ermeni Soykırımı'nın tanınmasını istemek" de dahildi.

Fakat su katılmamış siyasi alçaklık bakımından kimse,(insan hakları ihlallerini sona erdirmek için Sırbistan ve Irak'la savaşmaya pek hevesli olan) Britanya başbakanı Blair'in eline su dökemez.2000'de Britanya'da her yıl bir Soykırım Anma Günü düzenlenmesini öneren Blair,bunun Yahudilere yönelik Nazi soykırımının anılacağı bir gün olacağını açıkladı.1915'te bir buçuk milyon Ermeninin öldürülmesine dairse tek bir atıfta (konuyu çağrıştıran tek bir değinmede) bulunmadı.Bryce raporunu yayımlayan aynı Britanya'nın bir hükümeti değil miydi?Ermeni liderler bu gülünç atlamayı derhal protesto edip kendi soykırımlarının da anma gününe dahil edilmesini istediler.Britanya hükümetinin bu talebe verdiği cevap,utanç verici olduğu kadar sinsice kotarılmıştı.

İçişleri Bakanlığı'nın "Irk Eşitliği Dairesi"nden (öyle bir isim ki,Blair yönetiminin siyaseten doğrucu yönelimine dair ciltler dolusu kitaptan fazla şey anlatıyor) Neil Frater,bu zulümlerin "tüyler ürpertici bir trajedi" olduğunu ve hükümetin "sempatilerini" kurbanların yakınlarından esirgemediğini belirtiyordu.Frater'in "dairesi" "Soykırımı Anma Günü Tertip Grubu"ndan konuyu değerlendirmelerini istemiş,fakat "kapsamlı ve dikkatli bir değerlendirmenin" ardından sözkonusu gün için planlarda herhangi bir değişiklik yapılmamasına karar verilmişti.Frater'in dediğine bakılırsa,tertip grubu,"tarihsel kapsamı çok fazla genişleterek mesajın fazla sulandırılması riskinden kaçınmak" istemişti.Soykırım Günü'nün amacı,"[soykırımla ilgili] konuların daha iyi anlaşılmasını sağlamak,yanı sıra çeşitliliğe saygı duyan ve onu kutsayan,önyargıların ve ırkçılığın etkisinden arınmış,demokratik ve hoşgörülü bir toplumu teşvik etmekti."

Yani buradan anlaşılan şuydu:Ermeni Soykırımı'nı sadece zikretmek bile,Soykırım Günü'nün "mesajını sulandırabilirdi!" Ve bütün bunlar başbakanlık binasındaki bir "istişare egzersizinden" sonra anlaşılmıştı.Blair hükümetinin,hangi etnik topluluğun acılarının anılması imtiyazına sahip olacağına,hangisinin tarih kitaplarından acımasızca silineceğine karar vermek için bir "istişare egzersizi" yapmasından daha tipik ne olabilirdi ki.Elbette o ölümcül kelime,yani "Türkiye" Frater'in yazılı açıklamasının hiçbir satırında karşımıza çıkmadı.Fakat Fransa'daki önde gelen Ermeni işadamlarından Armen Lucas'a yazdığı ve akıl almaz bir duyarsızlıkla malul bir başka mektupta,Ermenilere sempati duyduklarına dair o aynı nakaratı yineliyor,fakat Britanya hükümetinin diğer zulümleri de değerlendirmesi (ki bunlar arasında Haçlı Seferleri,kölelik,sömürgecilik,Stalin'in kurbanları ve Boer savaşı da vardı) yönündeki istekleri gözönüne almış olduğunu eklemeyi de ihmal etmiyordu.Ermeni Soykırımı şimdi de Britanya hükümeti tarafından,Papa II. Urban'ın onbirinci asırda Ortadoğu'daki Müslümanlara karşı başlattığı savaşla aynı kefeye konuveriyordu.Beyrut'taki Ermeni Evanjelik Koleji'nin müdürü Frater'in komitesinin kararına ateş püskürerek şu güçlü tezi öne sürüyordu:"Herhangi bir ciddi anma,soykırımı bir nedensellik silsilesi içinde ele almalı;bilhassa yirminci yüzyıldaki soykırımları kapsamalı,hele hele birinin unutuluşunun,bir sonrakini teşvik ettiği düşünüldüğünde."

BBC'den resmi Soykırım Günü anmasını yayınlaması istendi,fakat Lucas,bu işle görevli BBC yapımcısı Daniel Brittain-Gatlin'e Ermenilerin neden yok sayıldığını sorduğunda,Brittain-Gatlin İçişleri Bakanlığı'nın "editöryal denetimi tümüyle kendi eline aldığını" itiraf etti.Bunu siyasi küstahlığın nefes kesici bir örneği takip etti.Brittain-Gatlin şu açıklamayı yaptı:"Bizim tarihsel referans çerçevemiz,1915-1920 dönemini kapsamıyor ve sözkonusu olay yirminci asırdaki katliamlara dair araştırma planımızda hiç olmadı." Bununla birlikte,diye ilave ediyordu,BBC2'de "kısa da olsa Ermeni Soykırımı'na atıfta bulunması muhtemel" bir başka program yayınlanacaktı.Oysa Lucas BBC'ye,"tarihsel referans çerçevesinde" (artık her ne demekse bu) Ermeni Soykırımı'nın olup olmadığını değil,niye olmadığını soruyordu.BBC'nin "planında" yirminci asrın bütün zulümlerini araştırmak hiç olmadıysa eğer,soru niye olmadığı,niye Ermenilerin olmadığıydı.Neticede onlar (bütün o yüzbinlerce katledilmiş erkek,tecavüze uğramış kadın ve öldürülen çocuk),"kısa da olsa" bir atıfa indirgeniyordu.En azından Brittain-Gatlin Ermenilere yönelik katliama "Soykırım" diyordu,fakat bence bu da bürokratik bir ayak oyunundan başka bir şey değildi.Halkı bu kadar vahşi şekilde katledilmiş bir adama daha küstah bir mektup yazmak zor olurdu ne de olsa.

Bütün bu şaşırtmacalar,Blair hükümetinin sinsi hesaplarından kaynaklanıyordu:Daha açık söylemek gerekirse,Türkiye ile iyi ilişkiler yürütmek adına Soykırım'ı inkâr etmekle yakayı sıyırabileceğini düşünüyordu.Britanya hükümetinin,Lordlar Kamarası'ndaki bir soru önergesine 1999'da verdiği cevap son derece açıktı:"Osmanlı İmparatorluğu'nun Ermenileri imha etmek yönünde belirgin bir karar aldığını gösteren kuşku götürmez kanıtların yokluğunda,Britanya hükümetleri 1915-1916 olaylarını 'soykırım' olarak tanımamıştır." Şimdi eğer bu açıklama doğruysa (yani 1915'te soykırım olduğuna dair "kuşku götürmez kanıtlar" yoksa),o zaman hükümet Bryce raporunun,Churchill'in,Lloyd George'un,katliamlar sırasında Osmanlı İmparatorluğu'nun dört bir köşesine gönderilmiş Amerikalı diplomatların,Ermeni Soykırımı'nın fotoğrafçısı Armin Wegner'in ve Israel Charney'in (Soykırım'dan sağ kurtulan gerçek insanlardan ve 1915 Katliamı'nın Soykırım olduğuna dair bildiriye imza atan 150 profesörden söz etmiyoruz bile) toptan sahtekâr olduğuna inanmak zorundadır.Bunun böyle olmadığı da alenen ortadadır.Britanya hükümeti adına o cilalı açıklamayı yapan Cartvale Baronesi Ramsay,bu trajik olaylara diğer hükümetlerin pek azının "Soykırım" dediğini öne sürüyor ve şöyle devam ediyordu:"Bize göre bu tavır doğrudur,zira bugün seksen yıl önce yaşanan olaylara bakıp onlara bir isim vermenin hükümetlerin işi olmadığına inanıyoruz...Ve böyle bir tutum almanın kime ne faydası olacaktır?"

Blair'e faydası olmayacağı kesin.Fakat açıklamanın bir başka parçası daha da rahatsız edici (ve Blair hükümetinin tarihe yönelik gayri-ahlaki yaklaşımının da göstergesi).Açıklamada,Ermenistan ve Türkiye'nin onları bölen meseleleri kendi aralarında çözmeleri gerektiği savunuluyor ve "İki ülke için bu kadar hassas olan bir konuda özünde siyasi bir tutum sergileyerek onlar için destekleyici bir dost rolünü oynamamız mümkün değildir" deniliyordu.Yani Soykırım'ı kabul veya inkâr etmek "siyasi" bir meseleydi.Kitlesel katliamlar şimdi artık "olaylar" olmuştu.Ve hükümetler "seksen yıl önceki" olaylara bakıp bir tutum belirleyemezdi.Yani olur da 2025 yılında yeni ve sağcı bir Almanya (Tanrı bizi böyle bir şeyden korusun) Yahudi Soykırımı'nı reddedecek olursa,Britanya hükümeti geri adım atıp seksen yıl önceki "olaylara" dair tutum alamayabilir,Yahudi toplumunun bu meseleyi Almanlarla "çözmesi" gerektiğini söyleyebilirdi.Osmanlı soykırımcılarının güçlü Türk haleflerinin bu "hassas" meseleyi Ermeni kurbanların mirasçılarıyla çözmek zorunda olduğunu iddia etmek işte tam da böyle bir mantığı gerektirir.

Britanyalılar İsrail'in Ermeni Soykırımı'nı Yahudi Soykırımı'ndan ayırmak yönündeki uygulamasını örnek almaktan da geri durmadı;Yahudilerin yaşadıkları katliama dair,başka hiçbir etnik grubun paylaşmasına izin verilmeyen bir eşsizlik yaratıldı.İsrail'in Ermenistan büyükelçisi 2002'de kabaca bunu dile getiriyordu.(8) İki yıl sonra Britanya'nın Ermenistan büyükelçisi aynı sözleri tekrarlayacaktı.

Fakat insan çuvaldızı kendine batırmayı bilmeli.Blair Ermeni Soykırımı'nı tanımayı reddettiğinde Independent'ta bir dizi öfkeli yazı yazdım ve Yahudilere mahsus,Ermenileri dışlayan bir Soykırım Günü düzenlenmesini eleştirdim.Evet,Yahudilere uyarlandığında soykırım kelimesinin baş harfi "S" idi,yani büyüktü.Bunu her zaman doğru buldum.Bu çapta bir kitlesel etnik katliam (Hitler'in 6 milyon Yahudiyi öldürmesi) elbette ki büyük "S"yi hak etmektedir.Fakat diğer ırklara (hangisi olursa olsun) yönelik soykırımların da büyük bir "S"yi hak ettiğine inanırım.Dolayısıyla gazetenin orta sayfasında yayımlanan uzun yazımda da aynen böyle yazdım.Ermeni bir okuyucuma da bu şekilde yazdığımı söyledim.Yazı "Ermeni Soykırımı" şeklinde yayınlanacaktı.Fakat ölülerin mezarlarından çıkarılıp nasıl da çabucak sayı hesabına vurulabildiğini tahayyül edemezdim.Zira yazım Independent'ta (ki bütün ırkların ve soyların çektiği insanlık acılarının üzerine gitmekten bir an olsun çekinmemiş bir gazetedir) arzı endam ettiğinde,Yahudi Soykırımı'na yaptığım atıfların büyük "S" ile durduğunu gördüm.Fakat Ermeni Soykırımı,"küçük s" mertebesine indirilmişti.Ermeni arkadaşım,bastırmaya çalıştığı öfkesiyle bana şunu soruyordu:"Söyle bana Robert,biz Ermeniler büyük 'S'ye nasıl terfi edeceğiz?Türkler bizden yeterince öldürmedi mi?Veya nedeni Yahudi olmamamız mı?"(9)

Independent,Türkiye'nin Ermeni katliamlarıyla ilgili gerçeği tanımasını en yüksek sesle talep eden Britanya gazetesidir.Türk büyükelçiliği Ağustos 2000'de Londra'daki İmparatorluk Savaş Müzesi'ndeki Ermeni katliamlarına yönelik atıfların metinlerden çıkarılması isteğiyle resmi şikâyette bulunduğunda (Türk diplomat Mehmet Akat'ın Soykırım hakkında ağzından çıkabilen en ileri cümle,"karmaşık ve acı bir vak'a" olduğuydu),Independent'ın başyazısında elçiliğin "neredeyse inanç dilendiği" vurgulanıyor ve şöyle devam ediliyordu:"Düşünün ki Alman hükümeti,İkinci Dünya Savaşı'nda bir miktar Yahudi ölse de,bunun kötü sağlık koşullarından ve çatışmalardan kaynaklandığını ilan ediyor."

Fakat İmparatorluk Savaş Müzesi bile Türkiye'ye boyun eğebildi.Sadece bir yıl sonra İnsanlığa Karşı Suçlar (ki bu kavram ilk kez 1915'te Ermenilerle ilgili olarak kullanılmıştı) adlı bir başka sergi düzenlendiğinde,Ermeni bölümündeki panolardan birini tümüyle Türkiye'nin kitlesel katliamların hiç olmadığına dair iddialarına ayırdı.Okuyucularımızdan biri,Türk kasabası Yeşilyayla'da Ermeniler tarafından öldürülen Müslümanlara adanmış bir müzeyi gezdikten sonra,"Şok edici olan,tam da Yahudi Soykırımı'na tepki verirken kullandığımız dilin,öldürülen Ermenilere değil,bizzat Türklere uyarlanmış ve onlar için kullanılır hale getirilmiş olması" yorumunu yapıyordu.Türkiye Soykırım'ın fotografik kanıtlarının gerçekliğini aşındırma çabasına da girmişti;Ermeni ölümlerine dair üç meşhur fotoğrafın (bunlardan biri cesur Alman Armin Wegner'in 1915'te bir Ermeni kızıyla iki küçük çocuğun cesetlerini bir çöplükte gösteren efsanevi portresiydi) Hulton Getty'nin fotoğraf kütüphanesinden,ortada soykırım falan olmadığı gerekçesiyle çıkarılmasını talep ettiler.Hulton fotoğrafları üç günlüğüne kütüphaneden çıkardı,fakat ajansın genel müdürü Matthew Butson Türkiye'nin itirazlarına karşı çıktıktan sonra tekrar yerine koydu."Sanırım AB üyeliği için başvurduklarından dolayı Türkler 'tarihlerini' temizlemek istiyor," diyordu Butson ve ekliyordu:"Ama bunu yapmanın yolu bu değil!"

ABD'ne dönelim tekrar.Aileleri 1915'te öldürülen Ermeniler,yakınlarının hayat sigortası yaptırdığı Amerikan şirketlerinden tazminat talep etti.Yahudi Soykırımı'ndan sağ çıkanların bu tür şirketlerden tazminat alabilmesi için kırk yıl geçmesi gerekmişti,Ermeni Soykırımı'ndan kurtulanlar ise 85 yıl bekleyecekti.New York Hayat Sigortası şirketi 20 milyon dolarlık bir tazminat davasında uzlaşmayı kabul etti,fakat ondan sonra bile şirket başkanı Sy Sternberg (ki tazminat taleplerinin üçte birinin cinayetlerden sonra karşılandığını söylüyordu),Türkiye'nin lehine tarafsız bir dil kullanıyordu.Sternberg'e göre,"Ermeni poliçe sahiplerimizin 1915'teki trajik olaylarda can verdiği açıklık kazandıktan sonra" hak sahiplerine hemen ödeme yapılmıştı.Can veren mi?Trajik olaylar mı?ABD'ndeki birçok şirket en başta ödeme yapmayı reddetti,zira "kimse ortaya çıkıp hak talebinde bulunmuyordu".1915'e dair sözünü hiç sakınmayan Britanyalı Ermenilerden Andrew Kevorkyan şunu soruyordu:"Ne bekliyorlardı ki?Yani Türkler 'Sayın Yetkili' diye başlayan küçük notlar mı yazacaklardı?Öldürdükleri erkek ve kadınların ölüm tarihlerini tek tek bildirecekler miydi?"

ABD'ndeki Ermeni cemaati Bush'a başkan seçildiği takdirde Soykırım politikasının ne olacağını sorduğunda,Bush 19 Şubat 2000'de şu açıklamayı yapmıştı:"Ermeniler soykırıma varan bir kampanyaya...insanlığa karşı suçların işlendiği bir yüzyılda korkunç bir suça maruz bırakıldı.Eğer başkan seçilirsem,ulusumuzun Ermeni halkının çektiği trajik acıları uygun şekilde tanımasını sağlayacağım." Ancak bir kez başkan olunca Bush cesaretini kaybetti,Ermeni cemaatine verdiği sözü tutamadı ve bildik boş lakırdılara geri döndü.Katliamın başlamasının seksenaltıncı yıldönümünde,24 Nisan 2001'de Ermenilere seslenen Bush,artık "Soykırım" kelimesini kullanmıyordu.Bunun yerine "tarihin en büyük trajedilerinden biri" diyordu;sadece "çirkin cinayetlerden","Ermeni halkının tarihinde yara açan trajediden" ve "Osmanlı İmparatorluğu'nun sonunda bu halkın yaşadığı acı kaderden" dem vuruyordu.

Bir yıl sonra aynı gün Bush,Soykırım'ı "tüyler ürpertici bir trajedi" olarak niteliyor,"korkunç cinayetlerden" söz ediyor,fakat sadece "dehşet verici miktarda can kayıplarına" atıfta bulunuyordu."Soykırım" bir kez daha ortadan kaybolmuştu ve hatta "Ermenistan'daki,Türkiye'deki ve dünyanın her köşesindeki Ermenilerin hâlâ acısını duyduğu yaralar" türünden mistifiye edici bir vurgu bile vardı.Nisan 2003'te ise bu kez "korkunç bir trajedi" ve "büyük bir felaket" sözkonusuydu,fakat (en iyi Bush'un bilebileceği bazı sebeplerle)"Ermenilerin ve onların komşusu Türk halkının belleğinde yaşamaya devam eden derin bir üzüntüyü" yansıtan bir felaketti bu.İşte bu akıl almazdı.Türk hükümeti Soykırım'ı inkâr ediyor,bundan dolayı herhangi bir üzüntü duymuyordu.Amerikan Ermeni Ulusal Komitesi'nin deyişiyle,uluslararası ilişkilerde "ahlaki netlik" çağrıları yapmasına rağmen Bush,"yabancı bir hükümetin ABD başkanını Ermeni Soykırımı'nı doğru tarif etmekten geri duran kaçamak ve dolaylı bir terminolojiyi kullanmak zorunda bırakan baskısına boyun eğiyordu..."

Şurası unutulmamalıdır ki,"teröre karşı savaş" verdiğini düşünen,"kötülükle" mücadele ettiğini öne süren de bu başkanın ta kendisiydi.Fakat Amerikalılara karşı tertiplenenlerin çok ötesine geçen bir terör ve kötülüğe dair kuşku götürmez kanıtlarla yüzyüze geldiğinde,ayağını denk alıyor ve gerçeklerden kaçıyordu.Gerçekten,tam da Ermeni Soykırımı'nın varlığının (dünyadaki birçok ulus için) kitle imha silahlarından (Bush ve Blair'in Irak'ta olduğunu söyleyip yalan attığı şu silahlar) çok daha tehlikeli göründüğü zamanlar vardır.Bu benzer fakat çok daha gerçekçi alanda,Bush ve Blair'e,"Ya benimlesin ya da bana karşısın" diyen Türklerin ta kendisidir.Ve bu iki adam da,tarihi inkâr etmek hususunda Türklerin safında yerini almıştır.

Şimdi,Batı'nın yirminci asrın ilk soykırımına verdiği zavallı,korkak ve tehlikeli tepkinin tam tersine,kederli ve donuk da olsa,biraz insanlık ve aydınlıktan da söz edelim.1915 Soykırımı 1996'da,Westminster Başpiskoposu Sir Michael Mayne,İrlandalı bir heykeltraşı Westminster Manastırı'nın batı kapılarının dışındaki bir kayaya bir yazı işlemesi için tuttuğunda,"zorla hatırlandı".Bugün o kitabede "Zulmün,şiddetin ve savaşın tüm masum kurbanlarını HATIRLA" yazıyor.Kitabenin açılışı ise,Aucshwitz,Ruanda,Bosna,Sibirya,Soweto ve Ermenistan'da acı çeken erkek ve kadınların katıldığı bir törende Kraliçe Elizabeth tarafından yapıldı.Onlar arasında,Ermeni katliamlarını yaşayan ve ailesinin büyük kısmını Soykırım'da yitiren 89 yaşındaki Yervant Şekerdemyan da vardı.

Ve tarihsel gerçekliği reddetmekle geçen utanç verici ayların ardından,kamuoyunun artan öfkesi Blair hükümetini nihayet,son dakikada,2001'deki Soykırımı Anma Günü'ne yirmi Ermeninin katılmasına izin vermek zorunda bıraktı.Şekerdemyan ve Soykırım'dan sağ kurtulan bir başka Ermeni,Anik Bodosyan gecikerek anmaya davet edildi.Britanya'daki Ermeni Başpiskoposu da,Başhahamın da aralarında bulunduğu diğer üst düzey din adamlarıyla birlikte onur konuğu olarak çağrıldı ve Blair ile diğer siyasetçilerin önünde o da bir mum yaktı.

Kısa süre sonra Türkiye televizyonunda olağanüstü bir olay gerçekleşti.Bir Türk yazarı ve tarihçisi olan Taner Akçam,halkına 1915 Ermeni Soykırımı'na dair olguları (yani gerçeği) anlattı.Akçam,ulusal çapta bir izleyici kitlesinin önünde pişmanlık önerdi."Bunu soykırım olarak tanımlamaya gönlünüz razı gelmiyor olabilir,isterseniz katliam deyin," diyordu Akçam ve devam ediyordu:"Fakat bu insanlığa karşı işlenmiş bir suçtur...Ermeni halkından af dileyin...Türkiye'de siyasi muhalefete ve anlaşmazlıklara artık ihanet muamelesi yapılmaması gerektiğini kararlılıkla söyleyin."

Bir Türk izleyici için duyması zor,tehlikeli sözlerdi bunlar.Böylece 3 Şubat 2001'de yapılan bu altı saatlik sert televizyon tartışmasında Akçam'ın sözü kesildi.Telefon hattındaki buyurgan bir ses,"Bu adamı konuşturmaya nasıl cüret edersiniz?Susturun şunu çabuk!" diyordu.Merhum Türkiye Cumhurbaşkanı Turgut Özal'ın dul eşi Semra Özal'a aitti bu ses.Fakat Dr. Akçam pes etmedi."Bu suçu işleyenlerle aramıza mesafe koyamadıkça,ki bu bir soykırımdı,sırtımızdaki bu korkunç yükten asla kurtulamayacağız," dedi.Akçam program boyunca da "Soykırım" kelimesini kullandı."Durmadan 'Biz suçlu değiliz' nakaratını yinelemek ve suçu Ermenilere,yani kurbanlara yüklemeye çalışmak,Türkiye'nin davasına büyük zarar veriyor," diyordu.Hatta Akçam,Türkiye devletinin kurucusu Mustafa Kemal'in 24 Nisan 1920'de,"Ermenilere yönelik katliamları utanç verici bir eylem" olarak kınayan sözlerine atıfta bulunuyordu.

Aydınlık gazetesinin editörü Hikmet Çiçek,Akçam'ı derhal "hainlikle" suçladı,fakat başka gazeteciler daha cesurdu.Milliyet'in köşe yazarı Yavuz Baydar aynı günkü yazısında,Ermeni Soykırımı'nın tertipçilerini,"bizim Pol Potlarımız,Berialarımız ve Stalinlerimiz" olarak niteliyor,"Bu suçların hesabını ne kadar erken verirsek...soykırımla suçlanma belasından kendimizi arındırma şansımız o kadar artar," diyordu.(10)

Akçam'ın televizyon "tartışmasından" tam üç yıl sonra,500'den fazla Türk entelektüel (üniversite öğretim üyeleri,yazarlar,şairler ve insan hakları savunucuları),öğretmenlere,çocuklara Ermenilerin "temelsiz suçlamalarını" kınamayı öğretme talimatı veren yeni tarih dersi müfredatını protesto etti.Türk entelektüellerinin kendi hükümetlerine karşı çıkışının ilk örneği de değildi bu.Üç Türk Mart 1994'te İstanbul'da,Ermeni Soykırımı hakkındaki Fransızca bir kitabı Türkçe'ye çevirip 15 bin adet basmaktan yargılandı.Kitap aynı yılın Ocak ayında İstanbul 3 numaralı Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından yasaklanmıştı ve sanıklar,"düşmanlık yaymak,ırksal ve bölgesel ayrımcılığı teşvik etmek ve Türkiye'nin toprak bütünlüğüne karşı gelmekle" itham edildi.Bir Ermeni insan hakları rrubu üç Türk için kampanya yürüttü.

Yahudi Soykırımı sırasında Avrupalı Yahudiler,yanlarında "dürüst Hristiyanlar" da bulmuşlardı;Nazi işgali altında yaşayan Yahudi olmayan erkek ve kadınlar o Yahudilerin hayatlarını kurtarmak için kendi hayatlarını riske atmıştı.Ve Bryce'ın külliyatlı Ermeni Soykırımı raporunda da bir başka kurtarıcılar topluluğunun hayaletlerine rastlamak mümkündür.İki Amerikalı tanık,Erzurum Valisi Tahsin Bey'in,1915'te kendisine ulaşan "Bütün Ermenilerin öldürülmesi gerektiği" yönündeki emirlere uymayı kabul etmediğini anlatır:"Tahsin Bey bu emirleri uygulamayı reddetti ve gerçekten de bütün bu süre boyunca Ermenilere kötü muamele edilmesi konusunda isteksiz davrandı,fakat en tepeden gelen bir talimatla görevinden alındı."(11)

Bizzat Ermeniler okullarında,Halep'in cesur valisi Celal Paşa'yı öğretirler."Ben bir valiyim,cellat değil.Bir insanın en temel hakkı yaşamaktır," diyen Celal Paşa,binlerce hayat kurtarmıştır.Fakat Bryce'in raporunun satırlarında,iyi Türk olarak,asıl küçük bir adam parlar.Resul-ayn'a yapılan sürgün sırasında Maritza Keçeciyan,genç kadınlara Kürtler tarafından tecavüz edilmesinin tanığıdır."Bir başka genç kızı alıp götürmek istediklerinde,Mardinli bir adam olan Ömer Çavuş'tan bize yardım etmesini istedim," diye yazacaktır sonradan.Çavuş sıfatı,bu adamın Türk ordusunda bir alt rütbeli olduğunu gösteriyor.Maritza şöyle devam eder:

"Onları bir hareketiyle durdurdu ve [kızı] götürmelerine izin vermedi...Çevre köylerden Kürtler o akşam bize saldırdı.Bizi götürmekle görevli olan Ömer,derhal yüksek bir yere çıkıp onlara Kürtçe seslendi ve bizi rahat bırakmalarını söyledi.Aç ve susuzduk;içecek bir damla suyumuz yoktu.Ömer su kaplarımızı aldı ve çok uzun mesafeden bize su getirdi...Kayınbiraderimin eşi...o akşam bir bebek dünyaya getirmişti.Ertesi sabah tekrar yürümeye başladık.Ömer Çavuş bazı kadınları onun yanında bıraktı ve belli bir mesafede durup onlardan hiç gözünü ayırmadı.Sonra anneyi ve yeni doğan bebeği bir davarın üzerine koydu,onu vardığımız yere sağ salim getirdi."

Ermeni Soykırımı'nın kan tarlalarından çıkan bundan daha gözyaşartıcı bir hikâye olabilir mi?Ve böylece ilk baştaki soruma geri dönüyorum:Ermeniler,merhametle davranan ve emirlere uymayı reddeden bütün bu cesur Türkleri anmasın mı?Bu Türklerin sayısı acı verecek kadar az olsa da,Ermeniler onların insanlığını kabul edecektir.Ve Türkler nasıl karşılık verecek?Bu cesur kardeşlerini onurlandırmayı reddederek mi?Veya cesaretlerini hatırlayıp (aynı hatıraya hürmetle) Ermeni Soykırımı'nın gerçekliğini kabul ederek mi?Taner Akçam böyle bir jesti hak ediyor.Aynı Ömer Çavuş gibi.

Ermeniler de hak ediyor.2002'de Aram Kevorkyan,babası Karnik'in doğduğu Türk kasabası Çüngüş'e yaptığı ziyaretin hikâyesini yolladı bana.Doksan yıl önceki Ermeni evlerinin yıkıntılarını bulmuştu ve iki Ermeni kilisesinin enkazı hâlâ duruyordu.Ve Nisan 1915'te kendi insanlarının öldürüldüğü koyağa gitti."Ermeniler orada zorla soyulmuş,elleri bağlanmış ve boğazları kesilmiş veya kafaları baltalarla parçalanmıştı;ardından cesetleri kuyulara atıldı."

Kendi ayaklarıyla geldiler veya gemi güvertesinde,
Deve sırtındaiat sırtında,merkep sırtında,katır sırtında,
Eski uygarlıklar kılıcı ortaya koydu.
Ardından onlar ve erdemleri rahvan gitti:
Callimachus'un el yazısı yoktu,
Ki o mermeri bronzmuş gibi işlerdi,
Havalanacak gibi görünen perdeler yapardı,
Deniz rüzgarı köşeyi dönünce,ayaklanacak gibi;
Uzun lamba şişesi,ince bir palmiyenin
Dalına benzerdi,bir günlük ömrü vardı;
Her şey yıkıldı ve tekrar kuruldu...

Yıl 1992 ve Türkiye-Ermenistan (karanlık Sovyet geçmişinden nihayet kurtulmuş gerçek Ermeni devleti) sınırındaki Margara'dayım.Türkiye sınırının ötesindeki Ararat'ın karlı doruklarına bakıyorum,zira Ermenistan'ın ulusal simgesi olan Ararat,Türkiye sınırları dahilinde,karşıdan bakılıp uzaklardan merak edilecek bir yer artık.Levon Karapegyan'ın bahçesinde duruyorum,domates fidelerinin ve patates yataklarının,salatalıkların ve hasta görünen kiraz ağaçlarının yukarısında,ahşap bir sınır karakolunun yukarısında öğle sıcağına doğru dalgalanan bir Türk bayrağı görüyorum."Bazen şu küçük ağacın ötesinde,dikenli tellerin diğer tarafında Türk askerlerini beklerken görüyorum," diyor Karapegyan.Hangi Ermeni,Osmanlı hükümdarlarının halkını yok ettiği bir ulusun altı metre yakınında yaşamak ister ki,diye soruyorum kendime.

Çok fazla köy kalmamış geride;bugün onların yerinde kullanılmayan fabrika vincine,telgraf tellerine,yıkıldı yıkılacak kütüphanesinin çatısına,1941-1945 arasında Hitler'e karşı verilen "Büyük Yurtsever Savaş"ta ölen Ermenileri anmak için yapılmış mermer podyumun tepesine yuva yapmış leylekler var.Karapegyan oradaki ortaokulda Ermeni tarihi dersine giren bir öğretmen,1915-1918 yılları arasındaki Soykırım'dan sağ kurtulanların ve kaçanların (genelde Türk sınırının sadece 25 kilometre ötesindeki köylerden kaçmış insanlar bunlar) torunlarına eğitim veriyor.

Levon Karapegyan ve ailesiyle bahçelerindeki bir masada oturup tabak tabak kiraz yerken,ağaçların arkasından,Türkiye tarafından,ailenin Batı Ermenistan dediği topraklardan bir guguk kuşunun ötüşü geliyor.Ve Levon'un eşi,Türk sınır karakolunun arkasındaki kavakları işaret ederek,"Orası bizim babaocağımızdı," diyor."Ben küçükken babamın beni omzuna aldığını ve dedemin bütün o ağaçları nasıl diktiğini anlattığını hatırlarım."

Beş yıl sonra ve 3500 kilometre uzakta,denizin buğusu,kasvetli bir İngiliz akşamında Sussex kumsallarının üzerinde kıvrılarak yükselirken,Astrid Ağacanyan,büyük,ağır bir çaydanlıkta benim için çay demliyor.Son kalanlardan biri o.82 yıl önce,Türkler büyükbabasını,büyükannesini ve amcasını vurmuş.

"Aileden geriye kalanlar yürüdü,hep yürüdü.Bir akşam bir köyde,bizimle birlikte sürülen babam bizi görmeye geldi.Anneme,kendisine veda etme izni verdiklerini,diğer erkeklerle birlikte vurulacağını sandığını söyledi.Annem bana babamın son sözlerini aktardı,hatırlıyorum:'Beni hatırlamanın tek yolu,Astrid'e iyi bakman.'Onu bir daha hiç görmedik.Çok uzun bir yürüyüştü ve Türklerle Kürtler gelip tecavüz etmek için kızları kaçırıyordu.Annem,ne zaman bize saldırdıklarını görse,sıranın bir ucundan öbür ucuna koşuyordu.Öbür büyükannem yolda öldü.Yeni doğmuş erkek kardeşim Vartkes de yolda öldü.Onu yolun kenarına bırakmak zorunda kaldık.Bir gün Türkler bütün küçük çocukları toplayıp büyütmek istediklerini söylediler.Çocuklarını besleyemeyen bazı kadınlar bunu kabul etti.Derken annem bütün çocukları üst üste yığıp yaktıklarını gördü ve beni bir başka ceset yığınının altına itti.Benimle birlikte kendisini de o cesetlerin altına gömdü.Bugün bile karanlıkta kalmaya veya tek başıma kalmaya dayanamıyorum.Annem beni yakılmaktan kurtardı.Sonraları bana hep,çocukların çığlıklarını duyduğunda ve alevleri gördüğünde,sanki kendisine ruhları cennete doğru yükseliyor gibi geldiğini söylerdi."

Astrid Ağacanyan'ın annesi kızını nihayet Beduin kampına ulaştırmış ve (bir Türk subayının yardımıyla) Halep'e vardıktan sonra tekrar evlenerek yeni manda altına giren Filistin topraklarına taşınmıştı.Genç Astrid Kudüs'te müstakbel kocası Gaspar'la tanışacaktı;Gaspar'ın ailesi kuşaklardır Filistin'de yaşıyordu.Fakat Ermenilerin ızdırabı orada da sona ermedi.1948 Arap-İsrail savaşından kaçmak zorunda kaldılar ve Ürdün'e sığındılar.Gaspar Ağacanyan Ürdün'de Britanya vatandaşlığı aldı ve ardından Kıbrıs'a gittiler.Fakat Türkler,Rum askeri darbesinin ardından 1974'te adayı işgal edince Ağacanyan çifti bir kez daha her şeylerini yitirdi.Yani Türkler Astrid'i bir asır içinde iki kez mülteci durumuna düşürmüştü.Vaktiyle Ağacanyan çiftine ait olan ev Türk ordusunun eline geçmişti.Tarih bir insana bundan daha fazla işkence edebilir miydi?

Edebilirdi.Ağacanyanlar ellerinden giden evleri için para aldı,fakat Gaspar çiftin mülkleri için tazminat talep ettiğinde (İran halıları,mobilyalar,bir eski para koleksiyonu,1915'te öldürülen akrabalarının fotoğrafları,bir piyano ve bir kütüphane dolusu değerli kitap...bunların hepsi Türkler tarafından çalınmıştı),Britanya Dışişleri Bakanlığı'ndan şu ifadelerin bulunduğu bir mektup almıştı:"Kıbrıslı Türk yetkililer...Rum olduğu veya Kıbrıslı Rumlarla bağlantılı olduğu anlaşılan şahısların taleplerini geçersiz kılan bir 'yasayı' yürürlüğe sokmuştur.Şu an bu yasanın kapsamı,Ermeni kökenden geldiği anlaşılan şahısları da içine alacak şekilde genişletilmiştir."

Ağacanyan çifti hiçbir zaman Kıbrıslı Rum olmamış,Kıbrıs Rum pasaportu da istememişti."Biz tamamen Britanya vatandaşıydık," diyor Gaspar Ağacanyan."Fakat etnik kökenimiz nedeniyle tazminat talebimiz reddedildi." Gaspar,Britanya Başbakanı Margaret Thatcher'ın 1990'da 1915'teki Gelibolu Savaşı'nı (ki felaketin bir başka ucudur o da) anma törenleri için Türkiye'yi ziyaret edeceğini duyduğunda,kendi bölgesinin milletvekiline bir şikâyet mektubu yazmış ve eşinin Ermeni Soykırımı'ndan kurtulanlardan biri olduğunu belirtmişti.Dışişleri Bakanı Francis Maude'nin ofisinden gelen cevapta (ve bu kitabın okuyucusuna tam burada bağırma izni verilebilir) şunlar söyleniyordu:"Hükümetimiz birçok hayatın kaybedilmesini bir trajedi addetmekle beraber...uzun zamandır,75 yıl önce Osmanlı İmparatorluğu döneminde girişilen eylemlerden dolayı bugünkü Türk hükümetini sorumlu tutmanın doğru olmayacağı yönünde bir tutum içindeyiz..."

Bu cevaba tuzak demek bile hafif kalır.Britanya hükümeti,Türkiye ile ilişkilerini sürdürmek adına,artık Ermeni Soykırımı'nın yaşandığını kabul etmemektedir.Fakat Ağacanyanların hakkını da arayamamaktadır,zira Türkler Britanya vatandaşlarına,Ermeni kökenleri nedeniyle,yani 1915 Ermeni Soykırımı nedeniyle,tazminat ödemeyi reddetmektedir.Bugüne kadar Ağacanyan çifti mülkleri karşılığında hiçbir şey alamamıştır.

Bununla birlikte Ağacanyanlara yönelik yegane uluslararası nezaket 2003'te kendilerini görmek isteyen ve Chicago'da öğrenci olan genç bir Türk kadından geldi.Genç kadın (kimliğini açık etmenin koşulları hâlâ yok ne yazık ki) Türkiye'den ABD'ne taşınmış,orada kendisini Ermeniler arasında yaşarken bulmuş ve onlardan Soykırım hikâyelerini anlatmalarını ısrarla istemişti.Ardından 1915'te olanlara dair akademik çalışma yapmaya karar vermişti.Bir öğleden sonra,Güney İngiltere'deki Shoreham'de bulunan küçük bungalovun kapısını çalıp Astrid'e üzüntülerini ve kendi halkının yapmış olduklarından duyduğu acıyı ifade etti.Kibarca bir teyp kaydedici çıkardı.Ve böylece Astrid'in hatıraları (babasının son vedası,bebek kardeşinin ölümü,yakılan çocukların ruhlarının yükseldiği o cennet) genç bir Türk kadın tarafından güvenceye alındı.(12)

Beyrut'taki Ermeni körler evi (artık bütün yaşlı Ermeniler için bir huzurevi) bugün iç savaşın son günlerinde olduğundan daha sıcak bir yer.Yeni kapılar ve merkezi ısınma var,fakat 1994'te orada tanıdığım Soykırım tanıklarının hiçbiri artık hayatta değil.Soykırım'dan sağ kurtulmuş olan sadece iki hasta var.Daha başkası da olmayacak.Onlardan biri,sadece annesinin yürüyüş ve sürgünün dehşeti içinde ona öğrettiği şarkıları hatırlayabilen yaşlı bir bayan.O şarkıları Türkçe söylüyor,çünkü Ermenice'yi hiç öğrenmemiş,bu yüzden huzurevi çalışanları söylediklerini tercüme edecek Türkçe bilen bir hemşire bulmak zorunda kalıyor.Bu şarkıları biliyorum ben.Bir Ermeni akademisyen tarafından titizlikle derlenmiş şarkılar bunlar:

Demet demet güller geliyor,
Benim için ölüm dayanılmayacak kadar zor,
Uyan sultan,zalim sultan!
Bütün dünya kan ağlıyor!

Koridorun aşağı kısmında çok yaşlı bir adam yatakta yatıyor.Harutyun Kebeçyan.Sol elinde körler alfabesiyle basılmış bir İncil var,sağ elinin parmaklarıyla kağıt üzerinde kabartılmış harfleri takip ediyor.Beni bir gülücükle karşılıyor,meçhule bakarak.2000 yılı ve o 93 yaşında,yani Ermeni Soykırımı'ndan kurtulduğunda sekiz yaşındaymış.Belleği,en az duyguları kadar parlak:

"Dörtyol'da yaşardık.Babamın adı Sarkis,anamın adı Meryem'di.Ben,erkek ve kızkardeşlerim,toplam on kardeştik.Türkler eşekleri ve atlarıyla birlikte bütün insanları topladılar.Halep ve Resul-ayn'a gidecektik.Fakat yolda bizi öldürmeye başladılar.Türkler bizi Habur Nehri'ne sürdüler zorla ve bir süre sonra oraya vardık,sadece ben,annem ve kızkardeşim,üçümüz kalmıştık.Kadınlara ve erkeklere bütün giysilerini çıkarmalarını söylediler.Kızkardeşim onsekiz yaşındaydı;bir adam atıyla geldi,onu kaptı ve atının terkisine koydu.Bunu bizim önümüzde yaptı.Gözlerimin önünde oldu.O zamanlar kör değildim.Ve annemi dövmeye başladılar.Annem kızkardeşimi götürmemeleri için yalvarırken Türkler onu döverek öldürdü.Annemin ölmek üzereyken benim ismimi haykırmasını hiç unutmadım:'Harutyun!Harutyun!' Sonra bir Arap Bedevi beni evine aldı ve orada üç yıl kaldım.Savaş bitmişti ve sonra Ermeni yetimleri aradıklarını söyleyen insanlar geldi.Ermeni olduğumu söyledim,bunun üzerine beni Halep'e götürdüler.Orada gözlerimi etkileyen bir virüs kaptım.Aniden kör oldum ve sadece onbir yaşındaydım.23 yaşıma kadar Türklere karşı kinle doluydum,çünkü kızkardeşimi kaçırmışlar,annemin gözümün önünde döverek öldürmüşlerdi.Fakat 23 yaşında bunun doğru bir şey olmadığını hissettim,bunun üzerine bana yardım etmesi için Tanrı'ya yakarmaya başladım.Kendimle barışıyordum.Şimdi Tanrı'mla karşılaşmaya hazırım.Huzurluyum.Geçen yıl Türkiye'de büyük bir deprem oldu,birçok Türkü öldürdü.Ve o Türkler için Tanrı'ya dua ettim;zavallı Türk halkı için dua ettim..."

***

1-'Kara su' adıyla da bilinen,gözdeki iç basıncın artmasıyla kendini belli eden,körlüğe neden olabilen bir göz hastalığı. -çevirmenin notu
2-Antik Urartu uygarlığının mirasçısı olan Ermeniler,kralları Drtad M.S. 301'de paganizmden dönünce ilk Hristiyan olan ulus oldu;inançlarını,Müslümanlığı seçmeden önce Zerdüşt olan Perslere ve sonra da Araplara karşı savunmak zorunda kaldılar.Türkler ise Orta Asya'dan onbirinci yüzyılda geldi.Ermeniler ve Yunanlar,Osmanlı İmparatorluğu içindeki iki Hristiyan ulustu.
3-Enver Paşa kanlı Balkan savaşları sırasında Edirne kentini ele geçirdiğinde,binlerce bebeğe geleceğin kitle katliamcısının ismi verildi;Arnavutluk'un çılgın diktatörü Enver Hoxha,Mısır'ın dengesiz diktatörü Anwar Sadat onlardandır.
4-Güçlü bir lobi grubu olan İngiltere-Ermeni Birliği 1890'da Lord Bryce tarafından kurulmuş ve Britanya hükümetine,Osmanlı İmparatorluğu'ndaki Ermenilere eşit haklar sağlanması yönünde sürekli baskı yapmıştır.Birliğin yayın organı Anglo-Armenian Gazette'nin Nisan 1895'teki özel sayısı,Sason'daki Ermeni katliamına dair dehşet verici anlatımları içerir.Ayrıca Lord Gladstone'dan sert ifadeler içeren bir destek mesajı da yayınlanmış ("Türkler sadece konuşuyor,söylediklerinin soludukları hava kadar değeri yok") ve 'Hristiyan Ermenileri' korumak için Avrupa'nın yönetiminde bir jandarma kuvveti talep edilmiştir.Ermenilerin İmparatorluk içindeki azınlık statüsünden ziyade dinlerinin Britanyalıların duygularına hitap ettiği açıktır.
5-Beyrut'ta 2001'de düzenlenen bir konferansta Özgür Berlin Üniversitesi'nden Profesör Wolfgang Wippermann,birçok Alman subayının,müdahale etmeyip veya kurbanların yardımına koşmayıp Ermeni katliamlarını seyretmekle yetindiğine dair kanıtlar sunmuştu.
6-İsrail parlamentosu. -çevirmenin notu
7-Fazlasıyla tuhaf olan,Fransa ulusal havayolu Air France'ın Ermenilerin yaşadığı kanlı olayları tartışmaktan hiç imtina etmemesiydi.1999'da,havayolunun seyahat dergisinde,kitlesel katliamlara dair bir fotoğraf sergisini tanıtan bir yazı çıktı;yazıda,"Soykırım bugün Türkler tarafından hâlâ inkar ediliyor" deniyordu.Fakat Air France'ın Türkiye uçuşlarını rahatça sürdürmesine izin verildi.
8-İsrail'in Yerevan büyükelçisi Rivka Cohen,5 Mart 2002'de Ermeni Soykırımı'nın "bir trajedi",fakat (Yahudi) Soykırımı'nın "daima planlanmış olduğu ve bütün bir ulusu yok etmeyi hedeflediği için eşi benzeri olmayan bir fenomen" olduğunu söylüyordu.Yerevan'daki Ermeni hükümeti bu sözler üzerine anlaşılır şekilde,bir protesto notası verdi.
9-Independent'ın tashih servisinde komplolar olmaz;yazılarımız dilbilgisel bir "ülke" tarzına göre,"normal kullanım" denen bir standarda uygun olarak düzeltilir.Ve "normal kullanım" uyarınca Yahudi Soykırımı "büyük S" ile yazılıyor.Diğer soykırımlar ise "küçük s" alıyor.Kimse de neden böyle olduğunu kesin olarak bilmiyor -dünyanın her tarafındaki gazetelerde ve kitaplarda aynı uygulama geçerli.Fakat bu uygulama,Harvard,profesyonel bir grup olan "Soykırım ve Köken Araştırmaları Merkezi"nin itirazını geri çevirdiğinde ABD'nde tartışma konusu oldu.Zira akademisyenler haklı olarak,diğer halklara (Ermeniler de dahil) uygulanan soykırımların topyekûn,"köken" denilen sepete sıkıştırılmasına itiraz ediyordu.Fakat bunlardan hiçbiri Ermeni dostumun sorularına yanıt değildi.Ona halkının "büyük S"yi hak etmediğini söylemek,utanç verici olduğu kadar aşağılayıcı da olurdu.
"Ortak kullanım" biz gazetecilerin başının belasıdır,fakat kutsal değildir.Aynen devam etmesi gerekmez.Kelner ve Keleny'ye babamın "Büyük Savaş" adını verdiği bir savaşta çarpıştığını söylemiştim -ki 1945'ten sonra ortak kullanım bakımından "Birinci Dünya Savaşı" olarak değiştirilmesi gerekmişti.Bir adda ne vardır?Bunu sordum kendi gazetemde.Bir büyük harfte ne vardır?Kuzey Suriye'nin çöllerinde daha kaç kafatasının bulunması gerekir?Türkler yeterince Ermeni öldürmemiş midir?O günden sonra Independent Soykırım'ı,hem Yahudiler hem de Ermeniler için "büyük S" ile kullandı.
10-Kitabın 317. sayfasındaki ifade esasında şöyleydi:"Milliyet'in köşe yazarı Ertuğrul Özkök aynı günkü yazısında,Ermeni Soykırımı'nın tertipçilerini,'bizim Pol Potlarımız,Berialarımız ve Stalinlerimiz' olarak niteliyor,'Bu suçların hesabını ne kadar erken verirsek...soykırımla suçlanma belasından kendimizi arındırma şansımız o kadar artar,' diyordu." Ancak Özkök'ün bu ifadeleri kullanamayacağı bilinci ve gazete ismindeki uyumsuzluktan yola çıkarak küçük bir tetkikte bulundum ve 3 Şubat 2001 tarihli Hürriyet'te Özkök'ün yazısına ulaştım.Düşüncemde yanılmadığımı da memnuniyetle gördüm.Özkök yazıda kendi düşüncesinden bahsetmemiş Milliyet yazarı Yavuz Baydar'ın sözlerine vurgu yapmıştır.İlgili yazı için bkz. http://webarsiv.hurriyet.com.tr/2001/02/03/290088.asp -okurun notu
11-Burada,Tahsin Bey'in başka bazı kaynaklarda çok da iyi anılmadığını belirtmek gerek;fakat Oscar Schindler de Nazi partisi üyesi değil miydi?
12-Genç kadın sonradan Ağacanyanlara bir mektup yazacak ve şunları söyleyecekti:"Soykırım'ın tanınması için elimden geleni yapmaya devam edeceğim.Ve küçücük de olsa bir fark yaratmaya çalışacağım."

Bibliyografya:

-Black Dog of Fate:A Memoir (New York:HarperCollins,1997)
-Christopher J. Walker,Armenia:The Survival of o Nation (New York:St. Martin's Press,1980)
-David Marshall Lang,The Armenians:A People in Exile (Londra:Unwin,1988)
-Peter Balakian,The Burning Tigris:The Armenian Genocide and America's Response (Londra:Heinemann,2004;New York:HarperCollins,2003)
-Vahakn N. Dadrian,The History of the Armenian Genocide:Ethnic Conflict from the Balkans to Anatolia to the Caucasus (Oxford ve Providence:Berghahn Books,1995)

*Robert Fisk,İlk Soykırım;Robert Fisk,Büyük Medeniyet Savaşı:Ortadoğu'nun Fethi;(ed.) Masis Kürkçügil;(yay.haz.) Ahmet Öz;(çev.) Murat Uyurkulak,1. bs.,İstanbul:İthaki Yayınları,2011,s.[289]-321.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder